21 Haziran 2016 Salı

Download 2016: Rock dünyasının 'çamur'la mücadelesi / ANIL ERGİN yazdı...

İngiltere son yılların en çetin rock festivallerinden birine ev sahipliği yaptı. Download Festivali boyunca yağmur ve çamur hiç eksik olmadı.
Avrupa’nın en “gürültülü” festivali olarak bilinen Download, 15 yılı aşkın süredir Donington’da yapılıyor. Donington 80’lerde de Monsters of Rock festivaline ev sahipliği yapıyordu. Festivalin bu seneki kadrosunda onlarca grup vardı. 3 gün boyuna Rammstein, Black Sabbath ve Iron Maiden “headliner” olarak yer aldı.
Dinmeyen yağmur nedeniyle daha ilk günden, rock gruplarının yanısıra çamur da kendini göstermeye başladı. Saatler geçtikçe, yağmurluğumuz ve çizmelerimizle yaşamaya alıştık. 12 Haziran akşamı alandan ayrılırken hepimiz birer “çamur adam”dık.
Çamuru bir kenara bırakırsak Download Festivali’nde eğlenmemek için hiçbir neden yoktu. İngiliz mutfağının seçkin örnekleri alanın her yerindeki büfelerde kendini gösteriyordu. Dört ayrı sahnede ise çok farklı ekollerden onlarca rock grubu sahnedeydi. Elimizden geldiğince çok konser izlemeye çalıştık, ama bazı noktalarda çakışan gruplar tercihlerimizi epey zorladı.
İlk günün headliner’ı Rammstein’dı. Ana sahnede ya da bu seneki Download’a özgü adıyla Lemmy Stage’de sahneye çıkan Rammstein’a ilgi büyüktü. Konser sırasında İngilizlerin sevgiden çok meraktan Rammstein’a geldiğini gözlemek zor olmadı. Ama çok alışık olmadıkları bu gösteri kısa sürede tüm izleyicileri etkisi altına aldı. Farklı ritimler, bilmedikleri dil ve görselliğin sınırlarının zorlandığı konser, her taraftan fışkıran ateşlerle süslenince, etkisi tüm festivale yayılan bir “an”a tanıklık edildiği ortaya çıktı.
İkinci gün, çamur artık her yerdeydi. Ama bizim keyfimiz yerindeydi. Çok genç bir grup olan Inglorious sabahın ilk saatlerinde Encore Stage’de, ya da şöyle söyleyelim, ikinci büyük sahnedeydi. Tarzları Whitesnake ve Deep Purple arasında bir yerlerde olan Inglorious’un çıkış parçası Until I Die, festival boyunca fonda çalan müzikleri arasında sürekli kendini gösterdi. Grubun Donington performansı ise çok iyiydi. Seyircilerin katılımı, şimdilik tek albümü olan bu genç hard rock grubunun kredisinin geniş olduğunu ortaya koydu. Eğer medyayı iyi kullanırlarsa ve birkaç güzel parça daha yazarlarsa Inglorious’ın adını gelecekte çok duyacağımıza inanıyorum.
Motley Crue’dan Nikki Sixx’in grubu olan Sixx AM ana sahneye damgasını vurdu aynı gün. Yeni albümü Prayers for the Damned ile gündemde olan ABD’li topluluk, Motley Crue’nun gölgesinde kalmayacağını daha ilk dakikalarda gösterdi. İngiliz seyircisi ise tüm şarkılara eşlik ederen Sixx AM’e “kim tutar seni” mesajı verdi.
Megadeth’e sıra geldiğinde ise binlerce insan Lemmy Stage’in önüne doluştu. Hangar 18 ile sahneye girdi Dave ve ekibi. Yeni albümde Threat is Real ve Dystopia’yı çaldılar ve tüm parçalarda beğeni topladılar. Dave Mustaine’in “80’li yıllarda başka bir büyük büyük grupla aynı parçanın cover’ını yapmıştık. İki parça da iyi oldu. Şimdi iki yorumu birleştirmenin zamanı geldi” diyerek Motley Crue ve Sixx AM bas gitaristi Nikki Sixx’i sahneye çağırması ise Download’ın en keyifli anlarından biriydi şüphe yok ki. Ben Motley yorumunu tercih ediyorum ama Anarchy in Uk’i Sixx ve Megadeth’den beraber dinlemek eşsiz bir deneyim oldu. Binlerce kişi eşlik etti. Konserin diğer zirve anları ise Symphony for Destruction ve Holy Wars çaldığı sırada yaşandı.
Megadeth’den sonra dinlenmek şarttı artık. Çamurların arasında verdiğimiz yaşam ve eğlence mücadelesine bir süre ara verdik ve Trooper biralarımıza yöneldik. İçinde ne olduğunuzu anlamadığımız, çok da sorgulamadığımız sandviçlerle açlığımızı bastırdık.
İkinci günün headliner’ı ise Black Sabbath’dı. Sabbath’ın performansı ise ağzımızı açık bıraktı. Grubun genç bateristi 79 doğumlu Tommy Clufetos ise “İyi ki Bill Ward’ı şutlamışlar” dedirtti bana. Iommi- Butler ikilisine enerji katan Clufetos ile beraber Sabbath neden heavy metal tarihinin en büyüklerinden biri olduğunu ortaya koydu. Az bilinen parçalarda bile seyirciyi etkileyen Ozzy, Tony, Geezer ve Tommy, setlistin en sonunaki Children of the Grave ve Paranoid ile festival alanında izdiham yaşanmasına neden oldu. Yağmur, sahneden fışkıran alevler ve bir ara görüşümüzü kapayan duman, her şeyi daha da mükemmel yaptı. Gerçek bir efsane olan Black Sabbath’ın son İngiltere konseri de destansı oldu.

