24 Ocak 2010 Pazar

Unutmadık, seni unutmayacağız UĞUR MUMCU

Uğur Mumcu öldürüleli o zaman daha 2 yıl olmuştu. Şimdi olmuş 17 yıl. 1995’te ben ve benim gibi bir grup gazeteci adayı, ‘demokrasi, hak ve hukuk’ sisteminin Türkiye’ye yerleşmesi için Uğur Mumcu’nun yolundan gitmeye karar vermiştik. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın öğrencisi olduk kararlıca. Ülkemize, bizi yönetenlere ne kadar kırgın ve kızgınsak, bir o kadar idealisttik, heyecanlıydık. Özgürlük ve demokrasi yolunda yeni açmaya başlamış karanfillerdik. (Ne oldu, kalmadı mı heyecan, idealizm?) diye yazının daha ilk başında atlayanlar olabilir diye hemen söyleyeyim. Bu ülkeye demokrasinin yerleşeceği umudunu biz yitirmedik. Kırıldık, tökezledik, ağladık, uykusuz kaldık ama ümidimizi yitirmedik. Yitirdiğimiz gün öleceğimizi biliyoruz. Uğur Mumcu’nun “UNUTMA BİZİ” diye seslenişi çok daha anlamlı, çok daha kanlıdır bizim yüreğimizde, bu yüzden. Bugün geride kaldıysa da 17 yıl, Uğur Mumcu bizim için çok daha yakındır. Kimisi gazetecidir, kimisi bankacı. Kimisi sigorta yapar, kimisi doğacı. Ama hepsi özünde İNSAN’dır. Gerçek insan. Hepsi özünde, bir karanfil koymuştur Mumcu’nun kalbine, bir mum yakmıştır aydınlığa.

Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda sayıların önemi var mıydı peki bugün? Kaç kişi toplanmıştık. Kaç mum yanıyordu aydınlığa. “Unutmadık, unutturmayacağız” diye haykıran kaç kişiydik. Yabancı birçok arkadaşımın “Ankara’nın gettosu” diye tanımladığı Gaziosmanpaşa’nın yarısı bile yoktu belki sokakta. Katiller mutlu muydu bu tablodan. Sokak, cinayetin üzerinden yıllar geçtikçe biraz daha boşalıyordu. Katiller mi nam salıyordu bu ülkede. Uğur Mumcu’nun “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” sesi dalga dalga yayıldıkça hoparlörden, katillerin bu ülkede belki her geçen yıl daha fazla cirit attığını hatırlatan görüntüler gözümün önünden saniye saniye geçiyordu. Yalnız mıydım yani, bu yalnız sokakta. Ben bir başına mıydım. 10 tane miydim, 10 bin tane mi. 100 bin tane miydim, 100 milyon tane mi? Bu ülkede sayıların önemi var mıydı? Nitekim, gün geldi bir demokrasi kahramanı milyon tanemize bedel oldu. Nitekim, öyle bir kahramandı ki, öyle bir gazeteciydi ki, öyle bir demokrasi aşığıydı ki, Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te, tam da evinin önünde bombalı suikaste kurban gitti. Öldürüldü, vuruldu. Koskoca devlet, koskoca Türkiye Cumhuriyeti onun katillerini bulamadı. 17 yıldır bulamadı. Öyleyse sayıların canı cehenneme. “3 müsün, 5 misin” değil… “İnsan mısın, demokrasi aşığı mısın, hak ve hukuktan yana mısın” bunun adı.

Belki bundan konuşmadı Güldal Hanım. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ilk öğrencileri olduğumuzda, bizi Uğur Mumcu’nun çalışma odasında ağırlayıp “Sizin demokrasi için yakacağınız bir mum ışığına bile ihtiyacımız var” diyen Güldal Mumcu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bugünkü başkan vekillerinden Güldal Mumcu. Bu meclisin ana muhalefet partisi CHP’nin İzmir milletvekillerinden Güldal Mumcu. CHP’nin sanki ölmez başkanıymış gibi sessizce sokağa girip, Uğur Mumcu’nun evinde Güldal Hanım’a başsağlığı dileğinde bulunan, sonra da sessizce sokaktan çıkan Deniz Baykal da konuşmadı. “Katiller nerede” sorusu, suikastin üzerinden geçen 17 yıldan sonra anlamını yitirmişti belki. Herkes biliyordu ki, katiller sokaklarda cirit atıyordu. Çok mu küçük, çok mu sessiz, çok mu anlamsız bir anma töreniydi bu yoksa. Yoksa ben demi aradan geçen 17 yılın kurbanı oluyordum. Kalbimdeki ağrıyla yaşamayı öğrenmiş miydim bu ülkede? Demokrasi yalanı, demokrasi açığı, demokrasi acısı alışkanlıklarımız arasına mı girmişti. Yalan yanlış demokrasi, bize normal mi gelmeye başlamıştı. Kanıksamış mıydık? Ne yani, böyle, katillerle dizdize yaşayıp gidecek miydik, gün gelip asılacak mıydık. Bu kadar mıydı bu ülke?

Beni allak bullak eden bir 24 Ocak günü, katillerin yine kutlu günüydü. Sonra gözlerimi, kan kırmızısı karanfillere, ısrarla yanan mumlara çevirdim. En yakın arkadaşım, kardeşim Ayşe halen fotoğraf çekiyordu. Mumlar yandıkça, gözyaşlarımın kuruduğunu hissettim. “Bir keskin kalem, bir kırık gözlük”tüm ben, yüreğim pır pır etti. Ayşe’nin fotoğraf makinesinde bir 24 Ocak albümümüz vardı işte. Unutmamak için yeterli cephanemiz vardı yani. Katiller, umudumuzu öldüremeyecekti, öldüremeyecekti…

3 yorum:

ayse keskalan dedi ki...

Kocaman bir faili meçhuller mezarlığına döndü ülkemiz...Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç.......ve dahası..... Umutlu olmak zor bu ülkede ama umudumuzu yitirmek lüksümüz de yok sanırım....

YONCA dedi ki...

Uğur Mumcu'yu ne kadar unutturmaya calıssalar da, basaramayacaklar .....

İsmail dedi ki...

Bu dokunaklı, ve her satırıyla insanın içini acıtan yazıdan sonra ne söylesek boş. Maalesef. Umutlu olmak için bir sebep var mı (hala) bilmiyorum ama sanırım gittikçe daha fazla umutsuzluğa bürünüyoruz. Çünkü her tarafı kire, suça, kana bulanmış bir ülkede; ne yaparsan yap yolun hep umutsuzluğa çıkıyor. Öylece kalakalıyorsun. Kapana kısılmış gibi!

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...