19 Mart 2017 Pazar

Makarnaya ruh katmışlar Abidin !

Şimdi size bir kıyak geçeceğim. Hem ruhunuz hem de karnınız doyacak. Üstüne nefis bir kahve içebilirsiniz ya da benim yaptığım gibi sufle yersiniz. Tercihi size bırakıyorum.

Ruh doyar mı, doyar. Salak salak markaların peşinde koşmuyor, hava atacağım diye elinizde aptal kahve bardaklarıyla dolaşmıyor, cilalı iki laf edip de cümlelerin içini boş bırakmıyorsanız ruhunuzu beslemeyi birazcık olsun biliyorsunuzdur. İç sesinize, önsezilerinize ve elbette ki birikiminize güvenin. Aynaya bakın ve kendinizi görün. Sesleri, ritimleri, kokuları takip edin. Unutmayın; hayat kısa, kuşlar uçuyor.

8 yaşından beri makarna yapan bir adamla tanıştım. Profesyonel futbolcu olabilirmiş ama hayat ona hep ‘makarna’yı işaret etmiş. Makarna işinde öyle bir kariyer yapmış ki; bugün bir yandan Ankara’nın en nefis makarna evi Niyokki Makarna’yı işletiyor, bir yandan hayatının kitabını yazıyor, bir yandan Hacettepe, ODTÜ, Bilkent ve daha onlarca üniversiteden yüzlerce öğrenciye gastronomi dersleri veriyor. Bu dersler hem de onun kendi dükkanında oluyor. Nasıl, ruhunuzu birazcık olsun beslemeyi biliyorum değil mi? Sevgili okurlarım, size reklamın kraliçesini yapacağım. Özüyle, sözüyle enfes bir reklam. Neden mi?  Aldığım haber kokusunu takip ettim. Ortaya size anlatacağım nefis bir yaşam öyküsü çıktı. Bu öyküyü gidip de adresinde siz de yaşayabilirsiniz. Boşuna demedim: Hem ruhunuz hem karnınız doyacak.

Ufuk Bıyık. Niyokki Doğal Makarna Evi’nin sahibi. Her şeyiyle ona ait bir mekan ve her şeyiyle her ziyaretçisini çarpan bir mekan. Ufuk Bıyık beyefendinin deyimiyle “Hem bir fabrika hem bir restoran hem de bir market”. Yıllık makarna tüketiminin kişi başına 2-3 kilogram olduğu Türkiye’de obezite oranı yüzde 50’nin üzerindeyken, yıllık makarna tüketiminin 50-60 kilogram olduğu Avrupa’da obezite oranı yüzde 1. Doktor, bu ne? Bugüne kadar yediklerimiz makarna değil de ondan. Hepsi yaramaz, hepsi yaramaz. Size bir bilgi daha: Dünyadaki en iyi durum buğdayı Kanada’da ve Türkiye’de. Bu durum buğdayı kullanılsa makarnalar için, o kadar kilo almayacağız yani. Durum buğdayı o kadar sağlıklı esasen. Ama biz Türkler, var biz doğal olamamak. Kaynaklarımızın kadrini, kıymetini bilememek. Ufuk Bey ise durum buğdayından un kullanıyor. Semolina unu. Öğrenin bunları, yoksa çok şey kaybedersiniz. Semolina unu da, kilo yapmıyor arkadaşlar. Besliyor ve mutlu ediyor. Ufuk Bey alıyor bu semolina ununu, pancar ya da ıspanak örneğin, sebzelerin suyuyla karıştırıyor. Pancarın ya da ıspanağın aroması değil de vitamini geçiyor makarnaya. Un oluyor, lezzet hamuru. Sonra o hamur, özel makinelerde kesiliyor, doğranıyor ve rengarenk, taze taze makarnalar çıkıyor ortaya.

Şimdi siz gittiniz diyelim Niyokki Doğal Makarna Evi’ne. Sipariş verdiniz; 3 renk, 5 peynirli tortelloni ya da Sibyeli Ravyoli ya da Porçini mantarlı tortelloni. İşte o an, makarna hamurunuz sizin için özel yapılıyor. Her şey bir anda oluyor. Ufuk Bey’in dükkanında yarattığı büyü, makarnaya nüksediyor. Özel soslar hazırlanıyor bir anda. Her şey bir anda oluyor. Durum buğdayı kana karışmıyor, karbonhidrat ve protein olarak size geri dönüyor. Hem doyuyorsunuz hem de Akdeniz diyeti yapıyorsunuz mesela. Et dolgulu güveçte tortelloni yiyebilirsiniz mesela. Ya da; makarna kebap, makarna döner. Geleneksel Türk lezzetleri, İtalyan mutfağıyla birleşiyor ve sizi çepeçevre sarmalıyor. Makarnanın olmazsa olmazı fesleğen ve parmesan sizi her türlü esir alıyor. Teslim olun, mutlu olun. Karşınızda 650 çeşit makarna yapmış, makarna kariyerinin ilk basamaklarında evde 300 bin makarna denemiş bir adamın yarattığı makarna evi var. Türküz, gururluyuz, yedik mi iyi yeriz. Niyokki Doğal Makarna Evi’nden makarna da, sos da alıp, evinize de götürebilirsiniz. Bakın işte, mutluluk paylaşınca çoğalıyor. İşine ruhunu katan insanların izinden gidiyoruz değil mi ey okur. Gidelim ve ruhumuzu besleyelim. Makarnamızı da güzelce yiyelim. Niyokki Doğal Makarna Evi’nin Bilkent Station’da olduğunu belirtmek isterim. Afiyet olsun. 

