15 Temmuz 2009 Çarşamba

Dostum, dostsun, dostuz


Gece saat 02.10'da aldığım telefon mesajıyla konuyu kapatmalıydım belki. Duygusallığımın en derin yerindeyken daldığım uykudan hiç uyanmamalıydım. Sorular sormamalıydım. "Mutluluk dostlarla katlanır" mesajını, bağrıma basıp yola devam etmeliydim. Oysa şimdi, o güzelim uykudan sonra yaptığıma bak. Yazıyorum, hem de dostluk üstüne. Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Bernard Emie ve Türkiye'nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış bir çift okkalı laf etmiş de dostluk üstüne, ben etmeyecek miyim. Yook, onlarla 'sidik yarıştırdığım' için değil, konunun onlarla doğrudan bağlantısı olduğu, benim derin kuyulara girme senaryomda yer aldıkları için lafı onlara da getirdim. Çok basitmiş gibi görünüyor ama karışabilir de yazacaklarım. Aklımı toparlamalıyım. Evet; konu DOSTLUK.

Herşey bu Emie ile Bağış'ın, Fransa'nın 14 Temmuz bağımsızlık günü kutlamasında yaptıkları konuşmalarda üstüne basa basa 'dostluk' kavramı üzerinde durmalarıyla başladı. Kolay değildi bunu yapmak. Özellikle de Emie için. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, bulduğu her fırsatta Türkiye'nin AB üyeliğine taş koyuyor, zaman zaman da Türk insanının sigortalarını attırırcasına Türkiye'yle dalga geçmekten de geri durmuyordu. Sarkozy, sadece Türkleri değil, Fransızları da çileden çıkartıyordu. Ama ne yaptı Büyükelçi Emie? Aldı eline mikrofonu, sonra da Türkiye'yi en yakın dostlarından biri ilan etti. Dahası, "Dostluk elimi uzatıyorum Türklere. Yaşasın Türk-Fransız dostluğu" dedi. Emie'ye 'bravo'lar çeken bahçedeki kalabalık, Egemen Bağış'ın "Kanuni Sultan Süleyman ile 1. Fransuva'nın temellerini attığı dostluğu, biz de yaşatmalıyız. Dostluk, sadece tarafların birbirine doğru bildiğini söylemesi değil, tarafların her zaman koşulsuz destekle birbirlerine sahip çıkmasıdır" sözleriyle iyiden iyiye coştu. Kadehler, dostluğun şerefine kaldırıldı.

Dostluk gecesiydi bu ya, şaşırmamam gerekirdi. Fransa Büyükelçiliği'nin sevimli basın ateşesi Bertrand Buchwalter, benim gibi zaman zaman kendisine sorun çıkaran gazetecilere bile büyük bir nezaket içinde yardım etti. Daha ben istemeden bana, Fransa'da Türk mevsimini tanıtan nazar boncuklu tanıtım kitapçığından vakit geçirmeksizin verdi. Büyükelçinin konuşma metnini büyük bir hızla gazetecilere dağıttı. "Aaa, hem de Waterloo olayından sonra Bertrand bana iyi davranıyor" şaşkınlığı içindeydim ki, diplomatik resmiyetin yerini diplomatik partiye, çılgın eğlenceye bıraktığı saatlerde bu şaşkınlığımın ne kadar da 'safça' olduğunu hissetmenin acısına boğuldum. Bertrand, çoktan yanıma gelmiş bir taraftan 'barış yapalım' mesajları gönderiyor, bir taraftan da beni kimlere şikayet ettiği konusunda "Kutu kutu Waterloo" başlıklı yazımla dalga geçiyordu. Sayesinde, o yazım çok okundu. Reytingime katkısı oldu ama sigortalarım çoktan atmıştı: "Ulan nerdeydi bu dostluk?" Sadece resmi demeçlerde, resmi çıkar ilişkilerindeydi belki. Ben böylesine acı sorgumalar içindeyken, Bertrand'ın dans teklifine evet diyemezdim. Bertrand'a sadece "Bye-bye" dedim. Zaten Washington'a gidiyor. Belki zamanla, biraz da Amerikalılarla çalışınca dostluğun ne demek olduğunu daha iyi anlayacak. Bertrand, beni kırdıysa bunu hissetmeliydi. Dostluk, işte tam da böyle birşeydi. Gerçekten hissettirmek.

Karanlığa boğulmuş dans pistinin ortasında kafamı çevirdiğim o anda da, dostlukta ne kadar katı olduğumu hissettim. Böyle olmasa olmazdı. Dostlar çok katı olmalıydı çok. Susmuşsa, sonsuza dek susmalıydı. Konuşacaksa, dostuyla beraberken de konuşmalıydı. Dostluk ya kopuk, ya da bütünleşik olmalıydı. İşte dansın tam zamanıydı. Faruk, Öznur, Altan, Zeynep, Helena ve Urban dansetmeliydi, dans. Hem de dostluk adına.

2 yorum:

altan dedi ki...

Hayatın tam anlamı .....
Dostluk hee...
Siyasette dostluk ,olmuyo be Hiloş...
Birileri hep çıkar peşinde koşuyo...
Neyse biz kendi dünyamıza bakalım, müzik dans, dans, dans.....
KERVAN YÜRÜR..
SEVGİYLE KAL :)

ayse keskalan dedi ki...

altan'a katılıyorum :)

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...