Bir Alman olmuşlar tarih boyunca, bir Fransız. Pek bir Avrupai havaları var ama yine de bir yavanlık hakim bu yüzlerde. Hadi, hemen girişte çok eleştiri oku fırlatmayayım da Fransa ve Almanya’nın sınırında yaşayan bu Strasburg’luları kucaklamaya çalışayım. Önyargıyı bırak Hilosh, bırak... Bak; 21 Haziran, kuzey yarımkürenin en uzun günü. Yaza giriyoruz. Herkes bir şenlensin, bir açılsın, dökülsün hatta saçılsın.
Sen böyle hafiften dalga mı geçersin ! Al sana, müzik bayramı. 1982’den beri tüm Fransa, 21 Haziran akşamı sokaklara dökülüyormuş. Yazın gelişi kutlanıyor. Dökülen dökülene. Dar, uzun, çiçekli, arnavut kaldırımlı, şirine sokaklardan geç geçebilirsen. Her sokak kenarında, ortasında müzik grupları alabildiğince bağırıyor. Sene boyunca suskun, içi geçmiş kalmış bu zavallılar bugün kendilerini aşıyor işte. Her ses var, her renk. Tam-tam’lar, davullar, zurnalar, gaydalar...hatta..ha ha ha..vuvuzelalar... Tüm Strasburg, açık hava konseri havasında. Yerde, gökte her çeşit melodi...
Buraya bu çok sesliliği de ben mi getirdim nedir!!! Diplomat ve gazeteci arkadaş grubumda yükselen “Narsist Hilal” esprilerine hiç aldırış etmeden söyleyeceğim işte. Her zaman akşam 8.5’tan sonra inlerin, cinlerin top oynadığı bu sokaklarda şimdi neşe, çalgı, dans ve özgürlük var. Ben diyorum size, benim ayağımda bereket var...(Ben narsist olmayacağım da kim olacak. Eminim bu gece de sokağa çıkacağız ve sokak hepimizi şaşırtacak. Bahse bile girerim)
Garsonlar hizmetten anlamıyor. Fransız milleti soğuk ve uyuz. Gelip de sana ‘ne içersin, ne yersin’ diye soran yok. Veriyorsun bir sipariş, bekle Allah bekle. Pizza-lahmacun kırması bir Tartes flambees (tart flambe) yapmışlar, meşhur etmişler. İnce bir hamur, üzerinde erimiş peynir, rendelenmiş domuz eti falan, filan...biraz da mantar. Yazık yaa, bu ecnebilerin neden Türk mutfağına hayran olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu garip pizzamsı, pidemsi şeyin yanında Allah’tan yeryüzünde soğuk içilen nadir kırmızı şaraplardan Alsace (Alsaz) şarabı içiyorsun da, ne yediğini anlamıyorsun. Ve üstüne neyse ki Creme brulee.. !
Yine de, yine de..çok şirinsin Strasburg. Gökyüzü hep aydınlık. Uzayıp giden, geniş parklar. O kadar çok milletten insanı bağrına basan bir Avrupa Konseyi. Evet Kayhan Karaca haklı. Burası bir demokrasi okulu. Ben ilk dersi geçtim, haberiniz olsun. Çok da yenilir, içilir olmasa da Fransız mutfağına çok burun kıvırmadım. Hafif yağmurlu sokaklarda bugün güneş daha bir parlak. Yaz geldi... Geçmeden, haydi hep birlikte tadını çıkaralım, haydi...
22 Haziran 2010 Salı
18 Haziran 2010 Cuma
Behzat... Senin ne işin var ölümle?
"Ben ölüm yazısı yazamam" derdim kesin. Behzat da "Sen miiiii" diye çıkışırdı.Yapamayacağım, yazamayacağım yoktur. Elimden bir uçan, bir kaçan kurtulur. Yapma Behzat, yapma. Çok gazlıyorsun beni. O, bin yıllık bira borcumu da hatırlatmazsan olmaz değil mi her seferinde. Ya diyette olurum, ya resepsiyonda, ya yemekte. İyi de şekerim, bira senin neyine? Şu çirkin sakallarını bile kesmekten acizsin. Haaaa, küsüyor musun. Küsersen küs. Ama sen kıyamazsın bana. Küsemezsin. Küs diye ısrar ederim, yine küsmezsin. Tamam Behzat. Nescafe'ni getirdim. Diğerleri de yolda. Ama haberin olsun, bira göbek yapıyor. Uffff, çek şu fotoğraf makinesini üzerimden, çek.
