23 Ekim 2015 Cuma

Suriyeli çocuklarım


Bazen saçmalıyorum. Çok saçmalıyorum: Umut et, nereye kadar? Güzel günleri düşünmek kurtarmayacak. Hayallerin de boş çıkma olasılığı yükseliyor… 

Ama bazen de mutlulukla doluyorum. Yanağıma konan o tatlı öpücüğün beni sarmaladığı, hayatın ritmine ortak ettiği zamana bırakıyorum kendimi. Son zamanlarda en çok bunu yapıyorum. Reyhan beni öpüyor, öpüyor… Sonra bir daha öpüyor, bir daha…

İki göz, umut dolu bir evde annesiyle konuşurken biz, pıt diye çıktı ortaya. Ben onu şaşkınlıkla izlerken o elimi öptü, ‘nasılsınız, iyi misiniz’ diye sordu. ‘Öpücük isterim’ dedim ve yanağıma o tatlı öpücükler konmaya başladı. Dünyanın en tatlı öpücükleri… Annesinin yanına yavaşça kıvrıldı, oturdu. Hayata dair yaptığım tüm sorgulamaları yanlışlamak için büyük büyük bakıyordu gözlerimin içine. Annesine dönüp “Ama siz nasıl kaçacaksınız. Burda hayat güzel değil mi” diye soruyordum, Reyhan’ın gözleri “İstersek gideriz” diyordu. “Belki bulamazsınız kocanızı, ölüme atlamaktan korkmuyor musunuz” soruma yine o sihirli bakışlar yanıt veriyordu: Daha iyi bir hayat bizim de hakkımız.

Reyhan’ın annesi Azize Hanım, fotoğraflarda yer almak istemedi. Onun çok ama çok ciddi bir hedefi var: Suriye’den kaçıp geldiği Ankara’dan sonra Avusturya’ya da kaçmayı başaran kocasının yanına gitmek. Çocuklarını alıp, gidecek. Türkiye’den de kaçacak. Başka yolu yok kurtuluşun. Başka yolu yok hayatın.

Hepiniz aylardır kaç ölüm teknesi, botu izlediniz televizyon haberlerinde? Yollara düşmüş kaç kadın, kaç adam, kaç çocuk gördünüz? Sayı saymak anlamını yitirdi değil mi? Sonra bir gün insanlığın kıyıya vuruşuna tanıklık ettiniz. Çaresiz baktınız etrafınıza. Nedir bu Suriyeli mültecilerin çektiği? Gözümüzün önünde insanlığı yok etmek moda oldu, rutin oldu… Ama sonra belki siz de eliniz, kolunuz bağlı oturdunuz…

“Türkiye’de misafiriz ama geleceğimiz yok” diyor Azize Hanım. Reyhan; sessiz sesiz bakıyor bana. “Nedir ki gelecek” diye düşünürken, Azize Hanım anlatıyor: “Sürekli yardım gelmesini bekleyerek yaşamak anlamsız. Benim de çalışmam, hayat kurmam gerekiyor. Tıpkı Avusturya’ya kaçan kocamın yapmaya çalıştığı gibi”…

Evet Türkiye onlara kucak açtı. Ama ‘ucuz işçi’ olarak görüldüler. Onlara mülteci statüsü bile verilmedi. Misafirlik nereye kadar? Azize Hanım’ın bu sorusunu apartman bahçelerinde oturan süslü-püslü, ya da ‘sadece benim çocuğum’ diye tutturan biyolojik anneler de soruyor. Ama onların utanmadan sorduklarına tanıklık ediyorum. Sokakların karıştığını, hırsızlığın arttığını anlatıyorlar. Ve diyorlar ki; Gitsinler, nereye giderlerse gitsinler… Misafirlik değil, rezillik.

Sonra ne oldu? Türkiye’nin topluca eline yüzüne bulaştırdığı bu misafirlik meselesini ele almak için kocaman kocaman Avrupalı adamlar toplandı. Avrupa küçüldü, çekti hatta yok oldu gitti bu vesileyle. Günlerdir yapılan toplantılardan ya bir plan, ya bir çözüm, ya bir yol-yordam çıkıyor ya da hepsi yalan oluyor. Bu arada hayat devam ediyor. “Acımasızca” diyorum ama Reyhan bana bakıyor ve hatta ve hatta elindeki peynirli dürümünü uzatıyor. Ben günlerce ‘sevmek yetmiyor, yetmiyor’ diye çırpınmıştım ama sevmek çok ama çok şey ifade ediyor. Sevmek; onlarla umuda yürümek, sevmek; onlarla dünyayı büyütmek oluyor….

13 Ekim 2015 Salı

Hiç iyi değiliz


Aylardır üzerime üzerime gelen cümleler vardı: Her türlü önlemi alırız. Tek bir vatandaşımızın dahi burnunun kanamasına izin vermeyiz. Dağları tek tek temizleriz. Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü hepsi bizim vatandaşımız.


