20 Ağustos 2017 Pazar

Size bir Şükran İstanbullu 'Şans'ı gönderiyorum

Şimdi bir kelebek pırpırına, derin bir leylak kokusuna, sahilde kendiliğinden ilerleyen ayak izlerine çok daha fazla ihtiyacım var. Yaşama tutunmaya çalışıyorum. Bana garip kayıplar yaşatan hayatın kollarına atlamak için zorluyorum kendimi. Her seferinde yeniden doğmak, yeniden ilerlemek ne kadar ağır gelse de, derin bir elvedanın üstüne derin uykulardan uyanmak istiyorum. Gerçeklere tutunuyorum: Ölüm de, bir bulut kadar gerçek. Ölüm de, bir kahve içimi kadar yakın. Ve hayat da, en güzelinden klişenin: Devam ediyor. Öyleyse kelebekler daha hızlı pırlamalı, bulutlar kucaklaşmalı, ağaçlar gülümsemeli…

Sevgili okur, sen nasılsın bilmiyorum ama bu yazıya biraz kendi ruh iklimimden küçük bir alıntıyla giriş yapmak istedim. Seni bunaltmayacağım korkma. En esaslısından, hayat dolu bir kadın ressamla karşındayım. Mutsuzluğun kol gezdiği Ankara’da, sadece kendini mutlu etmekle kalmayıp, hayat enerjisini neredeyse tüm dünyaya göndermeyi başaran bir ressamla tanıştığım için şanslıyım. Evet, kıskanılacak derecede şanslıyım. Ama bunu okuyorsun ya, işte o şans sana da bulaşacak. Ben ne diyorsam, o ! Hem bu güzel ruhlu ressamımızın tablolarında şansın büyük yeri var. Gizemli, gizemli konuşmayı bırakıyorum. Sana bir Şükran İstanbullu şansı gönderiyorum, hisli okurum…
Tablolarda şans, uğur, bereket ete, kemiğe bürünüyor dersem yeridir. Çünkü Şükran İstanbullu, duygularını renklerle buluşturup, kendine has fırça darbeleriyle sanatsevere gönlünün en derin yerinden ikram ediyor. Kolay mı duyguları resme dökmek? Hani bana yazıya dökmemi söyleseler, bir çırpıda yaparım ama resim? İşte onu yapıyor. Peki nasıl? “Çünkü ben gönül fırçamla çalışıyorum” Hey, hey, hey… İstanbullu’nun bu cümlesinin altını çizin bir saat düşünün mesela. Gönülden ne iş yapıyorsunuz şu fani hayatta? Gönülden ne yaptınız da, mutluluğa eriştiniz? Gönülden ne yaptınız da, şans size gülmedi? Düşünün…

Evrenin ruhuna girmeyi başarmış Şükran İstanbullu’nun beni çarpan bir mesajını daha gururla paylaşıyorum burda: Sanat, halka ulaştığında sanat. Hadi gelin birlikte düşünelim bu mesaj üstünde. Ekmek ve özgürlük kaygısından bir türlü kurtulamamış sevgili halkımız, sokaklarda sanatın peşine düşüyor mesala. Bir sinema koltuğunda oturuyor, bir metroya biniyor. Sonra bir sokak sergisinden küçük tablolar alıyor. Neden olmasın? Olsun. Ama nasıl olacak? Hayatla kavga etmekten bir türlü yorulmamış bu ülkede halk için daha çok insanın siyaset değil fedakarlık yapması gerekiyor. Halkı sömürmesi değil, halka güzeli göstermesi gerekiyor. Ülkenin sanatçısı da, tamam tamam kendimi de söylüyorum, gazetecisi de fedakarlık yapacak. Şükran İstanbullu derin derin gözlerimin içine bakıyor şimdi. Beni kucaklıyor. Bunu şimdi yazıyla buluştuğum anda yeniden hissetmek ayrıca bir hoş.
Onunla gurur duydum. Çalışkan, yetenekli, duygusal ve sevgi dolu bir Türk kadın ressam. O güzelim tablolarını Almanya’ya, Washington’a, Kanada’ya gönderiyor. Bunları dinlerken göğsüm kabarıyor. Her tablo gözümde yeryüzünden bir büyük parçaya dönüşüyor. Başarılı kadınlarla konuşmak en büyük keyiflerimden. İstanbullu, duyguların ressamı.  Bunu görmek, hissetmek içimdeki fırtınaları sakinleştiriyor.

Şimdi özetler: Siz hiç Şükran İstanbullu şans’ı yakaladınız mı? Gidin, bir İstanbullu tablosuna derin derin bakın. O tablonun adı boşuna şans ya da bereket ya da kelebek olmadı. Duygulara yolculuk, o tabloda başladı. 