7 Mart 2017 Salı

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir sersemlik hali. Sabah alınan kararlardan akşamları vazgeçilebiliyor. Akşamları kurulan yepyeni dünyalar, sabahları yıkılabiliyor. Neye ihtiyacımız olduğunu sorgulayacağımız insan sayısı artacak yerde, eksiliyor. Hep bir terslik var. Çıkmazlara, açmazlara uzanıyor yıpranmış sokaklar. Nerde bu huzur, nerde bu neşe? Nerde?




Sonra birden; biraz zaman, biraz mekan değişiyor. Çok uzaklar değil burası, çok yabancı sarmamış etrafı. Maviyle yeşil kardeş kardeş takılıyor hayatın içinde. Sorular bir bir cevap buluyor sihirlice. Gökyüzüne sarılıyorsun yürüdükçe. Saat gibi işleyen, her saniyesinden yaşam fışkıran bir şehir. İşte o an, işte o an: Anı yaşamak dedikleri his kaplıyor her yanını. Ağaçlar fısıldıyor kulaklarına. Gümbür gümbür bir sakinlik, kucağına aldığın bir huzur… Ne güzel duygusun sen yaşamak, ne güzel…
Daha milyon satır edebiyat patlatabilirim. Huzurun içinden geliyorum. Size ‘anda kalmanın’ ne olduğunu anlatabilirim. Sessizce dinleyin. Dinleyin ki, öğrenin. Dinleyin ki, yollara düşün. Dinleyin ki, huzura erin. Durdurun dünyayı, Göynük’te inin. Bolu’nun hazinesi, bir tanesi Göynük’ten söz ediyorum. CittaSlow burası. Türkçesi; sakin şehir. Dünyada 30 ülkeden, 230 kent böyle. Hayatın her saniyesinden zevk alınması gerektiğini savunan CittaSlow hareketi, kent kimliğini korumak ve insanları daha sosyal, dünya için daha anlamlı kılmak için çalışıyor. Bu amaçla sakinliği, huzuru, güzelliği, doğayı, içtenliği savunuyor. İşte, o an : Göynük de böyle bir kent. Doyumsuz anların zamanı. Köklü zamanların doyumsuz anları. Dünyada CittaSlow, yani sakin kent olarak tescillenmiş kentlerden biri. Gururluyuz, güçlüyüz. Geçin bunları, geçin.. Sakiniz. Oh sakiniz, yaşasın sakiniz.

Göynük’ün ‘sakin kent’ olarak tescillenmesinde emeği geçen herkese saygılarımı sunmak istiyorum burada. Belediye Başkanı Kemal Kazan, “Biz bu kentten umutluyuz, biz hayattan umutluyuz, biz memleketimizi seviyoruz” derken yüreğimizin en güzel noktalarına dokunuyor. İpekyolu Belediyeler Birliği Müdürü Sibel Bozdağcı hanımefendinin gözlerinin içi parlıyor Göynük’ten söz ederken. Her cümlesinden zarafet fışkıran bu hanımefendinin Türk belediyeciliğine büyük katkılarını tarih de mutlaka altın harflerle yazacaktır.
Şimdi mesela, n’olmuş da sakin kent olmuş Göynük? Osmanlı mimarisinin ve tarihinin soluğunu hissettiğiniz sokaklarda yürürken, tarihin sayfalarını merakla karıştırabiliyorsunuz. Hummalı bir restorasyonun dingin meyveleri var etrafta. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin Hazretleri’nin türbesinin dibindeki 750 yıllık Süleyman Paşa Hamamı’ndaki restorasyon bir an önce bitsin, gidip yıkanalım orda. Rüyası bile çok büyülü. Çeşmelerden sular akıyor, çınarlar yükseliyor sağlı sollu. Kadınlar var, kadınlar her yerde. Kimi tezgahta tokalı oya dokuyor (tokalı oya da tescilli) kimi kabak tatlısı yapıyor. Tatlı yiyeceğim önce. Oklava böreği, tahinli ve kabak olsun aynı tabakta. Karadut şurubu getirsinler sofraya. O da geliyor nitekim. Güveçte sarmayı ve keşli, cevizli mantıyı çok anlatmak istemiyorum. Yiyorum. Siz de gidip, afiyetle yiyin. Doyumsuz bir an, keyifli bir zaman olsun…