Behzat böyle ısrarlıdır işte, sevmek ve paylaşmak için. En sonunda çeker bir fotoğrafımı, karşılıklı gülüşmeye başlarız. "Kal" diye ısrar eder, kalırım zaman zaman. Geceleri fakstan çıkan iğrenç ses, susmak bilmeyen telefonlar, televizyonun garip görüntüleri, "Alooo, İstanbul ! Tamam gönderiyorum haberleri" stresi...Her gün Kebap 44 menüsü, akşam yemeği için. Ama bilgisayarın ekranında küçük kamera var. Nedret, Helin ve Mustafa kameradan el sallıyor. "Ben de seni seviyorum Helinn, ben de seni seviyorum Mustafa"... Gecenin tüm stresi varsa, aile de var. Bak, yine telefon çalıyor. Bu telefonlar susmaz ama, Behzat'ın haberler kadar sevgiye, sevdiklerine ayıracak vakti hep vardır. Hep yaratır o, hep yaratır. Gerçek gazetecidir çünkü. Lunapark'ın keyfini Mustafa'yla, tiyatronun keyfini Helin'le çıkarır. 30 yıl öncesinin arkadaşlarını internette buluşturur. Bir küser, bir barışır ama paylaşmaktan asla vazgeçmez.
Oturup da, "Behzat yok" diye gece nöbeti mi tutuyorum şimdi gazetede. Evet, tutuyorum. Telefon çaldı. Mersin'den üniversite son sınıf öğrencisi Deniz arıyor. "Ben kardeşiyim Behzat'ın" diyor. Zaten çok sinirliyim, zaten çok bozuğum Behzat'ın ölümüne. Ağlayan kız çocuğuna, aptal aptal yanıt veriyorum. Diyorum ki, Behzat'ın kendinden küçük kardeşi yok. Sonra bu şeker kız, bir ödevini yaparken Radikal'i aradığını ve Behzat'a yönlendirildiğini anlatıyor. Behzat'la yapmışlar ödevini ve tam iki yıldır telefonlaşıyorlarmış. İyi de, derdin ne senin, şeker kız? "O benim manevi kardeşimdi. Telefonlarda hep bana destek oldu, gazetecilik okuyorum ve sorunlarımı ona danışıyorum. Bana gazeteciliği öğretiyordu. Peki ben şimdi kiminle konuşacağım. Öldüğü haberi doğru mu? Tamam Hilal abla, Behzat Abi için yazdığım şiiri sana gönderebilir miyim. Ver bana cep telefonunu, ilk dörtlüğünü göndereceğim..."
"Karanlık dünyalara gülümsedin / Üstüne, kardeş diye benimsedin / Girilmez, izbe hanlara girdin / Der misin şimdi, 'onları da benimsedim'?..."
Böyle geldi şiirin ilk dörtlüğü. Dahası da gelecek. Behzat, neler oluyor? Şaka mı bunlar? Yazamıyorum ben ölüm yazısı, yazamıyorum. Senin ne işin var ölümle, ne işin var?
Behzat böyle ısrarlıdır işte, sevmek ve paylaşmak için. En sonunda çeker bir fotoğrafımı, karşılıklı gülüşmeye başlarız. "Kal" diye ısrar eder, kalırım zaman zaman. Geceleri fakstan çıkan iğrenç ses, susmak bilmeyen telefonlar, televizyonun garip görüntüleri, "Alooo, İstanbul ! Tamam gönderiyorum haberleri" stresi...Her gün Kebap 44 menüsü, akşam yemeği için. Ama bilgisayarın ekranında küçük kamera var. Nedret, Helin ve Mustafa kameradan el sallıyor. "Ben de seni seviyorum Helinn, ben de seni seviyorum Mustafa"... Gecenin tüm stresi varsa, aile de var. Bak, yine telefon çalıyor. Bu telefonlar susmaz ama, Behzat'ın haberler kadar sevgiye, sevdiklerine ayıracak vakti hep vardır. Hep yaratır o, hep yaratır. Gerçek gazetecidir çünkü. Lunapark'ın keyfini Mustafa'yla, tiyatronun keyfini Helin'le çıkarır. 30 yıl öncesinin arkadaşlarını internette buluşturur. Bir küser, bir barışır ama paylaşmaktan asla vazgeçmez.