21 Haziran 2017 Çarşamba

Gerçek bir ressam ve doyumsuz tabloları: Derya Yıldız

Onun fırçayı tutuşu, renkleri tuvalle buluşturması bambaşkaydı. Onca ressamın içinde neden önce ona yöneldiğimi şimdi daha iyi kavramanın derin huzurunu yaşıyorum. Yaşayan, samimi bir hikaye vardı yüzünde. Gülümsemesinden geçmiş ve gelecek birlikte fışkırıyor, bugünü kavrayıp sağlamlaştırıyordu. Benim duyarlı, hisli ve ruhlu okurlarım size bir müjdem var: Gerçekten müthiş bir ruh uyumu yakaladığım ve sonrasında ellerinden çay içtiğim gerçek bir ressam ile tanıştım: Karşınızda, Derya Yıldız.



Pırıl pırıl bir kız çocuğu düşleyin şimdi. Sokağa çıkıyor, çamurdan heykeller yapıyor. Tebeşirlerle yollara, duvarlara resim yapıyor. Yalnızca düşlerini değil, gördüklerini ve hatta kokladıklarını ve hatta dokunduklarını resmediyor. İçinde, yaşayan bir ressam var. “Ressam olacağım” diyor ve oluyor. Hani engellerle, hani duvarlarla, hani eşitsizlik ve haksızlıklarla doludur ya hayat, onların bin türlüsünü yaşasa da, içindeki ressam çocuk büyüyor da büyüyor. Nedenini biliyorsunuz artık bunların, hayatı hep birlikte çözdük değil mi sevgili okurlar. Haydi gelin hep birlikte o güzel klişemizi tekrarlayalım: İsteyince oluyor.
Derya Yıldız öyle bir ressam ki, eğitimine bir nebze olsun katkıda bulunmayanlara inat, erken yaşta evlenme zorunda kalmaya inat, kendini kıskanan arkadaşlara, hocalara inat resim yapmaktan asla vazgeçmemiş bir ressam. Bana çay yapıp, hikayesini paylaştığı özel günümüzde şöyle diyor, “Bir ara bırakır gibi oldum resmi ama rüyalarımda gördüm, sonra kalktım yeniden fırçayı elime aldım. Resimsiz nefes alamayacağımı anladım.” Zaten çok yetenekli ve çok hırslı olursan daha çok engel çıkıyor hayatta karşına, çünkü bunları daha çok anlıyor ve farkediyorsun ve daha çok çalışıyorsun. Bu hikaye çoğunuza eminim tanıdık geliyordur. Gelsin. N’apıyoruz ? Vazgeçmiyoruz. Vazgeçmeyen bir ressam Derya Yıldız.  Yaşadıklarını, yeniden yaratarak tuvale yansıtan, düşlerini renklerde somutlaştıran bir ressam Derya Yıldız.

Uzun ya da kısa saçlı kadınlar, uzun ya da kısa etekli kadınlar var tablolarında. Saçları kadar kıyafetleri, kıyafetleri kadar çaldıkları enstrümanlar dikkat çekiyor. Kimi piyano başında, kimi uzaklara bakıp flüt çalıyor. Kısa mesafeler, büyük yakınlıklar var aralarında. Derya Yıldız’ın terzi annesinin bir zamanlar renkli kumaşlardan diktiği kabarık etekli elbiseler bu tablolardaki kadınlarda hayat buluyor. Sokakta oynanan seksek’lerin, komşu buluşmalarının, bahçelerdeki çocuk kaynaşmalarının melodileri vuruyor tablolara. Ve sonra ne mi oluyor sevgili okurlar. Derya Yıldız, “Mutlu oluyorum, mutluyum” diyor. Neden mi? Ona da şu yanıtı veriyor: “Çünkü çok yol katettim. Çocukluğumda kurduğum ressamlık hayallerimin peşinden giderken benden desteğini esirgeyenlere rağmen şimdi kendi ayakları üzerinde duran mutlu bir kadınım. Hayata bakış açım güçlendi.”
Ben de diyorum ki, toplumun hayata bakış açısının güçlenmesi şart. Zor gelebilir belki size ama önce sanattan başlayabilirsiniz. Bir Derya Yıldız tablosuna uzun uzun bakabilirsiniz. Derya’nın da bir tavsiyesi var topluma: Sanatçıya uzaylı gibi bakmaktan vazgeçebilirsiniz… Haydi sırayla yapalım. Size küçük bir-iki fotoğraf sunuyorum şimdi Derya’nın tablolarından. Onlara uzun uzun bakın. Ama dahasını yapmak da mümkün. O dünya güzeli kadınları evinize alın, en sevdiğiniz duvarınıza yerleştirin. Benim de böyle bir hedefim var. Birlikte yapalım, birlikte… 

5 Haziran 2017 Pazartesi

"Her duvar bir orijinali hakeder"