Direniyoruz
Üçüncü gün çamurlu pantolonumuz, çamurlu botlarımız ve yırtık yağmurluklarımız ile birlikte alana girdiğimizde artık her şeye hazırdık. Çamur artık bataklığa evrilmişti ama biz direnecektik.
Günün headliner’ı Iron Maiden’dı. Ama öncesinde daha bir sürü güzel grup vardı.
Lemmy Stage’de Halestorm bizi bizden aldı. Lzzy Hale ve ekibi eski ve modern rock kalıplarını birleştirerek açtığı yolda emin adımlarla ilerliyor. Lzzy Hale, Joan Jett benzeri tavrıyla seyirciye dönüp “Do you want me” diye sorunca tüm İngiliz erkekleri ve bizim nutkumuz tutuldu.
Günün diğer bir yıldızı ise Shinedown’dı. Bizim ülkemizde pek kimsenin bilmediği grup, gördüğüm kadarıyla farklı coğrafyalarda fenomen olmuş durumda. Seyirci Cut the Chord’da da, Lynyrd Skynyrd cover’ı Simple Man’de grubun tüm parçalarına eşlik etti. Vokalist Brent Smith’in seyircinin arasına girip, hatta yanımıza kadar gelip ortama hakim olma çabası takdire değerdi. Shinedown konseri, Donington’dan binlerce kişinin zıpladığı az sayıdaki konserden biri oldu.
İngilizlerin müzik zevkine Nightwish uzak. Ama grup sondan bir önceki isimdi ve gerek şarkılarıyla gerekse performansıyla herkesi büyüledi. Ama artık sabırlar tükenmeye başlamıştı. Herkes, İngiliz rock tarihinin en büyük gruplarından birinin 2016’daki tek İngiltere konserini izlemek üzere yerini almıştı. En öndeydim ve geriye dönüp baktığımda gördüğüm kalabalığın ucu yoktu. Sonradan öğrendiğimize göre arkamzıda 85.000 kişi vardı.
Iron Maiden, If Eternity Should Fail ve Speed of Light ile girdi sahneye. İki yıl önce gördüğümüzden bu yana çok ciddi bir rahatsızlık atlatan Bruce Dickinson’ın sesi mükemmeldi. Tüm notaları aynen çıkarttı, kariyerinin hiçbir dönemini aratmayan üstün bir performans sergiledi. Yüzü sanki biraz çökmüştü ama sahne hakimiyeti hastalığı çok geride bıraktığını ortaya koyuyordu.

Sadece Bruce değil tabii ki, Adrian, Jan, Dave, Nicko ve kaptan Steve Harris de her zamanki gibi muhteşemdi. Son albüm The Book of Souls’dan Death or Glory ve The Red and the Black seyircinin tam desteğini aldı.  Iron Maiden, Fear of the Dark, Wasted Years, Hallowed be thy Name de bizi bekliyordu. Uzun zamandır setliste girmeye Powerslave ve Blood Brothers da günün sürprizleriydi.

Çamurdaki haline acıdığı seyirciye “mudbrothers” diye seslenen Bruce ve ekibi sahneden ayrıldığında üç günlük mücadelenin sonuna gelmiştik. Eski halinden eser kalmayan botların ve pantolonların törenlerle çöplere atıldığı ve hatta yakıldığı Download Festivali, tanrıların gazabına rağmen herkesi mutlu etti. 

16 Haziran 2016 Perşembe

Kahveler gönülden: Coffee Grano


Herkesin aygın, baygın ve hatta mutsuz, dolu dolu ruhsuz, daha da ötesi umutsuz gezdiği Ankara’da içime aydınlık getiren her şeye ve herkese delice sarılasım var. Nedeni çok basit: Sen sarılmazsan, ben sarılmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlıklara…. Veee sarılıyorum. 2 büyüktür dünyadan, 2 büyüktür Ankara’dan… İki güzel kız. İki güzel yetenek. İki umut, kurtaracak bu şehri. Bu bahtsız şehirde umutlar yeşerecek. Bu kara şehir kahve kokusuyla, umut ve neşeyle dolaşacak.

