29 Eylül 2010 Çarşamba

Heloooo universe... helooo twitter.... ! Neyin nesi bu twitter !






Aslında halen ne olduğunu anlamayan çok. Barış Çimen arkadaşım, arada sinirlenip "Bu twitter da neyin nesi. Hep laf, hep laf. İcraat yok" diye tweet atıyor. Yani bir cümle yazıyor. 140 karaktere sığdırıyor öfkesini, isyanını, kızgınlığını ya da dalgasını. Ama kullanmaktan da vazgeçmiyor. Twitter'ın ucundan tutan, tutmuş bir kere. Ey ahali, cümle alem,,, duyduk, duymadık demeyin. Bu internet üzerindeki gelişmeler üzerine doktora tezinine gömülmüş arkadaşım Chris, şimdi mesaj attı bana.. "Hilosh, tam da yerinden aldım bilgileri.. Daha Ocak 2010'da 75 milyon olan kullanıcı sayısı, Ağustos 2010 itibariyle 200 milyonu aşmış durumda..." Yaaa, twitter kullanıcı sayısı milyarlara koşuyor...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Size matter,,, indeeed..... Hoşçakal Diego, hoşçakal....

Gözlerimi kapıyorum. Anında aklıma Sümbül'ün seksi dudakları, seksi saçları, seksi yüzü ve bir de seksi sürprizi geliyor. Al Diego, al. Al sana Türkiye'de bulup bulabileceğin, ne Türkiye'si hatta Avrupa'da bulup bulabileceğin en seksi sürpriz. Sümbül, kendisini Avrupalı zanneden kimi tiplerin başörtüsü, türban derken Türkiye'yi sadece bir örtüden ibaret sananlara inat yapmış sanki sanatsal, seksi sürprizini. Seksi parmaklarıyla işlemiş, boyamış ve nefis bir tabloya dönüştürmüş güzelim örtüyü. Hediye olmuş o örtü Diego'ya. Kapak olmuş Avrupa'ya. Sümbül açılımı olmuş Ankara'ya....

Gel Diego, gel. Geç şöyle ortamıza da poz verelim. Dolgun memeli, çıplak kadın vücudunu sergileyen örtü bir aşağı, bir yukarı elimizde. Öyle olmaz, ters tutulmaz. Bak bak, ters de tutulurmuş çıplak kadın. Herkes gülmekten kırılırken, Servet nasıl çekecek fotoğrafı. Haydi yaaa... Ama, eli titriyor bu sahne, bu derin tartışma arasında. Allah'tan yakalıyor birkaç kare de, seksi ve eğlenceli gecemizi de kayıtlara geçirebiliyoruz...

Neresinden baksan güzel, neresinden baksan seksi gecemiz. Göğsünde kelebek uçan Eminoy, Sümbül'ün güzelliğine "Ben büyüyünce Sümbül olmak istiyorum" yanıtı veriyor. Ben kendimi gerçekten Türkan Şoray'ın evinde hissediyorum. Servet, büyük laf ediyor: "20'lik kızlara taş çıkartır Sümbül"... Aaaaah Sümbül, n'aptın bize yaaaa... Nasıl bir gece bu böyle. Harika yemekler, harika sohbetler, harika insanlar....

Bak bak, Diego'ya bak. 3 yıldır Ankara'da Avrupa Komisyonu'nun Türkiye Temsilciliği ofisinde 2 numaralı diplomat olan Diego, seksi Sümbül'ümüzün kendisi için verdiği veda partisine "Çok parti verildi benim için ama en güzeli, en hoşu budur" diyor. E herhaldeeeee.... çıkışım yankı buluyor kendisinden. Sonra bir bir garip, eğlenceli, bulmaca sorularımıza yanıt veriyor. Turkey is a great, big country herşeyden önce. Yaaa büyük, çok büyük değil mi Türkiye, diye dalgasını geçene öyle anlamlı karşılık sunuyor ki Diego, herkes onu o an yanağından öpmek istiyor. SIZE MATTER... European Union should take this SIZE... Al işte, olay yine seksi bir boyut kazandı... "Boyut, ölçüt önemli değil, önemli olan işlev" lafı büyük palavra arkadaşlar. İnanmayın. Diego, "Size matter" diyorsa ölçüye, boyuta dikkat edin. Ölçü büyüdükçe, hazzın topraklarında gezinti bitmiyor.... Adam 3 yıldır gez-gez bitirememiş.... Ölçü büyükse, bitmez... olay budur... yazın bir kenera...

Daha ben hangi espriyi, derin konuyu, Türkiye tartışmasını, Sümbül esprisini yazayım. Ben bir sarı laleyim ama Sümbül'e teslim oluyorum arkadaşlar. Patronlarından birisi için kendi evinde böylesi güzel bir veda gecesi düzenleyip de, bizi de eğlendirdiğinden ona teşekkürü bir borç biliyorum. Ve diyorum ki; Sümbül 90 günlük tatili havada karada haketmiştir. Nedir bu? Sümbül de, kendisi gibi olmak isteyenlere yanıt veriyor. "Ben de büyük patron Marc Pierini gibi olmak istiyorum. 90 gün tatil hakkım olsun".... Pieri'nin biraz fazla tatilci olduğunu not düşüp, en güzel tatilleri Sümbül'ün yapmasından yana oyumu kullanıyorum... Ya siz,, ya siz....

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Sibel evlendi... Siboş's wedding ceremony....

"Ben bal arısı gibiydim, senden önce...Bak pervanelere döndüm, seni görünce...." Gelinle damadın ilk dansı,bu kutsal aşk şarkısıyla başladığında, hepimiz tatlı bir mutluluk sarhoşluğuna dirençsiz kaptırmıştık kendimizi. Kopsun tüm zincirleri kalbin bu akşam, bütün duygular gelinle damat gibi dans etsin ortada...Mutluluğun resmini işte şimdi çekiyorum Abidin !

Dünyanın en güzel, en dost şahiti Meltem olduğuna göre diplomasi muhabirlerinin tatlı Siboş'u, "Ömer Özgür Ceylan'ı kocalığa kabul ediyor musunuz?" sorusuna, gönül rahatlığıyla "Evet" diyebilir. Ama kızımız öyle aşık, öyle kendinden, öyle bütünleşmiş ki Ömer'iyle, kibarca "Ediyorum" diyor. İşte o an... Valla Siboş, artık evli bir kadın... Şahitlerin huzurunda resmi bir evcilik oyununa tüm ruhu ve bedeniyle 'varım' demiş bulunuyor. Bu nasıl bir duygudur, nasıl.... ? Aslında bu soru üzerinde zaman zaman kafa yormuyor değilim. Galiba bu konuda da en çok 'dünyanın en güzel evlilik şahiti' Meltem'le konuşuyorum. Evli barklı Meltem'den bile net yanıtlar gelmiyor evlilik konusunda. Yani olay; aşık olup, kopup gitmek, bal arısıyken pervanelere dönmek midir....!

Derken bizim Siboş, ince ince yazmış "Fly me to the moon" adlı blog sayfasında neden evlilik yolunda ilerlediğini. Benden gizleyeceğini sanmış ama yakaladım işte. Evliliğe hazırlıkla ilgili bir yazısında aynen "Ömer benim şu dünyada başıma gelen en iyi şey" diyor. Ve bu cümle beni benden alıyor. Bir kadının dünyada başına gelen en iyi şey, günün birinde tanıştığı erkek oluyor ve tutup elinden hayatın içine sürükleniyor. Ve o erkek, açıkça bunun farkında.... Benim bu evlilik felsefesi işini uzatmayıp, genç çifte bir ömür boyu mutluluk dilemem gerekiyor. Haydi bakalım, eğlence zamanı....yaniiiii düğün dedikodusu....

Bir altın takma yarışı gözlerimizin önünde yaşandı. Düğün mekanından çıkıp, geceye akmak için yollara düştüğümüzde altınını evde unutan Zeynep Tuğrul arkadaşımızın, önce eve gitmesi, altınını alıp da, kapıp gelmesi göz yaşartıcı değil midir arkadaşlar... Ben zaten leylayım. Son dakkada Meltoş'un uyarısı olmasaydı altın almayı bile unutacaktım. Amaaaaa,,, Meltem'im var benim.. Sonra bir baktım, Dışişleri Bakanlığı'nın yeni sözcüsü Selçuk Ünal da bir altın takıyor. Altın torbası dolan Siboş'un, altınları bizsiz yiyeceğini sanmıyorum...Geceye Meltem kadar olmasa da renk katan iki isim varsa; onlar da Mahmut'la, Servet'tir... Döktürmedikleri oyun kalmadı...Oyunlarıyla düğüne renk katan herkese Siboş'un ayrıca teşekkür etmesi şarttır... Bu Siboş öyle tatlı ki, balayı dönüşü benimle ayrıca ilgilineceğini gözümün içine bakarak da söyledi ya,,,, bir daha bitirdi beni.... !!! Sabah omzumdaki ağrının kaynağı Eminoy, Dido, tatlı Puket, Sevilla, Pınar ve Gülsen ve Zeyno'lar olsa gerek... Çok mu döktürdük kızlar... !

