22 Nisan 2012 Pazar

Abiniz Barzani konuşuyor


“Ben PKK'nın lideri değilim ki, onlara 'silah bırakın' diyeyim. Bırakmaları gerekir elbet. Zaten, savaşla hiçbir işin çözülemeyeceğini herkes anladı. Herkesin barışçıl politika izlemesi gerekir. Ama diyelim PKK, savaşı tercih etti; onları Kuzey Irak'ta yaşatmam...”

Bakın şu konuşana....
Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'nin Başkanı Mesut Barzani. Nam-ı diğer; Kak Mesut. Abi Mesut yani.... (Burdaki Kak, Kürtçe abi anlamına geliyor)

Çok yakınındayım. Tamam Ankara'ya gelmiş, yakın olmayıp da ne yapacağım ama inanamıyorum. Bana hiç inandırıcı gelmiyor. Beni bu kadar güvensiz yapan nedir? Bu arkadaşın PKK'yla olan bağı mı, olmayan bağı mı ? Yıllardır dökülen kan, gözyaşı mı? Bu üst perdeden konuşmaların hepsi hikaye mi? Eğer gerçek bir irade olursa çözülüp, gider mi terör sorunu? Gerçek irade dediğiniz, abi Mesut'ta mı var?

Neden olmasın? Haydi iyimser olalım. Baksana neler değişti, değişiyor. Hepimiz barışçıl politikaların arkasındayız. Ama ne zaman barış adına bir adım atılsa, birileri suyu bulandırıyor. “Yine aynı düşman” hayalkırıklıklarını yaşıyoruz. Milletçe kan ağlıyoruz. Tüm umutlarımız kesiliyor. Yaşama yeniden sarılmak için bir yerlerden mutluluk buluyoruz, yolumuza devam ediyoruz. Sonra yine hep o salak kısırdöngü. Yalan, yalan, yalan.. Hayat, yalan...

İyi de düşman kim? Barzani mi ? Aslında onun da çok ezik, üzgün, kırgın olduğunu gözlerinden okumak mümkün. Bildiğin bıkkınlık var adamda. Ağzından çıkanı o da anlamakta zorlanıyor çoğu zaman. Düzgün çevir şunu sayın bay çevirmen...

Abi Barzani Başbakan Tayyip Erdoğan'la, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le konuştu yetmedi demek ki, bir de benim gibi olayın özünü, sözünü çözmeye çalışan zavallı gazetecilerle biraraya geldi. Biraraya geldik de ne oldu? Anladık mı olayın özünü, sözünü. Bu arkadaşın PKK'yla bağının olmadığına inansak, sorunlar bitecek mi? İşte böyle saçma bir kısırdöngü bu terör işi. Enerjimizi sömürüyor, beynimizi kemiriyor. Belli ki bu işin içinde sadece Türkiye, Irak yok. O da var, bu da var ama başka başka abiler var. Ve işte o abiler, terörün ekmeğini yiyor. Zehir zıkkım olsun, diyeceğim ama beddua kime yarar.

Barzani kendi hedefinin peşinde: Bağımsız Kürdistan. Bu konuda Şii Başbakan Maliki'yle anlaşamamış da, Türkiye'den destek bekliyormuş. Yok, daha neler? Diyelim oldu böyle bişey... yok daha neler, yok daha neler? Bölük, pörçük coğrafya kime mutluluk getirir ki üstadım... Benim burda hayal gücüm tükeniyor dostlar....

İyi de Barzani geldi, ne oldu? 9 yıllık Amerikan işgalinden kurtulan Irak'ın yine allak bullak olduğunu görüyoruz değil mi? Şii Başbakan Maliki, sünnilerin tepesinde. Kürtler, sünnilere destek çıkıyor ama ittifak kurmanın ülkedeki bölücülüğü artıracağını biliyor. Sonra Maliki, Türkiye'ye “içişlerimize karışmayın” diye esip, kükrüyor. Al sana bir “1 minute” vakası daha. Tayyip Erdoğan konuşuyor: “Biz, en zor zamanlarında Irak'ın yanındayız. Kem söz sahibine aittir”... Valla döveriz seni Maliki...

Bu yazdıklarımın “iyi de Barzani geldi, ne oldu?”sorusuna yanıt olmadığının hepimiz farkındayız değil mi arkadaşlar. Bişey olmadıysa, ne yapabilirim ki... Gelen gelsin, giden gitsin.. Bişey olmadı abi ya,,,, hiçbirşey olmadı.....

4 Mart 2012 Pazar

KAR, Hüsran ve INSTAGRAM...


Kar, deli yağdı. Günlerce yağdı. Herkesi bir kenera itti. Şehrin hakimi oldu. Kafasına eseni yaptı. Dalga geçti, alay etti. Sevindirdi, kızdırdı. İstediğini yaptı. Bu kış, çok kar yağdı. Bütün güzelliğiyle, bütün hüznüyle, bütün gücüyle yağdı. 

(Blogu bıraksam, şiir mi yazsam şimdi acaba? Ya da Simonov okusam, delice okusam: Bekle beni geleceğim – bütün gücünle bekle- kimseler beklemezken bekle – karlar tozarken bekle – yalnız sen olsan da bekleyen beni- bekle beni geleceğim)


Benim sevgili okurlarım bilirler. Böyle konudan konuya geçiyormuş gibi görünsem de, aslında bu bir çeşit konsantrasyon tekniğidir. Kar; şehrimizi, ruhumuzu, sinirlerimizi, kalbimizi alıp götürürken, daha neler neler getirmiştir. Gittiğimiz yerler neresidir, uyuduğumuz uyku kimindir, hangi zamana uyanmışızdır, hangi yaralarımız iyileşmiş, hangileri derinleşmiştir. Kar, bana ne yapmıştır? Kar, bize ne yapmıştır?

 Prag Mezarlığı’nın son yaprağını kapattığım anda, kendimi karla kaplı bir mezarlıkta, gözyaşlarıyla bulmam bir tesadüf müdür? Kontrol edemediğim gözyaşlarım, kontrolsüz gülüşlerim kadar hüzünlü müdür? Kışın ortasındayız ama her yerden ‘sarı lale’ fışkırması neyin nesidir? Ben yanlış mı düşünüyorum;  sadece mevsimlerde değil, ruh iklimlerimizde demi  gel-git’ler olmaktadır? Sorular, sorular, sorular.... (Halen sorulara bayılıyorum,,,, bilmiyorum nereye kadar? Haydi sen de sor. Hep sor.)

 
Bu kadar işin gücün arasında seyre dal, kara bat, içine kapan. Eve de kapanabilirsin. Hüsran olsun cümlelerin sonu. Islansın gözlerin. Ama bana bir kahve yap. Sade olsun... (Benim sevgili okurlarım, burda saçmalamaktan çok, yoğun hüzün baskısı altında kendime bir çıkış yolu aradığımın farkındasınız, değil mi... ) Bir yol buldum sanki şimdi: Uykulu gözlerle döndüm rüyamdan, sana sarı laleler aldım çiçek pazarından... (Şarkılar iyi geliyor hep, biraz daha acıyor yaralar ama olsun,,,oluyor işte...)

Mevzu derinleşti. Kar da hep derin oldu ama. Eeeee, sonuç ? :  Instagram’ımdaki ‘yalnız’ fotoğraflar... Yukarda yazdıklarımı silsem de acaba şimdi sadece “ İnstagram’ı seviyorum “ mu desem... Evet, seviyorum...


1 Ocak 2012 Pazar

Gitti 2011, geldi 2012..... Beni izlemeye devam edin.... !