Neden olmasın. Evet, neden olmasın. Oldu zaten. Bengisu ve Zeynep’le tanıştım. İkisi de Ankara’nın en güzel üniversitelerinden ODTÜ ve Hacettepe’de ideal peşinde koşturan, etraflarına buram buram güzellik dağıtan dünya güzeli gençlerden. Olabilir, n’olmuş diye abuk abuk tepki vermeden önce dinleyin. Siz üçüncü dalga kahve keyfini biliyor musunuz bakalım. Bir kahve kokusuyla uzak diyarlarda dolaşabileceğinizin farkında mısınız? Hayalleriniz okyanusları aştı mı? Bir içim kahveyle binlerce güzel dostla buluşabileceğinizi düşündünüz mü? Konuyu dağıtmak için değil bu sorular. Bu sorular Bengisu ve Zeynep’in neler başardıklarıyla ilgili. İkisini de önceden hiç tanımıyorum. Bir kahve ikram ettiler, hayatım değişti. Kimyamı ele geçirdiler, coğrafyama güzellik kattılar. Bu öyle bir yetenek ki; sadece samimiyetle oluyor. Hani anne yemeği, anne böreği gibi. İçine sevgi katmak, emek katmak gibi. Ve pırıl pırıl gözlerle bakmak, bakmayı istemek gibi. Bengisu ile Zeynep bir baktılar bana, kaleyi içten fethettiler. Yaşasın kahve…



Kahveyi sevenler, kahvesiz yapamayanlar bilir. Bilmiyorlarsa onlar zaten yapmacık sevmektedirler. Bizim işimiz bilenlerle. Bengisu ve Zeynep’i farklı ve özel kılan da kahveye hayat vermeleri. İnsan onların elinden içince kahveyi kendine geliyor. Gönlünü açıyor hayata. His dünyası zenginleşiyor. Bu bahtsız Ankara’ya dair güzellikler yeşeriyor içinde, ağaçlar dansediyor, kuş cıvıltıları Bach notalarına dönüşüyor. Kahveyle ilgili ayrıntılara girmiyorum. Herkesin ayrıntısı kendine. Ayrıca Zeynep ve Bengisu’yu biraraya getiren Coffee Grano’yu  tebrik ediyorum. Bu iki güzellik, bu iki dünya umudu Coffee Grano’da mucizeler yaratırken siz de gidin bu mucizelere ortak olun. Kahve ortaklığı, dostluğu gibisi de yok. Cidden yok… O yüzden Coffee Grano’nun adresini de veriyorum… 




Bir dakika... Adres vermeden önce de diyorum ki; küçücük ama sevimli, ruhu olan mekanlar Ankara'ya çok yakışıyor. Coffee Grano da tam böyle bir yer. Saçma sapan, kendince yok 'yüzde 50 indirim', yok 'babalar gününe özel' diye insanları aptal yerine koymaya çalışan mekanlardan değil. Kahvenin tadı da böylesi mekanlardan uzak durunca daha iyi çıkıyor. Babanızın babalar gününü kutlayacaksanız, ona güzel bir kahve yapın. Beraber için. Haaa, illa ki bir yere gitmek isterseniz babanızla ruhsuz, oksijensiz mekanlardan uzak durun. İşine ruh katan insanların içine karışın. Bengisu ve Zeynep'le tanışın. Ve de her zaman söylediğimiz gibi mutlaka hayallerinizin peşinde koşun. Evet, bu bölümü konuyu dağıtmak için yazdım. Ama konu dağılınca da kahvenin tadı hoş oluyor. İnsan sevdiği yerde dağıtıyor ayrıca,,, unutmayın. Kahveniz hep olsun, gerçek dostlarla köpürsün... Not: Bengisu; en yukardaki fotoğrafın solundaki,,,, Zeynep'in fotosu da yanda.... Gerisi kahve, gerisi hayat.... 
Coffee Grano Ankara: Emek 8.cad, 3.sok.... 