Oturup da, "Behzat yok" diye gece nöbeti mi tutuyorum şimdi gazetede. Evet, tutuyorum. Telefon çaldı. Mersin'den üniversite son sınıf öğrencisi Deniz arıyor. "Ben kardeşiyim Behzat'ın" diyor. Zaten çok sinirliyim, zaten çok bozuğum Behzat'ın ölümüne. Ağlayan kız çocuğuna, aptal aptal yanıt veriyorum. Diyorum ki, Behzat'ın kendinden küçük kardeşi yok. Sonra bu şeker kız, bir ödevini yaparken Radikal'i aradığını ve Behzat'a yönlendirildiğini anlatıyor. Behzat'la yapmışlar ödevini ve tam iki yıldır telefonlaşıyorlarmış. İyi de, derdin ne senin, şeker kız? "O benim manevi kardeşimdi. Telefonlarda hep bana destek oldu, gazetecilik okuyorum ve sorunlarımı ona danışıyorum. Bana gazeteciliği öğretiyordu. Peki ben şimdi kiminle konuşacağım. Öldüğü haberi doğru mu? Tamam Hilal abla, Behzat Abi için yazdığım şiiri sana gönderebilir miyim. Ver bana cep telefonunu, ilk dörtlüğünü göndereceğim..."
"Karanlık dünyalara gülümsedin / Üstüne, kardeş diye benimsedin / Girilmez, izbe hanlara girdin / Der misin şimdi, 'onları da benimsedim'?..."
Böyle geldi şiirin ilk dörtlüğü. Dahası da gelecek. Behzat, neler oluyor? Şaka mı bunlar? Yazamıyorum ben ölüm yazısı, yazamıyorum. Senin ne işin var ölümle, ne işin var?
12 Haziran 2010 Cumartesi
Waka Waka... This time for Africa...!!! Haydi futbol, haydi...
Ben bayılırım çikolataya. Bitter'dir tercihim hep. Sade kahvenin yanında, acılaşır da acılaşır dilim, damağım. Derin bir haz, uzanır gider her seferinde. Tenimin en ince yerlerine. Pek severim bu hallerimi, pek... Waka, waka. This time for Africa...!!! Derkennn, şov başlamıştır... Haydi kaynaş bakalım gerçek çikolatalarla. Hem beyazı, hem sütlüsü, hem bitter'i burada. Zakumi burada, Rene burada, Sarel burada, Letta burada, Moi burada... Afrika burada, Shakira da burada...
Yağmur deli gibi, çocuk gibi, bir küskün bir barışık gibi yağsa da, tüm çikolatalar çoktan kaynaşmıştı. Haydi ıslatalım, kupayı. 2010 Dünya Futbol Kupası başlamış mıdır, başlamıştır. Burası Ankara'ysa, Almanya Büyükelçiliği'nin en güzel yeri de bahçedir, bu bahçedir. Yağmur bıkmadan yağarken, dev ekranda beliren Johannesburg sokaklarıdır. İşte, açılış maçı. Meksika, Güney Afrika... Go, Bafana Bafana (Güney Afrika milli futbol takımı).
Hiç bıkmadan danseden, dansetmeyip uçan bu Afrikalılar'a uymayan ne olsun. Hiiişt, herkes çikolata olsun. Herkes Hiloş olsun. Belki anlaşılıyor bu yazıdan, geceden kalma dansöz olduğum. Olsun, olsun. Hep böyle olsun. 2010 Dünya Kupası'nı açıyoruz, boru mu. Yok değil, vuvuzela. Vuvuzela'nın ne olduğunu halen bilmiyorsanız, gidin bi daha okuyun "Lets make noise" başlıklı yazımı. Şimdi vuuuuuuu, vuuuuuuuuuu....hepinize vuuuuuuuu....Almanya ve Meksika büyükelçilikleri kupanın açılışı onuruna parti düzenliyorsa, bi daha vuuuuuuuu....