Üstünden atlayıp, geçemem. Sıradandı, öylesineydi hiç diyemem. 2011'i kayıtlara geçirmem şart... 2011'le birlikte televizyonculuğa başladım ben. Ben bir televizyon yıldızı oldum n'aber.... !!!

Şaka bir yana, televizyondan hep uzak durmuştum. Yazmak, çizmekti benim hayatım, mutluluk kaynağım, enerji depom. Hiloş bir de televizyonda olsan ne iyi olur diyenlere resmen burun kıvırırdım. Yazının, gazetenin büyülü havasında hiç dolaşmadıklarını düşünür, içten içe onlar adına üzülürdüm. Ben sözcüklerin prensesi, gazete haberlerinin büyücüsü, kaleminin üstadı bir gazeteciydim... Bu kadar da beğenirim kendimi işte ! Zaten beni çok yakından tanıyan bilir, siz de bilin. İnsan kendini beğenip, kendini sevmezse hiçkimseyi sevemez, hiçbir katkıda bulunamaz şu fani aleme....

Ama o da ne; 2010'un sonlarında 14 yıl çalıştığım gazetemle aramızdaki aşk; sorunlar yaşadı. Ayrılmak zorunda kaldık. Hep özleyeceğim bir aşktı geride kalan ama hep de yaşatacağım bir sevgi. Tra la laaaaa..... Merhaba HaberTürk-TV....

Artık televizyondasın... Daha güzelsin, daha kıvraksın, zekisin. Koş Hiloş, koş... Nereyeeee? Yapmadığım hata kalmadı. En safiyene hatalar... Uykusuz geceler geçirdim, bu iş nasıl olacak diye yedim, bitirdim kendimi... Ama inanılır gibi değildi, yepyeni arkadaşlarım oldu. Benim gibi bir canavarı, habere gözü doymaz, hırslı, aç bir gazeteciyi bağırlarına bastılar. Sayelerinde, nefis bir yıl geçirdim. HaberTürk TV'ye şimdi gerçekten, kocaman ayrı bir teşekkür etmek istiyorum. Beni izlemeye devam edin, canlarım....

Gerçek gazeteci, gerçeklere aitti. Gerçeklerden beslenirdi. Onun besin kaynağı; sormakla, sorgulamakla ortaya çıkardı. Gazetecilik için yaptığım ilk çeviri metin, 1900'lü yılların başında Missouri Üniversitesi Gazetecilik Okulu Dekanlığı yapmış Walter Williams'a aitti. Williams, “gerçek gazeteciye her zaman çok ihtiyacımız var. Çünkü o bizim can damarımız” demişti... Bunu niye yazdım? Bilerek yazdım. Gerçeklerden ayrılmayalım, 2012'de de gerçeğin peşinde olalım diye yazdım. Bir de; sizi gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışanları da, gerçeklerin içine çekelim diye yazdım... Öfke yok, kırgınlık yok. Sevgi, aşk ve şevk olsun diye yazdım... Hepimizle ama hepimizle çok güzel bir yıl daha paylaşalım, gerçekleri konuşalım diye yazdım.... Hoşgeldin 2012...

6 Aralık 2011 Salı

Beni uzaya götür Baydın,,,, Biden :)))))


Ankara'dan Biden ( 'baydın' diye okuyorum bunu ) geçti gitti. Ne kaldı geriye, ne kaldı? Aklımda sadece Amerika'nın 2 numaralı başkanlık uçağı Air Force-2'ye eşlik eden uçaktan çıkan bu garip adamların kaldığını söyleyebilirim. Evet, koskoca ziyaretten bu görüntü kaldı aklımda...

 Kimdi bu adamlar? Biden'a eşlik eden uçaktan çıktılar, sonra da Ankara'ya dağıldılar. Amaçları, güvenliği sağlamaktı. Havada kuş uçurtmamaktı, kelebekleri cansız bırakmaktı, soluğunu kesmekti tüm olağan şüphelilerin. Savaşta mıyız, hayır. Bu ne? Gerçekten, bu ne? Biden'ın güvenlik ordusu... Amerika Başkanı Barack Obama'nın yardımcısıydı Biden, Amerika'nın 2 numarası dedik kısaca biz ona.

Tamam, Irak'tan Ankara'ya uçmuştu. Kimin elinin, kimin cebinde olduğu halen belli olmayan Irak'ta son gözlemlerini yaptı belki de Biden. Niye ? Amerikan kuvvetleri, işgalin ardından çekiliyordu Irak'tan. Yıl sonunda çıplak bir Irak olacak elimizde. Amerikasız bir Irak. Kendi halinde bir Irak. Zararsız bir Irak. Normal mantık; bunu gerektiriyordu. Amerikalılar çekilirse Irak'ta daha az ayak oyunu dönebilirdi. Bir yandan Kürt yönetimiyle bir yandan da öteki Irak halkıyla dirsek temasını sürdüren, aynı zamanda Türkiye'ye “PKK'ya karşı birlikteyiz” diyen Amerika, terörle mücadelede küme düşmüştü. Umurunda mıydı bugüne kadar? “Elbette” diye yanıtladı büyükler. Ama hayır, ama hayır. Bugüne kadar hiç umursamadı ki; Türkiye'ye bütün iştahıyla saldırdı PKK.

Ama bak, şimdi Biden geldi. Ve mesele yine Irak. Türkiye'nin yardımını alamazsa Amerika, Irak'tan adam gibi çekilemeyecek. Para üstüne para harcayacak. Olmaazz, olamaz... Türkiye'nin yardımını almak zorundayız. Öyleyse, gel sen kenera. Kardeşim, bu uzaylı adamlarla mı inilir uçaktan. Burası Irak mıki sen halen aynı güvenlik önlemlerinin içindesin. Kimler olağan şüpheli, açıkla da rahatlayalım. Ne olacak, Biden'ın kılına zarar mı gelecek Türkiye'de...

Topla konuyu Hiloş, topla ! Ama yok, ben taktım bu uzaylı adamlara. Bunlar Ankara'da ne yaptı, ne yedi, ne içti, kimi dinledi, kimi kurcaladı ? Yeraltına indiler ya da kelebek olup uçtular. Bir daha kendilerini göremedik. O kadar da Biden'ı takip etmemize rağmen. Sonra duyduk ki, Biden söz vermiş Türkiye'ye. “PKK ortak düşmanımız. Savaşırız, kanımızın son damlasına kadar” demiş. Niçin olmazzzz,,,, yaaaa niçin olmaz.... Bir Biden için bu uzaylı adamlar devredeyse, PKK'ya karşı bizim bilmediğimiz kimbilir neler devrede? Hadi bana sürpriz yap Biden, hadi. Bu uzaylı adamların için gönlümü al. “Helal” dedirt bana “helal”... Beni uzaya götür Baydın, beni uzaya.... 

8 Kasım 2011 Salı

Gez de, eğlen... Toz da öğren... In the gettoooooo.....


Tamam; gez, toz da,,, nereye kadar? Bu saçma soruyu soranlara, sorduranlara aldanır mıyım hiç. Hep eğlence, hep eğlence.... Sen şikayetini edersin, durursun. İç sesin, etrafını saran saçma duvarların konuşur da konuşur. Konuşsun bakalım.. Evet tabii ki hep eğlence, tabii ki gez-toz. Neyin sonu var hayatta. Biz finallerle uğraşmıyoruz....

İnsan böööyle kaptırınca kendini doya doya eğlenmeye, kendine paranoyak paranoyak baktığı çok oluyor. Allahım, bu nasıl bir kopmaca, bu nasıl bir eğlence. Her şarkının ayrı bir tadı, atılan her adımın ayrı bir anlamı kalıyor aklında. “Yok, yok, bu kadar da güzel olamaz herşey “ diye saçma sapan şekillerde karşına çıkıyor o şeytan. Aman, içimde olmasın. Karıştırsın, dursun aklımı arada bir. Dursun. Dursun orda.