3 Mayıs 2016 Salı

Kıskanmayın, Çeşni Timur'a gidin



Haber müdürü dediğin her şeyi bilir. Bilmek zorundadır. Bilemeyince de “Ben nerden bileyim” diyen asabi bakışlar fırlatır. O zaman sen bileceksin ey gazetecilik heveslisi. Araştır, bul. Arada, “Araştırıyorum şef” diye kafanı yavaş yavaş salla. Sen araştırırken, müdürün bırak siyasi haberi, polisiyenin kralını, sanatın en dantelini, diplomasinin uzay halini habere dönüştürsün, çatır çatır gazetelere servis etsin. Ukala, bir de üstüne “siz daha araştırın” diye hava atsın. Atsın be, şanı yürüsün. Gerçekten her  şeyi biliyor bu adam. Yeminle biliyor. Köfte yapmayı bile. Köfteci dükkanı açmayı bile. Köftenin yanında ceviz dolgulu incir ikram etmeyi bile. Bayanlar, baylar…10 parmağında 100 milyon marifet, 20 yıllık haber müdürüm Timur Abi’den ‘köfte açılımı’yla karşınızdayız.

Hakikaten bu nasıl enerjidir. İnsan hiç mi bıkmaz, yılmaz, yorulmaz. Şimdi kendimi çimdikliyorum: Sus. Gazeteci yorulmaz. Su uyur, gazeteci uyumaz. Ama Timur Abi bambaşka. Gazeteci gibi gazeteci olarak yaşayanlara en güzel örnek. Her daim canlı, her daim renkli, her daim bilgili, her daim seksi. Bir haber patlatır, ağzını-burnunu dağıtır ortalığın. “Onu bu kadar çok mu seviyorsun” diye sordu babam,  “Bana haber yazmayı öğretti. Bugün sözcüklerin kraliçesiysem onun sayesinde” dedim, babamın gözleri doldu. Haydi kalk baba, haydi kalk. Gittik, Timur Abi’nin köfte dükkanının açılışına. Bayanlar, baylar… Çeşni Timur karşınızda.
Aklına esmiş, bir sabah uyanmış ‘köfteci dükkanı açacağım’ demiş de olabilir, en ince ayrıntısına kadar bu işi planlamış da. Gazetelerde boy boy ‘Çeşni Timur’ yazıları yayımlanmış Timur Abi, ağzını şapırdatarak televizyonlarda gurmelik taslayanları çoktan solladı. Son zamanlarda beti benzi iyice atan, rengi solan Ankara’ya renk verdi. Şehrin en tanınmış gazeteci gurmesi oldu. Başka ünlü gazeteci gurme arkadaşlarım kıskanmasın, Timur Abi birinci sırada. Siz biraz daha gezin, yeyin, yazın. Biz şimdi Timur Abi’nin köftelerini yiyoruz. Yemeyen de bahtına küsmesin, Çeşni Timur’a mutlaka gitsin. Çeşni Timur nerde biliyor musunuz? Ankara’nın özgünlüğünü koruyabilen şirin ve güçlü semtlerinden Bahçelievler’de. Hey hey de, hey hey...Hatıralar sarmış dört bir yanımı… Deneme Lisesi, Cumhuriyet Lisesi, Bahçelievler Ortaokulu… Hepinizin yolu geçti değil mi oralardan. Sırtınızı Anıtkabir’e verip, nefis bir köfte kokusu alacaksınız arkadaşlar,,, Timur Abi'cimin ellerinden çıkmış, gazeteci köftesi yiyeceksiniz. Farkı Timur Abi’dir bu köftenin. Gerisi, yalan dolan. Ayrıntılı adres veriyorum:  77.sok. 21, Bahçelievler. Timur Abi’nin nefis tariflerinden bulmak isteyenlere de www.cesnitimur.com’ u tavsiye ederim. Çeşni Timur’u instagram’da da takip etseniz iyi olur. Hayatınız lezzetlenir. Lezzet ve hayat sözcüklerini yanyana kullanmayalı çok uzun zaman olmuştu. Harikasın sen Timur Abi… Çeşni Timur’un açılışında ne kadar eğlendiğimizi gösteren fotoğraflarımızı da gururla sunuyorum. Bir zamanlar karşısında tir tir titrediğim, yazdığım haberleri beğensin diye gözünün içine baktığım Timur Abi’yle bu pozları da çektik ya,,, gerisi köfte, köfte… gerisi Çeşni Timur