Aklıma yine o ilk parça geldi... Ne güzel yaaaa... "Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamammm...." Siboşşşşş,,,,,, mutluluklarrrrr..... 

6 Ağustos 2010 Cuma

Croquet in British garden... Topa vuruyorum, vurdum...

Sağımda yakışıklı Alex, solumda sweet David Reddeway. Ortadaysa croquet ( krokee diye okuyoruz, t'yi yutuyoruz) şampiyonu olmak üzereyken, sıcaklardan bay gelmiş Ankara'yı bir anda çarpan yağmurla birlikte şampiyonluğu bir başka oyuna erteleyen Hilal duruyor. Ama bak, ben gönüllerin şampiyonuymuşum. Bunu bizzat sweet Reddeway'den duymak da, hani zaman zaman etrafımda hafif 'ukala, egoist, narsist' diye adlandırılan ruhuma pek iyi geliyor.

Elimizde tatile çıkacak bir büyükelçi var. Daha geçenlerde artist başbakan David Cameron'un Ankara ziyaretinden gönül ferahlığıyla çıkmış bir büyükelçi. Yüzünde güller açan bu büyükelçi, yani sweet Reddeway İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi David Reddeway. Gençlerle toplanmış, kriket ve golf karışımı diye bilinen croquet oynamaya çalışıyor. Bak bak, bu krokee diye okuduğumuz oyun, asil İngiliz milletinin aslında 'üst sınıf' insanına mahsus bir açık hava oyunuymuş. Benim 'hiç anlamam' diye tutturmamın çaresi yok. Sweet Reddeway, herkese ama herkese oyunun kurallarını tek tek anlatıyor: Bacaklarını aç bakalım, yere paralel. Eğil aşağıya, topa konsantre ol, sopayı salla ve önce karşıdaki topu hedef al, sonra yere saplanmış küçücük demir kaleye kilitlen.Yemyeşil büyükelçilik bahçesi  uzansın, gitsin önünde. Oluyor valla. Bizim iyi oyuncular olduğumuz tabii ki tartışılır ama Reddeway'in sıkı bir öğretmen olduğu apaçık. Tatil öncesi de, bizimle form tuttuğu kesin.

Anlı şanlı Britanya'nın Başbakanı Cameron daha geçen hafta Ankara'dayken, Avrupa Birliği'nin geleceğe en büyük yatırımının Türkiye'nin birlik üyeliğine açık destek vermek gerektiğini "Tabii ki Türkiye" diye bağıra, bağıra dile getirmişti hatırlayın. Türklerle kaynaşırken, Avrupa'daki anti Türk tiplere, yani Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'e, Alman Şansölye Merkel'e "Türkiye'yle uğraşmaktan vazgeçin" notası vermişti. Sanki, karizma Tony Blair, top model Miliband'in izinden gitmişti. Gitmemiş miydi? Şimdi ben de, bu krokee'nin arasına siyaset sıkıştırmazsam, olmayacak. Ama sweet Reddeway, benimle hem top oynamaktan, hem de diplomatik analiz yapmaktan çok mutlu. Bu sefer farklı bir boyutu var İngiltere'nin Türkiye aşkının. Ekonomik kriz içindeki Avrupa, Türkiye'yle işbirliğine büyük umut bağlıyor. Aşkımız çok duygusal yani, dercesine bakıyorum büyükelçi Reddeway'e. Sonra da diyorum ki, "Belki çözersiniz Kıbrıs sorununu bu kez"... İşte o anda top, o küçücük kaleden geçiyor sanki.... "Çözüm geliyor. Yakında, çok yakında..."

Bu krokee'yi yine oynamak lazım. Eeeee,,,, oyuncular güzel, bahçe yemyeşil, Reddeway'ler harika... Tamam Alex, bir cin-tonik daha....

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Yeni HAYAT,,,,,

Bu kez sadece yepyeni bir hafta değil, yepyeni bir hayat başladı benim için.

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan mezun olup da, gazetecilik üzerine "doğruluktan hiç şaşmayacağım" sözü verdikten hemen sonraydı Radikal'le buluşmam. Radikal yeni doğuyordu, ben de üniversite yıllarım boyunca biriktirdiğim küçük gazetecilik provalarımı ilk kez profesyonel hayata geçiriyordum.

Sonra ışık hızıyla geçen yıllar. Radikal'e 'hoşçakal' diyenler, demek zorunda kalanlar, hayatını kaybedenler bir bir geçiyordu sahneden. Türk gazetecilik tarihinin 'en kurt' ve 'en iyi kalpli' gece şefi Taygan Abi'mizi kaybettiğimde de Radikal'deydim, gazetecilikte başlı başına bir okul olan 'Adnan Abi'mizin kimilerini çılgına, deliye çeviren önlenemez yükselişinde de ordaydım. Muhteşem gidişinde de orda. Adnan Abi'miz, gazeteciliğin patron onaylı sertifikayla yapılan bir meslek olmadığını, aksine patrona, büyüğe, küçüğe vizyon katarak hayata geçirildiğinin en güzel örneği oldu hepimiz için.

Şimdi genel yayın yönetmenliğini bıraktı. İsmet Berkan. O,,,, (bak şimdi bir Teoman parçası geldi aklıma.. : O, uzaktan bakardı bir yabancı gibi..) ama hep içimizdeydi. Kimin gazetecilik aşkıyla tutuşup, tutuşmadığını çok iyi anlardı. Ama bu meslekte hep sevgi, hep sevgi derdi. Herkes de biliyor ki, o da genel yayın yönetmenliğini 'sevgi içinde' bıraktı.

Adını hep hatırlayacaklarım, hep anacaklarım oldu. Radikal'de tam 14 yıl geride kaldı. "Bu nasıl bir Radikal aşkı" diye çoğu zaman benden çok isyan edenlere aldırış etmeden geçti yıllar. "Ben size haber yazmanın ne olduğunu göstereceğim. Ben herşeyi sizden daha çok bilirim" diye yumruğunu öfkeyle masaya vuranlara aldırış etmeden geçti yıllar. Yıllar, o yumrukları masalarda bıraktı. Yıllar; gazetecilik aşkıyla dolup taşanları, öğrenmeye aç güzel gazetecileri "Sana son bir şans daha tanıyorum" tehditleriyle yıldırmaya çalışanlara aldırış etmedi. Yıllar, kendinde gidenlere 'hoşçakal' deme cesareti bulamayanları, hep cesaretsizliğe hapsetti.

Dün, ofisimdeki duvarımdan indirdiğim Uğur Mumcu ile yeniden gözgöze geldim.Aynen şöyle yazıyordu tabloda. Hemen her gün okuduğum tabloda : Kimi ölüler bize ne kadar da yakın / yaşayanların bir çoğu ne kadar da ölü... Çok değil, toplasan bir-iki yaşayan ölü vardı çevremizde. Radikal'i kendi içine kapatmaya çalışan bir-iki ölü. Radikal'i yeniden canlandırmaya çalışan capcanlı bir isim kalkmış gelmiş ama şimdi : Eyüp Can. Yaşayan ölüler belki bu kez anlayacaklar Radikal'in kötülükler imparatorluğu olmadığını, belki bu kez anlayacaklar...

Hepinize yepyeni bir hafta ve yepyeni bir hayat diliyorum. Ve tabii ki yepyeni bir Radikal....

29 Temmuz 2010 Perşembe

Güle güle TÜRKİYE.... güle güle....

"Ayrılııııık.... amannn ayrılıkkkkk...." Bir de şarkının dediği gibi 'yaman'dır ayrılık. İster sadece 3 yıllık bir aradan sonra olsun, ister 21 yıl aradan sonra. Hepsinde yamandır işte. Hele de Türkiye'den ayrılık. Çok sevgili patronunuz, incelik eder sizi çalışma arkadaşlarınızla biraraya getirir, onlara 3-5 kelime edersiniz, bağrınızdan kopup gelenleri söylersiniz.. : "I love Turks..... " Anlamı, daha bir derindir, derin... "Türkleri çooooook seviyorum. Hayatımın neredeyse en güzel yıllarını Türkiye'de yaşadım..."

3'ü birden Türkiye'den ayılıyormuş. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ataşesi Craig Dicker, yardımcısı Bill Henderson ve bizim Haldun Abi'miz. Topla valizini al başını git Washington'a. Mr. Dicker, böyle yapacak ama kalbi Tükiye'de kalacak. Aklı burda olacak. Gülümsemesiyle eminim Ankara'daki herkeste pozitif etki bırakan Mr. Henderson, "Şimdi Kiev zamanı" diyor. Aynı zamanda sıkı bir blogger olan, kültür ve sanat alemindeki incecik zarifliklerden tutun, en sağlam mekan ve etkinlik eleştirmeni olan, sinema-kitap eleştirileriyle pekçok okuyucunun sıkı takip ettiği Haldun Abi'miz de Washington'a gidiyor. 21 sene büyükelçilikte basınla ilgili her işte emeği var.