Başını kaldırıp göğe bakmanın ya da uzanıp da bir çiçeği dalında koklamanın anlamı bambaşkadır. Bambaşkadır, çünkü hayatın ta kendisidir o anlar. Görmeseniz de bilirsiniz mesela; bir rüzgar eser, burnunuzun direğini sızlatan bir özlem sarar ruhunuzu. Duymasanız da şarkı, müzik; bazen daha deli deli yürürsünüz, bir ritim sarmıştır ruhunuzu, olmadı dans edersiniz… Hadi hiç olmadı, hayaller kurarsınız. Hayatın en bambaşkası hayallerdir. Hayatın sihridir hayaller… Daha ötesi var mıdır? Bir gazeteci olarak yıllardır sorarım bu soruyu ve hep aynı yanıtı alırım hayattan: Sanat…
Çiçekten, böcekten hayallere, ordan da sanata nasıl sözü uzatarak getirdiysem, şimdi doğrudan sanatın göbeğine atlıyorum. Dizi dizi kırmızı kadife koltuklardan birinde oturuyorum. Elimde bir numara var; 142. Bir çan sesi var kulaklarda, beyaz eldivenli bir adam kürsüde. Kolları uzanıyor. Koltuklardaki kollardan biri kalkıyor, biri iniyor. “Satıyorum, sattım” sesi geliyor kürsüden, sonra ‘parayı veren düdüğü çalıyor’ görüntüsü gerçekleşiyor. “Ben en çok para verdim, aldım” gururlanmaları takılıyor gözüme. “Burda bir alışveriş mi var, her şey para mı, her biri bir duygu seli olan fırça darbelerinin ederi nedir, kime göre-neye göre” soruları o büyülü atmosferde dolaşırken ruhumda, bir ses ağır ağır fısıldıyor kulağıma: Ben fiyat bilmem, değer bilirim. Ama bu işin bir piyasası var elbet…
Sözü özellikle uzatıyorum, sanat adına uzatıyorum. O büyülü atmosfere sizi de çekmeye çalışıyorum. Yazın ilk müzadeyesi yapılıyor yorgun, bitkin Ankara’da. Bomba sesleriyle, bariyelerle, garip helikopter uçuşlarıyla son dönemde hep hüzün olan Ankara’da, insanların, özellikle de sanatseverlerin sokaktaki cıvıltılarına sizi de tanık etmeye çalışıyorum. Sanatın birleştirici gücünü siz de hissedin istiyorum. Bir umut, bir neşe değil bin tanesini buluyorum müzayedede. Sahi siz Ankaralılar, siz hiç müzayedeye gittiniz mi? Son dönem hangi ressamlara takılıyorsunuz? Desenden, suluboyadan, gravürden, pastelden ya da akrilikten hayallere daldınız mı?
Bilkent Sanat Sokağı’nda beyefendi bir küratör düzenliyor müzayedeleri: Rahmi Çöğendez. Benim Paris, Londra, Barselona, Tokyo, Moskova ya da ne bileyim New York sokaklarında gördüğüm en nefis sanat etkinliklerine taş çıkartacak cinste bir galeri işletiyor, müzayede düzenliyor ve sanatseverlerle birebir iletişim kuruyor. Olsun, yapsın… Ama beni çeken bir-iki cümlesini buraya özellikle yazmak istiyorum: Sınırları zorlayan özgün resimler peşinden koşun. Neden? Çünkü bu resimler size ‘bakmakla- görmek, görmekle-hissetmek’ arasındaki derin farkı doğrudan yaşatacak. Yaşadınız da ne olacak? Hayatın ta kendisi olacak… Çöğendez size Dali’nin neden Dali, Picasso’nun neden Picasso ya da Nuri İyem’in neden Nuri İyem, Mustafa Ayaz’ın neden Mustafa Ayaz olduğunu doğrudan anlatacak. Çünkü onlar hayallerle gerçekleri buluşturmuş, gerçeği bin yıl ötesine taşımış, geçmişi yoğurmuş ressamlar… Ve bu sınırları zorlayan özgün ressamların günümüzdeki temsilcileri Hikmet Çetinkaya, Adnan Turani, Şükran İstanbullu, Derya Yıldız, Adil Ocak, Suna Özkalan, Haluk Evitan…daha onlarcası,,, sizi bekliyor…. Bilkent Center’in içindeki Bilkent Sanat Sokağı’nda yaz müzayedelerinde sanat var…. İnanılır gibi değil ama gerçek: Alışveriş de sanat için… 2.Yaz Müzayedesi'ni de siz değerli ruhlu okurlarıma duyuruyorum: 10 Haziran Cumartesi... Çünkü, "Her duvar bir orijinali hakeder"...

19 Mart 2017 Pazar

Makarnaya ruh katmışlar Abidin !