Bak şimdi nefis bir öğleden sonra Varşova’nın tam da ortasında oturmuşsun bir banka Şopen (özellikle böyle yazıyorum artıkın... orjinali aklımızda) dinliyorsun. Düğme yapmışlar, basıyorsun. Al sana hayat, al sana Şopen. Ruhun değil, için açılıyor. (Strasburg’daki Kayhan arkadaşıma tüyolar bunlar... dahasını o bulsun sonrasında. Her seferinde parantez açamam!) Ruhun senin oluyor, senin. Burada çok mühim küçük bir not: Ruhunun senin olabilmesi için onu gerçekten elektriğini saran birileriyle kucaklaştırman lazım. Benim gibi zavallı faninin şansına bakar mısın. Beşlemişim olayı. Birbirini ahenkle bütünleyen beş kadın ruh. Hadi ordan... İnsan ruh!!! Bunun kadını, erkeği yok. 

15 yıllık muhabir olursun, dış haberlere ömrünü verirsin ama Polonya’yı  bu kadar içten öğrenemezsin. Öğrenmen için yaşaman şarttır. Yaşaman için paylaşman. Ama bak, bak.. şu paylaştığına bak... In the gettooooo..... Karolina değil, öteki Polonyalı arkadaşı, bize şehri karış karış dolaştıran utangaç çocuk:  Aslında Polonya, Yahudileri çok sevdi ama Almanların kurbanı oldu. Arkadaşım; 2 milyon Yahudi, 2. Dünya Savaşı’nda Polonya’da ölmüş mü, ölmüş. Artık bunun hesabını, kitabını tutmanın anlamı var mıdır, insanlara bu kadar eziyet çektirmenin. Tarihin acı gerçekleriyle yüzleşen, yüzleşmiş. Yok valla ben Almanya’ya bok atamam, Polonyalı arkadaşlarım var diye. Şahsen diyorum ki,  bu Yahudi katliamı olayını abartmayalım. Abartılmış zamanında. İspanyolu, İrlandalısı kızdı bana. Grubumun en şekerleri. Kızarsanız kızın...
Gittik, Varşova gettosundan kalan duvar parçasının önünde fotoğraf çektirdik. Öldürülenleri saygıyla andık. Yetmez mi, yetmez... Arkadaşım; işte Varşova’da nefis bir müze var. Ne olmuş, olmamış 2. Dünya Savaşı’nda, kim kimi öldürmüş, Yahudiler nasıl acı çekmiş öğren de öğren. Müze, çok güzel. Eee, kim öldürdü bu Yahudileri? Valla, bir şarkıyla es geçmezsek bitmeyecek bu fasıl,,,, In the gettoooooo......  Öyle bir dürtüyor ki içimizdeki bilgiye aç çocuğu zehir gibi Varşova turumuz, daha okuyacağız diyoruz, daha okuyacağız.. Neymiş? Hep eğlence, evet hep eğlenceymiş amaaa... Okudukça, gezdikçe, öğrendikçe daha çok eğleniliyormuş hayatta. Rengini ver, anlamını yükle hayata. Çeşit, çeşit olsun... (Kayhan, sen de şu Polonya konusunda bildiklerini paylaş bizimle. Nedir bu Yahudi meselesi kardeşim, her yerde karşımda...! Açız biz, açız,, bilgiye açız... Ne çok Nazi kampı var Polonya’da. Tamam öyleyse, geliriz yeniden gezeriz o kampları.)

Varşova’da 3 gün, 3 gece. Hiç uyumadık. Saatler bitmez. Dahası var, daha, daha... Tamam, bu gece Karaoke’de saçmalamayacağız aynı sahnede. Entel-dantel-içsel-dışsal meselelere dalacağız. Bir de sürprizleri olsun bize gecelerin, olsunnnn......

7 Kasım 2011 Pazartesi

Dziekuje (ÇİNKUYA) KARO.... Şimdi Varşova'dayız


Pardon da, bu bir saat rötar neyin de nesi.  Polonya Havayolları beni bir saat daha bekletti güzelim İstanbul’da. Nefis bir rüyanın içinde uyandım bile ama halen bekliyordum. Yanımda bir garip genç grup. Siz de mi Varşova’ya gidiyorsunuz. Yes... Türk Milli Hentbol Takımı. Şöyle uzaktan bir baktım, içlerinden biriyle hoş-beş ettim... Olur olur dedim, rüyalar gerçek olur. Bu takım şampiyon olur, ben de Varşova’ya giderim dedim.... Varşova’ya gitmek zaten başlı başına bir rüyaydı. Şu fani dünyada kurduğum en süper arkadaş grubumla bir yıl aradan sonra yeniden buluşacaktım.  (Bu, rüyanın birinci boyutu) Ötekisi; Varşova havalimanı büyük bir kaza yaşamış, trafiğe kapanmıştı... Tam da açıldığı gün, ben gidiyordum. Rötar vardı, karışıklık vardı ama uçacaktım işte. Ben en iyi uçmayı bilirim... 

Gerçekten telefon mesaj sesi bu. Bir kez daha kapamayı unutmuşum. Hep unuturum ve sonra utancımdan ölürüm. Yere inmek üzereydi uçak amaaaa bakmaz mıyım ben o mesaja.Uçakta mesajımı güzel güzel okudum. Grubumun Katalan kızı Cema, nerede olduğumu soruyordu. Onunla havalimanında buluşacaktık. Ama o da ne. Barselona uçağı sis yüzünden 300 km öteye, Kattowitz’e inmişti.  Ama o 300 km sonra 1 km’ye dönüştü. Bizim heyecanımız yüzünden elbet. Geldi, geldi ve hepimizle buluştu. Karo evdeydi zaten. Sabah buluştuğu Şona ile heyecandan ölmüşlerdi. Sonra ben kavuştum onlara, sonra Mara. Ve sonra Cema.... 

İlk yemek. Evet, çok önemli. Ne kadar sosis, salam, şinitzel, lahana salatası, sos varsa bulup buluşturmuşlar, koca bir tabak yapmışlar. İşte bir sosis-salam kültürü daha. Sosis, salama geçmeden hani bizim şu sızgıt et dediğimiz şey vardır ya, dondurmuşlar onu, ekmeğe sürmek için. Sonra  da turşuyla katık etmek için. Ve elbette insana anasından doğduğunu ve günün birinde toprak olup gideceğini hatırlatan votka mucizesi. Dert yok, keder yok. Yemek, içmek, gülmek ve aklınıza gelen şey var... Daha, daha, daha yok mu hayatımızda dediğimiz  türden.  Ama işte yeniden birlikteyiz. Hatta bu buluşmalarımızı gelenekselleştiriyoruz. Amerika, Barselona ve şimdi de Varşova.... Benim televizyon saçım, Karo’nun Polonyaca teşekkürü, Kattowitz’e inip bir Alman’la Varşova’ya gelmek zorunda kalan Cema’nın ‘açlıktan ölüyorum’ halleri ve Votka’nın en sıcak çeşitleri; ilk akşamın en nefis konu başlıkları diyeceğim ama hayır.... Dahası var. Gittik bir Karaoke’ye: Bu Polonyalılar şarkı manyağı. Söylerken kopuyorlar. Taaa içten, derinlerden söyledikleri yetmiyor, bir de etrafında gördükleri, buldukları herkese sarılıp, sevişiyorlar. Ve biz de şok olduğumuz bu durum için Public Sex dedik Cema’yla. Kısacık erkekler; upuzun, iri yarı, hatta at gibi kızlara bir merdiven basamağı çıkıp sarılıyor. İşte Polonya’nın sarsıldığı an: We’re the world,,, we’re the childrennnn.... Bu şarkıyı öyle söylediler ki, aşktan sarsıldı koca Karaoke salonu... Bizi gülmekten çılgına çeviren ikinci noktayı daha söyleyip, kapatayım bu blog faslını...: Dziekuje.. Çin-ku-yaaa..... Polonyaca teşekkür demek.. çince teşekkürün aynı  soundu... Karo, pek çince’yle ilgisini göremedi ama o da onun meselesi... Biz; teşekkür edip edip güldük işte.. ÇİNKUYA KARO......

