6 Nisan 2010 Salı

iSTANBUL upside down...Neresinden baksan güzel..!

Rene’yle ben Ankara’da İstanbul hayalleri kurarken, Avrupa’nın nerdeyse tümü İstanbul’a akmıştı. Rene’ye “Hallederim otel işini” havasını atan ben, bir-iki telefon görüşmesi sonrası depresyona girmiştim. Oteller doluydu. İstanbul doluydu. Küçük çaplı paniğimizi, şans eseri atlatınca, kadehlerimizi İstanbul’un şerefine kaldırdık. Koçum İstanbul! 2010 Avrupa Kültür Başkenti olunca, milyonlarca turistin akınına uğramıştı. 3-4 günlük Paskalya tatili için İstanbul, rüya gibiydi. İstanbul herşeydi.

Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.

“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…

Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !

3 yorum:

Ashley dedi ki...

Ya abla yandaki anketle ilgili bişi diycektim.Biz asla giremeyiz .Girsekte çok geç olur.Ben gençliğimde vizesiz gezip tozamıycaksam 23 yıl sonra 40 yaşımda napayım ya ??? Ya benden 10-15 yaş büyükler ? Vizeyi kaldırsınlar girmeyelim avrupa birliğine yaa yeterki vize kalksın gerisi umrumda değil.Belki benim torunum avrupayı ve dünyayı diğer dünya insanları gibi serbestçe anca dolaşabilir ama garanti veremiyorum

Hilal Köylü dedi ki...

Vize serbestliği hakkımız. Seyahat özgürlüğümüz için şart. Bunu da AB'lilerin kafasına vura vura söylemeye başladı Türk Dışişleri Bakanlığı. Gerekeni yaptıklarına eminim. Ama bak sen, daha da genç olduğuna göre daha yeteneklisin bizim kuşaktan. Resim, müzik, spor alanlarında profesyonelsindir belki. Yazılar yazıyorsundur, sergiler açıyorsundur, ne bileyim. Böylesi gençler için kapılar sonuna kadar açık. Senin için her türlü vize kolaylığını sağlamaya hazırım. Yeter ki sen, sıkma canını....

Alper Görür dedi ki...

Biri 40 yaşına yaşlı mı dedi? Duyamadım!!! :)
Hilal'cim, geçende facede resim altına şöyle bir yorum yazdım. snein de dikkatine çekerim. Bir kontrol et ben mi Başbakanın dediklerinde birşey atladım;
Başbakan Erdoğan'ı anlamak mümkün değil. Neden mi? Türk işadamlarına, sanatçılarına, sporcularına zaten bırak uzun süreli vizeyi, tamamen vize yok!!! Hatta kendine güvenen doğrudan "THY engellini" aşarsa Almanya'ya gidiyor ve pasaportunda mesleği kısmında açıkça yukarıdakilerden biri yazıyorsa büyük olasılıkla sorun olmadan girebiliyor. Yok daha garanticiler Alman konsolosluklarına başvuruyorlar ve vizesiz seyahat edebileceklerine dair bir yazı alıyorlar, sınır kapılarında göstermek için!!! Bizim Başbakan burada niye uyudu, kendisini niye kimse uyandırmadı anlamak mümkün değil!!!

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...