28 Eylül 2009 Pazartesi

Good night and good luck Türkiye !!!


Siz Türkiye'de neredeyse uyanmak üzeresiniz ama ben bu yazıyı bitirip uykuya dalacağım. Size “Good night and good luck Türkiye” deyip, Amerika’daki programımın ilk gününü kapatacağım. Bu güzel dilekte esin kaynağım, tabii ki televizyon haberciliğinin Amerikalı babası Edward Morrow. Televizyoncu değilim ama ‘gözüpek araştırmacı gazeteci’ olduğumdan Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Edward Morrow anısına düzenlediği uluslararası gazetecilik programına seçilmiş bulunuyorum. Çok şanslıyım, çok…!!!

50’li yılların sonunda komünist avcılığına çıkan McCarthy’e hiçbirşeyden korkmadan, inatla demokrasi dersi veren ve “Good night and Good luck- iyi geceler ve iyi şanslar” şovuyla ünlenen Morrow, medyanın doğru düzgün ellerde, doğru düzgün gazeteciler tarafından kullanıldığında demokrasiye can vereceğine gönülden inanmış, basın özgürlüğünün yılmaz savunucusu olarak tarihe geçmişti.

Bugün Washington’da dünyanın dört bir yanından seçilmiş yüzlerce gazeteci biraraya gelip, çeşitli gruplara ayrılıp ‘doğru düzgün gazeteci’lik yapabilmek adına neler yapabileceğimizi, kendimizi, çevremizi, insanlarımızı nasıl geliştirebileceğimizi tartışmaya başladık. Kısa, öz ama dolu dolu olan Washington turumuz, bu tartışmaların bizi gerçekten bir yere göstereceğinin kanıtı oldu bir yerde. Tarih ve gerçeklerden sapmadığımız sürece umudumuzu hep koruyabilirdik: ‘Memleketin babası’ olarak bilinen George Washington, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefferson, kölelik düzenini ortadan kaldırmak için canını ortaya koyan Abraham Lincoln..Bu isimleri sayıyorum, çünkü Washington’a geldiğinizde siz de Amerika’nın bu ünlü devlet başkanlarının anısına yapılan anıtları gezecek ve buram buram demokrasi kokan tarihi içinize çekeceksiniz. Daha çok demokrasi koklamak için de, siz devreye gireceksiniz. Tabii, önce gazeteciler devreye girecek. Cesur gazeteciler, demokrasiye inanmış gazeteciler…Var mı, diye sormuyorum buradan. Önce herkes kendine bakmalı ve cesursa elini kaldırmalı. Ben, “VARIM” diyorum ve size Washington’dan, Edward Morrow’un ünlü sözlerini aktarıyorum.

"Tarihimiz biz ne yaparsak odur. Ve bundan 50-100 yıl sonra tarihçiler üç yayın ağını inceleyecek olursa, renkli ve siyah beyaz olarak yaşadığımız dünyanın gerçeklerinde yozlaşma, dalalet ve tecritin izlerini görecekler. Şu anda şişman, rahat ve zenginiz. Sevimsiz bilgilere karşı bir alerjimiz var. Kitle medyamız bunu yansıtıyor. Ama göbeklerimizden kurtulup, televizyonun dikkatimizi dağıtmak ve bizi gerçeklerden koparmak için kullanıldığını göremezsek televizyon sahipleri, çalışanları ve izleyenleri bambaşka bir tabloyu çok geç fark edebilirler.”

"Tarih bizim yazdığımız şeydir. Böyle gidersek tarih öç alacak ve ceza bize kesilecek. Bilgi ve fikrin önemini bir an kenara koyalım. Normalde Ed Sullivan ile geçecek bir pazar gecesini Amerikan eğitimi üzerine bir araştırmaya ayırdığımızı düşleyelim. Birkaç hafta sonra Steve Allen’ın zamanında Amerika’nın Ortadoğu politikasını tartıştığımızı... Sponsorların şirket imajı zedelenir mi? Hissedarlar ayaklanıp şikayet eder mi? İnsanların kendilerinin ve şirketlerinin geleceğini belirleyecek konular hakkında birazcık bilgi edinmiş olmaları dışında ne olabilir? ’İnsanlar umursamaz, kayıtsızdır, içe kapanıktır’ diyenlere tek bir cevabım var: Bu düşüncenin aksine oldukça fazla kanıt var. Haklı olsalar bile, ne kaybederler? Çünkü haklılarsa bu alet (televizyon) eğlendirmek ve dikkat çekmek dışında bir işe yaramıyorsa işte tüp şimdi titriyor ve yakında bütün kavganın kaybedildiğini fark edeceğiz. Bu alet (televizyon) öğretir, aydınlatır ve ilham verir. Ama bu kullanan insanların amaçlarının ne kadar istediğine bağlıdır. Yoksa (televizyon) sadece ışık ve kablo dolu bir kutudur. İyi geceler ve iyi şanslar."

1 yorum:

ayse keskalan dedi ki...

TV denen alete alet olmamayı başarmalıyız gerçekten de. Çok önemli konulara değinmiş Edward Morrow. Okul yıllarımıza döndüm birden :))

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...