Otururken, kalkarken, televizyonlardaki yüzlere boş boş bakarken, bazen sokaklarda hayatın anlamını ararken bu cümlelerle boğuşuyordum. Arada arkadaş telefonları geliyordu: Umutlu olmak zorundayız. Ben de ‘evet’ diyordum. Umudumuzu koruyalım. Hasta bir ruh hali içinde 
yaşayıp, gidiyorduk. Kendi kendimize direnmekten, dayanmaktan sözediyorduk. İnsanlar ölüyor, ölüyor ama biz yaşamaya çalışıyorduk. Çoğu zaman anlamsız bir uğraş gibi geliyordu bana. Çaresiz uyumaya, uyanmaya uğraşıyordum. Ama hep hissediyordum: Kötü şeyler hiç ama hiç bitmeyecek.

Şimdi belki de moral çöküntü içinde bu satırları yazıyorum. Normal değilim. Ceset parçalarının üzerinde zombi gibi dolaştığım cumartesi gününden beri anormalliğimin tavan yaptığını söyleyebilirim. Saati de bilmiyorum. Geceyi de, gündüzü de. Gözümün önünden delik deşik olmuş bedenler, kanlı yüzler, duvar dibinde hıçkıra hıçkıra ağlayan adamlar, ambulansların önünü kapatmasınlar diye polise yalvaran insanlar geçiyor. Hiç iyi değilim, iyi de olmayacağım.
Şimdi kocaman kocaman adamlar yine çıkıyor, yine o lanet cümleleri kuruyor. En çok, en lanetine takılıyorum: Her türlü önlemi alırız.

Ne bitmez önlemmiş bu. Al, al bitmedi. Memlekette temizlik yapılmadık yer kalmadı. Sonra ne oldu: Bomba patladı. Başkentin göbeğinde hepimizi patlattılar. Şimdi siz gidin, arayın, bulun. Hatta ötesine geçin: Kim patlattıysa bulacağız deyin. Bulsanız ne olacak? Ne değişecek, hiçbir şey değişmeyecek. Ki, bu saate kadar bulmamış olmanız neyi, nerede aradığınızı bilmediğinizi açıkça gösteriyor.
Hastane önlerindeki öfke, Adli Tıp Kurumu önünde tam bir ‘bitmiş’liğe dönüşmüş. “Cesedimiz bile yok. Kimliğimiz bile yok” cümlelerinin üstüne ne yazabilirim ki: Bitmişlik.
Herkes ‘bitmişliğin’ nedenini çok iyi biliyor. Siyaset biliminde bana ‘siyaset kurumu çökmüşse, toplumda kokuşma yaşanır’ diyen hocalarım da şimdi bütün analizlerden uzak durmaya çalışıyor. Çünkü her şeyi çok iyi bildiğini zanneden siyasetçiler analiz üstüne analiz, kuram üzerine kuram geliştiriyor. Ve bunlar yapılırken kavga etmeden olmuyor. Ve bugün siyasetçilerden çok daha akıllı ve vicdanlı olan sokaktaki insanlar “kimsenin umurunda olmadığımızı” biliyor.

Peki ne olacak? Bu sarmal nereye kadar yuvarlanıp, gidecek? Olan oldu; en kötüleri, en kötülerin daha kötüsünü, daha da kötüsünü yaşadık, yaşıyoruz. İyi olmayacağız. Bu, çok mu kötü. Psikolog bir arkadaşıma sordum: Algının kapıları daha da açılacak. Çok zor olacak hayata tutunmak ama küçük bir hareket herkesi yeniden kendine getirecek. Herkesin birbirine yardım etmesi şart. Toplum bütünleştiğinde, siyasetçiler kaybedecek. Karanlığın ardından aydınlık gelecek.
İyi olmayacağım biliyorum ama bu ‘bitmişliğin’ sonu gelecek.

Siz de iyi olmayacaksınız biliyorum ama karanlığın ardından aydınlık gelecek.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Ankara'da bombayla da ölünür...

Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu. Ankara Tren Garı’nın önünde kendimi ne yapacağını bilemez halde bulduğumda bir polis ordusunu yürüyerek geçmiştim. 3-5 yaralı, bir ambulansa yerleştirilmeye çalışılmıştı. Yaralı kadınlar, ağlayan adamlar geçmişti gözümün önünden. Garın tam önüne geldiğimdeyse birden ayaklarımın ucuna bakma gereği hissettim. Kafamdan ‘olamaz’ dediğim şey, oluyordu. Bir ceset parçasına basıyordum. Sonra aniden etrafa göz gezdirdim, insanlar ceset parçalarının üstünden atlayarak geçmeye çalışıyorlardı. Herkes paramparçaydı.

O anda konuşulmuyor, soru sorulmuyor. Eli, ayağı titreyen insanlar, bağırmak istiyordu ama bağıramıyordu sanki. Etrafı yaşlı gözlerle izliyorlardı. Ne olup bittiğini kimse ama kimse anlamamıştı. Bir grup öfkeyle irkildim sonra: Sizi de öldürecekler, haydi gidin burdan. Kadınlar, polise ‘gidin’ diye bağırıyorlardı. Ortalık savaş alanına dönmüştü. Kanlı ayak izleri çoğaldıkça çoğaldı.