29 Şubat 2016 Pazartesi

Kemancı...başımın tacı

Simitçiye de sordum: Sen hangi sesi duyunca mutlu oluyorsun? “Her türlü günaydın bana hayat veriyor” dedi, kocaman gülümsedim. Onun sokağı çınlatan ‘simitçiiiiiiii’ sesiyle ne zaman irkilsem, bu irkilişin çok farklı bir tadı oluyor kimyamda. Tuhaf tuhaf mutlu oluyorum. Sanki Bach çalıyor. “Yok artık” diye garipseyenlerle “Sen hangi sesi duyunca mutlu oluyorsun” oyunu oynarken, simitçinin sokağa üflediği hayat iksirinin Bach’tan farksız olduğunu keşfettim. “Duyunca hem bir köşeye çekiliyorum hem bir kalabalığa karışıyorum” diyenler oldu Bach için. “Ne alaka, ne alaka… Kel alaka” diyenlere biraz hislerine kulak vermeleri için Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı adres gösteriyorum. Bak, bak,,, güzel bir adres için yanyana gelen kelimelere bak… Cumhurbaşkanlığı,,, Senfoni,,, Orkestra…. Tabii benim içime en çok işleyen Bach olduğu için ‘sevdiğimiz sese’ örnek olarak Bach’ı verdim. Siz de oraya bambaşka müzisyenler, bambaşka besteciler koyabilirsiniz…
Şehrin seslerine kafa yormamla, dört ay önce kulaklarımla duyup da kulaklarımı kaybettiğimi zannettiğim o sesin her şeyi mahvetmesi aynı ana denk geldi… Hiç ayrıntıya girmek istemiyorum. Dört ay önce canlı bombayla patlayan Ankara, bir kez daha patladı. Onlarca acı çığlık, onlarca isyan, onlarca mutsuz ses içimize, beynimize üşüştü.

“Oysa biz bu şehri sevmeye çalışıyoruz. Oysa biz bu şehrin güzel seslerle çınlamasını istiyoruz” dedi başka bir sabah, başka bir simitçi. Ben hiç yorum yapmadım. Ne simitçiye ne de kendi kendime. Bütün kötü sesleri bastırmaya, bütün kötü sesleri unutmaya adadım kendimi. Sonra bu terapiyi onlarca insanın yapmaya çalıştığını öğrendim. Kötü sesler nasıl unutulur ki? Sorarken, sorarken böyle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda dinlediğim pırıl pırıl iki genç arkadaşım geldi aklıma. Bütün benliğimi yeniden ele geçirdi güzelim notalar. Onları dinledikten iki gün sonra beni tam da sokakta yakalayan patlama sesine teslim olmamalıydım. Kulaklarımda Bach çalmalıydı. Bir kemancı, bir piyanist esintisiyle dolmalıydı içim. Bir şehir, koskoca bir şehir, patlama sesleriyle anılmamalıydı. Çok ama çok uğraştım. Güzel fotoğraflar, güzel anılar, güzel sesler yerleştirmek hafızaya ne kadar da yaşamsaldı. Ne kadar da, ne kadar da anlamlıydı. Şimdi hayat bize anılarımızı kategorize edip, belki de içinden en iyileri, en öncelikli olanları öne çıkarma şansı sunuyordu. İyimserliğimi biraz zorluyorum ama yaşamak için zorlamamız, yaşamak için kötü seslerin önüne geçmemiz şarttı.

Şimdi buraya tıpkı hafızama yaptığım gibi güzel bir fotoğraf koyacağım. Taylan Ergül o güzel kemanıyla, Cem Babacan güzel piyanosuyla beni hayallere sürükleyecek, bir kentteki en güzel seslerin anlamı olacak. Hafızamızın buna çok ama çok ihtiyacı olduğu bir dönemden geçiyoruz. Sesleri filtreleme şansımız var mı? Bunu da uzman bir doktora sordum. “Hayır” dedi elbette ki. Kafamı karıştırmamasını istedim ve bülbül gibi öttü: “Sesler de birbirine karışır ancak en uyumlu olan kazanır. Seslerin uyumuna katkıda bulunmak için bir kenara çekilmek değil, bir kenarda karınca gibi çalışmak gerekiyor.” Yani; müziğin ve uyumun kazanmasına katkıda bulunmamız şart. Daha çok konser, daha çok sanatçı, daha çok müzik istemeliyiz. Ruhumuzun bu istek doğrultusundaki hareketlere olan ihtiyacına yanıt vermeliyiz. Bu soru üstünde tekrar tekrar durmakta fayda var: Siz hangi sesi duyunca mutlu oluyorsunuz? 

7 Şubat 2016 Pazar

Sarılalım mı? -3

Kalp kolay kolay açılır mı? Filozof yolunda kendi kendine gülümseyerek yürüğünde insan; sanki bir anda kuşların dilini anlamaya başlıyor. Kedilerle konuşmak kolaylaşıyor. Yapraklar sıcak bakışlarla canlanıyor. Kalbin çoktan açılmış bile. Bu masalsı yürüyüş seni nereye götürüyor bil bakalım. Dünya; aslında güzel bir orman. Ağaçlar çılgınca gökyüzüne yükseliyor. Yükseliş hiç bitmiyor. Kimbilir, belki de büyük bir yanılgı bu. Kocaman yeşil yapraklar küçük balerinler gibi dansediyor.