Şimdi size bir kıyak geçeceğim. Hem ruhunuz hem de karnınız doyacak. Üstüne nefis bir kahve içebilirsiniz ya da benim yaptığım gibi sufle yersiniz. Tercihi size bırakıyorum.

Ruh doyar mı, doyar. Salak salak markaların peşinde koşmuyor, hava atacağım diye elinizde aptal kahve bardaklarıyla dolaşmıyor, cilalı iki laf edip de cümlelerin içini boş bırakmıyorsanız ruhunuzu beslemeyi birazcık olsun biliyorsunuzdur. İç sesinize, önsezilerinize ve elbette ki birikiminize güvenin. Aynaya bakın ve kendinizi görün. Sesleri, ritimleri, kokuları takip edin. Unutmayın; hayat kısa, kuşlar uçuyor.

8 yaşından beri makarna yapan bir adamla tanıştım. Profesyonel futbolcu olabilirmiş ama hayat ona hep ‘makarna’yı işaret etmiş. Makarna işinde öyle bir kariyer yapmış ki; bugün bir yandan Ankara’nın en nefis makarna evi Niyokki Makarna’yı işletiyor, bir yandan hayatının kitabını yazıyor, bir yandan Hacettepe, ODTÜ, Bilkent ve daha onlarca üniversiteden yüzlerce öğrenciye gastronomi dersleri veriyor. Bu dersler hem de onun kendi dükkanında oluyor. Nasıl, ruhunuzu birazcık olsun beslemeyi biliyorum değil mi? Sevgili okurlarım, size reklamın kraliçesini yapacağım. Özüyle, sözüyle enfes bir reklam. Neden mi?  Aldığım haber kokusunu takip ettim. Ortaya size anlatacağım nefis bir yaşam öyküsü çıktı. Bu öyküyü gidip de adresinde siz de yaşayabilirsiniz. Boşuna demedim: Hem ruhunuz hem karnınız doyacak.

Ufuk Bıyık. Niyokki Doğal Makarna Evi’nin sahibi. Her şeyiyle ona ait bir mekan ve her şeyiyle her ziyaretçisini çarpan bir mekan. Ufuk Bıyık beyefendinin deyimiyle “Hem bir fabrika hem bir restoran hem de bir market”. Yıllık makarna tüketiminin kişi başına 2-3 kilogram olduğu Türkiye’de obezite oranı yüzde 50’nin üzerindeyken, yıllık makarna tüketiminin 50-60 kilogram olduğu Avrupa’da obezite oranı yüzde 1. Doktor, bu ne? Bugüne kadar yediklerimiz makarna değil de ondan. Hepsi yaramaz, hepsi yaramaz. Size bir bilgi daha: Dünyadaki en iyi durum buğdayı Kanada’da ve Türkiye’de. Bu durum buğdayı kullanılsa makarnalar için, o kadar kilo almayacağız yani. Durum buğdayı o kadar sağlıklı esasen. Ama biz Türkler, var biz doğal olamamak. Kaynaklarımızın kadrini, kıymetini bilememek. Ufuk Bey ise durum buğdayından un kullanıyor. Semolina unu. Öğrenin bunları, yoksa çok şey kaybedersiniz. Semolina unu da, kilo yapmıyor arkadaşlar. Besliyor ve mutlu ediyor. Ufuk Bey alıyor bu semolina ununu, pancar ya da ıspanak örneğin, sebzelerin suyuyla karıştırıyor. Pancarın ya da ıspanağın aroması değil de vitamini geçiyor makarnaya. Un oluyor, lezzet hamuru. Sonra o hamur, özel makinelerde kesiliyor, doğranıyor ve rengarenk, taze taze makarnalar çıkıyor ortaya.

Şimdi siz gittiniz diyelim Niyokki Doğal Makarna Evi’ne. Sipariş verdiniz; 3 renk, 5 peynirli tortelloni ya da Sibyeli Ravyoli ya da Porçini mantarlı tortelloni. İşte o an, makarna hamurunuz sizin için özel yapılıyor. Her şey bir anda oluyor. Ufuk Bey’in dükkanında yarattığı büyü, makarnaya nüksediyor. Özel soslar hazırlanıyor bir anda. Her şey bir anda oluyor. Durum buğdayı kana karışmıyor, karbonhidrat ve protein olarak size geri dönüyor. Hem doyuyorsunuz hem de Akdeniz diyeti yapıyorsunuz mesela. Et dolgulu güveçte tortelloni yiyebilirsiniz mesela. Ya da; makarna kebap, makarna döner. Geleneksel Türk lezzetleri, İtalyan mutfağıyla birleşiyor ve sizi çepeçevre sarmalıyor. Makarnanın olmazsa olmazı fesleğen ve parmesan sizi her türlü esir alıyor. Teslim olun, mutlu olun. Karşınızda 650 çeşit makarna yapmış, makarna kariyerinin ilk basamaklarında evde 300 bin makarna denemiş bir adamın yarattığı makarna evi var. Türküz, gururluyuz, yedik mi iyi yeriz. Niyokki Doğal Makarna Evi’nden makarna da, sos da alıp, evinize de götürebilirsiniz. Bakın işte, mutluluk paylaşınca çoğalıyor. İşine ruhunu katan insanların izinden gidiyoruz değil mi ey okur. Gidelim ve ruhumuzu besleyelim. Makarnamızı da güzelce yiyelim. Niyokki Doğal Makarna Evi’nin Bilkent Station’da olduğunu belirtmek isterim. Afiyet olsun. 