Ambulans sesleri vardı ama insanlar ‘ambulans’ diye çaresizce bağırışıyordu. Sesi olan ambulansların kendisi neredeydi? Evet, uzun bir süre ortalıkta görünmediler. Tıpkı olay yeri incelemesi yapmaya gelen polisler gibi. Kanlı ayak izlerinin üstünden onlarca insan geçtikten, cesetlerin üzeri pankartlar ve bayraklarla örtüldükten çok ama çok sonra geldi o polisler. Akıllı telefonumla çektiğim fotoğrafların kimisini Twitter adresimden paylaştım. Ama internet ciddi ciddi kesildi uzun bir süre. Hiçbir şey yazamadım. Etrafta ceset parçaları gördükçe ben de elimi, ayağımı kaybettim.

Bir adam geldi yanıma, “Bizim suçumuz ne” diye sordu. O anda konuşamadığımı hissettim. Sonra o adam kendi kendine bağırdı: Kim kime kötülük yaptı, kim kimi öldürdü. Polisler niye üzerimize geliyor.


Hiçbir şey anlamadığımı, zavallı olduğumu, utandığımı, öldüğümü hissetttiğim doğruydu. Sanki savaş bittikten sonra yeni polisler geldi meydana. Etrafa şeritler çektiler. Ankara’yı, ülkenin başkentini ölü ilan ettiler. Olay yeri inceleme ekipleri geldiğinde etraftaki ceset parçaları onlarca metre sürüklenmiş, tozlanmış, unufak olup gitmişti. Neyin fotoğrafını çekiyorlardı hiç anlamadım.
Ben Ankara Tren Garı’na gazetecilerin ‘özgürlük yürüyüşü’ne katılmak için gitmiştim. Garda ODTÜ’den hocam, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun da Sözcüsü Doğan Tılıç’la buluşacaktım. Barış mitinginin toplanma noktasının da gar olduğunu bilmiyordum. Ülkede aydınlık, barış isteyen insanlar biraraya gelemez miydi yani? Biraraya gelmek, ölüm mü demekti? Aylardır kafamı kemiren sorular canlandı, yürüdü gitti, kalabalığa karıştı. Kocaman bir ülke ölüyor, kendini kocaman zanneden büyükler seyrediyordu. 86 kişi öldü deniyordu öylesine, 186 da yaralı olduğu söyleniyordu. Ama hiçkimse güvenmiyordu resmi açıklamalara. Vatandaşından kopuk bir yönetim, yönetimden uzak vatandaş… Barış, çok uzaklara gitmişti. Türkiye’de demokrasi yerde yatıyordu... 
Bu şehirde; başkentte insanlar sadece aptal trafik kazalarından ötürü ya da gelişigüzel sebeplerle ölmüyordu. Barış isteyenler de bilinçli şekilde öldürülüyordu. 




7 Ekim 2015 Çarşamba

Ayaz'ın kızları...




Kız çocukları babalarından bahsederken sanki bir film kahramanından sözederler. O kahraman hırçın, korkunç, garip olabilir çoğu zaman ama her zaman güçlüdür. Baba-kız ilişkisi bambaşka bir dünyadır. O dünya sadece babayla kızın dinamikleriyle döner durur. Durduğu zamanlar da olur elbet ama yine döner, yine döner. Yoook, öyle babamdan sözetmek için oturmadım yazıya. Kızlardan bahsedeceğim ama hep bir babaya gönderme yapacağım. 

Kızlar dertli. Oysa ki ben bir öğle sonrası yağmurunda oraya sığınmışım. Ama bu dertleri dinleyip de not etmem şart: “İnsanlar sanattan korkutulmuş, müzeye ilgi nerdeyse hiç yok derecesinde. Ne valilik, ne de belediye müzeyle ilgileniyor. Güzel sanatlar öğrencileri bile kapının önünde fotoğraf çektirip gidiyorlar, müzede neler olduğunun farkında değiller…”



Mustafa Ayaz’ın kızları onlar: Nilay ve Ayla. Ankara’da burnumuzun dibindeki Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi’nin her şeyiyle ilgileniyorlar. İnsan, babasının bu nefis eserine gözü gibi bakmaz mı? Gözleri gibi bakıyorlar. Babam da babam, sanat da sanat. Ama nedense bu toplumda sanat olmuyor, bu toplumda sanat kucaklamıyor, sarmalamıyor insanları. Kızlar dertli: “Müzeler Haftası’nda müzeyi ücretsiz yapıyoruz ama yine de kimse müzeye ilgi göstermiyor. Okullar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin almadan öğrenci gönderemem diyor…”