Göynük ne demek biliyor musunuz? Ateşin yandığı yer. Yanmış, olmuş, olgunlaşmış. Bir kent kendine gelmiş. Bir kent aşık olmuş, bir kent aşkı yaşamış. Frigyalılar, Doğu Roma insanları, Bizans, Osmanlı ve sonrası Türkiye. Kültür coşmuş, kültür olgunlaşmış. Türkiye’nin doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi. Peki ya ortası ? Tam ortası Göynük. Kültürüyle, iklimiyle tam ortası. Milli park olmuş Sünnet Gölü ve çevresi. Bir de Çubuk Gölü var. Gölde çay, gölde kahve, gölde huzur… Sakin bir hafta sonuna, sakin bir kente ihtiyacı olan yurdum insanı. Burnunuzun tam dibinde. Ankara’ya da, İstanbul’a da 2 buçuk saatlik mesafedeki Göynük’e bir gidin gelin de, ruhunuz canlansın. Yüreğinizdeki tozlar gitsin. İçiniz havalansın. Hani bir his rehberidir ya benim blogum; Hilal’in blogu. İşte size bir rota daha: Güzel Göynük, içi dışı güzel Göynük.



20 Ekim 2016 Perşembe

Mutluluk sarı bir kahve bardağında olabilir

Şimdi yine hayatımın en sevdiğim eylemini yapmak üzere bilgisayarın başına geçtim. Hem de bu kez can yakan konuları kaleme almayacağım. Heyecan içindeyim. Tatlı insan yüzleri geçiyor gözlerimin önünden: Hayatın tüm acımasızlıklarına, kötü insanlara karşın tatlı tatlı gülümsemeyi başarmış insanlar…

Sevgili Deniz Hanım, sizinle tanıştığım için derin bir mutluluk içindeyim. Gözlerinizin güzel ışıltısı bana hayatın tatlı yanlarını çağrıştırıyor yeniden. Umutsuzlukları bir kenara bırakabilirim sizi düşünürken, kendime nefis bir kahve yapabilirim... Yaptım bile !
Oh… Bu nasıl nefis bir kahve böyle,,, diyeceğim diyemiyorum. Aklıma Deniz Hanım’ın yaptığı kahveler geliyor. Tatlı Festivali ne iyi etti de bizi buluşturdu. Deniz Hanım’ın çok nefis bir kahve minibüsü var. İçinde sarı bardaklar. Aç minibüsü kahve masası olsun, kahveseverlere ver gitsin ! Yok, böyle değil. Nasıl ? Minibüsten kahve ikram etmenin de incelikleri var. Her kahve isteyene tatlı tatlı gülümseyeceksiniz her şeyden önce. Ne var bunda? Pardon da, herkes öyle tatlı tatlı gülümseyemiyor. 
Meme kanserine karşı güçlü bir savaş veren, basket sahalarında kariyerini hakemliğe kadar taşıyan Deniz Hanım, İzmir ve İstanbul’da sokakları arşınlayan Manivela CoffeeTruck’u (Bu; kahvenin markası) Ankara’ya getirmeye kararlı. Sevgili Bilkent Station yönetiminden onay çıkarsa olacak bu elbet ama bu güzel minübüsü, iyi kahvenin en iyisini sunan Deniz Hanım’ı 3 günlük Tatlı Festivali’nde herkes çok tuttu. Ben, kendisine hayranım. Hayat beni savurdukça sağa sola, o minibüs diyelim geldi Ankara’ya, kendimi sarı bardaklara vereceğim. Galon galon iyi kahve içeceğim. Deniz Hanım’ın da söylediği gibi belki de bizi hayata bir kahve minibüsü bağlayacak. Hiç düşündün mü sevgili okur, mutluluk sarı bir kahve bardağında olabilir… Olabilir, ben inanıyorum.

