25 Aralık 2009 Cuma

Büyük resme bakın, büyük resme !


İsveç’in Ankara büyükelçileri için Çankaya’ya doğru uzanan Cinnah yolunun hemen sol başına oturtulmuş rezidansın en güzel duvarında, Atatürk’ün en sevdiğim fotoğraflarından biri duruyor. Bu fotoğrafta Atatürk, 1934’te Ankara’ya kendisini ziyarete gelen zamanın İsveç Veliaht Prensi 6. Gustaf’a, Çankaya sırtlarında ‘modern Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurduğunu ve Türkiye’nin Avrupa standartlarına kavuşması için kafasındaki projeleri anlatıyor. Türkiye’yi medeniyete kavuşturmak için arkasına halkı alıp, o zamanlar reform üstüne reform yapan Atatürk, bugün halen krallığı sembolük de olsa yaşatan, dünyanın en kalkınmış ülkeleri arasında yıldızı parlayan İsveç için de özel bir lider. O, bir halkın istediğinde nasıl reformist olabileceğinin en güzel kanıtı.

Atatürk, en güzel fotoğraflarından biri olan 1934’teki bu fotoğrafın üstünden 4 yıl geçtikten sonra ne yazık ki hayatını kaybediyor. Sonrası Türkiye için gel-git’lerle dolu. ‘Demokrasi, cumhuriyet, laiklik’ nerdeyse onu eline, diline alan tüm yöneticiler için ‘var olma siyaseti’nin temel malzemesi oluyor. Ülke her çeşit darbeyi, yoksulluğu, yolsuzluğu görüyor. Ama bir yandan da kalkınma yolunda ilerliyor. “O kadar da olsun artık” demeyeceğim ama sonra bu ülke sürekli yok ‘bölücülük’, yok ‘Kürt-Türk kimliği’, yok ‘türbanlısın-değilsin’, yok ‘irticacısın-derin devletçisin’ gibi ne yazık ki, içleri hiçbir aklı yerinde tarafından doldurulamamış tartışmalarla zaman kaybediyor. Şimdi de Türkiye “açılsın mı-açılmasın mı. Bu Kürtleri ne yapacağız. Türkler’e neler oluyor” tartışması. Türkiye’de son dönemde yaşananları alt alta bir koyun, insana doğrudan fenalık geliyor. Toplumda “Yok yok, bu iş olmayacak. Biz adam olamayacağız” diyenlerin sayısı artıyor.

Ama bakın; Avrupa’da dini, dili, ırkı ve renkleri siyaset malzemesi olarak kullanmaktan neredeyse tamamen uzaklaştıkları için uluslar arası çatışmaların çözümü sözkonusu olduğunda başvurulan devletlerden biri olan İsveç, hatalarımızı ve doğrularımızı nasıl görüyor. “Onların işi, zaten Türkiye’nin içişlerine karışmak” diyenlere de, “Siz, içişlerinizde boğulmakta kararlı olabilirsiniz ama Türkiye’nin aklı başındaki nüfusu sizi umursamıyor” demek istiyor ve yoluma devam ediyorum.

4 yıl Türkiye’yi en objektif gözle değerlendirmek için sadece TBMM’yi, siyasi partileri değil üniversiteleri, köyleri, okulları gezen Büyükelçi Christer, “Yapılan yanlış şudur: O da insanları, toplumları, siyasi partileri, her kimi olursa olsun tek bir sözü ve hareketi ile değerlendirmek. Büyük fotoğrafı görme yeteneğinin gelişmesi gerekiyor.” Görüyor musunuz, görüyor musunuz büyük fotoğrafı, büyük haritayı. Christer, açıyor büyük fotoğrafı, diyor ki, “Bu ülkede açık bir tartışma ortamı var. Öyle önemli ki herkesin konuşması . Herkesin kendi fikrini ortaya koyması.” Yani, bugün kavga-gürültü edenler, yarın konuşa konuşa anlaşabilir. Tabii bu, çıkar uğruna değil. Christer diyor ki, “Avrupa’yı Hristiyan klübü görenlere biz aldırış etmiyoruz. Türkiye, niye aldırış etsin ki”. Doğru, niye etsin ki? Avrupa’nın içinde 15 milyon Müslüman, Yahudi, Ateist var. Her çeşit adam var. Sadece Hristiyanlar yaşamıyor Avupa’da. Tamam, unutalım bunu olur mu. “Bu Hristiyan klubü AB, Müslüman Türkiye’yi istemiyor” demeyelim mesela. Ne diyelim? Christer diyor ki; söyleyecek çok sözümüz var. En güzelini yazayım mı buraya. Siz de çeşitlendirin olmazsa: “Arkamızda Atatürk reformları var. Onun reformlarından daha güzellerini yapıyoruz şimdi. Dahasını da yapacağız. İlerleyeceğiz.”

2 yorum:

ayse keskalan dedi ki...

Türkiye bu reformları, bu tartışma kültürünü, ucunda AB olsa da olmasa da devam ettirmeli. AB takıntı haline gelmemeli. Büyükelçi'nin sağduyusunu, aklıselim tavrını takdir ettim. Onun gibi kişiliklere hem diplomasi hem de politika arenasında çoook gereksinim var.

İsmail dedi ki...

Küçük oyunları bir tarafa bırakıp, bir kez olsun "büyük resme" odaklanabilseydik şimdiye dek sorunları da aşmış olurduk ama bir türlü kabuğumuzu kıramıyoruz. Sanırım işimize gelen bu. Bu yüzden yalpalanıp duruyoruz. Yazık.

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...