16 Ekim 2009 Cuma

Filling the evaluation form or Amerika'da gazetecilik kursu aldım da noldu!


Sen bedavadan ye, iç, gez, bi de otur “Şurası olmamış. Burasını şöyle yapsaydınız. Siz bizi üniversite öğrencisi mi sandınız. Lüzumu yok fazla gazetecilik dersinin. Bana özel röportaj ayarlasaydınız” diye adamları eleştir. Bu kadarı da fazla. Höst, yok deve ! Ama State Department bulamaz ki bizden daha iyi eleştireni, bizden daha iyi akıl vereni. Çare yok, katlanacak eleştirilere.

Yaaa, bitti mi güzelim liderlik programı. Edward Murrow amcamın anısına düzenlenen gazetecilik bursu. Yine bir sertifikamız oldu. Çok fena ilerledik gazetecilik yolunda, çok fena. Ben Ankara’ya dönersem, editör falan dinlemeyeceğim. Bir tek temsilcim Murat Yetkin’i, bir de genel yayın yönetmenim İsmet Berkan’ı tanırım o kadar. Sevgili, dünya güzelim, akıllı sarışınım, editörüm Ceyda da kabul edecek ki, ben artık Amerika tescilli bir gazeteciyiim. Siz ‘Amerikancı’ derseniz deyin, hiç umurumda değil. State Department’a en sert eleştirileri de ben yönelttim...naberrr: )))

Kısa kes, meges! Hadi atla gel, deseler bir daha gelirim. Dolu dolu bir üç hafta geçirdik. Yağmuru, karı, denizi, rüzgarı, güneşi üç haftada içimize çektik. Amerikalı gazetecilerin de bizim Türkiye’deki gazeteciler gibi gelecek endişesi taşıdığına bizzat şahit olduk. Madem global kriz var, hep birlikte öleceğiz. Ya da hep birlikte hayatta kalacağız. Yazılı basın ölüyor diyenler ağırlık kazandıkça, teknolojideki gelişmeleri daha yakından takip etmemin önemini acaip derecede kavradık. Ben zaten önceden kavrayıp, sevgili blogumu kıymetli beğenilerinize sunmuştum. Görüyorsunuz, ne kadar öngörülü bir gazeteciyim. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de iyi şeyler ya da kötü şeyler olursa, Amerikan halkı benim sesimden olayları dinleyecek, okuyacak. Avrupalı 16 gazeteciyle öyle güzel bağlar kurmuş bulunuyorum ki, Türkiye sayemde Avrupa’ya bile girebilir. Türkiye’nin Avrupa üyeliğine tam ters açıdan bakan Avusturya’dan gelen gazeteci arkadaşıma da “Edward Murrow gazetecilik sertifikası”nı boşuna ben vermedim...(Ukalayım, ukala....Yok, yok bana ne dediler. Bütün Türkler benim gibiyse vah dünyanın haline....)

Blogumu ABD Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere Avrupalı arkadaşlarım, Amerikalı gazeteciler takip etmeye başladılar. Ellerinde bir bilgisyarları var, anında Türkçe’ye çeviriyorlar. Ama ben bundan böyle İngilizce de yayın yapacağım. Tabii google dan yararlanarak. Af buyrun ama iki dilde birden aynı anda kendi kalemimden yazamam.

Sordular bize “Sizi en çok ne etkiledi, Amerikan dış politikasında değişiklikler görüyor musunuz. İyi miyiz, kötü müyüz” diye. Daha hiçbir şeyi başarmasa da Başkan Obama’nın halk üzerinde yarattığı sempati halen çok büyük. Bu sempati bitmeden herhalde kendisi de birşeyler yapacaktır. Zaten sözü var. Tüm dünyada diyalog istiyor. İran’la diyalogda kararlı olması da etkileyici. Dışişleri Bakanlığı’ndakiler Türkiye’de olup biteni yakından izliyor. Türkiye-Ermenistan yakınlaştıysa, bu da Obama’nın sayesinde. Bir de Kıbrıs meselesine el atarsa, Türkiye’deki anti-Amerikanizm tam tersine dönebilir. Beni en çok etkileyen tabii kafamda yaptığım karşılaştırmalardı. Bir Amerikalı size “Merak etme, hallederiz” diyorsa, gerçekten halledecektir. Ama bir Türk böyle diyorsa, kesin sallıyordur. Burada, yükseklerden atıp tutan Türk tanıdıklarıma bir kez daha gıcık olduğumu ilan edebilirim. Dürüst olun kardeşim. Var mısın, yok musun!!! Seven sevsin, sevmeyen önden buyursun!

New York’ta son toplantılarımızı yapıyoruz ve her seferinde ağlaşıyoruz. Çok sevdik, çok kaynaştık birbirimizle. Kosova’yı temsilen grubumuza katılmış, katı Sırp arkadaşımız Goran’ın elinden aldım gazetecilik sertifikamı. O, “Kosova’ya hayır” ben “Evet” deyip, kavga etmiş olsak da, yine sarıldık birbirimize. Bu programın en güzel yanı da buydu galiba. Farklılıklar zenginliğimiz oldu. (Farklılıklar zenginliğimizdir diyen cumhurbaşkanımız Sevgili Abdullah Gül’ü burada sevgiyle anıyorum. Daha farklı bir Türkiye için, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye için ellerimi kendisine uzatıyorum...)

Program biter ama Amerika bitmez...Bilin bakalım, New York’tan sonra nereye gidiyorum.

Hiç yorum yok:

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...