Kadehler kalksın bakalım 'ayrılık' için. Gelelim patron, yani Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı Thomas Leary'le yanyana ve sevdiklerimize "Güle güle" diyelim. Yalnız burada en dikkat çekici olan; yapılan tüm konuşmalarda Türkiye sevgisinin kendisini aşırı dozda göstermesi. Demek ki, kamuoyları yani Türk insanı ile Amerikan insanı çooooktan kaynaşık olmuş. Amerikan hükümetinin ya da Türk hükümetinin insanları kaynaştırmak amacıyla yaptıkları çalışmalardan çok bir elektrik çarpması var bu iki kültürün insanlarında. Konuşurken böyle iki kültürün yakınlık derecesini yine bir büyükelçilik çalışanıyla dedi ki,,, aynen dedi ki,,, "Türkler, insanları bağırlarına basmayı çok iyi beceriyorlar, çok içten yapıyorlar, doğalarında var... Ve sevilmek, içten sevilmek en çok Amerikalılar'ın hoşuna gidiyor...." Ama ben ekledim,, "Kimin hoşuna gitmez ki..... Güle güle Türkiye, güle güle... "

27 Temmuz 2010 Salı

Bir ülke gördüm, adını AFGANİSTAN koyamadım....... I saw a country not called Afghanistan.

Bir ülke gördüm: Her arabanın camına gencecik dilenciler yapışıyor ve onların bizdeki 'modern dilenciler'den çok farkı var. Dilenmekten başka hiç ama hiç şansları yok.


Bir ülke gördüm: Kadın olup olmadıklarını bile anlayamadığım burkalı insanların kucaklarında çocuklar var. Bu sorudan hiç kurtulamayacağım galiba: Bir gelecek var mıdır bu çocuklar için, çocuklar burada da anne-babaları için gelecek midir? Bu yanıttan da kurtulamayacağım: Hilal, umut etmekten başka şansın yok gibi.


Bir ülke gördüm: Bisikletler korku ve ölüm saçıyor. Hepsi olağan şüpheli. Hepsi, her an patlayabilir. Her teker dönüşünde, kalbim parçalandı. Kalbimi o ülkede bırakamadım.


Bir ülke gördüm: Polisler silahlı, çocuklar silahlı, şalvarlı adamlar silahlı, korumalar silahlı. Silahlarla korunmaktan utandım. İçinde gezdiğim zırhlı arabalar, alsın başını gitsin istedim ama nereye gideceğine dair düş kuramadım.

Bir ülke gördüm: Yerlisi kadar yabancısı da çaresiz. Çelik yelekli İsveç, Alman, Amerikan ve binlercesi çaresiz. Silahları susturamadım. Güvenlik sözcüğü anlamını yitirdi. Zaten, insanlık anlamını yitirmemiş miydi burda. Sadece demokrasiye değil, ekmeğe de aç insanların diyarı değil miydi burası. Burası Afganistan'dı. Çektiğim fotoğraflara bir daha hiç bakmak istemedim, kalbim parçalandı. Kalbimi o ülkede bırakamadım. Bir ülke gördüm, adını AFGANİSTAN koyamadım...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

We need women in Afghanistan... / Afganistan'da kadınlar nerde ?

Kabil'den uçup, Mezar-ı Şerif'e ulaştığımızda sevgili internet bağlantımız da kayıplara karışmıştı. Turkcell'in çekim gücüne kendini kaptıran cep telefonları, iş haber yazmaya geldiğinde “olmuyoooor, yapamıyoruuuuum” diye bas bas bağırıyordu. Hadi sen, aşmışsın gelmişsin kum fırtınaları arasından, dal bakalım Afganistan’ın kucağına doğru, dal. Kadınların, askerlerin, çoluk çocuğun arasına dal... Tam da bu dalma konusuna dalmışken, yani kuzeyde Mezar-ı Şerif’te ‘Afganistan-Türkiye Dostluk Çocuk Hastanesi’nin önünde kendi kendime “Allahım nasıl bir diyardayım. Rüyada mıyım, gerçek miyim” sorgusu yaparken, of yani off, nasıl desem bilmem ki, erkeği-kadını geçtim, insan olmanın en utanç verici noktasında kıvrım kıvrım kıvrandım. Döndüm sağıma, Servet de karın ağrısıyla çekiyordu etraftakilerin fotoğrafını, diğer gazeteci arkadaşlarım da. Hüzün ve acı, koca bir dalga boyunca yalıyordu tüm yüzleri...

Şimdi bu kadının gözlerini perdeleyen, hayattan kopartan burkanın arkasında nasıl bir kadın vardı?  Acaba kadın mıydı? El-kol işaretiyle olsun iletişim kurmaya çalışsan da, ses çıkarmadan kaçıyordu. Hastenin önünde çaresiz bekleşiyordu. Zamanın durduğu, hayatın alıp başını gittiği bu yerde, bu kadına ulaşacak olan Türk doktoruydu öyle mi ? Evet öyleydi. Sessizce bekleyen, sonra içeri girip, doktora çocuklarının derdini anlatıyordu. Doktorlar, 15-16 çocuktan az çocuk doğurmayan bu kadınlara modern dünyanın sağlık hizmetini sunmaya çalışıyordu. Hizmetler birinci sınıftı, doktorlar süperdi ama kadınlar, ama çocuklar neden sağlıklı bir görüntü veremiyorlardı.

Aslında Afganistan’da 1996'ya kadar; kadınların çalışma, istediği gibi giyinme, araba kullanma, sokağa çıkma konularında göreli bir özgürlüğü varmış. Taliban gelmiş yönetime, kadınlar için hayat zindan olmuş. Koca bir kuyruklu yalan bu. Böyle bir tarih bilgisi okursanız, inanmayın.  Taliban denen illetin, kadınlara garezi varmış öyle mi ? Evet, öyle! Öyleyse, bütün kadınlara ölüm. Böyle bir mantığı olamaz, bu kadar sapına kadar batmış ilkelliğin. Kabil’deki otelde burka satan dükkan sahibi “müslüman kültürü” diye pazarlamıştı burkayı. İslam ne diyorsa, oymuş. İslamın kadınları yücelttiğini, pis bir yaşamın yerine temizliği farz gördüğünü bilmesek, yiyeceğiz bu numaraları. Öyleyse, suçlu kim. Suçlu arayalım mı, arayalım. Afganistan’ı sömürenler kimler ?

Hillary Clinton’un fotoğrafını, pervanelerle soğutulmaya çalışılan basın merkezinden çok Sinekli Bakkal’ı andıran salondaki dev ekrandan çekmiştim. Kabil’de dünyanın bütün büyükleri toplanmış, Afganistan’a gelecek aşışı bulmaya çalışıyorlardı, koca bir konferansın içinde. Clinton, “Bu sefer özgür, bu sefer daha huzurlu ve mutlu bir Afganistan için hep beraberiz” diyordu. Obama yönetiminin sıpsıkı kadın dışişleri bakanı Clinton’dı... Kararlılık ve güzellik abidesi gibi konuştukça konuşuyordu. O konuşurken, dışarda kim bilir kaç kadın ölüyordu? İstatistiklere bakmak istemiyorum hiç. Afganistan öldürülmüş, kadınlar yok edilmişti işte birilerince, hem de göz göre göre. Öyleyse, şimdi onları kurtarma zamanıydı. Umuttan başta tutunacak hiçbir şeyim yoktu, hiç.... Sadece umut... HOPE... !

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Life goes in Afghanistan too, indeed.... Afganistan için VARIZ...

Ölümün kol gezdiği, havanın acı acı  ‘öteki dünyadan’ sinyaller çaktığı Kabil sokaklarında, gerçekten kuş bile uçamıyor. Yarın 49 ülkeden dışişleri bakanı, ‘Kabil Konferansı’ için burada olacak. Her yer ve herkes silahlı, diken üstünde ama bir o kadar kendinden. Tel örgüler içinde, çamura batmış, bisiklet tekerlekleri üzerinde olsa da hayat, çok güzel... Evet, bu satırları Kabil’den yazıyorum. Zırhlı araçlarla dolaştığımız, 10 dakikadan fazla kalamadığımız, Kabil Konferansı yüzünden çoğu kepengin kapalı olduğu çarşı gözlemlerimden yazıyorum. Hayat, acı acı kokuyor ama güzel kokuyor. Konvoyumuzu korumak için çırpınan her güvenlik görevlisi üzerimize titrerken geldi bu güzel koku burnuma. Çünkü yaklaştı biri tam yanımıza “Bizimle de fotoğraf çektir” anlamında el-kol işaretleri yaptı. Gözlerinden koku fışkırdı o an, o koku... Yeşil yeşil, hayat kokusu....