İyi de neyin nesi bu müze. Mustafa Ayaz kim? Mutlaka biliyorsunuzdur da. Ben güzel bir özet yapmak istiyorum yine de: Mustafa Ayaz hayatta. 80 yaşında. Tam bir Anadolu insanı. Çocukluğundaki resim tutkusu onu hiç bırakmamış. Yolu; Trabzon’dan Erzurum’a, Çorum’dan İstanbul’a kadar uzanmış. Hacettepe’li, Bilkent’li. Öyle sıradan bir profesörlük ünvanı değil onunki. Gerçekten resmin ruhuna girmiş. Dünyanın dört bir ucunda sergiler açmış. İnanılmaz güzellikte, doyulmaz derinlikte resimleri var. Ve resimden kazandığı her kuruşu, bir zamanlar gecekondu olan evine yatırmış. Sonra da o ev; değerlenmiş. İşi gücü bırakın, toprağa yatırın arkadaşlar. Balgat’ın bir zamanlar varoş olduğunu düşünün. Şimdi varoştan da beter. Çarpık yapılaşma almış başını gitmiş. Karmaşa her yere hakim olmuş ama Balgat, bugün Ankara’nın kalbi gibi bir yer. Niyeymiş; para basıyormuş, ticaret dönüyormuş. Neyse; Mustafa Ayaz Müzesi benim hiç sevmediğim o bölgeye ruh katmış neyse ki. Şanslısın Balgat, çok şanslısın...

Evet, Mustafa Ayaz müzesi enfes diyorum. Müzeden anlarım. 2009’dan beri faaliyette. Ayaz’ın bir tarihe ışık tutan resimleri müzede, en son teknolojinin olanaklarıyla sergileniyor. İnsan müzede biraz gezince “Oh beee, hayat varmış” bile diyor. Desen, yağlıboya, suluboya, resim, seramik, heykel kursları… Evet bunlar da var müzenin faaliyetleri arasında.

5 kız çocuk bir de eş. 6 kadınla birlikte yaşayan Ayaz ne yapar? Neyi resmeder? Kadınları resmetmiş ve o kadınların her birinin özel bir hikayesi, rengi var. Kırmızı çoraplı kadınlar, mor bedenler, dansla coşan bacaklar, genç göğüsler, uzaklarda kalan bakışlar, büyüyen, çoğalan, üreten kadınlar…. Bu renk cümbüşü için biraz vakit ayırmanızı muhakkak isterim. Ayaz’ın kızlarıyla tanışmak, Türk resim tarihine ‘Ayaz’ın kadınları’ olarak giren Mustafa Ayaz tarzıyla buluşmak kadar heyecan verici. Müze; dünyanızı karartanlar karşısında sıkı durmak için iyi bir mola noktası. Dünyanın çeşitli yerlerinde gezdiğim tonlarca müzeyi solladığını söyleyebilirim Ayaz Müzesi’nin. Gidenler, görenler bana yazsın. Konuşalım, bir daha gidelim. Ankara Halka İlişkiler Derneği Başkanı Zeliha Doğan Yeşil arkadaşıma da yolumu bu müzeye düşürdüğü için en derinden, en gönülden teşekkürü bir borç bilirim…
İşte adres: Ziyabey Cad. No: 25 06520 Balgat / Ankara 


31 Temmuz 2015 Cuma

Bir kurabiye yemeye karar verdim: H-SUN

Mesele; çok yönlü. Stratejik derinliği bile var. Ama ben ayrıntılara girmeyeceğim. Size mutluluğun resmini çizeceğim. Dahası; çizen birinden sözedeceğim. Siz de bilin ki; mutluluk çok uzaklarda değil; Ayrancı’da, Güvenlik Caddesi’nde… Ciddiyim !

Mutfakta Hasan var. Mis gibi kurabiyeler, mis gibi. Ötesi yok. Yanında bir de kahve var. Dahasını hayal edin. Ben bugünlerde hayal kurmakta zorlanıyor, ‘neden güzel şeyler olmuyor’ terörüyle başetmeye çalışıyordum ki; bir kurabiye yemeye karar verdim. Evet söylüyorum; mutluluğun kahveyle, kurabiyeyle çok ilgisi var. Bunu bildiğim için, yılların Hasan Tüfekçi’sinin H-SUN adını verdiği kurabiyeci dükkanına gittim, tattım. Buraya H-SUN’un facebook sayfasından bir alıntı yapacağım:

“Bir Hasan Tüfekçi markası olan H-SUN; güneş, su ve toprağın verdiği yaşamın temel kaynaklarıyla doğal ürünler üretmenin keyfini sizlerle paylaşmaya başladı…” 


Diyet yapanlar için tam buğday unlu şekersiz kukiler, çavdarlı ekmekler, sebzeli kekler… Bakmaya, yemeye doyum olmayan lezzetler… Meğer Hasan ne hamaratmış, ne zarifmiş. Onu alan kız yaşadı. Mesleğinin zirvesinde bir foto muhabiri olarak bildiğim Hasan Tüfekçi göğsümü kabarttı. Öyle dünkü bir proje değil bu. Hep severmiş mutfakta olmayı. Minik ama çarpıcı bir lezzet dükkanı açmayı hep tasarlamış kafasında. Onca fotoğrafı çekerken demek ki kafasından kurabiye tarifleri de geçmiş. Hafiften kıskançlığımı da belirteyim. Haber yazmaktan başka yeteneğim yoktur benim mesela. İyi cam silip, temizlik yaparım ama kurabiye yapamam. Kurabiye işi; bildiğin, yetenek işi: İnsanı mutlu ediyor, cam silmek gibi yormuyor. H-SUN’un daha da başka farkları var.