Siz nasıl arkadaş oluyorsunuz yeni insanlarla bilmiyorum ama ben samimi bakışlardan çok etkileniyorum. Esra ve Rana da tıpkı Deniz Hanım gibi dünya tatlısı bakışlara sahip iki insan. Kadınların ekip olmasının sürekli zorlaştığı günümüzde ekip olmakla kalmamışlar, birlikte bir iş kurmuşlar. Tatlı işine girmişler. Ortaya Marifetli Anneler çıkmış. Tam üç gün boyunca Bilkent Station’da bütün Ankara’ya yaptıkları kekleri, milföylü pastaları, yalancı profiterolleri, balları, bademleri ikram ettiler. Benim sevgimi kazandılar. İstanbullu bu arkadaşlara bayılıyorum. Ciğerlerimi parçalayan haberlerden, küstah gülüşlerden, acımasız bakışlardan sıkıldıkça onların internet sitesine girip yeni yeni tatlılar yapacağım. Elbette ki paylaşmak için. Hayat, paylaşınca güzel unutmayın.  İyi ki varsınız Esra ve Rana. Benim tatlı Marifetli Annelerim. Ayrıntılı bilgi veriyorum: www.marifetlianneler.com


21 Haziran 2016 Salı

Download 2016: Rock dünyasının 'çamur'la mücadelesi / ANIL ERGİN yazdı...

İngiltere son yılların en çetin rock festivallerinden birine ev sahipliği yaptı. Download Festivali boyunca yağmur ve çamur hiç eksik olmadı.
Avrupa’nın en “gürültülü” festivali olarak bilinen Download, 15 yılı aşkın süredir Donington’da yapılıyor. Donington 80’lerde de Monsters of Rock festivaline ev sahipliği yapıyordu. Festivalin bu seneki kadrosunda onlarca grup vardı. 3 gün boyuna Rammstein, Black Sabbath ve Iron Maiden “headliner” olarak yer aldı.
Dinmeyen yağmur nedeniyle daha ilk günden, rock gruplarının yanısıra çamur da kendini göstermeye başladı. Saatler geçtikçe, yağmurluğumuz ve çizmelerimizle yaşamaya alıştık. 12 Haziran akşamı alandan ayrılırken hepimiz birer “çamur adam”dık.
Çamuru bir kenara bırakırsak Download Festivali’nde eğlenmemek için hiçbir neden yoktu. İngiliz mutfağının seçkin örnekleri alanın her yerindeki büfelerde kendini gösteriyordu. Dört ayrı sahnede ise çok farklı ekollerden onlarca rock grubu sahnedeydi. Elimizden geldiğince çok konser izlemeye çalıştık, ama bazı noktalarda çakışan gruplar tercihlerimizi epey zorladı.
İlk günün headliner’ı Rammstein’dı. Ana sahnede ya da bu seneki Download’a özgü adıyla Lemmy Stage’de sahneye çıkan Rammstein’a ilgi büyüktü. Konser sırasında İngilizlerin sevgiden çok meraktan Rammstein’a geldiğini gözlemek zor olmadı. Ama çok alışık olmadıkları bu gösteri kısa sürede tüm izleyicileri etkisi altına aldı. Farklı ritimler, bilmedikleri dil ve görselliğin sınırlarının zorlandığı konser, her taraftan fışkıran ateşlerle süslenince, etkisi tüm festivale yayılan bir “an”a tanıklık edildiği ortaya çıktı.
İkinci gün, çamur artık her yerdeydi. Ama bizim keyfimiz yerindeydi. Çok genç bir grup olan Inglorious sabahın ilk saatlerinde Encore Stage’de, ya da şöyle söyleyelim, ikinci büyük sahnedeydi. Tarzları Whitesnake ve Deep Purple arasında bir yerlerde olan Inglorious’un çıkış parçası Until I Die, festival boyunca fonda çalan müzikleri arasında sürekli kendini gösterdi. Grubun Donington performansı ise çok iyiydi. Seyircilerin katılımı, şimdilik tek albümü olan bu genç hard rock grubunun kredisinin geniş olduğunu ortaya koydu. Eğer medyayı iyi kullanırlarsa ve birkaç güzel parça daha yazarlarsa Inglorious’ın adını gelecekte çok duyacağımıza inanıyorum.
Motley Crue’dan Nikki Sixx’in grubu olan Sixx AM ana sahneye damgasını vurdu aynı gün. Yeni albümü Prayers for the Damned ile gündemde olan ABD’li topluluk, Motley Crue’nun gölgesinde kalmayacağını daha ilk dakikalarda gösterdi. İngiliz seyircisi ise tüm şarkılara eşlik ederen Sixx AM’e “kim tutar seni” mesajı verdi.
Megadeth’e sıra geldiğinde ise binlerce insan Lemmy Stage’in önüne doluştu. Hangar 18 ile sahneye girdi Dave ve ekibi. Yeni albümde Threat is Real ve Dystopia’yı çaldılar ve tüm parçalarda beğeni topladılar. Dave Mustaine’in “80’li yıllarda başka bir büyük büyük grupla aynı parçanın cover’ını yapmıştık. İki parça da iyi oldu. Şimdi iki yorumu birleştirmenin zamanı geldi” diyerek Motley Crue ve Sixx AM bas gitaristi Nikki Sixx’i sahneye çağırması ise Download’ın en keyifli anlarından biriydi şüphe yok ki. Ben Motley yorumunu tercih ediyorum ama Anarchy in Uk’i Sixx ve Megadeth’den beraber dinlemek eşsiz bir deneyim oldu. Binlerce kişi eşlik etti. Konserin diğer zirve anları ise Symphony for Destruction ve Holy Wars çaldığı sırada yaşandı.
Megadeth’den sonra dinlenmek şarttı artık. Çamurların arasında verdiğimiz yaşam ve eğlence mücadelesine bir süre ara verdik ve Trooper biralarımıza yöneldik. İçinde ne olduğunuzu anlamadığımız, çok da sorgulamadığımız sandviçlerle açlığımızı bastırdık.
İkinci günün headliner’ı ise Black Sabbath’dı. Sabbath’ın performansı ise ağzımızı açık bıraktı. Grubun genç bateristi 79 doğumlu Tommy Clufetos ise “İyi ki Bill Ward’ı şutlamışlar” dedirtti bana. Iommi- Butler ikilisine enerji katan Clufetos ile beraber Sabbath neden heavy metal tarihinin en büyüklerinden biri olduğunu ortaya koydu. Az bilinen parçalarda bile seyirciyi etkileyen Ozzy, Tony, Geezer ve Tommy, setlistin en sonunaki Children of the Grave ve Paranoid ile festival alanında izdiham yaşanmasına neden oldu. Yağmur, sahneden fışkıran alevler ve bir ara görüşümüzü kapayan duman, her şeyi daha da mükemmel yaptı. Gerçek bir efsane olan Black Sabbath’ın son İngiltere konseri de destansı oldu.