7 Mart 2017 Salı

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir sersemlik hali. Sabah alınan kararlardan akşamları vazgeçilebiliyor. Akşamları kurulan yepyeni dünyalar, sabahları yıkılabiliyor. Neye ihtiyacımız olduğunu sorgulayacağımız insan sayısı artacak yerde, eksiliyor. Hep bir terslik var. Çıkmazlara, açmazlara uzanıyor yıpranmış sokaklar. Nerde bu huzur, nerde bu neşe? Nerde?




Sonra birden; biraz zaman, biraz mekan değişiyor. Çok uzaklar değil burası, çok yabancı sarmamış etrafı. Maviyle yeşil kardeş kardeş takılıyor hayatın içinde. Sorular bir bir cevap buluyor sihirlice. Gökyüzüne sarılıyorsun yürüdükçe. Saat gibi işleyen, her saniyesinden yaşam fışkıran bir şehir. İşte o an, işte o an: Anı yaşamak dedikleri his kaplıyor her yanını. Ağaçlar fısıldıyor kulaklarına. Gümbür gümbür bir sakinlik, kucağına aldığın bir huzur… Ne güzel duygusun sen yaşamak, ne güzel…
Daha milyon satır edebiyat patlatabilirim. Huzurun içinden geliyorum. Size ‘anda kalmanın’ ne olduğunu anlatabilirim. Sessizce dinleyin. Dinleyin ki, öğrenin. Dinleyin ki, yollara düşün. Dinleyin ki, huzura erin. Durdurun dünyayı, Göynük’te inin. Bolu’nun hazinesi, bir tanesi Göynük’ten söz ediyorum. CittaSlow burası. Türkçesi; sakin şehir. Dünyada 30 ülkeden, 230 kent böyle. Hayatın her saniyesinden zevk alınması gerektiğini savunan CittaSlow hareketi, kent kimliğini korumak ve insanları daha sosyal, dünya için daha anlamlı kılmak için çalışıyor. Bu amaçla sakinliği, huzuru, güzelliği, doğayı, içtenliği savunuyor. İşte, o an : Göynük de böyle bir kent. Doyumsuz anların zamanı. Köklü zamanların doyumsuz anları. Dünyada CittaSlow, yani sakin kent olarak tescillenmiş kentlerden biri. Gururluyuz, güçlüyüz. Geçin bunları, geçin.. Sakiniz. Oh sakiniz, yaşasın sakiniz.

Göynük’ün ‘sakin kent’ olarak tescillenmesinde emeği geçen herkese saygılarımı sunmak istiyorum burada. Belediye Başkanı Kemal Kazan, “Biz bu kentten umutluyuz, biz hayattan umutluyuz, biz memleketimizi seviyoruz” derken yüreğimizin en güzel noktalarına dokunuyor. İpekyolu Belediyeler Birliği Müdürü Sibel Bozdağcı hanımefendinin gözlerinin içi parlıyor Göynük’ten söz ederken. Her cümlesinden zarafet fışkıran bu hanımefendinin Türk belediyeciliğine büyük katkılarını tarih de mutlaka altın harflerle yazacaktır.
Şimdi mesela, n’olmuş da sakin kent olmuş Göynük? Osmanlı mimarisinin ve tarihinin soluğunu hissettiğiniz sokaklarda yürürken, tarihin sayfalarını merakla karıştırabiliyorsunuz. Hummalı bir restorasyonun dingin meyveleri var etrafta. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin Hazretleri’nin türbesinin dibindeki 750 yıllık Süleyman Paşa Hamamı’ndaki restorasyon bir an önce bitsin, gidip yıkanalım orda. Rüyası bile çok büyülü. Çeşmelerden sular akıyor, çınarlar yükseliyor sağlı sollu. Kadınlar var, kadınlar her yerde. Kimi tezgahta tokalı oya dokuyor (tokalı oya da tescilli) kimi kabak tatlısı yapıyor. Tatlı yiyeceğim önce. Oklava böreği, tahinli ve kabak olsun aynı tabakta. Karadut şurubu getirsinler sofraya. O da geliyor nitekim. Güveçte sarmayı ve keşli, cevizli mantıyı çok anlatmak istemiyorum. Yiyorum. Siz de gidip, afiyetle yiyin. Doyumsuz bir an, keyifli bir zaman olsun…