Şimdi iyi dinleyin. Mutfaktaki; herhangi bir erkek değil. Ürettikleri de hiç sıradan değil. Yıllarca haber peşinde elinde fotoğraf makinesiyle koşan ve tonlarca psikopatı bir kenara bırakalım, zamanla yarışan ve her saniyenin kıymetini ayrı bilen bir yetenekten sözediyorum. Küçük ayrıntılarla, çok farklı lezzetleri bu yüzden başardığını düşünüyorum. “Ben katı yağ yiyemiyorum” dedim mesela, yanıt yalındı: Bunlarda tereyağ var. Bu dükkanda katı yağ yok. Tereyağ ve zeytinyağı var. Hem de en kalitelisinden…. Hasan Tüfekçi; kendi evinde nasıl özenle kurabiye yapıyorsa, işte onu H-SUN’a taşımış. Öyle para hırsından gözü dönmüş, manyak işletmeci değil yani. Tam sözü buldum: Anne yemeği, anne keki gibi. Bu kurabiyelerin arkasında daha ne derin hikayeler olduğunu H-SUN'a gidince hissedeceksiniz diye yazmıyorum. Kurabiyelerin sihirli olduğunu inançla söylüyorum, o kadar!


Nagihan, Ezgi ve ben H-SUN’da birbirinden güzel lezzetler yakaladık. Ben daha büyük bir iş yaptım. Yakalamakla kalmadım. Sizinle de paylaştım. Hayatta güzel şeyler de oluyor diye düşündüm. Mutlu oldum. Televizyonu, acı haberleri kapattım, kurabiyeleri düşündüm. Cidden düşündüm. Size de tavsiye ederim.


Not: H-SUN, Güvenlik Caddesi’nde 109 numarada. Siparişleriniz için: 0534 701 35 75

23 Nisan 2015 Perşembe

Çocuk onlar, çocuk...


Onlara “arsız” diyen de var, hırsız gözüyle bakan da. Büyükşehirlerde trafiğin ‘baş belası’ olarak da görülüyorlar. Çoğunun elinde “Suriyeliyim, yardım edin” yazılı bir pankart var. Konuşmaya çalışıyorsun, “Abla bana para ver” yakarışından başka da bir şey duyamıyorsun. Araba her kırmızı ışıkta durduğunda kendine acılardan acı beğeniyorsun. Sokaktaki çocuk sayısı arttıkça artıyor, sen zaman zaman onlara uzattığın bozuk paralarla vicdanını teselli etmeye çalışıyorsun. Hayata küsüyor, devletin başındakilere küfür sallıyorsun. Sokağa çıktığın anda mutsuzsun.

 “Gelsin de, elindeki silecekle arabamın camını silsin”derken, onlarcası cama yapıştı birden. Onlar, “Sen silersin, ben silerim kapışması” yaşarken, ben zombiye çoktan dönüşmüştüm. Birden yeşil oldu trafik lambası, küçük kızın “Parayı bana ver” bağırışıyla çarpıldım. Parayı kime verdiğimi hatırlamıyorum. Saatler geçti,  kalbimin oyulduğunu hissediyorum. Her yıl, her gün bu oyuklara yenisi ekleniyor kalbimde. Büyükşehirlerde kalbi oyulmuş ne çok insan, ne çok zavallı var. Çok var, hem de çok var.

Türkiye, Suriyeli mültecilere kucak açtıktan sonra sokaklardaki çocuk sayısının arttığı doğrudur. Bu çocuklar için hiçbir şey yapılmadığı, her birinin köle gibi sokaklarda çalıştırıldığı da gözümüzün önünde cereyan etmektedir. Haydi bu işin bir boyutu. Daha başka çok boyutu da var. Türkiye genelinde 1 milyon çocuk sokaklarda çalıştırılıyor. Türkiye genelinde 6-17 yaş arası çocukların yüzde 91.5’i okula devam ederken, yüzde 8.5’i okula gitmiyor. Okula giden de, gitmeyen de çalışmak zorunda kalıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) açıklamış; demiş ki, “Geliri düşen aile, yasak da olsa çocuğunu çalıştırmak zorunda kalıyor.” 15 yaşından küçük çocukları çalıştırmak yasak ama yasağı dinleyen kim… Dinlese rakamlar böyle mi olur: Türkiye’de yaklaşık 3 milyon çocuk var ve bu çocukların yarısı yoksul ailelerden geliyor. Çalışmayıp, ne yapacaksın… Türkiye’de okul çağındaki 900 bin çocuğun işbaşında olduğu gerçeği değişmiyor.

