30 Temmuz 2009 Perşembe

Davutoğlu'yla kaynaşma

"Bunları yazmayın" dediği için, yazılamayacak bölümleri yazmayacağım. Bu bölümler için, "yazın" demiş olsaydı bile merak etmeyin içinde kayda değer birşey yok. Karşılıklı bir dertleşme deyin, sohbet, muhabbet deyin. İşte o kadar. Sevgili Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu, bakanlığa geçti de ne oldu? Vay be...Zaman hızlı akıyor. Davutoğlu'nun bakanlığında da üç ay geride kalmak üzere nerdeyse. "Hiiiişt, Davutoğlu'yla aranız nasıl" diye beni köşe bucak sıkıştıranlar da, bu yazıyla biraz olsun rahatlamış olacak.

Sevgili hocamız (kendisi profesör ya), yok yok, dahası var. Başbakan Erdoğan'ın danışmanlığını yaptığı günlerde 'hocam hocam' diye peşi sıra bizi deliler gibi koşturan Davutoğlu, gene yaptı yapacağını. Gazetecilerin gözünde Babacan'a ilk golü attı. Dün Sırp Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj'la basın toplantısı düzenledikten sonra bir işaret çakıp "Gelin bakalım çocuklar. Şöyle bir muhabbet edelim" şirinliğiyle bizimle kaynaştı. Yaa, 'an itibariyle' Davutoğlu'yla kaynaşmanın ayrıcalığını yaşayan bir gazeteciyim. (Artık, sırtım yere gelmez)

Sevgili hocamız geçenlerde gazetelerin Ankara temsilcileri ile bir kahvaltıda buluşup, medyadan beklediklerini-beklemediklerini anlattı ya onlara, bizi de dışlamayıp "Gelin sizinle de kaynaşalım" demekten geri durmadı. (Kendini dışlanmış hissedenlere lafım. Çünkü bendeniz devlet büyükleriyle kahvaltı ve yemeklerin ne kadar sıkıcı olduğunu çooktan keşfettim. Zorunlu olmadıkça,,,hayır!)

Yine de, haydi hep beraber Davutoğlu'na 'bravo' diyelim. Bakanlığı döneminde bizimle karşılıklı gülümsemekten öteye geçmeyen Babacan'a kıyasla Davutoğlu, medyayla 'iletişim'den yana. Ne kadar da yardımsever. "Sizin için ne yapabiliriz. Oturup, hep beraber konuşalım" diyor. (Bakanım bana haber ver. Bakanım bana haber veeeer ! diye konuştu durdu iç sesim burada)
Dışişleri mensuplarıyla da sık sık, bakanlık kafetaryasında, uçakta, havada, karada sohbetten uzak durmayan sevgili hocamız (pardon bakanımız) Davutoğlu'nun, diplomasi muhabirlerini ne kadar çok sevdiğini de, temsilcilere "Bakın onlar çok koşturuyor. Onların emeğinin kıymetini bilin" telkininden anlamış bulunuyoruz. (Halen haber yook...Bu iç sesim haber manyağı mıdır, nedir? Kendi kendine de soruyor. Kürt açılımından haber var mı? 150 kişilik PKK'lı listesi noldu?)

İsteklerimizi ve sıkıntılarımızı dinlerken, bizi anladığını başını makul ve mantıklı bir şekilde salladığından anladığımız Davutoğlu'nun "Diplomasi muhabiri ayrıdır. Diplomasi muhabirlerini dünya okur. Onların yazdıkları en küçük haber devlet politikalarının, diplomatik gerilimlerin seyrini belirler" sözleriyle yaptığı 'iltifatlar' ayrı bir yazı konusu. Tabii, bunları yapan diplomasi muhabirinin 'yurttaşlık bilinci' en yüksek seviyede hareket etmesi de gerekiyor. Yani Davutoğlu'nun bir bakan olarak bizden "Yurttaşlık bilincini asla yitirmemek" gibi bir beklentisi var.

Ben dünden beri yine aynı sorunun baskısı altındaydım. "Önce Türk sonra gazeteci miyim, ya da önce gazeteci, sonra Türk müyüm?" Aynı soru 2006'da tamamlayıp verdiğim master tezimin de temel duraklarından biriydi. 'Medya Etiği' ana başlıklı tezim için okumadık, taramadık, analiz etmedik kaynak kalmadığı gibi, onlarca yerli-yabancı uzmanın başını ağrıtmıştım. Ve tüm yollar, tüm kutsal yollar gazeteciliğe çıkmıştı. Aklı başında, etik kuralları hazmetmiş bir gazeteci için böylesi bir soru gerçek bir 'ıvır-zıvır'dı. Çünkü gerçek gazeteci, gazeteciydi o kadar. (aaaah ne oluyorsa zaten, gazetecilikten sapıp da, saçma sapan işlere giren gazeteciler yüzünden oluyor. haber kaynakları da senin güzelim kutsal mesleğine doğal olarak şüpheyle yaklaşıyor) Neyse ki, Davutoğlu anladı da açıklamalarımızı, kafasındaki şüpheleri giderebildik. (mi? derseniz, test edip yazarım ben....hiç merak etmeyin)

1 yorum:

ayse keskalan dedi ki...

Bravo Sayın Bakan'a!
E hadi sana da ;)

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...