Bir bitter yedim, kahvenin yanında şimdi. Size o güzelim yağmurlu, ışıklı, danslı, aşklı partiden sonra ciddi ama kısa bilgiler de sunayım. Hani daha önce öğretmiştim ya size Güney Afrika'da 11 farklı dil kullanılıyor diye. Hani geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Kak Barzani" diye sevgi sunmuştu ya, bizim Kürt Barzani'ye. Kak, abi demekti ya Kürtçe. Afrika'daki dillerden biri de Afrikan. Afrikanca'da "Kak" ne demekmiş biliyo musunuz: Bok. Valla, Rene söyledi. Ben hiç terbiyesizlik eder miyim yoksa Barzani'ye. Tamam tamam, daha ciddi bir bilgi: 1930'da Amerika Kıtası'nda Uruguay'da başlayan Dünya Kupası macerası bugüne kadar Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları arasında dolaşırken, Güney Afrika ile ilk kez kara kıtaya ulaşmış oldu. Türkiye yok kupada, yok. Ne olacak bu memleketin hali diye kafayı kaşıyanlar, harekete geçsin... Yoksa, vakaaa!!! Elimde acı gerçekler, bitter bilgiler var... Tamam tamam, bozmayacağım kupa keyfinizi. Tadını çıkarın. Waka, Waka...! This time for Africa.. !
Yağmur deli gibi, çocuk gibi, bir küskün bir barışık gibi yağsa da, tüm çikolatalar çoktan kaynaşmıştı. Haydi ıslatalım, kupayı. 2010 Dünya Futbol Kupası başlamış mıdır, başlamıştır. Burası Ankara'ysa, Almanya Büyükelçiliği'nin en güzel yeri de bahçedir, bu bahçedir. Yağmur bıkmadan yağarken, dev ekranda beliren Johannesburg sokaklarıdır. İşte, açılış maçı. Meksika, Güney Afrika... Go, Bafana Bafana (Güney Afrika milli futbol takımı).
Hiç bıkmadan danseden, dansetmeyip uçan bu Afrikalılar'a uymayan ne olsun. Hiiişt, herkes çikolata olsun. Herkes Hiloş olsun. Belki anlaşılıyor bu yazıdan, geceden kalma dansöz olduğum. Olsun, olsun. Hep böyle olsun. 2010 Dünya Kupası'nı açıyoruz, boru mu. Yok değil, vuvuzela. Vuvuzela'nın ne olduğunu halen bilmiyorsanız, gidin bi daha okuyun "Lets make noise" başlıklı yazımı. Şimdi vuuuuuuu, vuuuuuuuuuu....hepinize vuuuuuuuu....Almanya ve Meksika büyükelçilikleri kupanın açılışı onuruna parti düzenliyorsa, bi daha vuuuuuuuu....
Bir bitter yedim, kahvenin yanında şimdi. Size o güzelim yağmurlu, ışıklı, danslı, aşklı partiden sonra ciddi ama kısa bilgiler de sunayım. Hani daha önce öğretmiştim ya size Güney Afrika'da 11 farklı dil kullanılıyor diye. Hani geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Kak Barzani" diye sevgi sunmuştu ya, bizim Kürt Barzani'ye. Kak, abi demekti ya Kürtçe. Afrika'daki dillerden biri de Afrikan. Afrikanca'da "Kak" ne demekmiş biliyo musunuz: Bok. Valla, Rene söyledi. Ben hiç terbiyesizlik eder miyim yoksa Barzani'ye. Tamam tamam, daha ciddi bir bilgi: 1930'da Amerika Kıtası'nda Uruguay'da başlayan Dünya Kupası macerası bugüne kadar Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları arasında dolaşırken, Güney Afrika ile ilk kez kara kıtaya ulaşmış oldu. Türkiye yok kupada, yok. Ne olacak bu memleketin hali diye kafayı kaşıyanlar, harekete geçsin... Yoksa, vakaaa!!! Elimde acı gerçekler, bitter bilgiler var... Tamam tamam, bozmayacağım kupa keyfinizi. Tadını çıkarın. Waka, Waka...! This time for Africa.. !