Yeryüzü de cennetin bir kopyası; bunu biliyoruz artık. Ama Kyoto; kocaman bir kopya sanki. Filozof yolunda gerçekle rüyanın karıştığı yetmiyormuş gibi bir de çılgın bir ormana dalınca dönsün dünya dönebildiği kadar: İstediği kadar. Dünyanın altını üstüne getirdim. Ben böyle güzel bir orman görmedim: Bambu ormanı. Sanki yer-gök birbirine karışıyor, sanki yer-gök birbirinden ayrılıyor. Bütün mesafeler; bütün uzaklıklar, bütün yakınlıklar birbirinin yerine geçiyor. Ruhunuzdaki tüm yanılgılar yepyeni bir gerçekliğin emrine girmeye hazırlanıyor. Güneş süzülsün, tavandan sarkan bir lamba olsun. Bambular uzansın; gökyüzü, ruh evimizin çatısı olsun. Japonya’dan döndüm geldim; mevsim değişti, insanlar değişti ama bambuların hışırtısını hissediyorum halen kalbimde. Geceleri bir ormana dalıp, uyuyorum. Rüyalarımız; yeryüzünde bir yerlere ait. Bu rüya; bu bambu ormanı gerçek. Hayal edebildiğiniz kadar uzun bambular, hissettiğiniz kadar kuvvetli güneş ışığı, duyduğunuz kadar güzel ormanın sesi.

Ağaçlara sarılma derneği kurmuştuk Ankara’da. Ben değil tabii ki. Arkadaş sözcüğüne hakkını veren Rene kurmuştu. Delice sarılırdık sevdiğimiz ağaçlara. İşte şimdi 5 yıl sonra yeniden buluştuk. Bu buluşmanın özel anlarından birini de ağaçlara sarılma seansları oluşturmalıydı. Bambu ormanı gezintimizi de bilerek almıştı Kyoto’yu ziyaret programımıza Rene. Biz; bambuların arasından kıvrılan patika yolda öylesine gezinen ruhlar değildik. Her adımda bunu hissediyordum ya; hayat istediği kadar serseri, istediği kadar anlamsız, istediği kadar zalim ama bir o kadar da güzel olabilirdi. Hayat; istediğini yapabilirdi. Uzun uzun, derin derin süzüldü bakışlarımız bambuların arasına. Gökyüzünde kaybolduk kollarımızla. İstediğimiz kadar yukarıya çıktık. Kyoto’da her ağaç daha bir kutsaldı diyeceğim ama bu herhangi bir ağaca haksızlık olur. Ağaçlar; dünyanın her yerinde kutsallar.


Sonra bir durakta durduk. Durmak istemiyor insan; uçmak istiyor. Bir dragon gökyüzüne iniyor. Trenler çizgi filmlerdeki kadar uçucu ve sonsuz. Kalbin bir zili var; çalıyor ve çalıyor. Ve hep çalıyor. Arashiyama… Sen nasıl bir yersin. İnsanın içindeki üstün güçleri ortaya çıkıyor. Gülümsemek hiç bu kadar zevkli olmamıştı. Hiç bitmeyecek bir rüyanın içinde yürüyüp, gidiyor insan. Evet, Rene,,, sarılabildiğimiz kadar çok ağaca sarılalım. Ve düş kuralım; yeni ağaçlar, yeni kucaklaşmalar olsun dünyamızda. Olsun, olsun, çok olsun...diyorsun ve oluyor. Kyoto, dopdolu. Birbirinden altın, birbirinden değerli tapınaklarda binlerce yıldır edilen dualar çoktan kabul olmuş zaten. Ağaçları gözü gibi koruyor insanlar, bahçeler uçsuz bucaksız. Uzaklarda sakin ve mutlu bir nehir akıyor. Hayat, tıkır tıkır işliyor. Japonya'nın sorunu, sıkıntısı, bunalımı, tasası yok mu diye çıkışası geliyor insanın. Evet, çıkışıyorum. Var tabii ama... Ama, ama ne ? Bu insanlar modern, bizim gibi geri kalmış toplumun anlamsız sıkıntılarını yaşamıyorlar. Bu kez konuşan Jason. Nasıl ben bir Türksem, o da bir Güney Afrikalı. Düzen arayışının hiç bitmediği bir coğrafyanın insanı benim gibi. Onun ülkesinde de insanlar sokaktaki gelişigüzel bir çukura düşüp ölebiliyor. Kimsenin çöpleri ayrıştırma; kağıtları, camları ayrı toplama gibi bir derdi yok. Ama Japonlar... Yok, onların sıkıntıları bambaşka ! 

30 Ocak 2016 Cumartesi

Ben Japonsam sen de filozofsun -2

Bazen kaçmaktan başka çare yoktur. Hayat üzerinize üzerinize gelmiştir ve siz sadece bir kaçış düşüncesine odaklanırsınız. İnsanoğlunun en mutsuz olduğu andır o an. Ama bir anda hayat, bir bulmacanın eksik parçalarını tamamlarcasına hareket eder ve sizin tıkanmış ruhunuza cesaret verir. Gözlerinize yaşam ışığı dolar. İçinizde atlar koşar, eşsiz gün batımları birbirini izler. Hayat, yapıyor bunu. Nasıl yapıyor diye sormak yanlış. Yapıyor mu, yapıyor.


