Önce Beethoven çalıyor. Ünlü 9. senfoni. Yani, Avrupa Birliği'nin ulusal marşı, 'Neşeye Övgü': Kardeş olun ey insanlar, bunu ister tanrımız /en son sana dost kalır /insanlığa, doğruluğa, göğsünü aç korkmadan /hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır... Rahiplerden, imamlardan, rahibelerden kurulu Antakya Medeniyetler Korosu söylüyor. Her yaştan ve her 3 büyük dinden üyesi var bu koronun: Hıristiyan, Musevi ve Müslüman. Koronun sesi yükseldikçe, Antakya Dedeman Oteli'nde heyecan, gözyaşı ve inanç birbirine karışıyor. Herkes, birden kardeş oluyor. Herkes, birden aynı tanrıya tapıyor.
Koroyu dinlemeye başlamadan önce AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini ve AB ülkelerinin Ankara büyükelçileriyle katıldığımız resepsiyonda Antakya'ya özgü patlıcan dolmalarından 8 tane yediğimi itiraf ediyorum. Bir 8 tane daha yemediğim için pişmanım. Daha ilk şarkıda eridi gitti hepsi. Şimdi gözlerimden yaşlar akıyor. Bu nasıl bir 'Sarı Gelin' türküsü söylemektir. Ermenice'sinden, Kürtçe'sine, Süryanice'sine. Kalbim parçalanacak diyorum, Servet'e dönüyorum. Servet, "Geç şöyle önlerine de, bu tarihi anı görüntüleyelim" diyor ve koroyla beni bütünleştiren, ölümsüzleştiren bir fotoğraf çekiyor. Ama asıl fotoğraf, AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini'den geliyor. Pierini, öyle büyülendi ki korodan, çıkıp kürsüye onlarla birlikte söylemeye başlıyor...Boşuna UNESCO'nun barış kenti olmamış Antakya...!
Her dilden ve dinden şarkılar söyleyen bu korodan "Bir başkadır benim memleketim" şarkısı yükseldiğindeyse, yalnızca benim değil tüm salondakilerin gözlerinin yaşardığını farkediyorum. Ayten Alpman şarkısıdır ve çoğu zaman da 'gurbetçilerindir' diye bilinir ama bu kez öyle değil işte. Türkçe söylüyorlar elbet ama etrafımızdaki tüm ecnebilerin ruhu titriyor. Gözlerin ve gönüllerin bu şarkıya dayanacak gücü yok. Antakya'da gerçekten medeniyetler barış yapıyor, medeniyetler koyun koyuna uyuyor. Çan sesi, ezan sesine karışmış. Ermeni; müslümanla can ciğer kuzu sarması, katolik; musevinin hakkını gözetiyor... "Havasına, suyuna, taşına toprağına/Bin can feda bir tek dostuma/ Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim/Bir başkadır benim memleketim..." Evet, bir başkadır benim memleketim... Bir başkasın Antakya, bir başkasın... (Not: Ne yapıp edin, bu Antakya Medeniyetler Korosu'nu dinleyin... )
26 Nisan 2010 Pazartesi
25 Nisan 2010 Pazar
Sen güzelsin, ben değil Çingene Kızı.... Look at me Gipsy,,,sad Gipsy !!
Ayna ayna ! Söyle bana. Benden güzel var mı dünyada ? pozlarıyla geçip de aynanın karşısına kendimi acaip derecede kandırdığımın katıksız hazzını da Gaziantep’te yaşadığımı yazıp, Antakya'ya geçeceğim izninizle. İşte karşımızda duruyor, meşhur “Çingene kızı” mozaiği. Kıza vurulmamak elde değil. Orasından, burasından ama her yerinden çektik fotoğrafını. İçine çekiyor insanı gözleri, sonra sürüklüyor tarihin gizemli sayfalarına. Nasıl bir duygu mudur? Zaman Gazetesi’nin süper diplomasi muhabiri Servet Yanatma arkadaşımın verdiği yanıt, en doğrusudur bu soruya : Hilalcim, kız çok etkileyici. Çarpıyor adamı. İnsanın baktıkça bakası geliyor. Mozaik değil sahici bu, sahici.
Neymiş? Gaziantep’e gittiğinizde mutlaka bugün dünyanın 2. büyük mozaik müzesi olarak bilinen ‘Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne gideceksiniz. Bu müzeye ek, yeni bir müze daha açılıyor ki yakında, o zaman kendinizi dünyanın en büyük mozaik müzesinde bulacaksınız. Nizip ilçesinin Belkıs köyü eteklerindeki Zeugma’dan, mozaik çıktıkça çıkıyor ve müzeler genişliyor, tabii bir de Zeugma’nın kendisi ‘açık müze’ olacak ki, o zaman Gaziantep gerçekten bir dünya kenti gibi ışıl ışıl ışıldayacak.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi daha 2005’te mozaik müzesi olarak açılmış. 550 metre kare mozaik, 120 metre kare de fresk, yani duvar süslemesi sergileniyor müzede. Anadolu’da tam 6 bin yıldır kullanılan taban süslemesi mozaikler ve duvar süslemesinin ürünü freskleri gördüğünüzde siz de gerçekten çarpılacaksınız. Tabii çoğunun yarısı çalınmış, yarısı kırılmış. Baktıkça yüreğiniz de yarılacak ama nafile. Nerde bizde öyle antik eserlerin, değerlerin kıymetini bilme ruhu, anlayışı. Zaten mozaikler de Zeugma’dan daha 1992’de çıkarılmaya başlamış. Binlerce yıllık bir mirasımız var ve şu yukarda yazdığım tarihlere bakın. Görmeye, kıymet bilmeye, korumaya geldi mi çoğu zaman duyarsız olmuşuz, zalimlerce yönetilmişiz.
Zeugma’nın hikayesi dinledikçe iç parçalıyor esasen. M.Ö 300 civarında Büyük İskender’in generallerinden Nikator tarafından kurulmuş bu antik kent, Roma İmparatorluğu’nun eline geçince almış Zeugma adını. Yani, köprü. Antakya ile Çin arasında Fırat yoluyla oluşan geçitte liman olarak kullanılmış ve büyük bir ticari değer kazanmış. Kentin bugün 3’te biri Birecik Hidroelektrik Barajı gölü altında bulunuyor. Suların altındaki bölümde ne yapılacağı tam bilinmiyor ama diğer bölümler yakında açık hava müzesi olacak. Suyun altında milyonlarca Roma mozaiği, bir de susuz kalan bölüm. Hayat mı acımasız dersiniz, yoksa insanlar mı. Zaten baraj yapılmasaymış, kimsenin bu mozaiklerden haberi bile olmayacakmış. Bu ‘Çingene kızı’ daha çok ziyaretçinin yüreğini dağlar değil mi ama, değil mi…
Neymiş? Gaziantep’e gittiğinizde mutlaka bugün dünyanın 2. büyük mozaik müzesi olarak bilinen ‘Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne gideceksiniz. Bu müzeye ek, yeni bir müze daha açılıyor ki yakında, o zaman kendinizi dünyanın en büyük mozaik müzesinde bulacaksınız. Nizip ilçesinin Belkıs köyü eteklerindeki Zeugma’dan, mozaik çıktıkça çıkıyor ve müzeler genişliyor, tabii bir de Zeugma’nın kendisi ‘açık müze’ olacak ki, o zaman Gaziantep gerçekten bir dünya kenti gibi ışıl ışıl ışıldayacak.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi daha 2005’te mozaik müzesi olarak açılmış. 550 metre kare mozaik, 120 metre kare de fresk, yani duvar süslemesi sergileniyor müzede. Anadolu’da tam 6 bin yıldır kullanılan taban süslemesi mozaikler ve duvar süslemesinin ürünü freskleri gördüğünüzde siz de gerçekten çarpılacaksınız. Tabii çoğunun yarısı çalınmış, yarısı kırılmış. Baktıkça yüreğiniz de yarılacak ama nafile. Nerde bizde öyle antik eserlerin, değerlerin kıymetini bilme ruhu, anlayışı. Zaten mozaikler de Zeugma’dan daha 1992’de çıkarılmaya başlamış. Binlerce yıllık bir mirasımız var ve şu yukarda yazdığım tarihlere bakın. Görmeye, kıymet bilmeye, korumaya geldi mi çoğu zaman duyarsız olmuşuz, zalimlerce yönetilmişiz.
Zeugma’nın hikayesi dinledikçe iç parçalıyor esasen. M.Ö 300 civarında Büyük İskender’in generallerinden Nikator tarafından kurulmuş bu antik kent, Roma İmparatorluğu’nun eline geçince almış Zeugma adını. Yani, köprü. Antakya ile Çin arasında Fırat yoluyla oluşan geçitte liman olarak kullanılmış ve büyük bir ticari değer kazanmış. Kentin bugün 3’te biri Birecik Hidroelektrik Barajı gölü altında bulunuyor. Suların altındaki bölümde ne yapılacağı tam bilinmiyor ama diğer bölümler yakında açık hava müzesi olacak. Suyun altında milyonlarca Roma mozaiği, bir de susuz kalan bölüm. Hayat mı acımasız dersiniz, yoksa insanlar mı. Zaten baraj yapılmasaymış, kimsenin bu mozaiklerden haberi bile olmayacakmış. Bu ‘Çingene kızı’ daha çok ziyaretçinin yüreğini dağlar değil mi ama, değil mi…
24 Nisan 2010 Cumartesi
Gaziantep'te çikolata fantezisi= Şölen.. Chocalate fantasy in Gaziantep !