Durup, durup “Memleket atladı, zıpladı. Refahta tavan yaptı” diyen yöneticilere de sadece “Utanmıyor musunuz” diye sormak istiyorum. Mülteci ya da değil, her kimse kim, çocuk onlar çocuk… Sahiden, utanmıyor musunuz?


19 Nisan 2015 Pazar

Diploman kadar konuş !

Ben küçük bir çocukken pırıl pırıl okullara, parlayan diplomalara, büyük notlara hayran hayran bakardım. Babamın asla dört çocuğu kolejlere, yurtdışındaki üniversitelere, kurslara gönderecek parası yoktu. Üzülür müydüm? Hayır. Kendi kendime hep “daha çok okumalıyım, kendim kazanmalıyım” derdim. Yıllar yılları kovalayıp, kocaman üniversite öğrencisi olduğumda sınavdan 100 değil de 99 aldığıma üzülürdüm, ağlardım. Oysa ki o güne kadar gittiğim bütün okullardan yıldızlı diplomalar almıştım. Hep takdirlik, örnek öğrenci olmuştum. Bir iki not kırığına oturup günlerce ağladığımı hatırlayıp, sessiz sessiz gülüyorum şimdilerde. 


Nasıl bir hırs yapmışsam; istediğim tüm okullara gidip, hepsinden ay yıldızlı diplomalarla mezun oldum. Diplomalarım benim her şeyimdi. Hiçbirini alıp da duvara asmadım ama bazen aklımdan geçmiyor değil. Bir duvar yapsam, diplomaları dizsem, karşısına geçip, benim sevgili egomu şişirsem de şişirsem. Ne kadar komik olurdu değil mi? Böyle insanlarla karşılaşıp da, içimden ‘egoist yahu’ dediğim zamanları da hatırlıyorum. Çoğuna ‘zavallı’ derdim. Diplomalarından başka da bir şeyi yok. Hatta ‘ruhsuz’ derdim. İçimi kıpırdatan; davranışlarından zarafet, sözcüklerinden bilgelik, gözlerinden pırıltı fışkıran insanlar da vardı elbet. Hayat diploması olan insanlardı onlar. Bugün yolda giderken, artık bu dünyada olmayan bir diplomat arkadaşımı düşündüm örneğin. Bana; espri yeteneği ile uluslararası ilişkiler bilgisini o kadar doğalca sunardı ki; “İnsan olmak çok farklı bir şey; öğrendikçe öğreneceksin ve bunları yaşama geçirirken başkalarına da yol göstereceksin. Üstelik dünyanın en büyük keyfini alacaksın” düşüncesiyle ruhum, başım dönerdi. Sahi; insan diplomayla mı adam oluyordu?

“Evet öyle, öyle”  diyenler olurdu. Öyle, nasıl? : Özgeçmişler imparatorluğunda diplomalar büyük iş yapıyordu hep. Kişi ne kadar ruhsuz olursa olsun, kendini kurtarmak için “Ben şu kolejdenim. Ben şu üniversitedenim. Ben falanca kursa gittim” klişelerine sığınıp, sonra bir de utanmadan hava atabiliyordu. Etraf “oldum ben, oldum” diyenlerden geçilmiyordu. Asil ruhlar; sessiz sedasız varlığını sürdürürken, zavallı ruhlar; havada uçuşan balonlara dönüşüyordu... “Yeter” deyip durduralım dünyayı. Durun bir, durun. Bir zamanlar beni de üzen, derin acılara gönderen bu çelişki; bugün hayatın gizemli yolunda ‘kendini bilerek’ ilerlemenin temel nedenini oluşturuyor. Çelişkilerden kurtulmak da mümkün. Kendine doğru yaptığın yolculukları, dış dünyaya açtığında asil ruhlarla daha sık buluşup, hayattan daha çok keyif alabiliyorsun. Güzelce bir tebessümden ibaret de değil diğerleriyle iletişim: Anlamak ve anlaşmak üzerine ama hep öğretici olsun istiyorsun ve çaba gösteriyorsun. Gerisi arkasından geliyor. Bak; şimdi ruhumu kıpırdatan Leonardo Da Vinci bir kez daha karşıma çıkıyor: İnsanın bilgisi arttıkça sevgisi de çoğalır.

Da Vinci’nin sözünün iliştirildiği felsefe diplomamı alıyorum ve hepimize “Diploman kadar konuş” diyorum. Konuşun bakalım… 


17 Nisan 2015 Cuma

Hayat ne garip !

Sorular hiç yakamızı bırakmıyordu: Üzüldüğümüz neydi? Ne istiyorduk, ne bekliyorduk? Neden ama neden kırgındık? Kendimizi yeterince ifade edememiş miydik? İçimizdeki bu durgunluk iyi miydi yoksa?