Bahçeye girdik, cennete düştük. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabil Büyükelçiliği Bahçesi’ne. Tel örgüler, silahlı hayat, şehri kaplayan toz bulutu uçtu gitti birden. Kafasını öylesine gökyüzüne çeviren, yine de  görüyor ama yukardan hayatı dakika dakika izleyen zeplin’i. Bembeyaz bir balina görüntüsünde havada asılı kalmış bir baloncuk belki de o.. Evet,, haydi şimdi kameralara ‘hellooooo....’ Ve o bahçede kısa bir süre sonra Türk diplomasisinde eşine rastlanılır türden süper diplomatlarla “Kabil Konferansı” için müthiş bir beyin fırtınası yapıyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’dan tutun tam 49 ‘very important person’ Kabil’e ‘gelecek umudu’ aşılamak için geliyor. İçlerinde Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da olacak. Ve hepsi, Türkiye’nin Afganistan’ın özgürlük mücadelesine verdiği içten yardımlara yüksek tonda bir vurgu yapacak. Türkiye’nin canla, başla Afganistan’ın ‘demokrasi  mücadelesine, ayakta kalma arzusuna’ verdiği desteği görmek için Müsteşar Yardımcısı Engin Soysal’ın, Kabil Büyükelçimiz Basat Öztürk’ün ve Türk Dışişleri’nin Ankara’daki en çalışkan diplomatlarından Burak Akçapar’ın gözlerini okumak yetiyor bu kez. Türkiye, Afganistan’da demokrasi rüzgarlarının en yoğun eseceği güne kadar burada... hep burada... Zaten, daha Cevizcan’a gidip yeni bir il imar timi açacağız, hep birlikte. Heyecanlı ve gururlu gazeteci grubumuzun, büyükelçilik bahçesinde yaşadıkları gerçekten ayrı mutluluk kaynağı.

“Burası sizin eviniz” diyor Basat Bey ve bizi bahçeyle başbaşa bırakıyor. Kimimiz çimlerin  üzerinde keyif yaparken, kimimiz iddialı bir basket maçına dalıyor. Maçın en süper isimlerini gururla buraya yazıyorum: Anadolu Ajansı’ndan Gülsen Solaker, CNN-Türk’ten Deniz Kilislioğlu ve Zaman Gazetesi’nden Servet Yanatma... Ben çok kötüyüm bu basket işinde, çoook... Bir sayı bile yapamadım... Ama basket oynama fikrinin sahibi Servet sayesinde hepimiz nefis, unutulmaz zaman geçirdik.Tabii, tam bu bahçe keyfimizden önce hepimiz toplu bir fotoğraf çektirdik ve dedik ki... Yaşasın özgürlük,  yaşasın Afganistan.... !

18 Temmuz 2010 Pazar

Good morning Afghanistan.. Lets be free, lets cycling... Afganistan'dan günaydın, millet ! Dışişleri'nden don servisi

Anadolu Ajansı’ndan Gülsen ve ben ve bir de foto muhabiri arkadaşımız Mehmet bir gün rötarla da olsa Dubai’den Kabil’e ulaşabildik. Kabil’de yolumuzu dört gözle bekleyen arkadaşlarımız, ne yazık ki yine bavullarına kavuşamadılar. Kabil Havaalanı’na indiğimizde çıkan bavullar arasında sadece Gülsen’inki ve benimki vardı. Amma da şanslıyız...! (Diğer arkadaşlarımız, kendilerine Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi'nin muhteşem elemanı Tolga'nın dağıttığı donları giyerken, biz kendi eşyalarımızla başbaşayız... ) Sonra deli bir toz bulutunun içindeki Kabil sokaklarında Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bizi almaya gelen arabasıyla ilerledik. Uzun entariler içindeki adamları, kara çarşaflı kadınları şimdilik geçti gözlerim, özgürce bisiklet kullananlara takıldı.

Kocaman tekerlekleri dönüyor da dönüyor bisikletin. Ellerinde kocaman silahlar, aynalı gözlüklerle zombi gibi bakan, şehri korumakla gururlanan bin türlü asker, çok sıradan kalıyordu bu bisikletlerin yanında. Tahta arabaların üzerine kurulmuş sarıklı amcalar da öyle, filmlerden fırlamış gibiydi. Biz arabada yol aldıkça, bisikletler daha hızlanıyordu sanki. Hani özgürlüktür, medeniyettir, ince bir anlamı vardır bisiklet tekerinin kafalarda. Bir de üzerinde gülümseyen yüzler. Gerçekten gülümseyen, hayata gülümseyen. Dubai’de geçirdiğim eziyet çoktan uçup gitti, bu yüzleri gördüğümde. Bizi havaalanına almaya gelen Arif Bey, “Burada da hayat, akıp gidiyor ve insanlar tüm doğallığıyla hayatın içinde” diye öyle içten söyledi ki, Afganistan üzerinde oynanan siyasi hesaplaşmaları, kitaplardan, politikacılardan, diplomatlardan öğrendiğim burayla ilgili çıkar çatışmalarını bile unuttum. Burada da hayat var. Ey hayat, sen nelere kadirsin.. !

Hayat hızla akıp gitti, tüm bunları düşünürken. Ben arabadaydım ama Kabil halkı bisikletle ilerliyordu. Ve bu durumun sanki hüzünlü, sanki iç acıtıcı ama umut veren bir duygusu kalıyordu içimde, silahlı adamların koruduğu Safi Otel’imize girerken. Aklım, ABD Başkanı Barack Obama’nın “Babamdan Hayaller” kitabına kaydı bir an... “Herkes özgürce yaşayacak, her toprakta, her yerde...” Özgürlüğü sanki bu kendi kaderi ellerinden alınmış, savaş oyuncağı olmuş Kabil halkı hakediyordu en çok... Kimbilir... Otelde yedik akşam yemeğini. Bizi dışarı çıkaracak zırhlı araçlar olmadan, sokaklara çıkamazmışız. Ve sabah oldu. Dışardan horoz sesleri geldi, bir de helikopter. Sıcak, çok sıcak ama güzel sıcak Kabil. İnsanı yakıyor, bunaltmıyor... Günaydın Afganistan, günaydın özgürlük....

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Büyükelçi Jeffrey'den mektup var : Sevgili (m) Türkiye.. / Letter from Jeffrey: Dear Türkiye

Sanki ışıklar birden sönüverdi, o tarlamsı rezidans bahçesinde. Shakespeare'in ünlülerinden "Bir yaz gecesi rüyası" kıvamındaki kalabalıktan, coşkuyla-hüznün garip karışımını yansıtan caz melodilerinden, boyalı kadınlardan, traşlı erkeklerden nerdeyse eser kalmamıştı. Bir ben miydim şimdi; bir elinde kalem, ötekinde not defteriyle tarlanın ve gecenin ortasında kalan. Başımı sersemce sola çevirdim, Jeffrey'in pamuk kafasından fışkıran parlak ışığa çarpıldım. Evet, Büyükelçi James Jeffrey'di bu. Hadi ben sersem sersem 'check edecek' bir diplomat kalmış mıydı ortalıkta diye oradaydım da, o ne yapıyordu bu saatte. "Amerika'nın Bağımsızlık Günü, 4 Temmuz" resepsiyonu çoktan bitmişti demeye kalmadı, Jeffrey'i yanımda buldum. Ankara'daki son resepsiyonunda emeği geçen garson, hizmetçi, koruma görevlisi, yakın dostlar, kim varsa onlara tek tek teşekkür ediyordu.

Gecenin başındaki telaşlı 'merhaba' gitmiş yerini gülümseyen, sımsıcak bir 'merhaba'ya bırakmıştı. Herkese 'özenle veda' etmek istediğini anlattı tüm sevimliliğiyle. "Ortalıkta çok da kimse yok. Hadi bir kaçamak yapalım" havasında Türk ve Amerikan bayraklarının gururlu duruşuna mekan olan, salona doğru ilerledik. Anlaştık, o arada. Dikkatle izlediği blogum için özel birşeyler yapacaktı benimle. Türkçe. Evet yine Türkçe. Biz diplomasi muhabirleri aramızda onun Türkçesi için "Çok kasık. Zaman alıyor, çoğu zaman da anlaşılmıyor" eleştirisini şap diye ne kadar yapıştırırsak yapıştıralım, o Türkçe'siyle mutlu arkadaşlar, mutlu. Bırakın konuşsun.