Göynük ne demek biliyor musunuz? Ateşin yandığı yer. Yanmış, olmuş, olgunlaşmış. Bir kent kendine gelmiş. Bir kent aşık olmuş, bir kent aşkı yaşamış. Frigyalılar, Doğu Roma insanları, Bizans, Osmanlı ve sonrası Türkiye. Kültür coşmuş, kültür olgunlaşmış. Türkiye’nin doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi. Peki ya ortası ? Tam ortası Göynük. Kültürüyle, iklimiyle tam ortası. Milli park olmuş Sünnet Gölü ve çevresi. Bir de Çubuk Gölü var. Gölde çay, gölde kahve, gölde huzur… Sakin bir hafta sonuna, sakin bir kente ihtiyacı olan yurdum insanı. Burnunuzun tam dibinde. Ankara’ya da, İstanbul’a da 2 buçuk saatlik mesafedeki Göynük’e bir gidin gelin de, ruhunuz canlansın. Yüreğinizdeki tozlar gitsin. İçiniz havalansın. Hani bir his rehberidir ya benim blogum; Hilal’in blogu. İşte size bir rota daha: Güzel Göynük, içi dışı güzel Göynük.



20 Ekim 2016 Perşembe

Mutluluk sarı bir kahve bardağında olabilir

Şimdi yine hayatımın en sevdiğim eylemini yapmak üzere bilgisayarın başına geçtim. Hem de bu kez can yakan konuları kaleme almayacağım. Heyecan içindeyim. Tatlı insan yüzleri geçiyor gözlerimin önünden: Hayatın tüm acımasızlıklarına, kötü insanlara karşın tatlı tatlı gülümsemeyi başarmış insanlar…

Sevgili Deniz Hanım, sizinle tanıştığım için derin bir mutluluk içindeyim. Gözlerinizin güzel ışıltısı bana hayatın tatlı yanlarını çağrıştırıyor yeniden. Umutsuzlukları bir kenara bırakabilirim sizi düşünürken, kendime nefis bir kahve yapabilirim... Yaptım bile !
Oh… Bu nasıl nefis bir kahve böyle,,, diyeceğim diyemiyorum. Aklıma Deniz Hanım’ın yaptığı kahveler geliyor. Tatlı Festivali ne iyi etti de bizi buluşturdu. Deniz Hanım’ın çok nefis bir kahve minibüsü var. İçinde sarı bardaklar. Aç minibüsü kahve masası olsun, kahveseverlere ver gitsin ! Yok, böyle değil. Nasıl ? Minibüsten kahve ikram etmenin de incelikleri var. Her kahve isteyene tatlı tatlı gülümseyeceksiniz her şeyden önce. Ne var bunda? Pardon da, herkes öyle tatlı tatlı gülümseyemiyor. 
Meme kanserine karşı güçlü bir savaş veren, basket sahalarında kariyerini hakemliğe kadar taşıyan Deniz Hanım, İzmir ve İstanbul’da sokakları arşınlayan Manivela CoffeeTruck’u (Bu; kahvenin markası) Ankara’ya getirmeye kararlı. Sevgili Bilkent Station yönetiminden onay çıkarsa olacak bu elbet ama bu güzel minübüsü, iyi kahvenin en iyisini sunan Deniz Hanım’ı 3 günlük Tatlı Festivali’nde herkes çok tuttu. Ben, kendisine hayranım. Hayat beni savurdukça sağa sola, o minibüs diyelim geldi Ankara’ya, kendimi sarı bardaklara vereceğim. Galon galon iyi kahve içeceğim. Deniz Hanım’ın da söylediği gibi belki de bizi hayata bir kahve minibüsü bağlayacak. Hiç düşündün mü sevgili okur, mutluluk sarı bir kahve bardağında olabilir… Olabilir, ben inanıyorum.

Siz nasıl arkadaş oluyorsunuz yeni insanlarla bilmiyorum ama ben samimi bakışlardan çok etkileniyorum. Esra ve Rana da tıpkı Deniz Hanım gibi dünya tatlısı bakışlara sahip iki insan. Kadınların ekip olmasının sürekli zorlaştığı günümüzde ekip olmakla kalmamışlar, birlikte bir iş kurmuşlar. Tatlı işine girmişler. Ortaya Marifetli Anneler çıkmış. Tam üç gün boyunca Bilkent Station’da bütün Ankara’ya yaptıkları kekleri, milföylü pastaları, yalancı profiterolleri, balları, bademleri ikram ettiler. Benim sevgimi kazandılar. İstanbullu bu arkadaşlara bayılıyorum. Ciğerlerimi parçalayan haberlerden, küstah gülüşlerden, acımasız bakışlardan sıkıldıkça onların internet sitesine girip yeni yeni tatlılar yapacağım. Elbette ki paylaşmak için. Hayat, paylaşınca güzel unutmayın.  İyi ki varsınız Esra ve Rana. Benim tatlı Marifetli Annelerim. Ayrıntılı bilgi veriyorum: www.marifetlianneler.com


21 Haziran 2016 Salı

Download 2016: Rock dünyasının 'çamur'la mücadelesi / ANIL ERGİN yazdı...