Japonya’nın en ünlü filozofu Nishida Kitaro her gün Kyoto Üniversitesi’ne giderken bir yürüyüş yaparmış. Daracık ve uzun bir nehir düşünün. Ben diyeyim ki; hayat nehri. Siz deyin ki; yürüyüş işte, abartmayalım. Bu nehirle beraber yürüyormuş Kitaro. Sağdan soldan çiçekler, uzun ağaçlar, kediler, konuşan ağaçlar,  sessiz yapraklar fışkırıyor. Her adımınızı attığınızda ‘hayat da hayat’ diye inliyorsunuz bir anda. Bugün dünyanın her yerinden insan bu filozof yürüyüşünü yapmak için buraya geliyor; Kyoto’ya. Bu yolda insan kendini görüyor. Garip bir sessizlik içinde kendinize doğru yürüyorsunuz. İnsanın kendisiyle buluşması bu kadar mı heyecan verici olur. Dünya küçülüyor da küçülüyor. Ama yepyeni bir dünya büyüyor kalbinizde. Kalbinizi açıyorsunuz. Hayat hem çok zor hem çok güzel. Zorlukların anlamı var. Yeter ki cesaretini kıranlara karşı güçlü dur. Evet, hepimizin zayıf anları olacak ama o zayıf anların değerini bilmekte fayda var. O anlar bizi aslında hayata sıkı sıkı bağlayan anlar. Asla bir kopuş yok.
Kyoto’nun meşhur gizemli Filozof Yolu’nda ikinci kez yürümüş biriyim. Mutluyum ben. Gözyaşlarımı, üzüntülerimi, saçmalıklarımı seviyorum. Ama en çok umutlanmayı seviyorum. Rene, Jason ve ben bu yoldan sonra heyecanla bizi bekleyen çay seramonisine katılacağız. Sabırla evet sabırla karıştırılıyor yeşil çay. Dostluğun ve sempatinin işareti. Göz temasıyla içiyoruz. Güzel geyşamız sanki bir anda içimizdeki boşlukları dolduruyor: Hayat da böyle taze bir çay gibi değil mi... Bilmem; kahve gibi de olabilir !

Kyoto; “On bin Tapınak Şehri” olarak biliniyor. Bin yıldan uzun bir süre Japon İmparatorluğu’nun merkezi olmuş. Japon tarihinin, mimarisinin, geleneklerinin korunup da günümüze ulaştırıldığı enfes bir şehir. Budist ve Şinto tapınakları adam gibi restore edilmiş ve bugün milyonlarca turistin uğrak yeri. Ağaçların sesini, çiçeklerin kokusunu duymak için insanlar buraya koşuyor.
Evet; Japonlar doğayı yaşatıyor. Burda onlara övgü dizmem bile anlamsız. Doğa zaten korunmalı, doğa zaten insanoğlunun temel bir parçası, ona bakılmalı. Peki niçin? “Bir ağaca sarılınca kendimi gezegende iş görüyor, yani bir işe yarıyor gibi hissediyorum” der Rene. “Kuşların cıvıltısını duyunca ellerim, ayaklarım mutlulukla doluyor, harekete geçiyor. Temiz bir sokakta yürüyünce gururlanıyorum” diye devam eder. Peki niçin? Ben de diyorum ki; “Estetikse varlığımızı anlamlı kılan; biz de ressamlar, mimarlar, mühendisler, gazeteciler, doktorlar gibi küçük dokunuşlar yapabiliriz doğaya. Güzellik değil mi bize hayatı cazip kılan, ya da bizi hayata cazip kılan…” Şimdi size çok garip gelebilir ama Japonlar küçücük bir yaprak parçasının bile peşinden koşuyorlar Kyoto’da. Sokaklar, parklar, bahçeler gönül sarayı olmuş. Evde olmuşsun, evin güzel olmuş kaç yazar. Ne ayıp, ne ayıp ‘sadece evim’ diye tutturmak. Sokakta bir ağacı korudun mu örneğin. Evet, ağaçlar korunabiliyor burda. Rüzgara ya da sert kış günlerine karşı. Havadan kapacakları enfeksiyonlara karşı. Gövdeleri hassas bantlarla sargılanıyor. Mümkün, evet mümkün. Hem, kalp açmanın en kolay yolu da doğaya kucak açmak. Biz yapamaz mıyız diye sormuyorum. Sormayacağım. Filozof yolunda diyor ki; sen yürü, bir ışık, bir pırıltı mutlaka yakalayacaksın başka gözlerde, başka kalplerde. Sonra birlikte yürüyeceksiniz. Ve hangi zaman, ve nasıl,,,, bilmem....

