30 Ekim 2010 Cumartesi

Çok tatlısın CUMHURİYET,.. Türban tartışmalarına 'zenci bakış'...


Şimdi, tatlı tatlı 29 Ekim hediyemi midemle ve ruhumla buluşturup, bayramlık ağzımı hiç açmayabilirdim. Ama olmaz, duramam ben. Beni, bu taaa Güney Afrika’dan gelmiş, içinde süt ve likörden daha çok şey olduğuna inandığım mucize çikolata Amarula bile durduramaz. Yerim ve daha çok konuşurum. Zaten Moi’nin de amacı buydu. Verdi bana 29 Ekim hediyesi diye koca bir paket Amarula’yı, sonra en esaslısından bir zenci olarak aklına geleni sordu bana... “Hilalciiim, akşam Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile eşinin vereceği resepsiyona gidiyoruz. Ben ne giyeceğim. Kısa etek giysem olmaz mı. Hadi gel gidip bana uzun, siyah bir etek alalım...”

Moi’ye, Cumhurbaşkanı Gül’ün davetiyesindeki dress code’u iyice okuyup, okumadığını sordum. Okumaz mı, davetiyeyi yanında taşıyıp bana da gösteriyor ki, akşamı hatasız atlatsın. Bak işte, long dress demişler ki, bu uzun etek anlamına geliyor. Tabii sen, giy git siyah güzel elbiselerinden birini. İlla ki ayak bileğini kapatacak kadar uzun bir etek giymek zorunda değilsin. Peki, ya saçlar. Moi, hepsini kestirmiş. Sıkılmış o kıvırcık kümesi püsküllerinden. İyi işte, ayrıca kuaföre gitmene gerek yok. Bu kısa saç seni her zamankinden cool gösteriyor. Sen hiç de fena bir zenci değilsin diyorum. Gülüyor. Ama eklediği birşey var. Diğer zenci arkadaşlarımızın yanında benim asla zenci-beyaz ayrımı yaparak konuşmamam gerekiyor. Konuşursam, çok aşağılanırım çook. Zenci-beyaz ayrımını önlemek için az kan dökmemiş tabii ki Güney Afrika dediğin ülke. 

Güzel güzel, zenci-beyaz diye konuşurken, sözü türbanlı-türbansız tartışmasına getiriyor Moi. “Ben bu konuya hiç girmesem, zaten sinirlerim altüst oldu” modunda olsam da, Moi’den “Hilalcim, Hayrünnisa Hanım, türbanlı diye onu kimse protesto edemez. Çok yanlış değil mi bunlar. Sen söyle. Bu aynen, zenci-beyaz tartışmalarındaki ilkelliktir ve bin yıl geriye gitmektir” çıkışı geliyor. Moi’ye “yanlış içinde yanlışlar var”gözleriyle bakıyorum, çok da anlatmak istemiyorum 29 Ekim için Çankaya Köşkü’nde verilecek resepsiyonun türban yüzünden, protestolar yüzünden koca bir karın ağrısına dönüştüğünü. “Ah Moi sen, ne güzel yabancısın bu ülkede. Bir sefire olarak gidip, resepsiyona katılacaksın. Ama bize o resepsiyondan, first lady’i türbanlı olduğu için askerler şöyle, CHP böyle protesto etti tartışmaları kalacak”... Yıkıldım bir an. Moi baktı yüzüme. Cumhuriyet’in kaç yaşında olduğunu sordu. 87 dedim. Yaaa evet, çok da olgunlaştı cumhuriyetimiz. Ama şu tartışmalara bak...Moi, kem küm: “Bak ben zenci olduğum için dikkat çekmeyeceğim demek ki, gözler türbanlılarda, proteste edip etmeyenlerde olacak...İnan bir gün türbanlı-tübansız ayrımı da bitecek. Bitmek zorunda...” O  an takılıyorum ben... Yaaa, öyle mi,,,, bitmek zorunda, bitmek zorunda, bitmek zorunda... Ah Moi, belki sen Amarula’dan daha tatlısın. Tamam birlikte söyleyelim. Hem senin Türkçe pratiğine iyi gelir. YAŞASIN CUMHURİYET. ÇOK TATLISIN CUMHURİYET.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Ye, iç, KKTC'yi sev... İçimizdeki kahramanlar: Biri sarışın, biri özgür insan


Diplomasi Muhabirleri Derneği (DMD) olarak Kıbrıs’a yaptığımız MİK KEMMELL gezimizin içinden iki kahraman çıkar deseler; birinin KKTC’nin 45 yaşındaki Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün (Özgür insan... bu soyadı hepimiz için kutsal) diğerinin de DMD Başkanı Zeynep Gürcanlı olduğunu söylerim. Muhteşem bir programla Kıbrıs’ta hem gezip hem öğrenen ekibimiz, kahramanlarla sık sık biraraya gelmek için fırsat kollayacak.