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Lüküs hayat,,, Oh ŞAM ne rahat ... Cham de Palace....


Bir ben miyim perişaaaan Şam sokaklarındaaaa..... Bir taksiden indim, ötekine bindim. Yürüdüm, gecenin karanlığındaaaaa... Garip, garip adamlar elimdeki kameranın içindeki videoyu seyretmek istediler. “Ver onu bize” diye gözümün içine acı acı baktılar. Kolumdan tuttu hatta biri. Ama bennn... Verir miyim ha, verir miyim... 

Şam değil Paris... Işıl, ışıl... At sandalyeyi sokağa, şarkılar söyle gökyüzüne. Yıldızlara takıl... Bangır, bangır göterici seslerine dal, git istersen. Şam ayakta, Şam uykusuz. Burdaki arkadaşlar da “Canımız, ciğerimiz Esad” sloganı atıyor. Suriye bayrakları her yerde. Esad Amca, her binadan sırıtıyor. “Banane ya, banane sizin Suriye’nizden” çıkışlarım bile kurtarmıyor bunalım hallerimi. Sen git, Hama’da görüntüler çek, gel Şam’ın ağır-çekim hayatına takıl. Hiloş, engellendin. Dur işte, dur ! İnterneti durdurmuş bu Esad’cı arkadaşlar sizin anlayacağınız. Sıkıysa bir mesaj yaz, görüntü geç. Ne yani, görüntünün turşusunu mu kuracağız...  Offf, ömrümü yediniz. Ara, tara, tırım, tırıs yok. İnternet yok. 

Şam iyi mi, iyi. Güzel mi, güzel. Ben de görüntüleri unutup, bir sakinleşebilsem. “Hem zaten ne vardı ki Hama’da? Değil mi ya. Hikaye orası. Üç-beş isyankar çıkıp, slogan atıyor orda. Aklın sıra Esad rejimine karşı geliyor. Amerika’nın öncülüğündeki  ‘kafirler’ de çıkıp, Suriye’yi yerinden oynatmak istiyor. Haşaaaa, sümmü haşaaa,,, moskof olurum da, kafirlere yedirmem bu ülkeyi.”  Tek kelime abartmıyorum, eksiltmiyorum.  Şam sokaklarındaki insanların bu yorumlarını dinledim sabaha kadar. 

Ertesi gün de, Şam halkı kendi işinde, gücündeydi. Sanki bir yerlerde Sezen çalıyordu, onların Esad konusunda olup bitenlerden bihaber hallerine şahit oldukça : Ben anlamam toptan tüfekten, ben anlamam taştan yürekten. Bunları boşver, ne haber aşktaaaaan... 

Görüntü geçme sevdasına uykusuz kaldığım ama beceremediğim Şam’da bana ağırlığını hissettiren tek izlenimim vardı : Bu Şam’ı, Suriye’yi anlamak için çok çalışmak lazım çoook. Arap baharı deyip geçemezsin. Rüzgar dersin, kara saplanırsın. Yağmurda şemsiyesiz bile kalırsın. Öyle her çiçeği koklayamazsın, koparamazsın...

Alalım biz şurdan ofisteki arkadaşlarımıza tatlılarımızı, Şam konusunu çalışmaya devam edelim.
Tabii ki buraya Şam’ın fotosunu koymuyorum. Yeter artık ! Ben önde olmalıyım. Sefilliğim değil, sedef koltuğumla keyfim önde olmalı. Yine bir klasik : öl, geber ama hayat devam etsin. Şam’da da hayat akııııp, gitsin !!!
Not : Bana Suriye gezisinden çok özel fotoğraflarını verip de, sizinle paylaşmamı sağlayan Salih Bilici arkadaşıma buradan kocaman bir teşekkür ediyorum. İnsanlık ölmemiş arkadaşlar. İnsan var, insan var. Umudunuzu yitirmeyin hayattan....

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Ben bu çelişkiyi yerim.. Hama'ya gittim (3)

Ne yapmalı, ne etmeli... Bir bilene mi danışmalı.... Suriye, Libya değil. Suriye, Mısır değil. Tunus değil. Burda Arap baharı falan hissedilmiyor. Bildiğin Suriye. Karmaşa, kurmaca, kutu kutu gizem... çöz çöz, bağlansın. Yüzde yüz şüphe, yüzde yüz paranoya.... Anlaşıldı, bu Hama halkı sevmiyor Esad’ı. Zaten tarihte de burası hep direnişçilerin diyarı olmuş. Bu direnişten özgürlük rüzgarı, hadi bilemedin bizi romantizmin doruklarında gezdiren Arap baharı çıkar mı, hiç sanmam....

Dört bir yan askerle çevrili, ortalıkta bağıranlar, çağıranlar. Toza bulaşmış bir hayat, toz kent Hama. 3 saatlik bir gözlemde mi çözeceğim ben orayı, ya da bir başka dünyalı. Ya da bir başka kendini çok iyi gazeteci zanneden arkadaş. Bu çelişkiden çıkamaz kimse... Hiç kimse...

Derken, bindik otobüse... Derken, indik otobüsten. Kocaman bir otelden içeri akıyoruz. Krallara layık bir sofraya oturtuluyoruz. Burası da Hama. Şimdi acıyı, kederi, isyanı, yılmışlığı görmüş ben, çelişkilerle boğuşmuş kalbim, bu sofrayı görünce deliye dönmesin de ne yapsın. İnanılır gibi değil. Burası da Hama. Masada bir kuş sütü eksik nerdeyse... O, tepsiler dolusu kuzu tandır mıdır, pilavlı et midir, bademli kuzu çevime midir tepemizde gezinenler, onların fotoğrafını çekmeye yanaşamadım bile ben. Ayıp artık, insanlık var.

Yoksa insanlık dediğin bu mudur? Biri yerken, birinin geberip gitmesi midir. İnsanlığın tanımıyla uğraşmak kadar sıkıcı bir şey olmadığından bırakıyorum şimdi ben bu konuyu bir kenera.

Peki, ne olmaktadır ? İşte bir bilen... Bu adam bilir. Zehir gibidir, gittiği coğrafyaları hatmetmiştir. Hem de yakışıklıdır. Yakışıklıların zeki olduğunun açık kanıtıdır benim gözümde. İsim veremem arkadaş, önemli bir şahsiyettir.

Der ki; Suriye’de kırılma yeni yeni başlamaktadır. Daha uzun zaman alabilir, halkın örgütlenip de, birilerinin tepesine çıkması. Özgürlük diye sokaklarda kavrulması. Her mahallenin, her sokağın bir akıllısı, bir bileni vardır burda. O sokak bilicileri, akil adamları birleşecek de, bir oluk olup akacak. Çok zaman alır, çok. O sırada bu Suriye ömrümüzü yer. Nasıl mı? Esad’a “Çekil, git”, “Çekil, git” diye bas bas bağıranlar, Türkiye’nin kapısını tokmaklayıp, dururlar her seferinde. Esad da, “Sizinle mi uğraşacağım” der, sağa-sola saldırır. Eyvah, sınır. Eyvah, Suriye en yakın komşumuz !!!