Çikolata yukardan oluk oluk akarken, iki de bir dayanamayıp parmağımı bandırmak istiyordum o güzelim renkli ama keskin kokulu çikolata kabına. Bilge "pişt" deyip, parmağıma şaplaklar çakmasaydı, bugün tüm dünya benim parmağımdan tat almış bir çikolata yemenin keyfine varabilirdi. Şaka bir yana, içeride hijyen en önemli konu. Ve bu fabrikanın ürettiği çikolatalar dünyanın her bir yerine gidiyor. Vay bee, halt etmiş Brüksel, İsviçre çikolatası... Yurdumun çikolatası, sollamış Avrupa'yı. Fabrikanın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan size içerden görüntü sunamıyorum. Çikolatalar, dünyada sadece birkaç yerde örneği bulunan teknoloji ürünü makinelerden akıyor, geliyor, şekle giriyor, bir ayıcık oluyor, bir gofrete dönüşüyor, sonra da hızla paketleniyor. Şu yukarda gördüğünüz ayıcıklı çikolatam tam da fabrikayı gezdiğimiz gün üretilip, paketlendi ve bana hediye edildi. Yerim seni ben, yerim !
Fabrika bu mudur, budur ! Bir eşi de İstanbul'da bulunan Şölen Çikolata Fabrikası'nın tam 1500 çalışanı var. Burada üretilen çikolatalar sadece AB ülkelerinde değil, Amerika'da, Kanada'da tüketiliyor. 2009'da 200 milyon dolarlık bir ciro yapan bu fabrikanın cirosunun bu yıl 230 milyon doları bulması bekleniyor. AB ülkelerindeki benzer yatırımcılar da, Şölen'le işbirliğine gitmek istiyor. İsrail de çok beğenmiş, Şölen'i. Şölen çikolataları almış başını Ortadoğu'ya da gitmeye başlamış. Arkadaşlar, Gaziantep Baklavası'ndan ne kadar yeyip de, duvarlara nasıl tırmandığımı, pardon Bayazhan'da nasıl gecelediğimi anlatmıyorum size bakın. Bulmuşum tam çikolata havuzunda fantezime uygun bir yer, çikolatadan başkasına bakmam diyorum. Hem de Gaziantep Şölen Çikolatası'ndan başkasına... Veee fabrika çıkışı şöyle oluyor sloganımız: Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, tatlı sevişelim. Çikolata acısı zevki artırıyor, haberiniz olsun... ! AB büyükelçilerinden bizzat sizin için aldım bu bilgiyi...
23 Nisan 2010 Cuma
Aşkım Gaziantep, aşkım Mehmet Aslan... A real love story from Gaziantep
Veee buldum. Sonunda aşık oldum. Ankara'ya döndüm ama kalbim, aklım, ruhum Gaziantep'te kaldı. Yalnızca Gaziantep'e değil, tüm Güneydoğu Anadolu'ya renk katan, anlam veren aşkımı, ballandıra ballandıra anlatsam yeridir. Çekinmeden, söylüyorum işte adını, soyadını, işini, gücünü: Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Aslan.
"Oooops, Hilal n'oluyor" demeyin. Olan oldu bir kere. Tam 18 yıldır ticaret odası başkanlığı yapan Mehmet Aslan'ın zaten yeterince hayranı var. Bütün Avrupa, bütün Güneydoğu, bütün Ortadoğu ona hayran. Ama en büyük hayranı benim, bundan böyle. Onu, hayran hayran dinlerken, ona hayranlık dolu bakışlarda yepyeni, umut dolu ve güçlü bir Türkiye düşlerken Murathan Mungan'ı hatırladım. Okudum Mungan'ı kafamda: Hayransan, aşıksındır.
Burcu ve Derya gibi birbirinden güçlü, güzel, güler yüzlü, sıkı bir ekiple çalışıp, Gaziantep'i çoktan Avrupa Birliği standartlarına kavuşturmuş Mehmet Aslan, ildeki 'ortak akıl' mantığının mimarı. Bence bu yüzden AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini Gaziantep'i tanımlarken, "Güneydoğu'daki en büyük ekonomiyi temsil ediyor" diyor. Bu 'ortak akıl' sayesinde vali ayrı, belediye başkanı ayrı, ildeki diğer yöneticiler ayrı bir havadan çalmıyor. Toplanıyorlar aylık, il için 'en güzel' kararlara imza atıyorlar.
Gaziantep'in fıstığı, baklavası, baharatları, Avrupa'ya beş basacak fabrikaları zaten meşhur. Bu küçük ayrıntılara girmeden, AB ülkelerinin Ankara'daki büyükelçileriyle birlikte yaptığımız Gaziantep gezimizden Mehmet Aslan'a dair yazmak istediğim kucak dolusu satırdan en özellerini sizinle paylaşmazsam çatlayabilirim. Seviyorum, aşığım ve de hayranım.
Herkes, "O da nedir" derken, o gitmiş bir güzel sanatlar lisesi açtırmış. Şimdi, Gaziantep'te bir de güzel sanatlar fakültesi var. Diyor ki Aslan, "Sanatla beslenmeyen ticaret kazanç getirmez." Bölgenin işadamlarını sadece Suriye, Irak, Lübnan gibi yakın Ortadoğu ülkeleriyle değil, tüm Avrupa'yla kaynaştırmış. Diyor ki Aslan, "Eksen tartışmaları safsatadır. Tartışan, Türkiye'nin sürekli gelişip, ilerlediğinden bihaberdir." Türkiye'de ilk Gaziantep'te kurulan AB bilgi bürosu'nun da öncüsü Aslan. "AB'den hakkımızı söke söke alırız. Kapasitemiz buna yeter" de diyor Aslan. Aslan'a soruyorlar, "Sizi siyasette görecek miyiz?" Heyt be..konuş aşkım konuş:
"Siyasete girsem, doğru düzgün hizmet veremem. Türkiye'de bugün milletvekillerini bile halk seçemiyor. Partinin seçtiği adamlara oy veriyoruz. Siyasete girsem, parti liderinin sözünden çıkamam. Üretemem. Bugün Türkiye'de siyasetçinin derdi; halkın değil, parti liderinin gözüne girmek. Ama benim gerçek projelerim var: Dünya barışı, halkların kardeşliği ve insan haklarıyla dolu bir ortamda yaşayacağız. Yüzde 100 olacak herşey, yüzde 100.." Yaniiii, yüzde 100 aşktır bu. Yüzde 100 hizmet, yüzde 100 medeniyet.
"Oooops, Hilal n'oluyor" demeyin. Olan oldu bir kere. Tam 18 yıldır ticaret odası başkanlığı yapan Mehmet Aslan'ın zaten yeterince hayranı var. Bütün Avrupa, bütün Güneydoğu, bütün Ortadoğu ona hayran. Ama en büyük hayranı benim, bundan böyle. Onu, hayran hayran dinlerken, ona hayranlık dolu bakışlarda yepyeni, umut dolu ve güçlü bir Türkiye düşlerken Murathan Mungan'ı hatırladım. Okudum Mungan'ı kafamda: Hayransan, aşıksındır.
Burcu ve Derya gibi birbirinden güçlü, güzel, güler yüzlü, sıkı bir ekiple çalışıp, Gaziantep'i çoktan Avrupa Birliği standartlarına kavuşturmuş Mehmet Aslan, ildeki 'ortak akıl' mantığının mimarı. Bence bu yüzden AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini Gaziantep'i tanımlarken, "Güneydoğu'daki en büyük ekonomiyi temsil ediyor" diyor. Bu 'ortak akıl' sayesinde vali ayrı, belediye başkanı ayrı, ildeki diğer yöneticiler ayrı bir havadan çalmıyor. Toplanıyorlar aylık, il için 'en güzel' kararlara imza atıyorlar.
Gaziantep'in fıstığı, baklavası, baharatları, Avrupa'ya beş basacak fabrikaları zaten meşhur. Bu küçük ayrıntılara girmeden, AB ülkelerinin Ankara'daki büyükelçileriyle birlikte yaptığımız Gaziantep gezimizden Mehmet Aslan'a dair yazmak istediğim kucak dolusu satırdan en özellerini sizinle paylaşmazsam çatlayabilirim. Seviyorum, aşığım ve de hayranım.