Tamam tamam. İşte geliyorum asıl konuya. Bayrakların önüne geçtik. Benden kendisine bugüne kadar hiç sormadığım konularda sorular istedi. İsrail yok, PKK yok, Obama yok, Türk politikası yok. Ağlayacağım yarabbim. Başka soru, başka soru diye tutturdu. Peki öyleyse. Al sana ilk soru: Madem seviyorsun bu kadar çok Türkçe konuşmayı. Türkçe'de en çok sevdiğin sözcük nedir? Yanıt: SEVGiLi... O,,,Dear,, valla girdik sıcak konuya... O 'sevgili' dedi.. Ben, aptal aptal "Sevgilim" diye heyecanlandım... Ne diyor biliyor musunuz, Türkçe'nin bu sözcükleri için Jeffrey, ne diyor..."Çok ruhlu sözcükler, çok içten, çok samimi, çok derinlerden..." Allah, Allah,,, aşık mıdır, nedir bu adam? Geçelim başka soruya. "En sevdiğiniz Türk yemeği"... Jeffrey'in yanıtı: İmambayıldı.

Acıktık mı ne? Yemeği sonra yermişiz. Benim sorulara devam etmem gerekiyormuş. "En sevdiğiniz politikacı? Erdoğan, Gül ya da Kılıçdaroğlu?"... Çok diplomatik yanıt geliyor, çoook... "Tabii ki Atatürk" diyor Jeffrey. Dur dur, ben başka bir soru sorayım.... "Ben Türkiye dediğimde, aklınıza ilk ne gelir".... Yanıta bakın arkadaşlar: "Her köşesi cennet...".. Yorum yapamıyorum, başka soruya geçiyorum. "Türkiye'deki en iyi arkadaşınız kim?.." Jeffrey, bu noktada "Türkiye'de çok, çok arkadaşım var" diye içten içten gülüyor... Sabahları ilk okuduğu gazeteyi soruyorum sonra. "Hepsini, tek tek okuyorum" diyor ve ekliyor "Senin bloguna bayılıyorum"... Bu konuşmalar hep Türkçe arkadaşlar. Hadi bir Türkçe veda edin bakalım öyleyse, yeniden herkese...Etmez mi, ediyor... hem de has Türkçe. "Sizi hiç unutmayacağım..".. İyi de unutmayıp, ne yapacaksınız ? "Action isteriz, action" diye çırpınıyorum ben... Ankara'daki büyükelçilik görevinin ardından Bağdat'ta ABD'nin yeni büyükelçisi, bizim de yakın komşumuz olacağını heyecanla özetliyor o an. Diyor ki, diyor ki... "Yazacağım size... Mektup göndereceğim. Söyle başlayacağım söze.. Sevgili Hilal, Sevgili Türkiye..."

Gece bitti. Jeffrey gitti, ben gittim. Bu ne sevgi aaahh, bu ne ızdırappp... Dear Türkiye,, Sevgili (m) Türkiye...

30 Haziran 2010 Çarşamba

O bir diplomat : Ünal Çeviköz... / See you in London

Her diplomat sevilmez. Hatta, çoğu sevilmez. "Ama bu durum, her meslek için geçerlidir" notu düşeyim de baştan, sonra bir de alıngan diplomatlarla uğraşmayayım. Her gazeteci de sevilmez tabii... Ama, kimisi çok sevilir. Sadece müsteşar yardımcısı olduğu için değil, sadece Londra'ya büyükelçi atandığı için değil, sadece çok başarılı, çok ince olduğu için değil. Evet, zor ama sadece Ünal Çeviköz olduğu için sevilen vardır. Sadece kendi olarak kalmayı başarmış bir büyükelçi olduğu için sevilen.

Ankara Palas'ta onu Londra'ya uğurlamak için toplanan onlarca insanın ortak noktası buydu bence. Çoğu artist diplomata burun kıvıran birçok arkadaşım, zariflik edip ona tüm içtenlikleriyle küçük hediyeler sunuyordu. Gazze'ye yardım konvoyuna İsrail güçlerince düzenlenen saldırılardan sonra evinden çıkamaz duruma düşen İsrail'in Bergama kökenli Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, kocaman bir kahkaha atıp "Ünal çok başka... Çok başka insan" diyordu. Türkçesi ortalama bir Türk'ü sollamış Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, "Çok tatlı arkadaştır Ünal. Çok şeker bir diplomattır o" diye tanımlıyordu, Ünal Çeviköz'ü.

Sen böyle en zor yerlerde, en zor günlerde diplomatlık yap ve kimseyi incitme. Bu kadar zarif ve yakışıklı ol, bu kadar yetenekli. 2006'da Bağdat'ta suikaste uğra ama sapasağlam ayakta kal. Tanrı'nın sevgili diplomatı. Hem kadınları, hem erkekleri hayran bırak kendine, çalışmalarına. Ben, "Nedir bu durum" diye muzip muzip gülümseyip, sorular atarken ortalıktakilere, pastayı ağzıma tıkayan,, (kimdin sen yaaa,,,) "Adam gibi adam da ondan. Pasta ye, kendine gel" diye tasvirimi kesti. Ama bak, ama bak... Ben ki, onlarca brifingin yanısıra klasik müzik konserlerini paylaştığım, filmlerden, kitaplardan, yemeklerden konuştuğum Ünal Çeviköz'ü, Londra'ya uğurluyorum. Güzel Londra'ya. Kısacası; Londra'da süper bir Türk Büyükelçi arkadaşımız olacağı için gururluyuz, mutluyuz. Ünal Bey,,, Londra'da görüşürüz...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Monsieur /Mr. Mevlut Çavuşoğlu....Avrupa Konseyi'nde bir Türk başkan, mösyö Çavuşoğlu

Oturumu açıyorummm, aaaçtım ! Şu zihninizi allak-bullak etmeye çalışan "Türkiye’nin ekseni mi kayıyor, Türkiye Batı’ya değil de, Doğu’ya mı gidiyor" sorularıyla başlayan tartışmalara aldırış etmeyin lütfen. Gerçek Türkiye’nin yapacak çok işleri var. Demokrasi, hak, hukuk, adam gibi yaşam standardı değil mi aradığımız. Medeniyet ve kalitenin peşinden koşuyoruz. Koşanlara, gönülden destek oluyoruz. Gerisi, gerçekten safsata. !

Avrupa Konseyi’nin yasama organı niteliğindeki Parlamenterler Meclisi’nin başkanlığını Ocak 2010’dan beri yürüten Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte, konseydeyiz. Hişşşt, ses yapmayın.. Çok ciddi bir durum var ortada. Avrupa Konseyi, 1949’da kuruluyor. Türkiye de kurucu üye. Evet, Avrupa’dayız. Konseyin parlamenterler meclisinin başına bugüne kadar bir Türk parlamenter, nedense seçilemiyor.( Uyuz diyorum size bu Avrupalılar. Gürültü yok Hilal, devam, devam… ) Hatta başkanlık koltuğuna hep Batı Avrupalı parlamenterler oturtuluyor. 5 Fransız, 4 İngiliz, 3 İspanyol, 2 Alman, 2 Hollandalı, 2 Belçikalı, 2 Avusturyalı, 1 Danimarkalı, 1 İsveçli ve de 1 İsviçreli, başkanlık koltuğunda boy göstermiş bugüne kadar. Ama şimdi, ama şimdiiii.... “Viyana’nın doğusundan bir ülkeden” yani Türkiye’den seçilmiş bir başkan var ortada. O biiiiirrrr Radikal,,,, O birrrrr Türk !

Valla bir "koltuğum kabardı" durumu sözkonusu. Mevlüt Çavuşoğlu’nun Avrupa Konseyi’nde Parlamenterler Meclisi Başkanı olarak nasıl çalıştığını hepinizin görmesini isterdim. Açın televizyonları açın, gazeteleri okuyun. Hatta daha kolayı var. Blogum hizmetinizde. “Hiii, öcü İslam” korkusunun dalga dalga yayıldığı bir Avrupa ortamında müslüman bir Türk, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına seçiliyor. Çünkü, Mevlüt Bey’in çalışkanlığı, aktifliği dillere destan bu alemde. Ayrıca, 11 Eylül olayları sonrasında Avrupa Konseyi, dinlerarası diyaloğun Avrupa’daki düşünsel merkezi olarak tanımlanmış. Benim gibi bir Radikal’e bile tolerans gösteren Mevlüt Bey’in, dinlerarası diyalogda başarıya ulaşacığına eminim arkadaşlar. Altına imza atıyorum. Ortada ciddi bir tolerans var. Bana ‘kendini beğenmiş’ deyin, 40 yıl küserim size ama Mevlüt Bey “PKK, daha çok büyük boyutlu saldırılar gerçekeştirmedi. Kınamaya değmez” diye düşünen Avrupa Konseyi’nin Norveç’li uyuz Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a bile, büyük bir olgunlukla Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini anlatmaya çalışıyor. Ben olsam, valla çarpardım o herife...Ankara’ya gelecekmiş zaten, icabına bakacağım onun ben, merak etmeyin.