Direniyoruz
Üçüncü gün çamurlu pantolonumuz, çamurlu botlarımız ve yırtık yağmurluklarımız ile birlikte alana girdiğimizde artık her şeye hazırdık. Çamur artık bataklığa evrilmişti ama biz direnecektik.
Günün headliner’ı Iron Maiden’dı. Ama öncesinde daha bir sürü güzel grup vardı.
Lemmy Stage’de Halestorm bizi bizden aldı. Lzzy Hale ve ekibi eski ve modern rock kalıplarını birleştirerek açtığı yolda emin adımlarla ilerliyor. Lzzy Hale, Joan Jett benzeri tavrıyla seyirciye dönüp “Do you want me” diye sorunca tüm İngiliz erkekleri ve bizim nutkumuz tutuldu.
Günün diğer bir yıldızı ise Shinedown’dı. Bizim ülkemizde pek kimsenin bilmediği grup, gördüğüm kadarıyla farklı coğrafyalarda fenomen olmuş durumda. Seyirci Cut the Chord’da da, Lynyrd Skynyrd cover’ı Simple Man’de grubun tüm parçalarına eşlik etti. Vokalist Brent Smith’in seyircinin arasına girip, hatta yanımıza kadar gelip ortama hakim olma çabası takdire değerdi. Shinedown konseri, Donington’dan binlerce kişinin zıpladığı az sayıdaki konserden biri oldu.
İngilizlerin müzik zevkine Nightwish uzak. Ama grup sondan bir önceki isimdi ve gerek şarkılarıyla gerekse performansıyla herkesi büyüledi. Ama artık sabırlar tükenmeye başlamıştı. Herkes, İngiliz rock tarihinin en büyük gruplarından birinin 2016’daki tek İngiltere konserini izlemek üzere yerini almıştı. En öndeydim ve geriye dönüp baktığımda gördüğüm kalabalığın ucu yoktu. Sonradan öğrendiğimize göre arkamzıda 85.000 kişi vardı.
Iron Maiden, If Eternity Should Fail ve Speed of Light ile girdi sahneye. İki yıl önce gördüğümüzden bu yana çok ciddi bir rahatsızlık atlatan Bruce Dickinson’ın sesi mükemmeldi. Tüm notaları aynen çıkarttı, kariyerinin hiçbir dönemini aratmayan üstün bir performans sergiledi. Yüzü sanki biraz çökmüştü ama sahne hakimiyeti hastalığı çok geride bıraktığını ortaya koyuyordu.

Sadece Bruce değil tabii ki, Adrian, Jan, Dave, Nicko ve kaptan Steve Harris de her zamanki gibi muhteşemdi. Son albüm The Book of Souls’dan Death or Glory ve The Red and the Black seyircinin tam desteğini aldı.  Iron Maiden, Fear of the Dark, Wasted Years, Hallowed be thy Name de bizi bekliyordu. Uzun zamandır setliste girmeye Powerslave ve Blood Brothers da günün sürprizleriydi.