Herkes, "O da nedir" derken, o gitmiş bir güzel sanatlar lisesi açtırmış. Şimdi, Gaziantep'te bir de güzel sanatlar fakültesi var. Diyor ki Aslan, "Sanatla beslenmeyen ticaret kazanç getirmez." Bölgenin işadamlarını sadece Suriye, Irak, Lübnan gibi yakın Ortadoğu ülkeleriyle değil, tüm Avrupa'yla kaynaştırmış. Diyor ki Aslan, "Eksen tartışmaları safsatadır. Tartışan, Türkiye'nin sürekli gelişip, ilerlediğinden bihaberdir." Türkiye'de ilk Gaziantep'te kurulan AB bilgi bürosu'nun da öncüsü Aslan. "AB'den hakkımızı söke söke alırız. Kapasitemiz buna yeter" de diyor Aslan. Aslan'a soruyorlar, "Sizi siyasette görecek miyiz?" Heyt be..konuş aşkım konuş:
"Siyasete girsem, doğru düzgün hizmet veremem. Türkiye'de bugün milletvekillerini bile halk seçemiyor. Partinin seçtiği adamlara oy veriyoruz. Siyasete girsem, parti liderinin sözünden çıkamam. Üretemem. Bugün Türkiye'de siyasetçinin derdi; halkın değil, parti liderinin gözüne girmek. Ama benim gerçek projelerim var: Dünya barışı, halkların kardeşliği ve insan haklarıyla dolu bir ortamda yaşayacağız. Yüzde 100 olacak herşey, yüzde 100.." Yaniiii, yüzde 100 aşktır bu. Yüzde 100 hizmet, yüzde 100 medeniyet.
16 Nisan 2010 Cuma
Kadınım ol, Maria !!! Be my lady, be my star...
Maria güzel mi, değil mi? Berlusconi ona "Bekar olsam, hemen seninle evlenirdim" demiş. Maria erkek dergilerine poz verirken, olmuş birdenbire bir bakan. Alessandro, "Yeryüzünün en güzel bakanı" dedi. Maria'nın da, Aliye Kavaf gibi 'cinsiyet eşitliği'ne dair özel çalışmaları, ilgisi yok geçmişinde. Ama bakın konuşuyor. Kendini dinletiyor. Güzel diye tabii ki... Ama bakın nasıl daha güzelleşti?
İtalya Büyükelçiliği'nin organizasyonuyla düzenlenen "Eşit fırsatlar ve cinsiyet eşitliği: İtalya ve Türkiye'nin deneyimleri" konferansında Ankara'da kürsüye çıkan Maria, kadınlara seslenirken "Orhan Pamuk" dedi. Herkesin yüreği cız etti. Orhan Pamuk'u sevmeyenler, önyargıyla yaklaşanlar, okumayın bu yazıyı. İstemiyorum sizi. Güzel Maria, bir alıntı yaptı Pamuk'tan: "Herkes bir yıldızdır ve herkesin kendine benzeyen bir yıldızı vardır." Türk ve İtalyan kadınlarının Avrupa'da birbirine benzer sorunlar yaşadığından, 'birbirinin yıldızı, sırdaşı' olabileceğini anlatan Maria, "Gelin şiddete karşı hep birlikte savaşalım" çağrısında bulundu. Yani, bir zamanların erkek dergilerinin gözde yıldızı Maria, bakan olduktan sonra ortaya koyduğu entellektüel kapasite ile de Ankara'da insanları büyülemeyi başardı. ( Ahhh Aliye, aaaah...! Sen de ortada 'bakanım' diye gezin.)
Kadınlar! Dünyanın neresindeyseniz açın gözünüzü, kulağınızı. Size burada; iddialı, hırslı, başarılı ve yetenekli bir gazeteci olarak medya sektöründe 'erkek yöneticiler' ya da 'kadınlığını unutmuş yöneticiler' tarafından sürekli nasıl taciz edildiğimi, yani işte küçük görülmeye çalışıldığımı anlatmayacağım. Hepiniz biliyorsunuz. Çünkü hepiniz, şiddete maruz kalıyorsunuz. Daha doğarken, "sen farklısın" diye kodlanıyorsunuz. Kadınların siyasette yer almalarını gönülden, yani yüzde 100 destekleyen erkeklerin hemen hepsi "Başka kadınlar girebilir siyasete ama karım olmaz" diyor. Konferans boyunca not aldığım rakamlar çok acı bizim için, çok acı. Aşağıda yazacağım bir iki çarpıcı rakamı okuyun ve birşey yapın. Tabii, canınız isterse. İstemezse de, size iyi günler !!! Ne yapacağını bilemeyenler, en azından hayata daha çok asılabilirler... Sonrası için önerilerim de olacak, merak etmeyin !
* Türkiye'de her 4 kadından 1'i şiddete uğruyor. Yani 18 milyon kadın.
* Türkiye'de kadınlar için sığınak sayısı sadece 52. Buradaki yatak sayısı 1200.
* Son bir yıl içinde Türkiye'de kadın işsiz sayısı 244 bin kişi arttı. Kadınların iş hayatına katılım oranı yüzde 20. İtalya'da yüzde 40.
* Türkiye'de 550 milletvekilinin sadece 48'i kadın. (Avrupa'nın sonuncusu)
* Türkiye'de kadın algısı: Evlidir ve yeri; 3 çocuklu evidir.
İtalya Büyükelçiliği'nin organizasyonuyla düzenlenen "Eşit fırsatlar ve cinsiyet eşitliği: İtalya ve Türkiye'nin deneyimleri" konferansında Ankara'da kürsüye çıkan Maria, kadınlara seslenirken "Orhan Pamuk" dedi. Herkesin yüreği cız etti. Orhan Pamuk'u sevmeyenler, önyargıyla yaklaşanlar, okumayın bu yazıyı. İstemiyorum sizi. Güzel Maria, bir alıntı yaptı Pamuk'tan: "Herkes bir yıldızdır ve herkesin kendine benzeyen bir yıldızı vardır." Türk ve İtalyan kadınlarının Avrupa'da birbirine benzer sorunlar yaşadığından, 'birbirinin yıldızı, sırdaşı' olabileceğini anlatan Maria, "Gelin şiddete karşı hep birlikte savaşalım" çağrısında bulundu. Yani, bir zamanların erkek dergilerinin gözde yıldızı Maria, bakan olduktan sonra ortaya koyduğu entellektüel kapasite ile de Ankara'da insanları büyülemeyi başardı. ( Ahhh Aliye, aaaah...! Sen de ortada 'bakanım' diye gezin.)
Kadınlar! Dünyanın neresindeyseniz açın gözünüzü, kulağınızı. Size burada; iddialı, hırslı, başarılı ve yetenekli bir gazeteci olarak medya sektöründe 'erkek yöneticiler' ya da 'kadınlığını unutmuş yöneticiler' tarafından sürekli nasıl taciz edildiğimi, yani işte küçük görülmeye çalışıldığımı anlatmayacağım. Hepiniz biliyorsunuz. Çünkü hepiniz, şiddete maruz kalıyorsunuz. Daha doğarken, "sen farklısın" diye kodlanıyorsunuz. Kadınların siyasette yer almalarını gönülden, yani yüzde 100 destekleyen erkeklerin hemen hepsi "Başka kadınlar girebilir siyasete ama karım olmaz" diyor. Konferans boyunca not aldığım rakamlar çok acı bizim için, çok acı. Aşağıda yazacağım bir iki çarpıcı rakamı okuyun ve birşey yapın. Tabii, canınız isterse. İstemezse de, size iyi günler !!! Ne yapacağını bilemeyenler, en azından hayata daha çok asılabilirler... Sonrası için önerilerim de olacak, merak etmeyin !
* Türkiye'de her 4 kadından 1'i şiddete uğruyor. Yani 18 milyon kadın.
* Türkiye'de kadınlar için sığınak sayısı sadece 52. Buradaki yatak sayısı 1200.
* Son bir yıl içinde Türkiye'de kadın işsiz sayısı 244 bin kişi arttı. Kadınların iş hayatına katılım oranı yüzde 20. İtalya'da yüzde 40.
* Türkiye'de 550 milletvekilinin sadece 48'i kadın. (Avrupa'nın sonuncusu)
* Türkiye'de kadın algısı: Evlidir ve yeri; 3 çocuklu evidir.
13 Nisan 2010 Salı
Making Love with Jazz... Hello New York !!! Cazla seviştik galiba...
New York geldi, bahar geldi. Caz geldi, Victoria geldi. Victoria’cımmm, Amerikan Büyükelçiliği rezidansından sana kucak dolusu sevgilerimizi iletiyoruz. Hem de kiminle birlikte? Ari Roland Quartet. Evet canım, Amerika için ‘Caz Büyükelçisi’ olmuş bu müthiş kontrbasçı Ari Roland ve ekibindeki müthiş sanatçılar sayesinde sanki senin o müthiş sesini duyduk Botswana’dan. “Çok güzelll.. Teşekkürler” diyen sesini. New York’un bu ünlü cazcılarıyla hemen kaynaştık. Evet, evet ! Tüm Türkiye kaynaştı.
Ne yeyip, ne içtiğimizi bir kenara bırakıp, ne dinlediğimizi hemen anlatmalıyım bu gece. İşte o, içimizdeki güzel dünyanın, yani New York’un en bilinen caz kulüplerinin vazgeçilmez sanatçıları olan “Ari Roland Caz Dörtlüsü”, ikinci kez Türkiye’de ama bu kez Ankara’da. Ve Kayseri ve Malatya ve Gaziantep… Anadolu’nun kalbinde bir New York, bir caz, bir ahenk, bir değişim…
Onların bu Anadolu turuna başladıkları mekanda, yani büyükelçilik rezidansında insanın kulağı nasıl olur da bu kadar mutlu olur sorusunun yanıtının içine düştük. Hatta Rene çıkışta, Ari Roland’ın o kontrbasla nasıl içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışırken, “Adam, gözümüzün önünde zevkle sevişti, biz de orgazm olduk” deyiverdim. Ama nasıl demem. Bir komut verdi ekibe, başladılar hani o aslında müziklerine bayıldığımız Issız Adam filminin “Anlamazsın” şarkısını çalmaya. Şarkı, caz elbisesiyle büyüleyiciydi demeye kalmadan bu kez “Senden başka, senden başka, gözüm görmez hiç kimseyi” melodisiyle el çırpıp, kendini cazın kollarına atmış bir grup insanın sinerjisi yayıldı salona...