Çavuşoğlu'nun bu anlı-şanlı göreve seçilmesinin ardından, Kasım 2010'da Türkiye, Avrupa Konseyi'nin karar organı bakanlar konseyinin dönem başkanlığını altı ay süreyle devralacak. Şöylee, güzel bir parmak hareketiyle Avrupa’ya eksen nedir gösterebiliriz değil mi... Bence evet. Avrupa’nın kalbinde, Strasburg’da Avrupa Konseyi’nde ‘aslanlar gibi çalışan’ bir başkanımız var. Bi dakka, bi dakka, bu nasıl bir çalışkanlık. Ahan da okuyorum. 1968 doğumlu Çavuşoğlu, bugüne kadar Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı seçilmiş en genç Avrupalı parlamenter. Yurt içinde AK Parti Dış İlişkiler Koordinatör Başkan vekilliği ve Türkiye-ABD Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerini yürütüyor. Avrupa’daki parlamenterler meclisinde ise Siyasi İşler ve Denetim Komisyonu üyelikleri, Belarus Alt Komitesi üyeliği, Göç Komisyonu Alt Komite Başkanlığı, “1932-1933 Yılları Arasında Ukrayna’da Kıtlığın Sebep Olduğu Kitlesel Ölümlerin Uluslararası Düzeyde Kınanması (Holodomor) ve Eski SSCB’de kitlesel kıtlığın 75. yıldönümü” başlıklı raporun raportörlüğü ve AKPM’de en büyük üçüncü grup olan Avrupa Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı ve Sözcülüğü yapıyor. Allah’ım hepimize böyle bir CV… Amin..!!

22 Haziran 2010 Salı

Les tam-tam, la musique et Strasbourg...! En uzun gün ve ilk gece : STRASBURG

Bir Alman olmuşlar tarih boyunca, bir Fransız. Pek bir Avrupai havaları var ama yine de bir yavanlık hakim bu yüzlerde. Hadi, hemen girişte çok eleştiri oku fırlatmayayım da Fransa ve Almanya’nın sınırında yaşayan bu Strasburg’luları kucaklamaya çalışayım. Önyargıyı bırak Hilosh, bırak... Bak; 21 Haziran, kuzey yarımkürenin en uzun günü. Yaza giriyoruz. Herkes bir şenlensin, bir açılsın, dökülsün hatta saçılsın.

Sen böyle hafiften dalga mı geçersin ! Al sana, müzik bayramı. 1982’den beri tüm Fransa, 21 Haziran akşamı sokaklara dökülüyormuş. Yazın gelişi kutlanıyor. Dökülen dökülene. Dar, uzun, çiçekli, arnavut kaldırımlı, şirine sokaklardan geç geçebilirsen. Her sokak kenarında, ortasında müzik grupları alabildiğince bağırıyor. Sene boyunca suskun, içi geçmiş kalmış bu zavallılar bugün kendilerini aşıyor işte. Her ses var, her renk. Tam-tam’lar, davullar, zurnalar, gaydalar...hatta..ha ha ha..vuvuzelalar... Tüm Strasburg, açık hava konseri havasında. Yerde, gökte her çeşit melodi...

Buraya bu çok sesliliği de ben mi getirdim nedir!!! Diplomat ve gazeteci arkadaş grubumda yükselen “Narsist Hilal” esprilerine hiç aldırış etmeden söyleyeceğim işte. Her zaman akşam 8.5’tan sonra inlerin, cinlerin top oynadığı bu sokaklarda şimdi neşe, çalgı, dans ve özgürlük var. Ben diyorum size, benim ayağımda bereket var...(Ben narsist olmayacağım da kim olacak. Eminim bu gece de sokağa çıkacağız ve sokak hepimizi şaşırtacak. Bahse bile girerim)

Garsonlar hizmetten anlamıyor. Fransız milleti soğuk ve uyuz. Gelip de sana ‘ne içersin, ne yersin’ diye soran yok. Veriyorsun bir sipariş, bekle Allah bekle. Pizza-lahmacun kırması bir Tartes flambees (tart flambe) yapmışlar, meşhur etmişler. İnce bir hamur, üzerinde erimiş peynir, rendelenmiş domuz eti falan, filan...biraz da mantar. Yazık yaa, bu ecnebilerin neden Türk mutfağına hayran olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu garip pizzamsı, pidemsi şeyin yanında Allah’tan yeryüzünde soğuk içilen nadir kırmızı şaraplardan Alsace (Alsaz) şarabı içiyorsun da, ne yediğini anlamıyorsun. Ve üstüne neyse ki Creme brulee.. !

Yine de, yine de..çok şirinsin Strasburg. Gökyüzü hep aydınlık. Uzayıp giden, geniş parklar. O kadar çok milletten insanı bağrına basan bir Avrupa Konseyi. Evet Kayhan Karaca haklı. Burası bir demokrasi okulu. Ben ilk dersi geçtim, haberiniz olsun. Çok da yenilir, içilir olmasa da Fransız mutfağına çok burun kıvırmadım. Hafif yağmurlu sokaklarda bugün güneş daha bir parlak. Yaz geldi... Geçmeden, haydi hep birlikte tadını çıkaralım, haydi...

18 Haziran 2010 Cuma

Behzat... Senin ne işin var ölümle?

"Ben ölüm yazısı yazamam" derdim kesin. Behzat da "Sen miiiii" diye çıkışırdı.Yapamayacağım, yazamayacağım yoktur. Elimden bir uçan, bir kaçan kurtulur. Yapma Behzat, yapma. Çok gazlıyorsun beni. O, bin yıllık bira borcumu da hatırlatmazsan olmaz değil mi her seferinde. Ya diyette olurum, ya resepsiyonda, ya yemekte. İyi de şekerim, bira senin neyine? Şu çirkin sakallarını bile kesmekten acizsin. Haaaa, küsüyor musun. Küsersen küs. Ama sen kıyamazsın bana. Küsemezsin. Küs diye ısrar ederim, yine küsmezsin. Tamam Behzat. Nescafe'ni getirdim. Diğerleri de yolda. Ama haberin olsun, bira göbek yapıyor. Uffff, çek şu fotoğraf makinesini üzerimden, çek.

Behzat böyle ısrarlıdır işte, sevmek ve paylaşmak için. En sonunda çeker bir fotoğrafımı, karşılıklı gülüşmeye başlarız. "Kal" diye ısrar eder, kalırım zaman zaman. Geceleri fakstan çıkan iğrenç ses, susmak bilmeyen telefonlar, televizyonun garip görüntüleri, "Alooo, İstanbul ! Tamam gönderiyorum haberleri" stresi...Her gün Kebap 44 menüsü, akşam yemeği için. Ama bilgisayarın ekranında küçük kamera var. Nedret, Helin ve Mustafa kameradan el sallıyor. "Ben de seni seviyorum Helinn, ben de seni seviyorum Mustafa"... Gecenin tüm stresi varsa, aile de var. Bak, yine telefon çalıyor. Bu telefonlar susmaz ama, Behzat'ın haberler kadar sevgiye, sevdiklerine ayıracak vakti hep vardır. Hep yaratır o, hep yaratır. Gerçek gazetecidir çünkü. Lunapark'ın keyfini Mustafa'yla, tiyatronun keyfini Helin'le çıkarır. 30 yıl öncesinin arkadaşlarını internette buluşturur. Bir küser, bir barışır ama paylaşmaktan asla vazgeçmez.

Oturup da, "Behzat yok" diye gece nöbeti mi tutuyorum şimdi gazetede. Evet, tutuyorum. Telefon çaldı. Mersin'den üniversite son sınıf öğrencisi Deniz arıyor. "Ben kardeşiyim Behzat'ın" diyor. Zaten çok sinirliyim, zaten çok bozuğum Behzat'ın ölümüne. Ağlayan kız çocuğuna, aptal aptal yanıt veriyorum. Diyorum ki, Behzat'ın kendinden küçük kardeşi yok. Sonra bu şeker kız, bir ödevini yaparken Radikal'i aradığını ve Behzat'a yönlendirildiğini anlatıyor. Behzat'la yapmışlar ödevini ve tam iki yıldır telefonlaşıyorlarmış. İyi de, derdin ne senin, şeker kız? "O benim manevi kardeşimdi. Telefonlarda hep bana destek oldu, gazetecilik okuyorum ve sorunlarımı ona danışıyorum. Bana gazeteciliği öğretiyordu. Peki ben şimdi kiminle konuşacağım. Öldüğü haberi doğru mu? Tamam Hilal abla, Behzat Abi için yazdığım şiiri sana gönderebilir miyim. Ver bana cep telefonunu, ilk dörtlüğünü göndereceğim..."

"Karanlık dünyalara gülümsedin / Üstüne, kardeş diye benimsedin / Girilmez, izbe hanlara girdin / Der misin şimdi, 'onları da benimsedim'?..."

Böyle geldi şiirin ilk dörtlüğü. Dahası da gelecek. Behzat, neler oluyor? Şaka mı bunlar? Yazamıyorum ben ölüm yazısı, yazamıyorum. Senin ne işin var ölümle, ne işin var?

12 Haziran 2010 Cumartesi

Waka Waka... This time for Africa...!!! Haydi futbol, haydi...