Çamurdaki haline acıdığı seyirciye “mudbrothers” diye seslenen Bruce ve ekibi sahneden ayrıldığında üç günlük mücadelenin sonuna gelmiştik. Eski halinden eser kalmayan botların ve pantolonların törenlerle çöplere atıldığı ve hatta yakıldığı Download Festivali, tanrıların gazabına rağmen herkesi mutlu etti. 

16 Haziran 2016 Perşembe

Kahveler gönülden: Coffee Grano


Herkesin aygın, baygın ve hatta mutsuz, dolu dolu ruhsuz, daha da ötesi umutsuz gezdiği Ankara’da içime aydınlık getiren her şeye ve herkese delice sarılasım var. Nedeni çok basit: Sen sarılmazsan, ben sarılmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlıklara…. Veee sarılıyorum. 2 büyüktür dünyadan, 2 büyüktür Ankara’dan… İki güzel kız. İki güzel yetenek. İki umut, kurtaracak bu şehri. Bu bahtsız şehirde umutlar yeşerecek. Bu kara şehir kahve kokusuyla, umut ve neşeyle dolaşacak.

Neden olmasın. Evet, neden olmasın. Oldu zaten. Bengisu ve Zeynep’le tanıştım. İkisi de Ankara’nın en güzel üniversitelerinden ODTÜ ve Hacettepe’de ideal peşinde koşturan, etraflarına buram buram güzellik dağıtan dünya güzeli gençlerden. Olabilir, n’olmuş diye abuk abuk tepki vermeden önce dinleyin. Siz üçüncü dalga kahve keyfini biliyor musunuz bakalım. Bir kahve kokusuyla uzak diyarlarda dolaşabileceğinizin farkında mısınız? Hayalleriniz okyanusları aştı mı? Bir içim kahveyle binlerce güzel dostla buluşabileceğinizi düşündünüz mü? Konuyu dağıtmak için değil bu sorular. Bu sorular Bengisu ve Zeynep’in neler başardıklarıyla ilgili. İkisini de önceden hiç tanımıyorum. Bir kahve ikram ettiler, hayatım değişti. Kimyamı ele geçirdiler, coğrafyama güzellik kattılar. Bu öyle bir yetenek ki; sadece samimiyetle oluyor. Hani anne yemeği, anne böreği gibi. İçine sevgi katmak, emek katmak gibi. Ve pırıl pırıl gözlerle bakmak, bakmayı istemek gibi. Bengisu ile Zeynep bir baktılar bana, kaleyi içten fethettiler. Yaşasın kahve…



Kahveyi sevenler, kahvesiz yapamayanlar bilir. Bilmiyorlarsa onlar zaten yapmacık sevmektedirler. Bizim işimiz bilenlerle. Bengisu ve Zeynep’i farklı ve özel kılan da kahveye hayat vermeleri. İnsan onların elinden içince kahveyi kendine geliyor. Gönlünü açıyor hayata. His dünyası zenginleşiyor. Bu bahtsız Ankara’ya dair güzellikler yeşeriyor içinde, ağaçlar dansediyor, kuş cıvıltıları Bach notalarına dönüşüyor. Kahveyle ilgili ayrıntılara girmiyorum. Herkesin ayrıntısı kendine. Ayrıca Zeynep ve Bengisu’yu biraraya getiren Coffee Grano’yu  tebrik ediyorum. Bu iki güzellik, bu iki dünya umudu Coffee Grano’da mucizeler yaratırken siz de gidin bu mucizelere ortak olun. Kahve ortaklığı, dostluğu gibisi de yok. Cidden yok… O yüzden Coffee Grano’nun adresini de veriyorum… 




Bir dakika... Adres vermeden önce de diyorum ki; küçücük ama sevimli, ruhu olan mekanlar Ankara'ya çok yakışıyor. Coffee Grano da tam böyle bir yer. Saçma sapan, kendince yok 'yüzde 50 indirim', yok 'babalar gününe özel' diye insanları aptal yerine koymaya çalışan mekanlardan değil. Kahvenin tadı da böylesi mekanlardan uzak durunca daha iyi çıkıyor. Babanızın babalar gününü kutlayacaksanız, ona güzel bir kahve yapın. Beraber için. Haaa, illa ki bir yere gitmek isterseniz babanızla ruhsuz, oksijensiz mekanlardan uzak durun. İşine ruh katan insanların içine karışın. Bengisu ve Zeynep'le tanışın. Ve de her zaman söylediğimiz gibi mutlaka hayallerinizin peşinde koşun. Evet, bu bölümü konuyu dağıtmak için yazdım. Ama konu dağılınca da kahvenin tadı hoş oluyor. İnsan sevdiği yerde dağıtıyor ayrıca,,, unutmayın. Kahveniz hep olsun, gerçek dostlarla köpürsün... Not: Bengisu; en yukardaki fotoğrafın solundaki,,,, Zeynep'in fotosu da yanda.... Gerisi kahve, gerisi hayat.... 
Coffee Grano Ankara: Emek 8.cad, 3.sok.... 