10 Haziran 2010 Perşembe
Monşer diplomasisine SON...
Aslında bugün Başbakan Erdoğan’ın ‘monşerler’ diye ikide bir yere çaldığı kesimin kimler olduğunu daha iyi anladım. Hiç de Dışişleri Bakanlığı’nda harıl harıl çalışan diplomatları kastetmiyordu. Bir zamanların ‘halktan kopuk, kendini yükseklerde gören’ diplomatlarından da sözetmiyordu. Onlar çoktan tarih olmuştu. Olsaydı, ben de birine rastlar, buraya yazardım. Haa, dün bir tanesi televizyondaydı. İnal Batu. Bakan Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kitabıyla dalga geçip, Türkiye’nin ‘stratejik bir sığlıkla’ BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu kullandığını söylüyordu. Türkiye, Amerika ne derse onu yapmalıymış. Dünyayı karşısına almamalıymış. Nesine güvenmiş de, ‘hayır’ oyu kullanmış. Her cümlesi ayrı klişe... Not alıp, gazeteye haber yapayım diye düşündüm ama sonra hiçbir cümlesini yanyana getirip de,mantıklı bir metin oluşturamadım.
Bu ‘monşer’lerin, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği kesimin temsilcileri her yerde. Bunlar at gözlükleriyle etrafa bakmakta ısrar eden, evrendeki değişim ve devinimden bihaber, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğunu düşünen tipler. Farklı görüş, düşünce ve duruşa tahammülü olmayan tipler. Dediğim dedikçi tipler. Olayları analiz edip, eleştirirken illa ki iğne, hatta çuvaldız batırmayı, kanatmayı seven tipler. “Al sana da böyle geçiriyorum” diye, oturduğu yerden gazel okuyanlar.
“Yalnız kalabilirim, hatta hiç dostum olmayabilir. Eğer doğru bildiğimi yapıyorsam, yalnızlık kimin umurunda...” İşte bu sözleri size Amerika’nın ilk siyahi lideri Barack Obama’nın “Babam ve Hayaller” kitabından yazıyorum. Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği dönemlerde, doğru bildiğinden şaşmayan, özgürlük ve eşitlik için tüm nefesiyle çalışan bir grup ‘kutsal insan’dan sözediyor Obama, bu kitabında. En çok da Kenyalı babasından. Daha çok, “siyahların da sözü dinlenebilir” inancından şaşmayan beyaz Amerikalı yakınlarından. Yüksek kalitede bir Batılı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım, seçim kampanyasından hemen önce “Amerikalılar, asla bir siyahı başkan seçmez” yargısındaydı. İnsanlara bakarken ‘siyah-beyaz’ diye düşündüğünü, hayretle görüp ona koca bir ‘byeeee’ demiştim. O siyahi, o babası Kenyalı, bugün Amerika’nın ilk siyahi lideri. Barack Obama.
Neymiş efendim. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu veren Türkiye yalnız kalacakmış. Tahran’la uranyum takası imzalayan Türkiye, konseyde çekimser oy kullanmalıymış. Başbakan Erdoğan, Dışişleri’ndeki diplomatlara kızgınmış. Kendisini yanlış yönlendirdiklerini düşünüyormuş. O yüzden “Gidin, konseyde ‘hayır’ deyin” demiş. Türkiye’nin İran’la ne işi varmış. Türkiye, İran’a yaptırım kararını nasıl uygulayacakmış? Dünyadaki değişimi göremeyen, bir grup at gözlüklü bunlar. Hatta, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Suçlu AB. Kötü davrandılar, Türkiye’yi doğuya ittiler” mesajını bile kavrayamayanlar. Aslında bu monşer dedikodu ve safsatalarından uzaklaşıp, size Amerikan yönetiminin kendi bilmez AB’ye İran konusu vesilesiyle verdiği mesajların içeriğini yazacaktım. Sonra, sonra,,,az sonra.. !! Haaaa... korkmayın.. Türkiye değil, yalnız kalan... Yalnız kalan AB... !