Ben bayılırım çikolataya. Bitter'dir tercihim hep. Sade kahvenin yanında, acılaşır da acılaşır dilim, damağım. Derin bir haz, uzanır gider her seferinde. Tenimin en ince yerlerine. Pek severim bu hallerimi, pek... Waka, waka. This time for Africa...!!! Derkennn, şov başlamıştır... Haydi kaynaş bakalım gerçek çikolatalarla. Hem beyazı, hem sütlüsü, hem bitter'i burada. Zakumi burada, Rene burada, Sarel burada, Letta burada, Moi burada... Afrika burada, Shakira da burada...

Yağmur deli gibi, çocuk gibi, bir küskün bir barışık gibi yağsa da, tüm çikolatalar çoktan kaynaşmıştı. Haydi ıslatalım, kupayı. 2010 Dünya Futbol Kupası başlamış mıdır, başlamıştır. Burası Ankara'ysa, Almanya Büyükelçiliği'nin en güzel yeri de bahçedir, bu bahçedir. Yağmur bıkmadan yağarken, dev ekranda beliren Johannesburg sokaklarıdır. İşte, açılış maçı. Meksika, Güney Afrika... Go, Bafana Bafana (Güney Afrika milli futbol takımı).

Hiç bıkmadan danseden, dansetmeyip uçan bu Afrikalılar'a uymayan ne olsun. Hiiişt, herkes çikolata olsun. Herkes Hiloş olsun. Belki anlaşılıyor bu yazıdan, geceden kalma dansöz olduğum. Olsun, olsun. Hep böyle olsun. 2010 Dünya Kupası'nı açıyoruz, boru mu. Yok değil, vuvuzela. Vuvuzela'nın ne olduğunu halen bilmiyorsanız, gidin bi daha okuyun "Lets make noise" başlıklı yazımı. Şimdi vuuuuuuu, vuuuuuuuuuu....hepinize vuuuuuuuu....Almanya ve Meksika büyükelçilikleri kupanın açılışı onuruna parti düzenliyorsa, bi daha vuuuuuuuu....

Bir bitter yedim, kahvenin yanında şimdi. Size o güzelim yağmurlu, ışıklı, danslı, aşklı partiden sonra ciddi ama kısa bilgiler de sunayım. Hani daha önce öğretmiştim ya size Güney Afrika'da 11 farklı dil kullanılıyor diye. Hani geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Kak Barzani" diye sevgi sunmuştu ya, bizim Kürt Barzani'ye. Kak, abi demekti ya Kürtçe. Afrika'daki dillerden biri de Afrikan. Afrikanca'da "Kak" ne demekmiş biliyo musunuz: Bok. Valla, Rene söyledi. Ben hiç terbiyesizlik eder miyim yoksa Barzani'ye. Tamam tamam, daha ciddi bir bilgi: 1930'da Amerika Kıtası'nda Uruguay'da başlayan Dünya Kupası macerası bugüne kadar Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları arasında dolaşırken, Güney Afrika ile ilk kez kara kıtaya ulaşmış oldu. Türkiye yok kupada, yok. Ne olacak bu memleketin hali diye kafayı kaşıyanlar, harekete geçsin... Yoksa, vakaaa!!! Elimde acı gerçekler, bitter bilgiler var... Tamam tamam, bozmayacağım kupa keyfinizi. Tadını çıkarın. Waka, Waka...! This time for Africa.. !

10 Haziran 2010 Perşembe

Monşer diplomasisine SON...

Aslında bugün Başbakan Erdoğan’ın ‘monşerler’ diye ikide bir yere çaldığı kesimin kimler olduğunu daha iyi anladım. Hiç de Dışişleri Bakanlığı’nda harıl harıl çalışan diplomatları kastetmiyordu. Bir zamanların ‘halktan kopuk, kendini yükseklerde gören’ diplomatlarından da sözetmiyordu. Onlar çoktan tarih olmuştu. Olsaydı, ben de birine rastlar, buraya yazardım. Haa, dün bir tanesi televizyondaydı. İnal Batu. Bakan Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kitabıyla dalga geçip, Türkiye’nin ‘stratejik bir sığlıkla’ BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu kullandığını söylüyordu. Türkiye, Amerika ne derse onu yapmalıymış. Dünyayı karşısına almamalıymış. Nesine güvenmiş de, ‘hayır’ oyu kullanmış. Her cümlesi ayrı klişe... Not alıp, gazeteye haber yapayım diye düşündüm ama sonra hiçbir cümlesini yanyana getirip de,mantıklı bir metin oluşturamadım.

Bu ‘monşer’lerin, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği kesimin temsilcileri her yerde. Bunlar at gözlükleriyle etrafa bakmakta ısrar eden, evrendeki değişim ve devinimden bihaber, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğunu düşünen tipler. Farklı görüş, düşünce ve duruşa tahammülü olmayan tipler. Dediğim dedikçi tipler. Olayları analiz edip, eleştirirken illa ki iğne, hatta çuvaldız batırmayı, kanatmayı seven tipler. “Al sana da böyle geçiriyorum” diye, oturduğu yerden gazel okuyanlar.

“Yalnız kalabilirim, hatta hiç dostum olmayabilir. Eğer doğru bildiğimi yapıyorsam, yalnızlık kimin umurunda...” İşte bu sözleri size Amerika’nın ilk siyahi lideri Barack Obama’nın “Babam ve Hayaller” kitabından yazıyorum. Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği dönemlerde, doğru bildiğinden şaşmayan, özgürlük ve eşitlik için tüm nefesiyle çalışan bir grup ‘kutsal insan’dan sözediyor Obama, bu kitabında. En çok da Kenyalı babasından. Daha çok, “siyahların da sözü dinlenebilir” inancından şaşmayan beyaz Amerikalı yakınlarından. Yüksek kalitede bir Batılı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım, seçim kampanyasından hemen önce “Amerikalılar, asla bir siyahı başkan seçmez” yargısındaydı. İnsanlara bakarken ‘siyah-beyaz’ diye düşündüğünü, hayretle görüp ona koca bir ‘byeeee’ demiştim. O siyahi, o babası Kenyalı, bugün Amerika’nın ilk siyahi lideri. Barack Obama.

Neymiş efendim. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu veren Türkiye yalnız kalacakmış. Tahran’la uranyum takası imzalayan Türkiye, konseyde çekimser oy kullanmalıymış. Başbakan Erdoğan, Dışişleri’ndeki diplomatlara kızgınmış. Kendisini yanlış yönlendirdiklerini düşünüyormuş. O yüzden “Gidin, konseyde ‘hayır’ deyin” demiş. Türkiye’nin İran’la ne işi varmış. Türkiye, İran’a yaptırım kararını nasıl uygulayacakmış? Dünyadaki değişimi göremeyen, bir grup at gözlüklü bunlar. Hatta, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Suçlu AB. Kötü davrandılar, Türkiye’yi doğuya ittiler” mesajını bile kavrayamayanlar. Aslında bu monşer dedikodu ve safsatalarından uzaklaşıp, size Amerikan yönetiminin kendi bilmez AB’ye İran konusu vesilesiyle verdiği mesajların içeriğini yazacaktım. Sonra, sonra,,,az sonra.. !! Haaaa... korkmayın.. Türkiye değil, yalnız kalan... Yalnız kalan AB... !

6 Haziran 2010 Pazar

Lets make noise... VUVUZELA, South Africa, football.! Haydi futbol, Haydi Güney Afrika, Haydi VUVUZELA

Ahan da üflüyorum... Yasak değil. Borazan gibi desen değil, fil sesi çıkarıyor sanki. Güçlü erkekler üfleyince ses değişiyor. Allah,,, hele bir tane siyah insanoğlu üfledi mi, ortalık yıkılıyor. Maça geldik kardeşim, futbol maçına. Şenlik olacak, yarış olacak, takımlar, taraftarlar kaynaşacak... Bu ne biliyor musunuz, bu ne ? Güney Afrika’nın Ankara Büyükelçsi Tebogo Seokolo’dan üflemenin tekniklerini de öğrendim. Enstrümanımızın adı VUVUZELA. Tam bir Güney Afrika çalgısı. Futbolun özü, kalbi...

Bazı gerzek, entel-dantel yabancılar, içlerinde çoğu da Avrupalı... Demişler ki; bu fil sesine benzer bir ses çıkaran çalgı, yani Vuvuzela, anonsların duyulmasını engelliyor, futbolcular vuvuzela seslerinin yüzünden birbiriyle iletişim kuramıyor. Gitmişler, FIFA’ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) şikayet etmişler. .. Burada durup, konunun biraz dışında olanlara iki satır özet yapıyorum. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na Güney Afrika ev sahipliği yapacak. Şampiyona’nın resmi açılışı 11 Haziran’da. Vuvuzela, Güney Afrika’ya özgü bir futbol çalgısı ama birazdan da anlatacağım üzere göreceksiniz ki, artık futbolla özdeşleşti.