3 Mayıs 2016 Salı

Kıskanmayın, Çeşni Timur'a gidin



Haber müdürü dediğin her şeyi bilir. Bilmek zorundadır. Bilemeyince de “Ben nerden bileyim” diyen asabi bakışlar fırlatır. O zaman sen bileceksin ey gazetecilik heveslisi. Araştır, bul. Arada, “Araştırıyorum şef” diye kafanı yavaş yavaş salla. Sen araştırırken, müdürün bırak siyasi haberi, polisiyenin kralını, sanatın en dantelini, diplomasinin uzay halini habere dönüştürsün, çatır çatır gazetelere servis etsin. Ukala, bir de üstüne “siz daha araştırın” diye hava atsın. Atsın be, şanı yürüsün. Gerçekten her  şeyi biliyor bu adam. Yeminle biliyor. Köfte yapmayı bile. Köfteci dükkanı açmayı bile. Köftenin yanında ceviz dolgulu incir ikram etmeyi bile. Bayanlar, baylar…10 parmağında 100 milyon marifet, 20 yıllık haber müdürüm Timur Abi’den ‘köfte açılımı’yla karşınızdayız.

Hakikaten bu nasıl enerjidir. İnsan hiç mi bıkmaz, yılmaz, yorulmaz. Şimdi kendimi çimdikliyorum: Sus. Gazeteci yorulmaz. Su uyur, gazeteci uyumaz. Ama Timur Abi bambaşka. Gazeteci gibi gazeteci olarak yaşayanlara en güzel örnek. Her daim canlı, her daim renkli, her daim bilgili, her daim seksi. Bir haber patlatır, ağzını-burnunu dağıtır ortalığın. “Onu bu kadar çok mu seviyorsun” diye sordu babam,  “Bana haber yazmayı öğretti. Bugün sözcüklerin kraliçesiysem onun sayesinde” dedim, babamın gözleri doldu. Haydi kalk baba, haydi kalk. Gittik, Timur Abi’nin köfte dükkanının açılışına. Bayanlar, baylar… Çeşni Timur karşınızda.
Aklına esmiş, bir sabah uyanmış ‘köfteci dükkanı açacağım’ demiş de olabilir, en ince ayrıntısına kadar bu işi planlamış da. Gazetelerde boy boy ‘Çeşni Timur’ yazıları yayımlanmış Timur Abi, ağzını şapırdatarak televizyonlarda gurmelik taslayanları çoktan solladı. Son zamanlarda beti benzi iyice atan, rengi solan Ankara’ya renk verdi. Şehrin en tanınmış gazeteci gurmesi oldu. Başka ünlü gazeteci gurme arkadaşlarım kıskanmasın, Timur Abi birinci sırada. Siz biraz daha gezin, yeyin, yazın. Biz şimdi Timur Abi’nin köftelerini yiyoruz. Yemeyen de bahtına küsmesin, Çeşni Timur’a mutlaka gitsin. Çeşni Timur nerde biliyor musunuz? Ankara’nın özgünlüğünü koruyabilen şirin ve güçlü semtlerinden Bahçelievler’de. Hey hey de, hey hey...Hatıralar sarmış dört bir yanımı… Deneme Lisesi, Cumhuriyet Lisesi, Bahçelievler Ortaokulu… Hepinizin yolu geçti değil mi oralardan. Sırtınızı Anıtkabir’e verip, nefis bir köfte kokusu alacaksınız arkadaşlar,,, Timur Abi'cimin ellerinden çıkmış, gazeteci köftesi yiyeceksiniz. Farkı Timur Abi’dir bu köftenin. Gerisi, yalan dolan. Ayrıntılı adres veriyorum:  77.sok. 21, Bahçelievler. Timur Abi’nin nefis tariflerinden bulmak isteyenlere de www.cesnitimur.com’ u tavsiye ederim. Çeşni Timur’u instagram’da da takip etseniz iyi olur. Hayatınız lezzetlenir. Lezzet ve hayat sözcüklerini yanyana kullanmayalı çok uzun zaman olmuştu. Harikasın sen Timur Abi… Çeşni Timur’un açılışında ne kadar eğlendiğimizi gösteren fotoğraflarımızı da gururla sunuyorum. Bir zamanlar karşısında tir tir titrediğim, yazdığım haberleri beğensin diye gözünün içine baktığım Timur Abi’yle bu pozları da çektik ya,,, gerisi köfte, köfte… gerisi Çeşni Timur