En son; ‘blogu günceleme’de karar kıldık. Blog güncellendikçe sorular da güncellenecek, anlam kazanacaktı. Yani; anlamsız mıydı sorularımız esasında? Evet; çoğu anlamsızca uçuşuyor ve hayatın en olur olmaz yerlerinde aklımızı kurcalıyordu. Ama nasıl anlam katacaktık bu sorulara? Soruya, soruyla mı karşılık verecektik? Gazetecilikten bilirdik, duyardık, yaşardık biz: Soru sormaktan vazgeçmeyecektik ama doğru soruyu, doğru yerde sormaya çalışacaktık.

Haydi soralım: Doğru yerde miydik? Doğru yerde, doğru insanlarla mıydık? Bu soruların doğru sorular olduğunu düşünmemiz için öncelikle ‘doğru’yu da tanımlamamız gerekiyor. Ben olaya doğrudan giriş yapıyorum ve diyorum ki; doğru dediğiniz şey; sizin en derin yerinizden, en içinizden hissettiğinizdir. Kalbinizin sesini dinleyin diyorum arkadaşlar ama kendinizi de incitmeye kalkışmayın. Hepimiz biliyoruz aslında kalp sesinin paldır, küldür olaylara dalmamak olduğunu. Akıllı, akıllı dinleyelim. Kalbimizi iknaya, kandırmaya, salak yerine koymaya kalkışmayalım. Bildiğimizden şaşarken, kendimizce bilge dediğimiz insanlara bir danışalım.

Peki; gelelim doğru yerde olmaya. Çok uzun yıllar uğraştık, didindik, saçımızı süpürge ettik, belimizi büktük. Bunun için miydi yani? Soru bu mu? Bu klişe sorulardan özellikle nefret ettiğimi burada dile getirmeyi ve bir kaşık nutella yemeyi öngörüyorum. Geçmişle uğraşmayı bırakmak için çok ama çok acele etmekte fayda var. Neden mi? Çünkü şu an; her dakika kaçabilir. Geldiğimiz yer; her ne olursa olsun bize ait bir yer. Çok mu dışında hissediyoruz? Neden içine girmeye çalışmıyoruz? Bir kerecik olsun denemekten ne çıkar? Çok şey çıkar: Bu an...

Bir kaşık nutelledan sonra canım deli gibi kahve içmek istiyor. Ve ben bunu yaptığım anda doğruyu yaptığımı düşünüyorum. İstediğimizle istediğimiz an bütünleşebilmek. Bunun için de geçmişimizi, bugünümüzü, isteklerimizi, beklentilerimizi deli gibi kucaklamamız gerekiyor. Hiçbir şey düşünmeden kucaklayalım. Evet; dünyanın bütün kitaplarını okumuş, siyaset literatürünü hatmetmiş, tiyatrolarda uyumuş, protokol masalarında boy göstermiş olabilirsin. Ya da hep tembel tembel, silik silik yaşadın. Her nasıl olursa olsun, kim tanımlayabilir ki geçmişi. O artık geçmiş. Ben bir kahve içmeye gidiyorum ve sizi birazcık olsun “Doğru yerdeyim ve ilerleyebiliyorum” diyebilme cesaretinizle başbaşa bırakıyorum.

3 Nisan 2015 Cuma

Sen beni bırakıp, böyle gitmezdin hiç

Tazecik bir Nisan gününü güneşle dansediyorken yakalamışken, hayat birden firene basmıştı. Kötü olduğu kadar acı, acı olduğu kadar ezici, ezici olduğu kadar uzak bir haber beliriyordu akıllı telefonumda. Yine bir gerçek, içli içli haykırıyordu. Bir, “Sen beni böyle bırakıp gitmezdin hiç, yapmazdın” diyordu, bir “Seninle her şeye varım ben”… Gerçek, çok ciddi haykırıyordu. Kayahan’ın ölüm haberi sıradan değildi. Ölüm bu haberin altında ezildikçe eziliyor, dile geliyordu: Sarı saçlarından sen suçlusun… Ölümü ezip geçen bu haber, garip bir umuda dönüşüyordu. Nisan; acı acı gülümsüyordu. 





“Yeni şarkılar” yeni albümün adı. Fazıl Say; Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Nazım Hikmet ve Ömer Hayyam’a yepyeni bir ruh veriyor. Sen beğenmesen de, itici bulsan da, güzelim dizeleri yeniden süslendiriyor, önüne sunuyor. Fazıl Say da; mutsuzluk imtihanlarındaki bu topluma yeni notalarla sesleniyor. Yargılamadan, anlamaya çalışsak, kanatmasak üretileni daha çok keyif almayacak mıyız? Yapamaz mıyız bunu? Fazıl Say’ı da dinleyip, ruhumuzun tozlarını alamaz mıyız? Aldık çıktık bile… Kayahan’ın şarkılarıyla adımladığımız Kızılay sokaklarında Fazıl Say coşkusu yaşadık.