Size Şam’daki entel-dantel gezmelerimizi, gözlemlerimizi de anlatacağım. Ama önce buyrun bakalım Hama sofrasına... Kursağınızdan geçerse... Ya da YERSE !!!


Suriye'de neler oluyor..? Hama'ya gittim.... (2)


Meydanın hemen ortasının sağındaki bölümde dikkat çeken bir grup asker var. Siper almış gibiler. Durun ben bir anons çekeyim. Allah, Can Ertuna’dan razı olsun da, anons çekebiliyorum. Olmadı, bir daha... “Yok, yok.. Oldu” diyor Can her seferinde. Beni kibarca başından defediyor. “Kesersiniz şurasından, yapıştırırsınız orasından olur” açıklamaları bile yapıyor. Allah gerçekten razı olsun, bak çektim bile bir anons :

“Esad ordusunun Ramazan arefesinde bile operasyon yapmaktan çekinmediği Hama’da hayat, şimdi kendiliğinden akıyor sanki. Herkes sokakta. Askerler de sokakta. Tedirginlik ve korku var yüzlerde. Kimse konuşmak istemiyor....”

Böyle mi, böyle. Şaşkın, şaşkın bakışlar sarıyor dört bir yanımızı. Kavgaya, gürültüye aç gazeteciler gibi meydanda boy gösteriyoruz. Biz de neyin nesiyiz. Onlar da çözmekte zorlanıyor bizi. Esad diyoruz gak, Suriye diyoruz guk, Türkiye diyoruz haaaa... !!! İmdadımıza yarı Suriyeli, yarı Türk olanlar yetişiyor. Biz gazeteci grubuna “Alın, kimliğim sizde kalsın” diyecek kadar güvenen arkadaşımızın ismini yazmak istemiyorum yine de ben. Güvenlik bu. N’olmaz, n’olmaz...

“İnsanları öldürdüler, geberttiler. Ben Türkiye’ye kaçtım. Korkuyor bak insanlar, konuşmak istemiyorlar. Yaktılar, yıktılar...” Eeeee.... “Gitsin bu Esad, bitsin bu rejim”... derkennn, çember genişliyor. Sokağın orta yerinde, meydanın göbeğinde Esad karşıtı gösteriler başlıyor. Slogan atıyorlar. Benim, yüzünü birdenbire açmak istediğim kara karşaflı bir kadın avaz avaz bağırıyor : Syria is bad... very bad....

Dövülmüş, öldürülmüş, acımış insanlar var Hama’da. Hep korku hakim yüzlerinde. Esad gitsin de, n’olursa olsun halleri. Nerden çıktı bu yangın, nerden çıktı bu kavga... Bu isyancılar dalga, dalga sarıyor mu Suriye’yi. Ama benim anladığım öyle örgütlü, kendine hedef belirlemiş insanlar yok burda. Soruyorum, soruyorum bir reform talebi bulamıyorum. İlle de Esad gitsin... Tamam da, ya sonra,,,, ya sonrası... Sonrası tufan.... Kader, sen çok kötüsün... İsyanları, büyük ve güçlü bir ordu tarafından bastırılmış insanlar ülkenin geleceği için ne yapabilir ??? Ülkenin geleceği var mıdır ? Bu insanlar yarın da bağırıp, çağırır mı ??

Ve polisler, askerler dalıyor bir anda bizim kalabalık protestocu gruba. Birkaç kişinin gözaltına alındığını duyuyoruz. Kontrolsüz trafik, çılgınlaşıyor. İnsana ölümü çağrıştıran korna sesleri bastırıyor ortalığı.... Bir küçük Hama, bir küçük hayat... Bir kocaman soru: Suriye’de neler oluyor ?

Size bir de Hama’nın arka sokaklarından fotoğraf göstereceğim ey okurlarım. Bakın çocuklar ne de güzel gülüyor, her zamanki gibi...



Suriye'de neler oluyor... ? Hama'ya gittim.... (1)

Şimdi heyecan dorukta... Birazdan o meşhur Hama’ya gireceğiz. Kameralar, fotoğraf makineleri elde. Benim zavallı küçücük, minnacık ama çok akıllı kameram var elimde. Fotoğraf makinesini unuttum ey dostlar... Fotoğrafa hiç zamanım yok. Niçin, nasıl ? Babalar gibi televizyonculuğa soyunmuşuz bir kere,,, gerisi yalan, gerisi dolan... Gerisi; sadece gerisi....


Varsa, yoksa görüntü... Çektin, çektin... Çekemedin, mutsuzsun... Çektin, gönderdin... Gönderemedin, mutsuzluktan ölürsün. Ya ben,,, ? Ya benim gibi ‘herşey tastamam olsun’ diye ömrünü çarçur eden ben ? N’olurum ? Bu bölümü sonra anlatacağım. Mutsuzluğun en ücra köşelerinde, en mutsuz hayvanlar gibi nasıl süründüğümü sonra yazacağım....

Evet, kameralar fıstık gibi çalışıyor... Otobüsün en önünde cama yapıştım. Yanımda dev bir Rus kameraman var. Muhabiriyle hoş beş halinde. Kardeşim, bu Ruslar'ın nasıl muhabir-kameraman ikilisi halinde gelmesine izin vermişler de, ben tek başına gelmişim Suriye’ye ? Nerde benim kameramanım ? Yok, yok, yok...

Neler olmuş Suriye’de, neler oluyor, daha neler olacak. Benim gibi cin gazeteciler, televizyoncular görüp, yazacak... Sadece 2 günümüz var Suriye’de... Şam’dan 3 saatlik otobüs yolculuğuyla işte geldik Hama’ya... Esad ordusunun en çok insan öldürdüğü kente... Öyle mi ? Günlerce öyle yazdı gazeteler, öyle söyledi televizyonlar... Bir de sen bak Hilal, bir de sen...

Kafam sağa sola dönüyor Hama yolunda. Otobüs camından gördüklerim beni hayatın saçma sapanlığıyla bir kez daha başbaşa bırakıyor. Bir yanda seyahat halindeki araçlar, bir yanda kamyonete doluşmuş askerler. Amaçsızca gülüşen tipler. Sağda, solda askerler var işte. Neyin nesi, kimin fesi belli değil. Öööööf, kameram çalışıyor mu acaba... Yakaladım, evet talebayı da yakaladım. Yani, onca hengamenin içinde hiç durmadan konuşan iç sesim. Sessiz ve de sakin, öylesine ama tedirgin girdik Hama’ya. Otobüsler dolusu gazeteci Hama’ya dalıyor. Hama’da neler oluyor? Yaşam ölmüş mü burda, yoksa akıp gidiyor mu her zamanki saçmalığıyla ? İşte, sokakta insanlar var. Kadınlar var, çocuklar var. Bisiklet pedalı çeviren telaşlı insanlar bile var. Haydi bakalım Hama’nın ortasında, meydandasın Hilal. Söyle bakalım, neler oluyor orda ?

Şimdi buraya bir-iki Hama’ya giriş fotoğrafı koyup, öteki blog yazıma geçeceğim. Halen beni okumak istiyor musunuz.....

11 Haziran 2011 Cumartesi

Forever Lucie..... Bugu, bugu....


Aslında beni sevmesi için hiçbir neden yok... Haytayım ben. En yaramazından çocukların. Ben, oyum işte. Öyle düzenli, düzenli aramam kimseyi. Sabahında unuturum, dolu dolu geçen geceleri. Uçarım ben, hep uçarım. Yere çakılırım, ama gelir biri kaldırır. “Bak, çok yalnızım” diye ağlarım, “Sen kalmazsın” der etrafımdaki gülüşler... Ben, ben, ille de ben. Narsistin önde gideni, egoist manyak. Söyledim ona, uyardım hatta. Bağlanma dedim, beni de ağlatma....