24 Ekim 2010 Pazar

Kumarda kaybet, Aşkta kazan... ama yine aynı soru: KKTC'nin suçu ne?

Şimdi, pazar sabahı internet özürlü otelimizde güneşli hava birden kararsa, önümden beyaz ayılar geçse şaşırmayacağım artık. Demiştim size, adada herşey mümkün. Gece, Girne'de Tango to Buddha'ya dalıyorsun. Sadece bar, sadece gece kulubü olmadığını anlıyorsun. Çık bakalım 2. kata. Aşağı bak, aşağı. Bunlar kız falan değil. Tişörtlerini çekiştirmişler aşağı o kadar. Mini etek de yok orda. Yani bacakların üzerinde. Etraflarındaki erkeklere kötü puan herkesten. Şişko ve gereksiz topluluk halindeler. Görüntü şart ama. Çıkardım makineyi, çekeceğim. Bir adam geliyor yanıma sonra. Kendisinin fotoğrafını çektiğimi iddia ediyor. Fotoğrafını çeken insanların, onları gazetecilere sattığını söylüyor. Hadi beee, vermem sana makinemi. Sen de kimsin. Çıkıştım valla. Haluk Levent'miş, kendisi. Gıcık oluyor bana, gıcık. Gazetecilere bok atan ama yeri geldiğinde kendini sanatçı sayan bu arkadaşımız, mekanı terkediyor sonra. Oh,,, belki onun yerine daha yakışıklı bir abi gelir mekana. Aaa, unuttum yazmayı. NTV'nin efsane Kıbrıs muhabiri Selim Sayarı var işte burda. Pis Haluk Levent, cici Selim durumları…

23 Ekim 2010 Cumartesi

Ah Cyprus,,,ah.. Buna içilir de, KKTC'nin suçu ne ?

Var mısın, yok musun... Varım galiba. Ama aslında yokum. Ya da “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...” Yok, yok; hadi olayımız daha popüler, daha global olsun. LOST tabii ki, LOST... Zeynep Gürcanlı başkanlığındaki Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleri, atalarımızın haritalarında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) diye gösterdiği adaya Anadolu Jet’le düştüler işte. Diğerlerinden (the others) “KKTC yok, Kıbrıs var” sesleri yükselsin dursun...diyemiyorum çünkü ben adada çözüm isteyen en genç kuşaktan olduğumdan Avrupa Birliği’ne (AB) veryansın ediyorum. Sen nasıl, bu adada kuzey-güney çatışmasını çözmeden, insanların kimlik bunalımını tedavi etmeden Kıbrıs’ı kendi içine ‘üye’ alırsın. Hakkından kim mi gelir artık,,,, “Sittim sene çözüm olmaz” diyenlere inat, Türkiye gelir Türkiye.... Ahan da iyice milliyetçilik damarlarım kabardı. Adada herşey mümkün, herşey... İşte buna içilir...!

18 Ekim 2010 Pazartesi

Şili'yi hatırla, Zonguldak'ı UNUTMA...


Herkes biliyor artık; orda bir ŞİLİ var uzakta. Haydi, açalım haritayı bakalım. Buraya Güney Amerika diyorlar aslında. Pasifik Okyanusu’nun kenarında pizza dilimi gibi uzanan 16 milyonluk, İspanyolca konuşan bir ülke. Hem tarih hem coğrafya hocalığı yapan Şili’nin Ankara Büyükelçisi Luis Palma, ülkesinin tarih ve coğrafya kitaplarındaki yerini üstüne basa basa anlatıyor bana. Dünya atlasını birlikte evirip, çeviriyoruz. “Bu nasıl bir gurur” diyeceğim, diyemiyorum. Adam, sapına kadar haklı. Herkes biliyor ki artık; Orda bir ŞİLİ var uzakta. Mutluluğun, yaşamın, kötü kaderi  alt üst eden cesaretin adı.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ciğerim İspanya.... Ciğerim AB.... Goodbye Klos....