Evet Ari’cim, senden başka gözüm görmez hiç kimseyi bundan böyle caz konusunda. Bu kadar yetenekli bir caz ekibini bulup da, dünyayı gezdiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı da ayrıca tebrik ediyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı Barack Obama buluşması için Washington’da olan Büyükelçi James Jeffey’in kulağının biri kesin Ankara’daydı. Sevgili Jeffrey, ‘Cazın Büyükelçisi’ olmuş Ari’nin bizi büyülediğini ve dünya turunu tamamladığında onunla New York’ta buluşacağımı şimdiden bildiriyorum. Öyle değil mi Victoria’cım…Why nottt, niçin olmazzz ….. !
Ne yeyip, ne içtiğimizi bir kenara bırakıp, ne dinlediğimizi hemen anlatmalıyım bu gece. İşte o, içimizdeki güzel dünyanın, yani New York’un en bilinen caz kulüplerinin vazgeçilmez sanatçıları olan “Ari Roland Caz Dörtlüsü”, ikinci kez Türkiye’de ama bu kez Ankara’da. Ve Kayseri ve Malatya ve Gaziantep… Anadolu’nun kalbinde bir New York, bir caz, bir ahenk, bir değişim…
Onların bu Anadolu turuna başladıkları mekanda, yani büyükelçilik rezidansında insanın kulağı nasıl olur da bu kadar mutlu olur sorusunun yanıtının içine düştük. Hatta Rene çıkışta, Ari Roland’ın o kontrbasla nasıl içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışırken, “Adam, gözümüzün önünde zevkle sevişti, biz de orgazm olduk” deyiverdim. Ama nasıl demem. Bir komut verdi ekibe, başladılar hani o aslında müziklerine bayıldığımız Issız Adam filminin “Anlamazsın” şarkısını çalmaya. Şarkı, caz elbisesiyle büyüleyiciydi demeye kalmadan bu kez “Senden başka, senden başka, gözüm görmez hiç kimseyi” melodisiyle el çırpıp, kendini cazın kollarına atmış bir grup insanın sinerjisi yayıldı salona...
Evet Ari’cim, senden başka gözüm görmez hiç kimseyi bundan böyle caz konusunda. Bu kadar yetenekli bir caz ekibini bulup da, dünyayı gezdiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı da ayrıca tebrik ediyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı Barack Obama buluşması için Washington’da olan Büyükelçi James Jeffey’in kulağının biri kesin Ankara’daydı. Sevgili Jeffrey, ‘Cazın Büyükelçisi’ olmuş Ari’nin bizi büyülediğini ve dünya turunu tamamladığında onunla New York’ta buluşacağımı şimdiden bildiriyorum. Öyle değil mi Victoria’cım…Why nottt, niçin olmazzz ….. !
Sokaktaki diplomatlar... Lets have diplomacy on the streets (Turkey&USA)
Geçenlerde Türk Dışişleri Bakanlığı'nın en süper diplomatlarından, müsteşar yardımcısı Selim Yenel'le, ordan-burdan derinlemesine konuşurken, birkaç gün içinde Urfa'ya gideceğini söylemişti. Yenel, Urfa'da üniversite öğrencileriyle, sivil toplum yetkilileriyle görüşürken, bakanlığın diğer müsteşar yardımcıları da, diğer illerde dolaşıyordu. Diplomatlar, halkla kaynaşıyordu. Bunlara monşer demeyeceğim, çünkü monşerlikle hiç ilgisi olmayan bir Türk Dışişleri Bakanlığı yönetimi var şu an. "Halka karış, kaynaş" diyorsun şimdiki yönetime, heyecanla yapıyorlar bu işi. Selim Bey demişti ki, "Halka kendimizi iyi anlatmazsak, diğer ülkelere de çok iyi anlatabileceğimiz söylenemez. İyi diplomasinin yolu halktan geçiyor". Bunun literatürdeki adı "kamu diplomasisi"... Öyle saraylarda, büyükelçiliklerde fırında ördek yanında Şili şarabı içmek, smokin giymek, bilmem kaç bin dolarlık Mont Blanc (mon blöööö) kalemi kullanmak ve artistiklikle olmuyor diplomatlık... Kibarlığınızdan birşey kaybetmeyin tabii de, bir de halkın dilinden anlayın diyoruz, o kadar yani...
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
8 Nisan 2010 Perşembe
Παίρνω ένα λουλούδι Ελλάδα/ This flower is yours, Greece - Çiçek Yunanistan
Bugün Yunanistan'daki diplomatlar grevdeymiş. Adamlarda ne eylemci ruh var ama! Kriz içindeki hükümet, diplomatların da maaşlarında kesintiye gidince olan olmuş. Diplomasi, kepenk kapatmış. Böyle şaşkın, şaşkın bakarken ben, Savva sordu: "Niye, sizin diplomatlar grev yapmıyor mu hiç..." Duyulmuş mudur Türkiye'de diplomatların grev yaptığı, ey ahali...Duyulmuş mudur? Benden çıka çıka bir 'cık' sesi çıktı Savva'ya, Savva da greve karşın antipatik Dışişleri Bakan Vekili Dimitris Droutsas'un uçağına 15 gazeteci olarak atlayıp Ankara'ya geldiklerini söyledi. Droutsas'ı antipatik bulan bendim, Savva değil. Ne bileyim, gözüm karşımda şöyle tüm haşmetiyle Dora'yı, yani Bakoyanni'yi görmek istedi herhalde !
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
7 Nisan 2010 Çarşamba
iSTANBUL...never look back, explore.. ! Geriye değil, ileri...keşfet.. !
Atla bir vapura, gemiye ve asla arkana bakma. Keşfet... ! Pozitif enerji yayma konusunda beni bile sollayan Rene’den, İstanbul gezimizle ilgili bu son blog yazım için gelen fotoğrafta, boğazdan geçen bir gemi ve o gemiye, uzun bakışlar atan bir kadın vardı. Bir erkek, balık tutmaya çalışıyordu mavi sulardan. Köprünün ihtişamı, açık gökyüzünde uçuşan martılar ve etrafı sarmalayan laleler… Evet, aklınızdaki İstanbul kareleri daha çok depreşsin diye anlatıyorum fotoğrafı. O karelerle yeniden, yeniden hülyalara dalın diye de, Rene’nin bu yazı için değil, ‘İstanbul hatırası’ niyetine gönderdiği ‘ikimizin’ fotoğrafını koyuyorum…
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
6 Nisan 2010 Salı
iSTANBUL upside down...Neresinden baksan güzel..!
Rene’yle ben Ankara’da İstanbul hayalleri kurarken, Avrupa’nın nerdeyse tümü İstanbul’a akmıştı. Rene’ye “Hallederim otel işini” havasını atan ben, bir-iki telefon görüşmesi sonrası depresyona girmiştim. Oteller doluydu. İstanbul doluydu. Küçük çaplı paniğimizi, şans eseri atlatınca, kadehlerimizi İstanbul’un şerefine kaldırdık. Koçum İstanbul! 2010 Avrupa Kültür Başkenti olunca, milyonlarca turistin akınına uğramıştı. 3-4 günlük Paskalya tatili için İstanbul, rüya gibiydi. İstanbul herşeydi.
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
5 Nisan 2010 Pazartesi
iSTANBUL.... iNDEED... !!!
Helikopter de birazdan inecek ve bizi alıp lalerin üzerinde gezdirecek. Niçin olmazzz... Benim güzel Victoria’m, bu ‘niçin olmaz’ı öyle bir yerleştirdin ki kimyamıza, bizim için herşey mümkün artık. Baksana, hem de İstanbul’dayız. “Ahhhh….çokkk güzelll” diye çığlıklar atacaksın şimdi. “İstanbul’da herşey mümkün” diyen, dünyanın en anlamlı bakışlarını fırlatacaksın biliyorum. Bu sarı lale, İstanbul’dan sana. Bu sarı lale, bizi İstanbul’da gerçekten göklere çıkartan güzel insanlara. Bu sarı lale, İstanbul aşıklarına…
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
1 Nisan 2010 Perşembe
Towards a new future for HAITI... Jeffrey'i okuyun, insanlığınızı hatırlayın...
Türkiye için yoksulluk, yolsuzluk ve az demokrasi sancılarının öne çıktığı bugünkü gazete haber ve yazıları arasında boğulduğumu hissederken, birden bir yazıya 'can simidi' gibi yapıştım. Yazının sahibi Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James J. Jeffrey. Büyükelçi Jeffrey, Milliyet Gazetesi'ne "Kararlılık Sınavımız: Haiti" başlıklı enfes bir yazı göndermiş. Gerçek bir öyküsü, gerçek kahramanları ve gerçek siyaseti var yazının. Televizyonlardan sürekli görüntüleri geçen, gazete haberlerinden eksik olmayan Haiti'ye doğru bir yolculuk yaptırıyor yazısında Jeffrey ve Haiti özelinde kendimizi, çevremizi, ülkemizi, dünyamızı ya da tüm insanlığı yeniden düşünmemizi sağlıyor. İnsanca ama insanca...