Şikayetçi takımının şikayetleri üzerine Vuvuzela’yla ilgili testler yapıldı. Johannesburg’da, 90 bin kişilik Soccer City stadında Güney Afrika ile Kolombiya arasında yapılan hazırlık maçında tribünler dolmuştu. Acil üstüne acil anons çeken maç organizatörleri, vuvuzela üflemelerinin doruk noktaya çıktığı sıralarda ses seviyesi testi yaptı. Sonra FIFA yetkililerinden Dany Jordaan çıktı, dedi ki, “Vuvuzela, artık Dünya Kupası’nda. Çalgı, bu Dünya Kupası’nın da bir parçası..” Futbol severlere, hayırlı, uğurlu olsun... Şikayetçi millet, şikayetçi takım bir kibrit alsın, derdine yansın..

Vuvuzela, sadece milli marşlar çalınırken üflenemeyecek ancak maçlar sırasında nefesine güvenen, takımını vuvuzeladan çıkan sesle destekleyecek. Vuuuuuuuuu, çekilin valla, filler geliyor....FIFA Başkanı Sepp Blatter da, vuvuzela’nın diğer ülkelerdeki tezahüratlar ya da davullar gibi Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu söyledi. Bana, Güney Afrika bayrağına sarılmış Vuvuzela’mı hediye eden Büyükelçi Tebogo Seokolo ise olaya daha derin bir yaklaşım içinde: I’m the master of my fate, I’m the captain of my soul... Kaderimin efendisiyim. Futbol neşesiyle, vuvuzela sesiyle bu yıl Güney Afrika’dan tüm dünyaya barış mesajları yollanacak. Tamam Seokolo; sen ne diyorsan o. Lets make noise. Haydi, gürültü yapalım. Bir kez daha tüm nefesimle üflüyorum...Futbol şahane, barış şahane...

3 Haziran 2010 Perşembe

Here's Barzani... Kak Barzani.. Buyrun, Abiniz Barzani.. !

Ne ben o eski ben, ne sen o eski Barzani... Ortada ya bir kuyu var, yandan geçiyoruz. Ya da cidden hep birlikte bahçeye çıkıp, ip atlıyoruz. Türk, Kürt, Arap, Türkmen...Huuuu, kim varsa gelsin... Çekilin, Barzani de bizimle oynamak istiyor. Bize dağları, tepeleri, inleri, çukurları, pusuları anlatacak... Anlatsın ya, yazık. Bak nasıl da uyum sağlamak istiyor bizimle, kaynaşma peşinde...

Bana bak Barzani, numara yapıyorsan ayvayı yersin. Daha da yaşatmazlar seni !

Valla ben Barzani olsaydım, nasıl Amerika’da peşmerge kıyafetiyle dolaşırsam Ankara’da da dolaşırdım. Dışişleri Bakanlığı kürsüsüne çıkıp da, sadece Türk bayrağının önünde durmak istemez, arkamda bir Kürt bölgesinin bayrağı da dalgalansın diye tuttururdum. Madem iddialıyım, Irak’ın kuzeyini ‘Kürdistan’ ilan etmişim, 9 yıl sonra ayak bastığım Ankara’da Kürt kardeşlerim için her türlü reklamı yapardım. Ama o da ne? Yapamadım. Ben Barzani değilim!

Bööööyle sinik, sinik geldi. Takım elbise, kravat modelinde çıktı kameraların karşısına, Türk bayrağı önünde alçak sesle Kürtçe konuşup, ‘işbirliği’ dedi, ‘Türk-Kürt, kanı dökülen herkes bizden’ dedi. Bıraksan, kardeşlik türküsü söyleyecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davuoğlu’ndan da Kürtçe “Kak Barzani” gazını aldı ki, tut tutabilirsen şimdi. Koskoca Dışişleri’nin gözünde “Abi Barzani’” oldu yani. “Size bir de limonlu pasta verelim mi” diye de, sulu gözlerle bakıyordu bir de Davutoğlu. Kime? Barzani’ye. Gazoz içeçekler beraber nerdeyse, dışarıya çıkıp birlikte ip atlayacaklar.

Kameraların önünde Kürt bayrağını (o da neymiş canım..diyebilirim. çünkü KKTC bayrağına bile böyle muamele çeken milyonlarca densize laf anlatmış birisiyim) unutuyor. Yok yok, koymamış kürsüye Dışişleri Bakanlığı Kürt bayrağı. Irak bayrağı da yok. Adamcağızın, yani Barzani’nin kim olduğu, nereden gelip, nereye gittiği belli değil. Basın toplantısındayız. Dışişleri’ndeyiz. Ortada bir Türk bayrağı. Sağında Davutoğlu, solunda Barzani. Irak bayrağı olsaydı bari diyoruz, bu Barzani o zaman Irak bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun diye tutturuverirdi diyor sevgili bir Türk diplomatımız. Yaniiii, Barzani bir ezik, bir ezik.
Hişşt! Vatanseverler, “Kahrolsun Kürdistan” diye slogan atanlar, mutlu musunuz. Barzani Ankara’ya geldi de, ezik ezik çıktı kameraların önüne, sevindiniz mi? İntikamınızı aldınız mı? İntikama değil, işbirliğine bakma günü bugün. Ben ona bakarım. Bu Barzani, basına kapalı toplantılarda ne PKK ne de terör sözünü ağzına almış. PKK’yı kınamamış, terör örgütü saymamış. Böyle sinsice ayak diriyor. Ama 1 minute Tayyip, onu yola getirmeye kararlı. Kardeşler arasında oyunbozanlık olmaz. Madem geldin Ankara’lara, teröre karşı Türkiye’yle ortak olacaksın. PKK’ya göz yummayacaksın. Terör azarken, sen azmayacaksın. Diye umuyorum. Diye düşünüyorum. Söylemiştir bunları Recep Bey...kesin söylemiştir. Yoksa, alırlar mıydı Barzani’yi Türkiye’ye. Koyarlar mıydı, ana yurdumun baş kucağı, başkenti Ankara’ya... Olacak şey değil... Haydi, hep beraber bir ip atlayalım da, ben bu işin, yani Barzani’nin şanlı Ankara ziyaretinin ciddi boyutlarını bir araştırıp, yeniden siz değerli okurlarımla paylaşayım.

1 Haziran 2010 Salı

SAVAşTAYIZ... State of "Israel" does not represent world Jewry

Gemide öldüm. Sabahı göremedim. Yalanlar, dolanlar, bir de ağıtlar uçuşuyordu havada. Hiç gözümü açmasam ben, hiç. Kan, kin ve öfke girmese bir daha hayatıma. Neydi beni öldüren, neydi bu kavga...

Gerilere gittim. 1 yıl önceye. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i "Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" diye haşlıyordu. Sözünü kesmek isteyen moderatöre de "1 minute, 1 minute" çıkışını çakıyordu. Onu televizyonda izleyip de, "Daha da Davos'a gelmem" sözünü duyanlar, özellikle de diplomatlar "şoke olmuşlar"dı. Çok ayıptı, çok. Diplomatik nezaketten yoksun bir başbakan, İsrail'le ilişkileri dünyanın gözü önünde çamura batırıyordu.

Oysa İsrail, diplomatik nezaketsizlikte Türkiye'yi sollayacak kapasitedeydi. Davos'un üzerinden neredeyse 1 yıl geçmişti. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'te kendisinden alçak koltuğa oturtmuştu. Türkiye'yi aşağılıyordu aklınca. Türkiye, 'özür' istedi ondan. Sonra, o da geçiştirdi: "Tamam, tamam. Alın size özür."

Bunlar sidik mi yarıştırıyordu? Yani biri Türkiye, öteki İsrail. İsrail diyor ki, Hamas terörist. Türkiye'den 'cık'. Türkiye diyor ki, Gazze'yi ablukaya alamazsın. İsrail'den "Hamas bizi torpilliyor. Savunmadayız." Siviller ölüyor her gün. Ölümsüz gün yok. Türkiye'yle İsrail dalaşıyor, tüm dünya izliyor. Öyle mi, öyle mi? İsrail'e atıp, tutan onca ülke var ama. Kim var? Arap dünyası mı. Kim var, kim ? Amerika'nın, BM'nin, Avrupa'nın ruhu duymuyor. Gazze ölüyor. İnsanlar ölüyor.

Benim gibi kaç kişi öldü gemide? Rotamız Filistin'di. Gazze'ye yardım götürecektik. Yardım filosuyduk. Mavi Marmara vardı filomuzda ve diğer gemiler. Saldırdılar bize, öldük. Kaç kişi öldü, halen bilinmiyor. Şimdi sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyanın siyasi baskısına aldırış etmiyor İsrail. Göz göre göre öldük biz. Göz göre göre. Gazze'de ölüm var yine, göz göre göre. Uyanmasam ben, hiç uyanmasam. SAVAŞTAYIZ. Her yanım, yangın yeri.

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...