Bundan tam iki sene önce “Monşerlik benim neyime. Benim işim insan. Benim işim insanlarımızın mutluluğu. Benim işim çalışmak” sözleriyle kalbimi çalmıştı. İki yıldır kalbim onda. Daha da kalır orda, eminim. O gider, kalbim gider. Tamam; duygu denizine dalmadan, lafı dolandırmadan onun İspanya’nın Ankara Büyükelçisi  Joan Klos olduğunu söyleyebilirim. “Gidiyorum Hilaaaal” diye telefon açtı, ben de “Gidersen git. Bana İspanya’yı bırak da git” diye çıkıştım. Gene duygusallıktan. Ama gerçekten onun Ankara’daki  görevini tamamlayıp, Nairobi’ye uçarken İspanya’yı  Türkiye’ye bıraktığını gördüm. Ona veda etmek için Sheraton’u dolduran tüm Ankara gördü. Bu adam seviyor bizi. Bu İspanya, seviyor Türkiye’yi.

10 Ekim 2010 Pazar

Octoberfest... Ne bu yaaaaa.... ???

 
Almanya’nın su yerine bira içtiği her halinden belli, zaman zaman da sevimli olmayı gerçekten başarabilen Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’un “Hilal, Octoberfest sensiz olmaz” davetini geri çeviremezdim. Lucie de, o geceye yetişmek için kalktı Prag’dan geldi. Ankara yağmur altında. Giles’ımız var yanımızda hem. Lucie’yle beni önce taksiye attı, sonra da Octoberfest için Almanya Büyükelçiliği bahçesinde kurulan dev çadıra. Çadır, gerçekten hınca hınç dolu. Ankara’da ipini koparan Cuma gecesi Octoberfest’e katılmaya karar vermiş demek ki...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Twitter'da aşk.... tabii ki BeşikTAŞK...


Aşkını yaz, aşkını.... De ki, örneğin; "BeşikTAŞK, AŞK"... Budur işte, budur... Ben de sevimli, ağzı süt kokan bir Beşiktaşlı olduğumdan, bayılıyorum onun Beşiktaş fanatikliğini aşk'la özdeşleştiren tweet'lerine... BeşikTAŞK'la başlamışsa tweet'lerine, devamında bol bol heyecan, bol bol ateş var. Erdoğan Aktaş'ın tweeter'daki hayranları sporun centilmenliğiyle dolduruyorlar twitter tribünlerini. Amerika'dan Chris diyor ki; "Futbolu twitter'a taşıyanlar, hayatın gereksiz detaylarına takılmıyorlar..." Tabii yaaa, trafikte birazcık daha takılabiliriz n'olmuş, kahvem zamanında hazırlanmamış, gazeteler ellerimi boyuyor,,,, hayır işte, hayır...! Futbolu seven, böylesi gereksiz gerilim yapmıyor twitter'da...

3 Ekim 2010 Pazar

Yaşasın imparator... Yaşasın tweet-çi Ahmet Hakan

Şu fani twitter aleminin de bir imparatoru var: Ahmet Hakan. Twitter hesabı alan her masum kişi önce onunla başlıyor çevreyi izlemeye. Ben 'beyefendi kendi kendine takılıyor' düşüncesindeyken, bir kulak kabartıyorum ve duyuyorum ki, her twitter muhabettinde onun adı geçiyor. Kızan, bağıran, çağıran, onaylayan, onaylamayan, seven, sevmeyen herkesin izlediklerinin başında o geliyor. Kimisinin hırs yaptığına şahit oldum, ondan daha fazla izleyici edineceğim diye, kimisinin "Bu adamı izlemeyi topluca keselim" eylem hazırlığına giriştiğini duydum. Vay anasını, meşhur olmak böyle birşey işte. Dost-düşman herkes peşinde. İzleyici sayısı an itibariyle 60 bine dayanmışsa, beyefendi benim araştırma kapsamına girmiştir, kusura bakmayın arkadaşlar.

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...