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
30 Mart 2010 Salı
Zergün Hanım'ın güzelliği ve iğrenç Botoks dedikoduları
Aslında bugün, işine gerçekten deliler gibi aşık olduğunu gözlerinde hissettiğim bir erkek diplomattan sözedecektim size. Amaaa, bir 'Ladies first' durumu sözkonusu.
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
29 Mart 2010 Pazartesi
MERKEL.... Alles Kaput... !
1-2-3'ler, yaşasın Türkler. 4-5-6, Polonya battı. 7-8-9, Alman domuz...diye uzayıp giden 'ırkçı, saçma sapan' bir tekerleme vardır. Dizlerimin yara bereden kurtulmadığı çocukluk günlerimde, tenefüslerde bile çekinmeden söylerdik bunu. Öğretmene yakalanan, şaplağı yerdi bir yerine. "Herkes yaşasın, kimse domuz değil" diyen öğretmenimiz, uzayıp giden nutuklarının sonunda hepimize, kendi uydurduğu başka bir tekerlemeyi söyletirdi: "Türküm, Türksün, Türk. Almanım, Almansın, Alman. İngilizim, İngilizsin, İngiliz..." Bu tekerlemenin üstüne yediğimiz de,hep Alman pastası olurdu. Okul dönüşü hep. Hep, benim biricik ağabeyimle. "Çok özel bir ilişkimiz" vardı Almanya'yla yani, çok özel.
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
1 Mart 2010 Pazartesi
INVICTUS... I'm the master of my fate...Ruhumun kaptanı benim
Türkiye’nin zencileri ve beyazları olmadı hiç. Kimse kimseye “senin rengin siyah” diye öfke beslemedi. Tüm çocuklar kardeşçe futbol oynadı sokakta. Eve temizliğe gelen kadınlar da beyazdı, evin hanımları da. Sonra bir gün, ülkenin başbakanı çıkıp ortaya, avaz avaz bağırdı. “Biz, bu ülkenin zencisiyiz” dedi. İçimizi acıttı, kanattı, daralttı ama söyledi. Tarihin karanlık sayfalarında yaşanan zenci-beyaz savaşına benzer savaşların yaşandığını anlattı insanlara. Bugün ortalıkta değişik, değişik savaş hikayeleri var. Kimi; Türk Silahlı Kuvvetleri’yle AKP’nin, kimi yargı kurumlarıyla hükümetin, kimi de AB’yle Türk ordusunun savaştığını söylüyor. Herkes mutsuz ve tatsız. Öyleyse, nerdesin sen Mandela, nerdesin. Kurtuluş için biz hiç mi bir ilham kaynağı bulamayız. O kadar mı ümitsiziz. Biz de Invictus (yenilmez) olamaz mıyız…
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
25 Şubat 2010 Perşembe
Bond çanta, Sharon Clark, Büyükelçi Jeffrey, Melis Sökmen... Jazz never ends
Ankara’da ‘bond çanta’ devrine girilmiş, ben halen caz konserlerinde boy gösteriyorum. Oysa ki cümle alem, öğleden beri o bond çantalarda neler olduğunu öğrenmek için çırpınıyor. Tamam itiraf ediyorum, ben de çok çırpındım ama fayda yok. Kolay tabi, Ergenekon demek, tutuklu askerler demek, darbe olacak mı olmayacak mı diye fal açmak… Nerde, ayrıntılar nerde…Durun, ben şimdi şu güzelim caz konser programımı da bir tamamlayayım, darbe olaylarının ayrıntısına daha bir heyecanlı giriş yaparım belki.
Fotoğrafta yanımda duran kara kadın var ya, tam bir efsane. Washington’un önde gelen Afro-Amerikan kadın vokalistlerinden Sharon Clark. Ödüllü bir caz sanatçısı. Dünya çapında konserler veriyor. Bu kez Amerikan’ın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in evinde bizim için söyledi. Ama ne caz. Gerçek caz. Yüzde yüz caz. Kendisine de bizim cazdaki meşhur ismimiz Melis Sökmen eşlik etti. Arkada nefis bir orkestra var. Davul; Emre Kartari. Lyle Link; saksafon. Bu çikolata tadındaki saksafonu bir daha yemek isteyenler Cuma akşamı Türk Amerikan Derneği’nin yolunu tutacaklar. Kendisi orda olacak. Hem de Sharon Clark ve diğerleriyle. Piyano’da Skip Gailes. Bas: Matthew Hall.
Evet mutsuzum. Fotoğrafta, kara kadın ve ben çok yalnız kaldık. Ama ne mümkün, tüm orkestrayla ve Melis Sökmen’le fotoğraf çektirmek. Büyükelçi Jeffrey’in evindeki tüm konuklarla tek tek ilgilenmek zorundalar. Tıpkı, tüm Türkiye’yle ilgilendikleri gibi. Şehir, şehir gezip konserler veriyorlar birlikte. Kim demiş, yurdum insanı caz sevmez diye. Kara kadın, kara cazcı Sharon Clark diyor ki: “Türkler bize bayılıyor, biz de Türklere”.. Şu bond çanta işini geçersek, galiba ‘olduk’ biz, ‘olduk’… Türkler olarak, topluca ‘olduk.’
Bu orkestra ve kara kadın için aslında ‘Sharon Clark Beşlisi’ diyorlar. Ben de öyle desem iyi olacak. Nassı bir güzel tat, nassı güzel bir tını bıraktınız da kulağımızda, içimizi açtınız. Karalar içindeki ben, bırakıyorum yarından itibaren ‘Back to Black’ şarkısını söylemeyi. Tamam söyleyeceğim: I love your smile…
Büyükannesi Afrikalı olan Melis Sökmen, önümüzdeki hafta İzmir’e gidip konser vereceklerini anlatıyor heyecanlı, heyecanlı. Türk dinleyicisinin duygusallığı, hem Sharon Clark’i hem Melis’i mestediyormuş, Siz de bizi mestettiniz tabii. Büyükelçi Jeffrey diyor ki, “Yarın akşam Türk Amerikan Derneği’nde buluşalım”…. Why noooot… Niçin olmaz ! Ah Victoria, keşke sen de gelebilsen...
Türkiye’de yargı, hükümet, asker savaşının tam can alıcı noktasında çantalar açıldı bugün. Hem Başbakan Erdoğan hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ aldılar bond çantalarını ellerine Çankaya Köşkü’ne çıktılar. Cumhurbaşkanı Gül, 3’lü zirve yaptı savaşın ortasında. “Savaş bitti mi” sorusundan kurtulamıyordu caz konserine gelenler. “Savaştan pek emin değilim de, sanırım caz hiç bitmeyecek” dedi, adının açıklanmasını istemeyen üst düzey bir haber kaynağı…. ! Caz bitmeyecek…
24 Şubat 2010 Çarşamba
"Şiddetin ne hoooooş.... Amerika... !"
"Şiddetin ne hoooş. Ne güzel şevkatin. Sevdikçee, sevesimmm geliyooorrr"... Ooof, of. Şimdi, "Nerdesin Levent Yüksel? Nerdesin Beyoğlu Hayal Kahvesi?" diye kafamı bilgisayara, duvara vurasım var ama yeri değil. İyi de, nedir bu şarkı? Bak, bak! Nasıl da güzel söylüyor: Fırtınaaaam, felaketim, hasretimmmm... Şarkı İran'dan geliyor arkadaşım. Ben, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) diyorum, o tutturuyor Amerika diye. Şiddetin de, şevkatin de kaynağının Amerika olduğunda ısrar edip, şarkıyı sürdürüyor: Şiddetin ne hoooş....
Ne uğraşacağım ya. Memlekette asker-sivil-yargı birbirine girmiş, kimin ne yaptığını merak eden gözlerde ülkenin geleceğine dair fer kalmamış, ben de oturup İran'a nükleer açıklamalarda bulunacağım. Haddime mi düşmüş. İyi ki de, bir kalkıp Amerika'nın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'ndaki(UAEK)temsilcisi Glyn Davies'in Türk Dışişleri'nde yaptığı toplantılardan sonra Türkiye'nin entellektüelleriyle gerçekleştirdiği yuvarlak masa toplantısına katılmışım. Neymiş efendim, toplantıda ne olup bittiğini, önüne geleni 'ti-ye' almakta başarılı İran'lı diplomata anlatacakmışım. Toplantıdan çıkanları, okuduğu haberlerden tam da anlamamış, ya da anlamıyormuş gibi yapan bu arkadaşa kısa bir özet geçerken üstünde durduğum en önemli mesaj, Amerika'nın İran'a baskı konusunda 3. ve son kırmızı düğmeye bastığıydı. Glyn Davies'in mesajıydı bu: "Şimdi, İran'a aktif olarak baskı aşamasında olmalıyız"
Bir taraf tutturmuş 'nükleer faaliyette, faaliyet" diye, bir taraf tutturmuş "Yaptırım da, yaptırım" diye. Algı böyle. Ama diyor ki Amerika'lı Davies, "Biz burada sadece Amerika adına konuşmuyoruz. Uluslararası toplum adına konuşuyoruz. Sadece biz değil, tüm dünya rahatsız İran'dan." Ama neden toparlanılıp da, bir türlü yaptırıma gidilemiyor. İran'lı taraftan "Birlik görüntüsü yalan. Sorun bakalım; Rusya, Çin yaptırımdan yana mı.." Oooo, bir de güzelim Türkiye var. Diplomatik çözüm ustası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var. Çalışkanlığıyla sınır tanımıyor. Tutturdu, krizi çözecek. Bir çözse de görsek, keşke. Böylesi bir Davutoğlu'muz var. Kendini Türkiye ve çevresindeki olup bitenleri anlamaya adamış İngiliz bir diplomat arkadaşımın dilinden, "Hiç uyumayan. Dünyayı kurtaran adam o." Offff... nedir bu nükleer kriz... O taraf, bu taraf, beri taraf...Yoksa bende mi takılsam, şu İran'lının şarkısına.... "Şiddetin ne hoooooş,,,,ne güzel şevkatinnnnn....."