29 Şubat 2016 Pazartesi

Kemancı...başımın tacı

Simitçiye de sordum: Sen hangi sesi duyunca mutlu oluyorsun? “Her türlü günaydın bana hayat veriyor” dedi, kocaman gülümsedim. Onun sokağı çınlatan ‘simitçiiiiiiii’ sesiyle ne zaman irkilsem, bu irkilişin çok farklı bir tadı oluyor kimyamda. Tuhaf tuhaf mutlu oluyorum. Sanki Bach çalıyor. “Yok artık” diye garipseyenlerle “Sen hangi sesi duyunca mutlu oluyorsun” oyunu oynarken, simitçinin sokağa üflediği hayat iksirinin Bach’tan farksız olduğunu keşfettim. “Duyunca hem bir köşeye çekiliyorum hem bir kalabalığa karışıyorum” diyenler oldu Bach için. “Ne alaka, ne alaka… Kel alaka” diyenlere biraz hislerine kulak vermeleri için Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı adres gösteriyorum. Bak, bak,,, güzel bir adres için yanyana gelen kelimelere bak… Cumhurbaşkanlığı,,, Senfoni,,, Orkestra…. Tabii benim içime en çok işleyen Bach olduğu için ‘sevdiğimiz sese’ örnek olarak Bach’ı verdim. Siz de oraya bambaşka müzisyenler, bambaşka besteciler koyabilirsiniz…
Şehrin seslerine kafa yormamla, dört ay önce kulaklarımla duyup da kulaklarımı kaybettiğimi zannettiğim o sesin her şeyi mahvetmesi aynı ana denk geldi… Hiç ayrıntıya girmek istemiyorum. Dört ay önce canlı bombayla patlayan Ankara, bir kez daha patladı. Onlarca acı çığlık, onlarca isyan, onlarca mutsuz ses içimize, beynimize üşüştü.

“Oysa biz bu şehri sevmeye çalışıyoruz. Oysa biz bu şehrin güzel seslerle çınlamasını istiyoruz” dedi başka bir sabah, başka bir simitçi. Ben hiç yorum yapmadım. Ne simitçiye ne de kendi kendime. Bütün kötü sesleri bastırmaya, bütün kötü sesleri unutmaya adadım kendimi. Sonra bu terapiyi onlarca insanın yapmaya çalıştığını öğrendim. Kötü sesler nasıl unutulur ki? Sorarken, sorarken böyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda dinlediğim pırıl pırıl iki genç arkadaşım geldi aklıma. Bütün benliğimi yeniden ele geçirdi güzelim notalar. Onları dinledikten iki gün sonra beni tam da sokakta yakalayan patlama sesine teslim olmamalıydım. Kulaklarımda Bach çalmalıydı. Bir kemancı, bir piyanist esintisiyle dolmalıydı içim. Bir şehir, koskoca bir şehir, patlama sesleriyle anılmamalıydı. Çok ama çok uğraştım. Güzel fotoğraflar, güzel anılar, güzel sesler yerleştirmek hafızaya ne kadar da yaşamsaldı. Ne kadar da, ne kadar da anlamlıydı. Şimdi hayat bize anılarımızı kategorize edip, belki de içinden en iyileri, en öncelikli olanları öne çıkarma şansı sunuyordu. İyimserliğimi biraz zorluyorum ama yaşamak için zorlamamız, yaşamak için kötü seslerin önüne geçmemiz şarttı.

Şimdi buraya tıpkı hafızama yaptığım gibi güzel bir fotoğraf koyacağım. Taylan Ergül o güzel kemanıyla, Cem Babacan güzel piyanosuyla beni hayallere sürükleyecek, bir kentteki en güzel seslerin anlamı olacak. Hafızamızın buna çok ama çok ihtiyacı olduğu bir dönemden geçiyoruz. Sesleri filtreleme şansımız var mı? Bunu da uzman bir doktora sordum. “Hayır” dedi elbette ki. Kafamı karıştırmamasını istedim ve bülbül gibi öttü: “Sesler de birbirine karışır ancak en uyumlu olan kazanır. Seslerin uyumuna katkıda bulunmak için bir kenara çekilmek değil, bir kenarda karınca gibi çalışmak gerekiyor.” Yani; müziğin ve uyumun kazanmasına katkıda bulunmamız şart. Daha çok konser, daha çok sanatçı, daha çok müzik istemeliyiz. Ruhumuzun bu istek doğrultusundaki hareketlere olan ihtiyacına yanıt vermeliyiz. Bu soru üstünde tekrar tekrar durmakta fayda var: Siz hangi sesi duyunca mutlu oluyorsunuz?