İngiltere son yılların en çetin rock festivallerinden birine ev sahipliği yaptı. Download Festivali boyunca yağmur ve çamur hiç eksik olmadı.
Avrupa’nın en “gürültülü” festivali olarak bilinen Download, 15 yılı aşkın süredir Donington’da yapılıyor. Donington 80’lerde de Monsters of Rock festivaline ev sahipliği yapıyordu. Festivalin bu seneki kadrosunda onlarca grup vardı. 3 gün boyuna Rammstein, Black Sabbath ve Iron Maiden “headliner” olarak yer aldı.
Dinmeyen yağmur nedeniyle daha ilk günden, rock gruplarının yanısıra çamur da kendini göstermeye başladı. Saatler geçtikçe, yağmurluğumuz ve çizmelerimizle yaşamaya alıştık. 12 Haziran akşamı alandan ayrılırken hepimiz birer “çamur adam”dık.
Çamuru bir kenara bırakırsak Download Festivali’nde eğlenmemek için hiçbir neden yoktu. İngiliz mutfağının seçkin örnekleri alanın her yerindeki büfelerde kendini gösteriyordu. Dört ayrı sahnede ise çok farklı ekollerden onlarca rock grubu sahnedeydi. Elimizden geldiğince çok konser izlemeye çalıştık, ama bazı noktalarda çakışan gruplar tercihlerimizi epey zorladı.
İlk günün headliner’ı Rammstein’dı. Ana sahnede ya da bu seneki Download’a özgü adıyla Lemmy Stage’de sahneye çıkan Rammstein’a ilgi büyüktü. Konser sırasında İngilizlerin sevgiden çok meraktan Rammstein’a geldiğini gözlemek zor olmadı. Ama çok alışık olmadıkları bu gösteri kısa sürede tüm izleyicileri etkisi altına aldı. Farklı ritimler, bilmedikleri dil ve görselliğin sınırlarının zorlandığı konser, her taraftan fışkıran ateşlerle süslenince, etkisi tüm festivale yayılan bir “an”a tanıklık edildiği ortaya çıktı.
İkinci gün, çamur artık her yerdeydi. Ama bizim keyfimiz yerindeydi. Çok genç bir grup olan Inglorious sabahın ilk saatlerinde Encore Stage’de, ya da şöyle söyleyelim, ikinci büyük sahnedeydi. Tarzları Whitesnake ve Deep Purple arasında bir yerlerde olan Inglorious’un çıkış parçası Until I Die, festival boyunca fonda çalan müzikleri arasında sürekli kendini gösterdi. Grubun Donington performansı ise çok iyiydi. Seyircilerin katılımı, şimdilik tek albümü olan bu genç hard rock grubunun kredisinin geniş olduğunu ortaya koydu. Eğer medyayı iyi kullanırlarsa ve birkaç güzel parça daha yazarlarsa Inglorious’ın adını gelecekte çok duyacağımıza inanıyorum.
Motley Crue’dan Nikki Sixx’in grubu olan Sixx AM ana sahneye damgasını vurdu aynı gün. Yeni albümü Prayers for the Damned ile gündemde olan ABD’li topluluk, Motley Crue’nun gölgesinde kalmayacağını daha ilk dakikalarda gösterdi. İngiliz seyircisi ise tüm şarkılara eşlik ederen Sixx AM’e “kim tutar seni” mesajı verdi.
Megadeth’e sıra geldiğinde ise binlerce insan Lemmy Stage’in önüne doluştu. Hangar 18 ile sahneye girdi Dave ve ekibi. Yeni albümde Threat is Real ve Dystopia’yı çaldılar ve tüm parçalarda beğeni topladılar. Dave Mustaine’in “80’li yıllarda başka bir büyük büyük grupla aynı parçanın cover’ını yapmıştık. İki parça da iyi oldu. Şimdi iki yorumu birleştirmenin zamanı geldi” diyerek Motley Crue ve Sixx AM bas gitaristi Nikki Sixx’i sahneye çağırması ise Download’ın en keyifli anlarından biriydi şüphe yok ki. Ben Motley yorumunu tercih ediyorum ama Anarchy in Uk’i Sixx ve Megadeth’den beraber dinlemek eşsiz bir deneyim oldu. Binlerce kişi eşlik etti. Konserin diğer zirve anları ise Symphony for Destruction ve Holy Wars çaldığı sırada yaşandı.
Megadeth’den sonra dinlenmek şarttı artık. Çamurların arasında verdiğimiz yaşam ve eğlence mücadelesine bir süre ara verdik ve Trooper biralarımıza yöneldik. İçinde ne olduğunuzu anlamadığımız, çok da sorgulamadığımız sandviçlerle açlığımızı bastırdık.
İkinci günün headliner’ı ise Black Sabbath’dı. Sabbath’ın performansı ise ağzımızı açık bıraktı. Grubun genç bateristi 79 doğumlu Tommy Clufetos ise “İyi ki Bill Ward’ı şutlamışlar” dedirtti bana. Iommi- Butler ikilisine enerji katan Clufetos ile beraber Sabbath neden heavy metal tarihinin en büyüklerinden biri olduğunu ortaya koydu. Az bilinen parçalarda bile seyirciyi etkileyen Ozzy, Tony, Geezer ve Tommy, setlistin en sonunaki Children of the Grave ve Paranoid ile festival alanında izdiham yaşanmasına neden oldu. Yağmur, sahneden fışkıran alevler ve bir ara görüşümüzü kapayan duman, her şeyi daha da mükemmel yaptı. Gerçek bir efsane olan Black Sabbath’ın son İngiltere konseri de destansı oldu.