29 Ocak 2016 Cuma

Konichiwa... Kalbini aç... -1


Milimetrik hesaplar, küçücük detaylar. İnce bir ruh her şeyi düşünmüş işte. Madem yaşayacağız doğru düzgün yaşayalım değil mi ama. Her gün lanetler okumanın, her gün ölmenin anlamı yok bu dünyada. Örneğin; evden işe, işten eve adam gibi git gel. Sen yeter ki işe git; ben sana otobüsler, trenler, uçaklar yaparım. Sadece evler, arabalar yok bu dünyada. Çiçekler, böcekler, ağaçlar, parklar var. Sen yeter ki sev. Ben sana çiçekler fışkıran, gökyüzünü yırtıp geçen ağaçlar veririm. Sen yeter ki sen ol. Kalbini aç ve tüm gücünle sevmeye çalış.  


Bize filmlerde gösterirler, anlatırlar hep. Biz uzaktakiler; bilmediğimiz hayatlar için ipuçları çıkartmaya çalışırız ama pek de beceremeyiz. Becermek için gidip, dünya gözüyle görmek üstüne bir de derin derin felsefe yapmak gerekiyor. Tam 13 yıl aradan sonra yeniden Japonya’dayım. 13 yılın bir ülke hayatında büyük kilometreler olmadığını deneyimlemiş bir Türk olarak, ‘çok daha bir şey değişmemiştir’ hesabıyla bu minik ama dev insanların arasına tesadüfen daldığımı söyleyebilirim. Her şey tesadüf mü, değil mi tartışması var ya. Onu da burada netleştirdim. Japonya yazılarımı okudukça hissiyat sahibi okurlarım zaten neyin ne olduğunu anlayacaklar.

Şeker kız güzel çizgi filmdi değil mi ama. Star Wars’ın bugün kapısında kuyruklar bitmiyor. Uçan kaz, hep uçsun istedik. Çizgi filmlerdeki gibi olamaz mıydı insanlar. Evler, arabalar hatta aşklar. Biz büyürken sadece çocuk kitaplarımız, oyuncaklarımız, filmlerimiz, dizilerimiz değil hayallerimiz de hafiften çekilmiş hayatımızdan. Ayyy içim şimdi fena sızladı. Oysa bak; o küçümsediğiniz çocuk hayalleriniz bir kente, bir ülkeye modernizm getirebiliyor. Tamam; hızlı trene kafayı takabilirsin de; her yıl bunun en üst modelini yapacağım, insanları daha çabuk gidecekleri yere ulaştıracağım diye uğraşırsan bizim ancak filmlerde olacağını düşündüğümüz şeyler olur. Hayaller gerçek olur. Gerçeğin en sağlam bacağı hayaller değildir de, nedir? Burada demek istiyorum ki; 150 milyon
nüfuslu Japonya; hayalleri ciddiye alıyor. Akıllı bir mühendis bir diğerini buluyor ve olanlar oluyor. Ne mi oluyor?35 milyon nüfuslu Tokyo’dasınız örneğin. Trafik ışıkları tüm engellileri de düşünecek şekilde ayarlanmış. Biz; yeşilde geçerken değişik bir sinyal çalıyor. Görme engelliler o sinyale göre hareket ediyor. Ve bu sinyal her ışıkta değişiyor. Görme engelliler asla yanılmıyor. 35 milyon nüfuslu Tokyo’da karşıdan karşıya geçerken kaos değil, ahenk yaşanıyor. Herkes sırasını biliyor. İnsanlar; nefis kuyruklar oluşturuyor. Her şeyin bir yolu, yordamı var. Mühendislerin hayatı kolaylaştırmak için geliştirdiği her sistem; sokakta yerini alıyor. Eee, insanlar eğitiliyor. Böyle bir şey mümkün.
“Hep mümkünleri konuşalım” diyor Rene. Hiç itirazım yok. Hep mümkünleri konuşalım. Meşhur Şinkanzen’e, o beyaz ata, o uzay trenine, o heyecan veren vagonlara atlayalım da Kyoto’ya gidelim mesela. Bir matcha (maça)içelim, geyşa bir hanımefendi bize “Kalbinizi açın ve sevin” desin. Sevmek neymiş, anlatsın.

16 günlük Japonya seyahatimde Tokyo ve Kyoto’da temaslarda bulundum. Hilal’in Notlarını okuyanlar bilir. Burası bir tur rehberi değil. Burası bir his rehberi. Elbette; bir toplumun çelişkilerini de görür, okursunuz. Ama önce güzellikleri görmekte fayda var. Haydi ruhumuzun biraz tozunu alalım. Kalbimizi açmak ve sevmek neymiş biraz düşünelim.