Ne uğraşacağım ya. Memlekette asker-sivil-yargı birbirine girmiş, kimin ne yaptığını merak eden gözlerde ülkenin geleceğine dair fer kalmamış, ben de oturup İran'a nükleer açıklamalarda bulunacağım. Haddime mi düşmüş. İyi ki de, bir kalkıp Amerika'nın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'ndaki(UAEK)temsilcisi Glyn Davies'in Türk Dışişleri'nde yaptığı toplantılardan sonra Türkiye'nin entellektüelleriyle gerçekleştirdiği yuvarlak masa toplantısına katılmışım. Neymiş efendim, toplantıda ne olup bittiğini, önüne geleni 'ti-ye' almakta başarılı İran'lı diplomata anlatacakmışım. Toplantıdan çıkanları, okuduğu haberlerden tam da anlamamış, ya da anlamıyormuş gibi yapan bu arkadaşa kısa bir özet geçerken üstünde durduğum en önemli mesaj, Amerika'nın İran'a baskı konusunda 3. ve son kırmızı düğmeye bastığıydı. Glyn Davies'in mesajıydı bu: "Şimdi, İran'a aktif olarak baskı aşamasında olmalıyız"
Bir taraf tutturmuş 'nükleer faaliyette, faaliyet" diye, bir taraf tutturmuş "Yaptırım da, yaptırım" diye. Algı böyle. Ama diyor ki Amerika'lı Davies, "Biz burada sadece Amerika adına konuşmuyoruz. Uluslararası toplum adına konuşuyoruz. Sadece biz değil, tüm dünya rahatsız İran'dan." Ama neden toparlanılıp da, bir türlü yaptırıma gidilemiyor. İran'lı taraftan "Birlik görüntüsü yalan. Sorun bakalım; Rusya, Çin yaptırımdan yana mı.." Oooo, bir de güzelim Türkiye var. Diplomatik çözüm ustası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var. Çalışkanlığıyla sınır tanımıyor. Tutturdu, krizi çözecek. Bir çözse de görsek, keşke. Böylesi bir Davutoğlu'muz var. Kendini Türkiye ve çevresindeki olup bitenleri anlamaya adamış İngiliz bir diplomat arkadaşımın dilinden, "Hiç uyumayan. Dünyayı kurtaran adam o." Offff... nedir bu nükleer kriz... O taraf, bu taraf, beri taraf...Yoksa bende mi takılsam, şu İran'lının şarkısına.... "Şiddetin ne hoooooş,,,,ne güzel şevkatinnnnn....."
19 Şubat 2010 Cuma
No Erzurum, No Erzincan... I'm in love with jazz in Banana Republic
Neyse ki, bir 'ilk görüşte aşk' tekrarıyla yumuşadı da ruhum, bütün kimyamı ele geçirmek üzere olan 'muz' tadından kurtuldum. Çürük muz tadı çekilir gibi değil. Ey aşk, sevgili aşk ! Sen her yerde her zamanda kutsalsın, ama 'muz cumhuriyeti' memleketimde daha bir kutsalsın.
"Muz cumhuriyeti" deyip de, haksızlık mı ediyorum güzelim memleketime diye acı acı sordum kendime üstelik günlerdir. "Hilal, bu ne karmaşa. Neler oluyor" sorularına makul ve mantıklı yanıtlar vermeye çalıştım. Sorular bir o kadar yabancı, bir o kadar iğneleyici geliyordu benim her 'kem-küm' açıklamamda. Olmuyordu işte, olmuyordu. Ne dedi, devletin başı? Nasıl yorumladı, Cumhurbaşkanı Gül hazretleri?: "Çıkmaz sokak."
Şu an itibariyle 'özel yetkisi' yok artık onun. Ama daha haftabaşında vardı. Bal gibi vardı. Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal'dı o. Bir soruşturma başlattı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i didik didik aratıp, tutuklattı. Bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Acilen toplandı, bu garip durum üzerine. Başsavcı Osman Şanal'ın 'özel yetkileri'ni elinden aldı. Sonra, savaş çanları. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'la görüştükten sonra dedi ki, "HSYK'nın kararı anayasa ve yasalara aykırıdır. Ortada hukuksuzluk vardır." Sonra, konuşan konuşana. Konuştukça çeşit çeşit incilerine şahit olduğumuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HSYK'yı suçlayıp Türkiye'nin 'yargıçlar devleti' olmadığını söyledi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, adalet bakanının 'kurulu bir zemberek' gibi konuştuğunu. Haaa, onun da sözü var. Muhalefetin ünlü sesi Deniz Baykal'ın. Sevmiyor bu hükümeti. Diyor ki, "Tetikçi yargıç ve savcılar istiyorlar."
Hukuk muş. Demokrasi ymiş. Hukuk muş. Sivil demokrasi ymiş. Siz şimdi hepiniz; hükümet olarak, muhalefet olarak aklı başında insanların size güvendiğini mi düşünüyorsunuz. Tabii gülersiniz, tabii böyle anlamsız anlamsız konuşursunuz, "aklı başında kaç tanesiniz" diye yargılarsınız bizi bir de. Muz Cumhuriyeti'nin zavallı insanlarıyız değil mi, hepimiz. Zavallı olmayanımız da, mutsuz. Hem de çok mutsuz. Eğer sen "çıkmaz sokak" diyorsan, devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Gül...ben gerisine ne diyebilirim.
Evet, seni bu yazıda kirletmemeliyim sevgili aşk. Hem de 'ilk görüşte aşk'...sın sen. Siz de kirletmeyin. Bu güzelim Ankara'da, gidip de 'ilk görüşte aşk'la karşılaşacağınız bir etkinlik var bu günlerde. Haftasonuna kadar aşık olma şansınız var. 13. Ankara Caz Festivali. Kerem Görsev'i, Fahir Atakoğlu'nu kaçırmış olabilirsiniz. Yaşama, ilk günkü gibi heyecanla başlayabileceğinizi hatırlatacak piyanistler de bu ülkeden çıkıyor. "ilk görüşte aşk" dedirtiyorlar insana... Bana bile. Benim gibi Muz Cumhuriyeti'nde çürük muzdan baymış, yabancılara muzun değişik tatlarını anlatmaktan yorulmuş bir zavallıya bile... Nedir bu, nedir?
"Muz cumhuriyeti" deyip de, haksızlık mı ediyorum güzelim memleketime diye acı acı sordum kendime üstelik günlerdir. "Hilal, bu ne karmaşa. Neler oluyor" sorularına makul ve mantıklı yanıtlar vermeye çalıştım. Sorular bir o kadar yabancı, bir o kadar iğneleyici geliyordu benim her 'kem-küm' açıklamamda. Olmuyordu işte, olmuyordu. Ne dedi, devletin başı? Nasıl yorumladı, Cumhurbaşkanı Gül hazretleri?: "Çıkmaz sokak."
Şu an itibariyle 'özel yetkisi' yok artık onun. Ama daha haftabaşında vardı. Bal gibi vardı. Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal'dı o. Bir soruşturma başlattı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i didik didik aratıp, tutuklattı. Bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Acilen toplandı, bu garip durum üzerine. Başsavcı Osman Şanal'ın 'özel yetkileri'ni elinden aldı. Sonra, savaş çanları. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'la görüştükten sonra dedi ki, "HSYK'nın kararı anayasa ve yasalara aykırıdır. Ortada hukuksuzluk vardır." Sonra, konuşan konuşana. Konuştukça çeşit çeşit incilerine şahit olduğumuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HSYK'yı suçlayıp Türkiye'nin 'yargıçlar devleti' olmadığını söyledi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, adalet bakanının 'kurulu bir zemberek' gibi konuştuğunu. Haaa, onun da sözü var. Muhalefetin ünlü sesi Deniz Baykal'ın. Sevmiyor bu hükümeti. Diyor ki, "Tetikçi yargıç ve savcılar istiyorlar."
Hukuk muş. Demokrasi ymiş. Hukuk muş. Sivil demokrasi ymiş. Siz şimdi hepiniz; hükümet olarak, muhalefet olarak aklı başında insanların size güvendiğini mi düşünüyorsunuz. Tabii gülersiniz, tabii böyle anlamsız anlamsız konuşursunuz, "aklı başında kaç tanesiniz" diye yargılarsınız bizi bir de. Muz Cumhuriyeti'nin zavallı insanlarıyız değil mi, hepimiz. Zavallı olmayanımız da, mutsuz. Hem de çok mutsuz. Eğer sen "çıkmaz sokak" diyorsan, devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Gül...ben gerisine ne diyebilirim.