Ama bak, bak ne oldu? İşten ayrıldım. Her zamankinden daha çok aradı beni. Çimlere uzandık sere serpe. Çocuklarla top oynadık. Her akşam parti düzenledi bana. Evli barklı kadın, en çok benimle ilgilendi. Hesap numaramı aldı... “Yapma” dedim, yaptı. Kendi parasını bana gönderdi. “Rene de gitti” diye sızlandım, sarıldı boynuma. Bana su verdi, ekmek verdi, sevgi verdi... (hüngürrrr)

Ne çıkarcı, manyağım ben. Bütün bunlar için mi seviyorum onu. Hem o, beni niye seviyor ? Günlerdir, haftalardır bir televizyona kaptırmışım gönlümü, hiç yüzüne bile bakmıyorum onun ama o, yüzbinlerce mesaj attı, milyonlarca kez aradı. Kız kıza parti yapıyormuşuz, ona veda edecekmişiz.... Ruhumu, enerjimi, herşeyimi yanına çekti. Onca kız arkadaş arasında gözlerimin tam da içine bakıp.... “Hiloş, seni seviyorum. Nereye gidersem hep aklımda olacaksın... BUGU, BUGU...” diye seslendi... (şimdi gerçekten ağlıyorum ben)

O zaman sarıl bana. “Gel sana Hiloş vereceğim”.(Şurda acıdan kıvranırken bile şaka yapıyorum, yuh bana ! )” Lucie GİTME,,,, GİTME,,,, GİTME” dercesine açıldı kollarım. Haydi bir sarılalım, bir daha sarılalım. Daha sen gidene kadar çok partimiz olacak... Evet bu gecenin adı “Lucie night” olsun.. Hep olsun, hep olsun...
“Seni sevmem için hiçbir neden yok” demişti bir keresinde, şimdi yine aynı gözlerle baktı. Gülüşüm, ağlayışım, manyaklığım, deliliğim, zekam, yeteneğim ona hep beni, kendimi gösteriyordu... Zaman zaman “Hiloş, sen sadece Hiloşsun...” diyordu... Ben sadece bendim... (Halen kendimi anlatıyorum,, gene yuh ! ) 

Ama o, ama o.... güzeller güzeli Lucie. Bir güzel Çek insan. Bana şimdi Ankara’dan sonra Washington’da, Prag’da, Londra’da kucak açacak arkadaş... ya da dünyanın herhangi bir yerinde. “Elbette görüşeceğiz... “ Ankara’daki görev bitmiş... bir sonraki durağa yolculuk var...  yukardaki fotoğraf laf olsun diye çekilmedi,,, gülüşlerimiz laf olsun diye değil... Biz gerçeğiz... Daha güzel sebep var mı arkadaş olmamız için, Lucie ve Hilal olmamız için....  

Bitmez bu yazı, bitmez bu arkadaşlık... Daha yazarım ben,,,, Lucie,,,,, Forever  Lucie... 

13 Mart 2011 Pazar

Alem, var gibi görünen yokluktur...

Gündüz, gündüz.... Hem de hava açık... Yerde eski bir kar ama güneş deli gibi parlak gökyüzünde... Yıldızlı geceleri anımsadım oysa ben... Hem de yıldızların göz göre göre kaydığı geceleri... "Olsun..." dedim içimden... Kaysın gitsin... "Kayıyorsa, vardır bir nedeni... dünya döner, sen döner.. Açarsın gözünü, gündüzdesin" demişti Mevlana... sonra bu bölümünde Mesnevi'nin "Kayıp giden, kaybın değildir...parlayacaksa, yine parlar.." vurgusu yapmıştı... Kaybolmuş gitmiş ama bir yerlerde parlayan yıldızları düşündüm işte o an. Sönüp gidenler de sönmüş, gitmişti...

"Çok mu mutsuzum" sorusunu sordum kendime. İstediğim her an kapısını çalacağımı düşündüğüm parlak bir yıldız, kayıp gitmişti... Karşısında Şiva olduğum yıldız... Bütün kötülükleri itinayla yokettiğime deli gibi inandığım anlar, uçup gitmişti. Böyle miydi gerçekten... Raminder'in kapısını çalamayacak mıydım bir kez daha... Ama sonra o parlak yıldızlar konuştu... : Biz hep parlarız... Sen de Şiva'sın, umutsuzluğa kapılmayasın...

Şiva, tanrının kötülükleri yokeden haliydi.. Ve Raminder bana Şiva derdi.. Ben de umutlu çocuklar misali, umutlanırdım, kötülükler dünyasında. Kötülükler dünyasında iyiliğin kokusunu duyardım. Uzanırdım, yeni bir yıldız bulurdum kendime. Ve dünyanın o güzel oyunları. Hayatın 'yaşanılası' tadı.

Ben 'Raminder öldü' diye yazamam. Raminder başka bir gökyüzünde, başka Şiva'lara parlıyor derim ancak. Kim bu Raminder diye soracak olsanız, benim kayıp, giden ama sönmeyen yıldızım derim. Gücüm derim. Vardır sizin de hayatınızda böyle güç kaynaklarınız, böylesi parlak yıldızlarınız. Kaparsanız gündüz gündüz gözlerinizi, belki görürsünüz onları....

Raminder'in ani ölümü, ne kadar da parlak bir yıldız olduğumdan çok ne kadar da güçlü bir Şiva olduğumu hatırlattı bana: "Şiva'yım ben, itinayla yokederim" demiştim en son görüştüğümüzde ona. Tanrı'nın kötülükleri yokeden yüzü. Bir ayna vardır diğerlerinin yüzünde ve Şiva tüm yansımaları, tüm çıplaklığıyla görür... Raminder'in ani ölümü, hiç kopmayacağımı gösterdi bana yıldızların sihirli dünyasından... Raminder Hintliydi, Sih'ti... belki uzak gelir size ama açın okuyun, o okurdu... Ve Mevlana şöyle derdi:


"Alem, var gibi görünen bir yokluktur.... "

5 Şubat 2011 Cumartesi

Merhaba Arkadaşlar......


Riccardone Ankara'da, photo: Altan Burgucu 
Merhaba Arkadaşlarrrr... yayyyy,,,, işte yeniden karşınızdayım... Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur....

Şunun surasında bir aydır yazmıyorum ama sanki yüzyıllar geçti üstünden. Buluşalım, kavuşalım, sarılalım. Böylesi aralar olsun varsın, ama çok uzamasın.. evet çok uzamasın... Ama çok ciddi nedenim var: Yepyeni birşey oldu. Hem tanıdık, hem yepyeni. Yok aşk değil, ondan da öte... Ötesi var mı? Var evet... Yuh deve,, yok, yok... ! Ciddi ciddi televizyonculuk işine girdim. Gerisi mi,,, yaa! Bekleyeceksiniz...  Şöyle bir yüzmeye başlayayım, sonra konuşuruz bu konuyu...

Blog yazıma giriş cümlemi Amerika’nın yeni Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin Ankara’ya ayak bastığı anda kullandığı sözcüklerden çaldım. 30 yılın öncesi Ankara’yı, Türkiye’yi bilen bu deneyimli büyükelçi, kendini sevdirmek için vurdu Türkçe’nin gözüne gözüne... Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur...

Yok ben 30 yıl önce tanıdığım insanlarla yeniden karşılaşmak istemiyorum. Lost gibi olmasın hayat. Hep yenilensin.!