Bu ‘monşer’lerin, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği kesimin temsilcileri her yerde. Bunlar at gözlükleriyle etrafa bakmakta ısrar eden, evrendeki değişim ve devinimden bihaber, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğunu düşünen tipler. Farklı görüş, düşünce ve duruşa tahammülü olmayan tipler. Dediğim dedikçi tipler. Olayları analiz edip, eleştirirken illa ki iğne, hatta çuvaldız batırmayı, kanatmayı seven tipler. “Al sana da böyle geçiriyorum” diye, oturduğu yerden gazel okuyanlar.
“Yalnız kalabilirim, hatta hiç dostum olmayabilir. Eğer doğru bildiğimi yapıyorsam, yalnızlık kimin umurunda...” İşte bu sözleri size Amerika’nın ilk siyahi lideri Barack Obama’nın “Babam ve Hayaller” kitabından yazıyorum. Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği dönemlerde, doğru bildiğinden şaşmayan, özgürlük ve eşitlik için tüm nefesiyle çalışan bir grup ‘kutsal insan’dan sözediyor Obama, bu kitabında. En çok da Kenyalı babasından. Daha çok, “siyahların da sözü dinlenebilir” inancından şaşmayan beyaz Amerikalı yakınlarından. Yüksek kalitede bir Batılı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım, seçim kampanyasından hemen önce “Amerikalılar, asla bir siyahı başkan seçmez” yargısındaydı. İnsanlara bakarken ‘siyah-beyaz’ diye düşündüğünü, hayretle görüp ona koca bir ‘byeeee’ demiştim. O siyahi, o babası Kenyalı, bugün Amerika’nın ilk siyahi lideri. Barack Obama.
Neymiş efendim. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu veren Türkiye yalnız kalacakmış. Tahran’la uranyum takası imzalayan Türkiye, konseyde çekimser oy kullanmalıymış. Başbakan Erdoğan, Dışişleri’ndeki diplomatlara kızgınmış. Kendisini yanlış yönlendirdiklerini düşünüyormuş. O yüzden “Gidin, konseyde ‘hayır’ deyin” demiş. Türkiye’nin İran’la ne işi varmış. Türkiye, İran’a yaptırım kararını nasıl uygulayacakmış? Dünyadaki değişimi göremeyen, bir grup at gözlüklü bunlar. Hatta, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Suçlu AB. Kötü davrandılar, Türkiye’yi doğuya ittiler” mesajını bile kavrayamayanlar. Aslında bu monşer dedikodu ve safsatalarından uzaklaşıp, size Amerikan yönetiminin kendi bilmez AB’ye İran konusu vesilesiyle verdiği mesajların içeriğini yazacaktım. Sonra, sonra,,,az sonra.. !! Haaaa... korkmayın.. Türkiye değil, yalnız kalan... Yalnız kalan AB... !
6 Haziran 2010 Pazar
Lets make noise... VUVUZELA, South Africa, football.! Haydi futbol, Haydi Güney Afrika, Haydi VUVUZELA
Ahan da üflüyorum... Yasak değil. Borazan gibi desen değil, fil sesi çıkarıyor sanki. Güçlü erkekler üfleyince ses değişiyor. Allah,,, hele bir tane siyah insanoğlu üfledi mi, ortalık yıkılıyor. Maça geldik kardeşim, futbol maçına. Şenlik olacak, yarış olacak, takımlar, taraftarlar kaynaşacak... Bu ne biliyor musunuz, bu ne ? Güney Afrika’nın Ankara Büyükelçsi Tebogo Seokolo’dan üflemenin tekniklerini de öğrendim. Enstrümanımızın adı VUVUZELA. Tam bir Güney Afrika çalgısı. Futbolun özü, kalbi...