Evet, seni bu yazıda kirletmemeliyim sevgili aşk. Hem de 'ilk görüşte aşk'...sın sen. Siz de kirletmeyin. Bu güzelim Ankara'da, gidip de 'ilk görüşte aşk'la karşılaşacağınız bir etkinlik var bu günlerde. Haftasonuna kadar aşık olma şansınız var. 13. Ankara Caz Festivali. Kerem Görsev'i, Fahir Atakoğlu'nu kaçırmış olabilirsiniz. Yaşama, ilk günkü gibi heyecanla başlayabileceğinizi hatırlatacak piyanistler de bu ülkeden çıkıyor. "ilk görüşte aşk" dedirtiyorlar insana... Bana bile. Benim gibi Muz Cumhuriyeti'nde çürük muzdan baymış, yabancılara muzun değişik tatlarını anlatmaktan yorulmuş bir zavallıya bile... Nedir bu, nedir?
16 Şubat 2010 Salı
Arrivederci Rome....... Büyükelçi Yakıtal, seks ve Dışişleri... "Dış"ımın işleri !
Ali Yakıtal’ı en son yılbaşından hemen sonra Ankara’da toplanan büyükelçiler konferansında görmüştüm. İtalya’nın Ankara Büyükelçisi Carlo Marsili ile yaptığımız Berlusconi sohbetine o da dahil olmuş, Roma’nın havasından suyundan bize de bir yudum sunmuştu. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Roma büyükelçiliği görevinde, iştahla Türk-İtalya ilişkilerine dair projelerini sıralamaya başlamıştı. Pek heyecanlıydı, pek… Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanlığı görevini yaptığı sırada suratına takındığı “Seninle konuşacak 1 dakikam bile yok. Meşgulüm, meşgul” yani “busy adam” tavrından eser yoktu…
Aaaaaa… o da ne? Yakıtal, Ankara’daki büyükelçiler çıkarmasından kısa bir süre sonra gazete manşetlerine konu olmaya başladı. Hem de garip bir seks skandalının tam ortasındaki adamdı, büyükelçiydi, Yakıtal’dı. Roma büyükelçiliğinde beraber çalıştığı kadınlar tarafından ‘cinsel taciz’le suçlanıyordu. Dışişleri Bakanlığı, Yakıtal hakkındaki soruşturmasını sürdürürken Ankara’da da “Bu adam yapar mı, yapmaz mı” tartışmaları, soslanıp soslanıp piyasaya sürülüyordu. “Ne bileyim ben kardeşim, yapar mı?” demeye kalmadan, herkes ortaya bir görüş atıyordu. “Vaaay Hilalcim, sen onun ne askıntı olduğunu bilmezsin” diyenden tutun, “O, yakından çalışır. Yakından çalıştıklarıyla yakından ilgilenir” diyenlerin sesi, gün geçtikçe yükseliyordu. İğrençti, çirkindi. Koskoca insanlar, okumuş yazmış, güngörmüşler, Yakıtal kadınları nasıl taciz eder, etmez onunla ilgileniyordu. Ama adam böyleyse de, bu, konu edilmemeli miydi? Kadın düşmanı, kadını sadece “üstüne bir atlasam yeter” diye gören yönetici tayfasının da haddi bildirilmemeli miydi? (Hem de bir güzel bildirilmeliydi)
13 yılı geride bıraktığım gazetecilik hayatımda kadın-erkek ilişkilerinin iş hayatına ne kadar boktan yansıtıldığı kadar, ne kadar düzgün aktarıldığına da tanıklık ediyorum çoğu zaman. Kendini tartıp, biçemediği için sürekli gözünü başkalarının üzerinden ayıramayanlar için, bir kadınla bir erkeği hemencecik birbirine yamamak kolay çoğu yerde, çoğu zaman. Çoğu yerde, çoğu zaman da, aşk ilişkisiyle iş ilişkisini aynı ortamda yaşayıp, ya aşkını ya da işini birlikte kuvvetlendirmeye çalışanlar var. Ne yazık ki var. Peki ne olacak yani? Bir büyükelçi, beraberinde çalıştığı kadınlara yakınlık gösteremeyecek mi? Diyelim onlarla kahve içemeyecek mi? Ya da ne bileyim, onlarla müzik dinleyemeyecek mi? Konsere gidemeyecek mi? Bu, aradaki çizgi nasıl korunacak?
Tabii ki, medeniyetle. Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, Büyükelçi Yakıtal’ın Roma’daki büyükelçilik görevinden alınıp, merkeze çekilmesine karar verdiği anda Dışişleri’ndeki ‘seks tartışmaları’ başka bir yöne kaymıştı. Efendim, Roma’daki büyükelçilik koltuğu boşalmıştı. Yakında yeni tayin kararnamesi çıkacaktı. Oraya kim gönderilecekti. Daha düne kadar Yakıtal’ın tacizci olup olmadığını tartışanlar, bugün “Büyükelçilik koltuğunu kim kapar acaba” diye sormaya başlamıştı. Heyt beee… Taciz kimin umurundaydı. Devir, yağma dönemiydi. Her işini belden aşağı kültürle yapmaktan asla geri durmayan ‘namuslu Türk’ milletinin gözünde de tacizin tartışması bu kadardı işte. Ben de salak salak kendime ‘medeniyetle’ diye yanıt veriyorum. Konu, adamakıllı konuşulur, tartışılır sanıyorum.
Sonra, Türk toplumundaki kendine güvensizlerin, hasımsızların, kadın düşmanlarının, tacizcilerin hemen her yerde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da olması kaçınılmazdı. Medeniyetin olmadığı her yerde, mümkündü bu. Öyleyse, herkes kendine bir çeki düzen vermeliydi. Mesela, kendini taciz iddialarından korumak için ziyaretçi kadın misafirle oda kapısını kapamadan görüşmenin ‘saygısızlık’ olduğu, kadın ziyaretçiyi sekreterle tanıştırıp da, evdeki hanıma “sor sekretere, bana gelen kadınlar benimle özel şeyler yaşamıyor” yolu açmanın da ‘açıkça sapıklık’ sayıldığı bilinmeliydi. Tabii, medeni alemlerde. Ama çok komik, gerçekten çok komik. İnanın Dışişleri dahil birçok yerde kendine güvenden yoksun erkekler taciz iddialarından korunabilmek için şu yukarda saydığım komiklikleri yapıyor. Ne mi oluyor? Çok komik oluyor, çooook… Pardon ama onların kadınlarla birlikte çalışmadan önce daha çok çizgi film izlemesi, porno dergi bakması, öyle veya böyle bel altını birşekilde tatmin ettikten sonra işe gitmesi gerekiyor. Evet, evet... Kendisine her kahve ikram edeni de 'tacizci' sayan kadınların da, sürekli taciz edilmesi gerekiyor.
Aaaaaa… o da ne? Yakıtal, Ankara’daki büyükelçiler çıkarmasından kısa bir süre sonra gazete manşetlerine konu olmaya başladı. Hem de garip bir seks skandalının tam ortasındaki adamdı, büyükelçiydi, Yakıtal’dı. Roma büyükelçiliğinde beraber çalıştığı kadınlar tarafından ‘cinsel taciz’le suçlanıyordu. Dışişleri Bakanlığı, Yakıtal hakkındaki soruşturmasını sürdürürken Ankara’da da “Bu adam yapar mı, yapmaz mı” tartışmaları, soslanıp soslanıp piyasaya sürülüyordu. “Ne bileyim ben kardeşim, yapar mı?” demeye kalmadan, herkes ortaya bir görüş atıyordu. “Vaaay Hilalcim, sen onun ne askıntı olduğunu bilmezsin” diyenden tutun, “O, yakından çalışır. Yakından çalıştıklarıyla yakından ilgilenir” diyenlerin sesi, gün geçtikçe yükseliyordu. İğrençti, çirkindi. Koskoca insanlar, okumuş yazmış, güngörmüşler, Yakıtal kadınları nasıl taciz eder, etmez onunla ilgileniyordu. Ama adam böyleyse de, bu, konu edilmemeli miydi? Kadın düşmanı, kadını sadece “üstüne bir atlasam yeter” diye gören yönetici tayfasının da haddi bildirilmemeli miydi? (Hem de bir güzel bildirilmeliydi)
13 yılı geride bıraktığım gazetecilik hayatımda kadın-erkek ilişkilerinin iş hayatına ne kadar boktan yansıtıldığı kadar, ne kadar düzgün aktarıldığına da tanıklık ediyorum çoğu zaman. Kendini tartıp, biçemediği için sürekli gözünü başkalarının üzerinden ayıramayanlar için, bir kadınla bir erkeği hemencecik birbirine yamamak kolay çoğu yerde, çoğu zaman. Çoğu yerde, çoğu zaman da, aşk ilişkisiyle iş ilişkisini aynı ortamda yaşayıp, ya aşkını ya da işini birlikte kuvvetlendirmeye çalışanlar var. Ne yazık ki var. Peki ne olacak yani? Bir büyükelçi, beraberinde çalıştığı kadınlara yakınlık gösteremeyecek mi? Diyelim onlarla kahve içemeyecek mi? Ya da ne bileyim, onlarla müzik dinleyemeyecek mi? Konsere gidemeyecek mi? Bu, aradaki çizgi nasıl korunacak?