Sözü dağıtmıyorum. Riccardone’ye geliyorum. Muhalefetin direnişine takıldığından 5 ay gecikmeli olarak geldi Ankara’ya. Adımını atar atmaz, ciddi işlere daldı. Yalan tabii ki... İki gün sonra onunla Renewa’da yeniden karşılaştık. Kısa şortuyla, spor salonunda sevimli sevimli dolaştı. Ben de en yalaka halimle “Arada, beraber spor yapalım” teklifi bile götürdüm ona. Sırf onunla yakınlaşmak için yaptıklarım, dünya yakışıklısı spor hocalarımı şaşkına çevirmiş olsa da, “Boru mu, Amerikan Büyükelçisi” deyip, bildiğimi okudum... Neyse, burda asıl mesajımı sizi sporla barıştırmak adına veriyorum: Spor güzel şey arkadaşlar. Elin Amerikalısı yapıyorsa, siz de ihmal etmeyin. Bak, Ankara’ya ayak basar basmaz, spor klubüne üye oluyor arkadaş. Evet, sizin dolarlarınız olmayabilir ama liranız var. O da değerli. Biriktirin, spora yatırın... !

İtalyan asıllı Riçardone’nin (okunuşunu da yazdım sizin için), Mısır’da da büyükelçilik yaptığını bilin. Yapacağını yapmış. Muhalefetin demokrasi isteklerine kulak tıkamakla suçlanmış sonra, yönetime yakın davranmakla itham edilmiş. Şimdi, Mısır yönetimi ne halde bir bakın. Amerika’ya bir bakın. Aynen Obama’nın dediği gibi işte: Change will take time...

Daha da bir mesaimiz olmadı Riçardone’yle. Ankara’ya ısınmaya çalışıyor. Onu Türkiye’ye sevdirmek için dev gibi bir ekip çalışıyor. Bakalım sevecek miyiz,,, Time will teach...  : ))

30 Aralık 2010 Perşembe

Kim yakın, kim uzak. ! Bye Bye Sarel.. UBUNTU. !


Uçtu, gitti Sarel. Pretoria’ya kondu. Bizi özleyeceğini anlatan bir mesaj bile yazdı facebook’una. “Hayat, Güney Afrika’da devam ediyor”işareti koydu mesajın içine. Ya ben, ya ben ne yaptım?

Sarel’e veda için benim çikolata büyükelçim Tebogo Seokolo’nun güzelim rezidansında verdiği resepsiyona ilişkin bir not düşemedim şuraya. İçim acıdı evet, “Sarel gitti” diyemedim kendime. Ona sarılınca kendiliğinden boşalan gözyaşlarımı kimseyle paylaşmak istemedim. Belki ama belki... Ama asıl nedeni şudur benim sevgili blogum: Araya hayat girdi, hayat. 

Ama yakaladım işte. 2010 gitmeden, Sarel’i 2010 fotoğrafının içine yerleştirme fırsatını yakaladım. Hatta bu fırsatı yakaladığım şu anda, Sarel’in 2011 fotoğrafının içinde de olacağını hissettim. Doğal, çok doğal. Güney Afrika eminim 2011’de de kalbimin köşesinde olacak. Bana her gün ‘yaşam enerjisi’ gönderen o ülke. Benim güzel Rene’min yaşadığı ülke. Siyahlarla, beyazların dünyanın en güzel renkleri olduğunu anlatan ülke. 

Seni görüyorum Güney Afrika. I see you. Çok uzaklardaki kalbimin öteki parçası ne kadar yakınsa bana, sen de öyle yakınsın. “Nedir bu mesafeler, uzaklıklar kalpler arasında” diye isyan edenler 2011’de buluşsun istiyorum. “Önce ben” diye de parmak kaldırıyorum. Ve yazıyorum işte:  “Kimi uzaktakiler bize ne kadar da yakın, kimi yakındakiler bize ne kadar da uzak...” 

Böyle olacak biliyorum 2011. Mesafeler uçup gidecek,  gerçek yakınlar arasında. Mesafelerin önemi daha iyi kavranacak. Ölçülebilir olanlar, ölçülemeyenleri yenik düşürecek. Bu fotoğrafı boşa çektirmedik galiba. Fiziki yakınlıklar çoğu zaman fotoğraflara yansısa da, fiziki uzaklıklardır bizi bizden alan diyor... Gerçek yakınlıklar diliyorum. Evet, 2011 için budur dileğim... budur...!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Müslümanı, Yahudisi, Urum'u.. Happy Hanukkah yaniii... iyi bayramlar


“Tanrım, halkımızı her zaman kurtaran mucizeleri yarattığın için sana teşekkür ederiz.”

“Tanrım sana Hanukkah ışıkları için teşekkür ederiz. Bu ışıklar bize hürriyetimizi koruma cesaretini versin.” 

“Tanrım, ailemizin bu mutlu günde toplanmasını sağladığın için sana teşekkür ederiz.”

Bunlar ilk gün duaları. İlk gün mumları. Bu dileklere kim ortak olmaz ki, diye düşünmeden edemedim. Pek de farkımız yok birbirimizden. Ama onlar Yahudi, biz Müslüman. Ama beraberiz işte. Din dediğimiz şey garip birşey, hem birleştirici hem ayırıcı.

Evet, Yahudiler bu ara ‘ışık bayramı’ ya da ‘aydınlanma bayramı’ da dedikleri Hanukkah Bayramı'nı kutluyorlar. Geleneksel olarak hemen her yılın son günlerine denk gelen Hanukkah Bayramı, aslında 2 bin yıl önce Yahudilerin Helenlere karşı mücadelesini anlatıyor.

Amid var İsrail’in Ankara Büyükelçiliği’nde. Sanki onunla yıllardır Hanukkah kutlar gibiyiz. İşte yine bizi evinde biraraya getirdi. Kim der ona sadece bir diplomat. Basın işlerinden sorumlu bir diplomat. Belki de daha ötesi. Ama bu Ankara'daki son Hanukkah'sı. Taktı kafasına kipayı, eşi ve çocuklarıyla başladı Hanukkah duaları etmeye. Çoğu Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman konuklar da, onların dualarına eşlik etti. Mumlar yanıyor ışıl ışıl ve insanlar mucizeler için Tanrı’ya teşekkür ediyor.

Mucize var mı? Sormasam daha iyi. Herkesin mucizesi kendine. Nasıl herkesin Tanrı’sı kendineyse. 

Yahudiler M.Ö 175 yılında Helen ordularının taarruzu ve tacizi altındaymışlar. Helenler her yeri yakıp yıkarken, Yahudiler de taarruz altındaki kutsal mabedlerine girip kandil yakmak istiyorlar. Giriyorlar da. Ama sadece bir güne yetecek kadar yağ buluyorlar. Ve fakat bir mucize gerçekleşiyor ve kandil 8 gün boyunca yanıyor. Yani, o günden bugüne Hanukah mumları yılın bir dönemi tam 8 gün boyunca yanıyor. Bayram günleri bu. Mumlar yanarken, bir yandan mucizelerin arkasında hep Tanrı’nın yer aldığı hatırlanıyor, diğer yandan da yağın suya karışmadığı gibi Yahudilerin de her zaman asimilasyona karşı duracağı vurgulanıyor. 

Madem bayram günü. Türkiye kökenli İsrail Büyükelçisi Gaby Levy’le ve Amid’le bir fotoğraf çektirelim değil mi. Sonra özel Hanukkah tatlılarından yiyelim. Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım. Haaa, bir de teşekkür edelim. Ne için mi? Yanan mumlardaki ışığı görme yeteneğimiz için, içimizde oluşan sıcak duygular için.... Edelim işte...

5 Aralık 2010 Pazar

Hiiiişşşş,,, kaç yaşındasın... Happy b-day Tebogo.... !