Direniyoruz
Üçüncü gün çamurlu pantolonumuz, çamurlu botlarımız ve yırtık yağmurluklarımız ile birlikte alana girdiğimizde artık her şeye hazırdık. Çamur artık bataklığa evrilmişti ama biz direnecektik.
Günün headliner’ı Iron Maiden’dı. Ama öncesinde daha bir sürü güzel grup vardı.
Lemmy Stage’de Halestorm bizi bizden aldı. Lzzy Hale ve ekibi eski ve modern rock kalıplarını birleştirerek açtığı yolda emin adımlarla ilerliyor. Lzzy Hale, Joan Jett benzeri tavrıyla seyirciye dönüp “Do you want me” diye sorunca tüm İngiliz erkekleri ve bizim nutkumuz tutuldu.
Günün diğer bir yıldızı ise Shinedown’dı. Bizim ülkemizde pek kimsenin bilmediği grup, gördüğüm kadarıyla farklı coğrafyalarda fenomen olmuş durumda. Seyirci Cut the Chord’da da, Lynyrd Skynyrd cover’ı Simple Man’de grubun tüm parçalarına eşlik etti. Vokalist Brent Smith’in seyircinin arasına girip, hatta yanımıza kadar gelip ortama hakim olma çabası takdire değerdi. Shinedown konseri, Donington’dan binlerce kişinin zıpladığı az sayıdaki konserden biri oldu.
İngilizlerin müzik zevkine Nightwish uzak. Ama grup sondan bir önceki isimdi ve gerek şarkılarıyla gerekse performansıyla herkesi büyüledi. Ama artık sabırlar tükenmeye başlamıştı. Herkes, İngiliz rock tarihinin en büyük gruplarından birinin 2016’daki tek İngiltere konserini izlemek üzere yerini almıştı. En öndeydim ve geriye dönüp baktığımda gördüğüm kalabalığın ucu yoktu. Sonradan öğrendiğimize göre arkamzıda 85.000 kişi vardı.
Iron Maiden, If Eternity Should Fail ve Speed of Light ile girdi sahneye. İki yıl önce gördüğümüzden bu yana çok ciddi bir rahatsızlık atlatan Bruce Dickinson’ın sesi mükemmeldi. Tüm notaları aynen çıkarttı, kariyerinin hiçbir dönemini aratmayan üstün bir performans sergiledi. Yüzü sanki biraz çökmüştü ama sahne hakimiyeti hastalığı çok geride bıraktığını ortaya koyuyordu.

Sadece Bruce değil tabii ki, Adrian, Jan, Dave, Nicko ve kaptan Steve Harris de her zamanki gibi muhteşemdi. Son albüm The Book of Souls’dan Death or Glory ve The Red and the Black seyircinin tam desteğini aldı.  Iron Maiden, Fear of the Dark, Wasted Years, Hallowed be thy Name de bizi bekliyordu. Uzun zamandır setliste girmeye Powerslave ve Blood Brothers da günün sürprizleriydi.

Çamurdaki haline acıdığı seyirciye “mudbrothers” diye seslenen Bruce ve ekibi sahneden ayrıldığında üç günlük mücadelenin sonuna gelmiştik. Eski halinden eser kalmayan botların ve pantolonların törenlerle çöplere atıldığı ve hatta yakıldığı Download Festivali, tanrıların gazabına rağmen herkesi mutlu etti. 

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...