Tabii ki, medeniyetle. Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, Büyükelçi Yakıtal’ın Roma’daki büyükelçilik görevinden alınıp, merkeze çekilmesine karar verdiği anda Dışişleri’ndeki ‘seks tartışmaları’ başka bir yöne kaymıştı. Efendim, Roma’daki büyükelçilik koltuğu boşalmıştı. Yakında yeni tayin kararnamesi çıkacaktı. Oraya kim gönderilecekti. Daha düne kadar Yakıtal’ın tacizci olup olmadığını tartışanlar, bugün “Büyükelçilik koltuğunu kim kapar acaba” diye sormaya başlamıştı. Heyt beee… Taciz kimin umurundaydı. Devir, yağma dönemiydi. Her işini belden aşağı kültürle yapmaktan asla geri durmayan ‘namuslu Türk’ milletinin gözünde de tacizin tartışması bu kadardı işte. Ben de salak salak kendime ‘medeniyetle’ diye yanıt veriyorum. Konu, adamakıllı konuşulur, tartışılır sanıyorum.
Sonra, Türk toplumundaki kendine güvensizlerin, hasımsızların, kadın düşmanlarının, tacizcilerin hemen her yerde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da olması kaçınılmazdı. Medeniyetin olmadığı her yerde, mümkündü bu. Öyleyse, herkes kendine bir çeki düzen vermeliydi. Mesela, kendini taciz iddialarından korumak için ziyaretçi kadın misafirle oda kapısını kapamadan görüşmenin ‘saygısızlık’ olduğu, kadın ziyaretçiyi sekreterle tanıştırıp da, evdeki hanıma “sor sekretere, bana gelen kadınlar benimle özel şeyler yaşamıyor” yolu açmanın da ‘açıkça sapıklık’ sayıldığı bilinmeliydi. Tabii, medeni alemlerde. Ama çok komik, gerçekten çok komik. İnanın Dışişleri dahil birçok yerde kendine güvenden yoksun erkekler taciz iddialarından korunabilmek için şu yukarda saydığım komiklikleri yapıyor. Ne mi oluyor? Çok komik oluyor, çooook… Pardon ama onların kadınlarla birlikte çalışmadan önce daha çok çizgi film izlemesi, porno dergi bakması, öyle veya böyle bel altını birşekilde tatmin ettikten sonra işe gitmesi gerekiyor. Evet, evet... Kendisine her kahve ikram edeni de 'tacizci' sayan kadınların da, sürekli taciz edilmesi gerekiyor.
9 Şubat 2010 Salı
Vayyyy Serbia...Vayyy Jeremiç... Good luck... Davutoğlu seni yiycek..!
Aman da aman. Samimiyete de bir bakın. Hele şirin Davutoğlu'nun kahkahalarına. Birilerini buluşturdu mu, küsleri barıştırdı mı, ortamda dostluk ve kardeşlik rüzgarları estirdi mi adam mutluluktan uçuyor. Kaçılın bakalım düşmanlar, şeytanlar, oyun bozanlar... Bakan Davutoğlu, bu dünyaya kardeşlik ve barış için geldi. Oklarını bir atar size, feleğiniz şaşar...
Beş aydır oklarını, kardeşlik ve barış topraklarında savaşmayı bir halt zanneden Sırbistan ile Bosna-Hersek yetkililerine atan Davutoğlu, bugün mutluluktan uçmasın da, ne zaman uçsun. Türk Dışişleri'ndeki tarihi 'Fatin Rüştü Zorlu Salonu'nunun kürsüsünde Davutoğlu'nun sağında Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, solunda da Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj var. Sırbistan'la bugüne kadar sadece 'maslahatgüzar seviyesi'nde görüşen Bosna-Hersek, Davutoğlu'nun "Kardeşim; konuşacaksanız, adam gibi konuşun" sözüyle ikna olmuş, Sırbistan'ın güzelim başkenti Belgrad'a büyükelçi göndermeye karar vermiş. Boşnak Bakan Alkalaj, "Offf, oooof" diyor da, başka birşey demiyor sanki. Kolay mı, bu Sırplarla anlaşmak. Balkanlar'ı darmaduman eden adamlarla adam gibi ilişki kurmak. Arkadaşlıkta çok şeker ama diplomaside hart-hurt Sırplarla, nasıl olacak bu işler nasıl. Ama yok, oldu bir kere. Karar alındı. İlişkiler büyükelçi seviyesine çıkarıldı. Davutoğlu da buna öncülük etti. Boşnak Büyükelçi Borisha Arnaut, yakında Belgrad'da.
Sırbistan'ın, Bosna-Hersek'in güzelim başkenti Saraybosna'da zaten bir büyükelçisi varmış. Yani, durum eşitlendi. Bu Sırplar, işi sarpa sarar mı? Yok yok. Davutoğlu'nun sağında kasım kasım kasılan, azcık da 'gencim ve yakışıklıyım' havası atan Sırp Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, "Balkan halklarıyız ve gelecek için birlikte çalışacağız" diyor. Tam bu noktada, "Bana bak, Kosova'yı tanıyacak mısınız" diye sordum kendisine kibarca. O da kibarca, Sırp-Kırp-Hırp duruşundan taviz vermeden "Tabii ki tanımayacağız" diye burun kıvırdı. O zaman niye Balkan halklarından sözediyorsun di mi. Bu Jeremiç'in ciddi bir derse ihtiyacı var. Veeee,,,hiç kurtuluşu yok. Diplomasi dersi vermekte üstüne adam tanımadığımız Davutoğlu'nun eline düştü bir kere. Davutoğlu dedi ki, "Her ay buluşmayı sürdüreceğiz"... Hadi canım Jeremiç, derslerde başarılar. Sıkıysa, Davutoğlu'na da sürekli "Kosova'yı tanımayacağız" diye tuttur da, görelim...
Beş aydır oklarını, kardeşlik ve barış topraklarında savaşmayı bir halt zanneden Sırbistan ile Bosna-Hersek yetkililerine atan Davutoğlu, bugün mutluluktan uçmasın da, ne zaman uçsun. Türk Dışişleri'ndeki tarihi 'Fatin Rüştü Zorlu Salonu'nunun kürsüsünde Davutoğlu'nun sağında Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, solunda da Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj var. Sırbistan'la bugüne kadar sadece 'maslahatgüzar seviyesi'nde görüşen Bosna-Hersek, Davutoğlu'nun "Kardeşim; konuşacaksanız, adam gibi konuşun" sözüyle ikna olmuş, Sırbistan'ın güzelim başkenti Belgrad'a büyükelçi göndermeye karar vermiş. Boşnak Bakan Alkalaj, "Offf, oooof" diyor da, başka birşey demiyor sanki. Kolay mı, bu Sırplarla anlaşmak. Balkanlar'ı darmaduman eden adamlarla adam gibi ilişki kurmak. Arkadaşlıkta çok şeker ama diplomaside hart-hurt Sırplarla, nasıl olacak bu işler nasıl. Ama yok, oldu bir kere. Karar alındı. İlişkiler büyükelçi seviyesine çıkarıldı. Davutoğlu da buna öncülük etti. Boşnak Büyükelçi Borisha Arnaut, yakında Belgrad'da.
Sırbistan'ın, Bosna-Hersek'in güzelim başkenti Saraybosna'da zaten bir büyükelçisi varmış. Yani, durum eşitlendi. Bu Sırplar, işi sarpa sarar mı? Yok yok. Davutoğlu'nun sağında kasım kasım kasılan, azcık da 'gencim ve yakışıklıyım' havası atan Sırp Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, "Balkan halklarıyız ve gelecek için birlikte çalışacağız" diyor. Tam bu noktada, "Bana bak, Kosova'yı tanıyacak mısınız" diye sordum kendisine kibarca. O da kibarca, Sırp-Kırp-Hırp duruşundan taviz vermeden "Tabii ki tanımayacağız" diye burun kıvırdı. O zaman niye Balkan halklarından sözediyorsun di mi. Bu Jeremiç'in ciddi bir derse ihtiyacı var. Veeee,,,hiç kurtuluşu yok. Diplomasi dersi vermekte üstüne adam tanımadığımız Davutoğlu'nun eline düştü bir kere. Davutoğlu dedi ki, "Her ay buluşmayı sürdüreceğiz"... Hadi canım Jeremiç, derslerde başarılar. Sıkıysa, Davutoğlu'na da sürekli "Kosova'yı tanımayacağız" diye tuttur da, görelim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük
Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...
-
Almanya’nın su yerine bira içtiği her halinden belli, zaman zaman da sevimli olmayı gerçekten başarabilen Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’...
-
Güneşin sırtımıza yumuşak masajlar yaptığı bir Pazartesi öğle sonrasında Central Park’ta çimlerin üzerindeydik. New York’un kalbi gibi duran...
-
Bu kez sadece yepyeni bir hafta değil, yepyeni bir hayat başladı benim için. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan mezun olup ...