İki yıldan fazladır Ankara’dasın ve seni gören herkes “Kaç yaşındasın” diye soruyor? Bu Türkler’de yaş takıntısı var. Küçüksün, büyüksün, yaşlısın, göstermiyorsun ya da çökmüşsün. Konuşacak başka konu mu yok. Yok? Sinirlendirdiler beni Hilal, çok sinirlendirdiler. Hayır ya, küçük filan değilim. Bak kocaman adamım, büyükelçiyim ben. Bak, bu doğumgününden sonra yaş mevzuunu bir kenara atıyorum.

At Tebogo, at. Takma sen onlara kafayı. Ama Tebogo, sen gerçekten hiç göstermiyorsun. Böylesi bir bebek surata sahip ol, sonra büyükelçi ol, hem de bu yaşta. Belki senin gibiler sokakta ip atlıyor, misket oynuyor. Hilal, döverim seni. Sen de hiç göstermiyorsun o zaman. 

Günlerdir Tebogo için yaptığımız doğumgünü hazırlıklarından sona nihayet o kutsal kutlama günündeyiz. Evdeyiz, bizbizeyiz. Yaş 40 ama adama bak. Bir gram yağ yok. Bir çizik, bir kırışık. Üstelik çikolata. Mumları söndürüyoruz ve konuyu kapatıyoruz. Ey Ahali, duydunuz mu? Tebogo 40 yaşında. Evet, Güney Afrika Büyükelçisi. Yıllardır büyükelçi hem. Valla, çikolata farkı olabilir bu...Haydi keselim pastayı, keselim. Birlikteeee... Bensiz pasta kesemez.  Bu kaçıncı pasta keserken fotoğrafımız ama olsun daha yenilerini, hep yenilerini istiyoruz. 

Bir bay Hilton var orda. Pastayı o getirmiş. Hilton’un yöneticisi. Pastanın özel bir kek olduğunu söylüyor. Yalancısın diyorum. Hatta pintossun. Ucuza getirmişsin. Adam 40 yaşına girmiş, şu getirdiğin pastaya bak. Valla dedikodu yapacağım, banane. Escart, adamım. Octoberfest’te İsviçre büyükelçisinin 19 yaşındaki kızını herkesin gözü önünde öpen Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Escart. Konuş canım: “Pastanın ne önemi var. Kesin gitsin. Bir yıl daha büyümek, zenginlik. Zenginleşiyorsun Tebogo”

Babaannem olsa, bu kadar şeker olur diyeceğim ama o babaanne değil.  Sevgili Fin Büyükelçi Kirsti. Gözü ısırdı beni bir yerden. Ciddi diplomatik analizlerime bayıldığını söyleyip, iltifat ediyor bana. Tamam buluşalım. Tamam, Wikileaks konuşalım. Yani dedikodu yapalım bir gün. Bizim Tebogo’nun amma Avrupalı arkadaşı varmış. Ben doğumgünü kutlasam, bu kadar insan gelmez. Herkes, “Yaşlıyım ama mutluyum” havasında. Tebogo yaa, yiyoruz içiyouz da... Sen gerçekten mutlu musun? Nedir bu 40? Cesur olmalıyız, cesur. Her yaşın keyfini çıkarmalıyız. Ama karar var. Daha çok eğleneceğiz. Hem çok çalışacağız, hem çok eğleneceğiz. Hayatı yaşarken pintos olmayacağız kendimize karşı. Daha çok ‘Seni Seviyorum’ diyeceğiz, sevdiklerimizin gözünün içine baka baka... Tamam Tebogo, tamam.. Mutlu yıllar... happy b-day...!


2 Aralık 2010 Perşembe

1 WikiLeaks molası... I have only one secret... Victoria Secret...


Günlerdir wiki wiki, wiki... Olan oldu tamam da, peki bundan sonrası? Güneşli yine Ankara. Kahve,  yine sade. “Biraz küslük olacak Amerikalı diplomatlarla, sonra herşey eskisi gibi. Biz biraz tamirci olacağız. Ne işler yapmadık ki...” Acımak istiyorum ama acıyamıyorum bu Amerikalı diplomata. Ama canımı sıkıyor üzerinde durduğumuz spekülasyonlar. “Clinton istifa etse bana ne, etmese kime ne” diye bağırasım geliyor.... Tam o sırada Bach çalıyor. Yani telefonum. Kalbimin melodisi imdadıma yetişiyor. 

Evet Moi, evet. Kurtar beni bu sıkıcı Wikileaks diplomasisinden. Sıkıldım, sıkıldım uçmak istiyorummmm, yalın ayak yere basmak istiyorummmm,,,, ne eksiğimiz var çiçekten böcekten, ben de onlar gibi coşmak istiyorummmm.... Bu ne..? Moi’cim, sana Sezen Aksu parçası öğretiyorum. Sevdin di mi, tekrarını yapacağız merak etme.  Haydi, bay bay monşer... Sade kahve için teşekkürler... 

Kendimi bir monşer sohbetinden kurtarıp da, Moi’ye kavuşmam saniye bile sürmedi sanki. Nereye gidiyoruz? Isabel’le buluşmaya. Chanel’leri kontrol edeceğiz. Bu monşer eşlerinin durumu da ayrı bir analiz konusu tabii ki. Moi, benim çatalkaram çingenem diyeceğim değil. O bir siyah Güney Afrikalı.  Kadının elini, soğuk sudan sıcak suya sokturmuyorlarmış o da çok sıkılıyormuş. Yaaa Moi, saçmalama diyesim var ama. Ama yok. Sana evler, hizmetçiler veriyorlar ama mutsuz oluyorsun. Hiiii, içim parçalandı şimdi. Arada kocasıyla birlikte sağda solda boy gösteriyor ya. İyi işte. Amaan sıkıcı. Sanırım hiç bir büyükelçi eşi Moi kadar samimi şekilde duygularını göstermez. Hava basar. Ahhhh şekerimmm...çok iş var, çoook... Hadi leeeeeen... !

Isabel sıkılmamışmış mesela. Fransa Büyükelçisi’nin eşi olmak ayrı bir şeymiş. Yemem ben bu Wikileaks’i. Sıkılmışsın işte, Fransa’dan getirttiğin kremleri, şarapları, parfümleri, makyaj malzemelerini, sosisleri,  peynirleri satıyorsun. Yeni yıl deyip, ucuz fiyata. Hiç de ucuz değil ama Moi bana güzel yeni yıl hediyeleri alıyor ordan. Fransız Büyükelçiliği’nden. Elçilik dönmüş bir pazar yerine. Ama bak,  iyi iş yapıyor Isabelle. Satış yapıyor, ülkesinin mallarını tanıtıyor. Hem, hep beraber eğleniyoruz. Moiii, bak şu Chanel standının önünde bir fotoğraf çektirelim. Ordan alalım kendimize benim favori rujumdan... Chanel Lover Number 9. Denemeyen kalmasın. Yeni yılda şansınızı açar. Sonra Moi, evet sonra... gidip cheesecake ve kahve keyfi yapalım.  Tamam. Waka waka, anlaştık. Isabelle, sen ne diyordun şekerim. Fransız şarabı daha mı iyidir Güney Afrika şarabından. Hadi canım, sen gel de bize bir gün. İçelim, karşılaştıralım. Hiiii Allahım nerdeyim ben, kimlerleyim... Hadi hadi dışarı çıkalım.... Ama eğlendik. Hiç olmazsa Wikileaks dedikodularının arasında kısa bir nefes aldık. Neee, haftasonu da yine diplomat eşlerininin pazarına mı gideceğiz. Giderim ama tek şartla Moi. Bana 2 Chanel daha alırsın... Alırım diyor, almaz mı... Neeee? Kim öğretti sana bunu: I have only one secret... Victoria SECRET...

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...