Dost Kitabevi’nden yeni çıkmıştık ki Hüseyin’le karşılaştık. 15 yaşında bir ayakkabı boyacısı. Babası yok. Sibel, “At o sigarayı, sana hiç yakışmıyor” dedi, hemen attı. Benim ayakkabılarımın tozunu almaya başladı Hüseyin. 7 yaşından sonra okuyamadığını söyledi. Annesi evdeydi. “Haydi bak bana” dedim, fotoğrafını çektim. Ey hayat, al sana söylüyorum: Sana sevdanın yolları bana kurşunlar.
Kızılay’da sokaklar daha mı içten, daha mı bizdendi? Evet, öyle geldi. Her yerden hayat fışkırıyordu. Arka fonda hep Kayahan çalıyordu. Kulağıma hafif hafif “Seninle her şeye varım ben” diyordu. Sibel’le adımlarken sokakları öğle yemeği için gittiğimiz Kebo’nun da tarifsiz keyfini çıkartıyorduk. Nefis Antakya mutfağı Ankara’nın ayağına gelmiş. Gidip keşfeden mutlu: La fa, la sol….
Gün bitmiyordu, uzuyordu. Kocatepe kahvesi içsek, hayatın azgın sularında daha güçlü olabilir miydik? Olurduk. Dost sohbetinde bir kahve, dünya gibiydi. Kayahan yine söylüyordu: Senle topla beni, çarp uzaklarla…..

Hayat akıyor, akıyordu. İçinde olmak, içinde derin derin hissetmek vardı. Başka yolu yoktu bu işin. Sahi siz; en  son ne zaman Kızılay sokaklarında dolaştınız. Belki de o uzaklarda aradığınız hayat tam da dibinizde. Ey Ankara…. Bak yine Kayahan söylüyor: Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah beyaz film gibi biraz….. 

 


13 Mart 2015 Cuma

Piri Reis, Zerrin Dağcı ve ben


Akdeniz’in ünlü korsanı Kemal Reis dermiş ki; “Gelibolu çocukları su içinde tıpkı bir timsah gibi yetişirler. Tekneler onların beşiği, denizlerin çırpıntısı ninnileridir.” Tarihler 1450-1500’leri gösteriyormuş. Amcan sürekli Akdeniz’de seferlere çıkıyor ve sen de bu seferlere katılıyorsun. Doğuştan şanslı dediğimiz cinsten. Piri Reis, bu seferlere katılmış ve bugün dünyanın en ünlü denizcilik kılavuzu sayılan Kitab-ı Bahriye’yi yazmış. Osmanlı’yı Osmanlı yapacak engin deniz bilgisini de bu seferlerde elde etmiş olacak ki, Piri Reis Akdeniz’deki savaşçı Türk denizcilerini Osmanlı donanmasına katmayı başarmış. Amcası ölünce çekilmiş bir köşeye denizcilik ve haritacılık üzerine yormuş kafayı. İlk çizdiği harita da, sonraki haritaları da padişahların aklını başından almış. Muhteşem haritalarıyla denizlerin ustası olmuş. Seferden sefere koşmuş ama gel gör ki, idam edilmiş. Şuursuz bir valinin şuursuz girişimiyle donanmayı zor durumda bırakmakla suçlanmış. Piri Reis’in haritaları halen denizcilerin en büyük kılavuzu. Denizlerde esip, geçmiş, gitmiş değil yani denizlere adını yazmış.


Aslında daha ayrıntılı okuyup, anlamakta fayda var. Piri Reis, ciddi bir reis: İşine baş koymuş, modern denizciliğin temellerini atmayı başarmış bir isim. Haritası göz kamaştırıcı. Çok yerde görmüştüm ama bu kez bir fuların üstüne resmedilmiş şekilde geçti elime. Sonrasında da bir yazar arkadaşım öğle yemeğine davet ettiğinde “Piri Reis Restaurant’ına gidelim” deyiverdi birden. Bir anda Piri Reis’in bana bir işaret vermeye çalıştığını düşündüm. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün içindeki bu lokantaya Piri Reis Meydanı adı verilen bölümden geçilerek ulaşılıyor. Ankara’da denizleri çağrıştıran bir yeşillik ortasından lokantaya atlayıveriyor insan. Heyecanım belki de Zerrin Dağcı’nın derin denizlerine ulaşıyor olmaktandı, belki de Piri Reis’in beni denizlere çağıran coşkusundandı, belki de aşktandı. Zerrin Dağcı yazar ya, çok iyi yazar ya, çok güzel bir yazar ya, bir anda bir çarpışma olduğunu hissettim aramızda. “Uzun denizlerde yorulmaz gözlerimiz artık” dedim. Ankara’da güzel bir Mart yağmuruna şemsiye açtığımızda uzun denizlere açılmış kadar olmuştuk. Deniz dalgalanmaya, satırlar uçmaya başlamıştı hayallerimizde.


Ben de uzun bir aradan sonra yeniden yazıyorsam, Piri Reis’e selam olsun. Haydi açılalım; denizler kadar büyük olsun hayallerimiz. Hayallerinizi büyütmek için Piri Reis’in hikayesi kadar Zerrin Dağcı arkadaşımın kitaplarını da şiddetle tavsiye ederim. 



Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...