Bazı gerzek, entel-dantel yabancılar, içlerinde çoğu da Avrupalı... Demişler ki; bu fil sesine benzer bir ses çıkaran çalgı, yani Vuvuzela, anonsların duyulmasını engelliyor, futbolcular vuvuzela seslerinin yüzünden birbiriyle iletişim kuramıyor. Gitmişler, FIFA’ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) şikayet etmişler. .. Burada durup, konunun biraz dışında olanlara iki satır özet yapıyorum. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na Güney Afrika ev sahipliği yapacak. Şampiyona’nın resmi açılışı 11 Haziran’da. Vuvuzela, Güney Afrika’ya özgü bir futbol çalgısı ama birazdan da anlatacağım üzere göreceksiniz ki, artık futbolla özdeşleşti.
Şikayetçi takımının şikayetleri üzerine Vuvuzela’yla ilgili testler yapıldı. Johannesburg’da, 90 bin kişilik Soccer City stadında Güney Afrika ile Kolombiya arasında yapılan hazırlık maçında tribünler dolmuştu. Acil üstüne acil anons çeken maç organizatörleri, vuvuzela üflemelerinin doruk noktaya çıktığı sıralarda ses seviyesi testi yaptı. Sonra FIFA yetkililerinden Dany Jordaan çıktı, dedi ki, “Vuvuzela, artık Dünya Kupası’nda. Çalgı, bu Dünya Kupası’nın da bir parçası..” Futbol severlere, hayırlı, uğurlu olsun... Şikayetçi millet, şikayetçi takım bir kibrit alsın, derdine yansın..
Vuvuzela, sadece milli marşlar çalınırken üflenemeyecek ancak maçlar sırasında nefesine güvenen, takımını vuvuzeladan çıkan sesle destekleyecek. Vuuuuuuuuu, çekilin valla, filler geliyor....FIFA Başkanı Sepp Blatter da, vuvuzela’nın diğer ülkelerdeki tezahüratlar ya da davullar gibi Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu söyledi. Bana, Güney Afrika bayrağına sarılmış Vuvuzela’mı hediye eden Büyükelçi Tebogo Seokolo ise olaya daha derin bir yaklaşım içinde: I’m the master of my fate, I’m the captain of my soul... Kaderimin efendisiyim. Futbol neşesiyle, vuvuzela sesiyle bu yıl Güney Afrika’dan tüm dünyaya barış mesajları yollanacak. Tamam Seokolo; sen ne diyorsan o. Lets make noise. Haydi, gürültü yapalım. Bir kez daha tüm nefesimle üflüyorum...Futbol şahane, barış şahane...
Bazı gerzek, entel-dantel yabancılar, içlerinde çoğu da Avrupalı... Demişler ki; bu fil sesine benzer bir ses çıkaran çalgı, yani Vuvuzela, anonsların duyulmasını engelliyor, futbolcular vuvuzela seslerinin yüzünden birbiriyle iletişim kuramıyor. Gitmişler, FIFA’ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) şikayet etmişler. .. Burada durup, konunun biraz dışında olanlara iki satır özet yapıyorum. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na Güney Afrika ev sahipliği yapacak. Şampiyona’nın resmi açılışı 11 Haziran’da. Vuvuzela, Güney Afrika’ya özgü bir futbol çalgısı ama birazdan da anlatacağım üzere göreceksiniz ki, artık futbolla özdeşleşti.
Şikayetçi takımının şikayetleri üzerine Vuvuzela’yla ilgili testler yapıldı. Johannesburg’da, 90 bin kişilik Soccer City stadında Güney Afrika ile Kolombiya arasında yapılan hazırlık maçında tribünler dolmuştu. Acil üstüne acil anons çeken maç organizatörleri, vuvuzela üflemelerinin doruk noktaya çıktığı sıralarda ses seviyesi testi yaptı. Sonra FIFA yetkililerinden Dany Jordaan çıktı, dedi ki, “Vuvuzela, artık Dünya Kupası’nda. Çalgı, bu Dünya Kupası’nın da bir parçası..” Futbol severlere, hayırlı, uğurlu olsun... Şikayetçi millet, şikayetçi takım bir kibrit alsın, derdine yansın..
Vuvuzela, sadece milli marşlar çalınırken üflenemeyecek ancak maçlar sırasında nefesine güvenen, takımını vuvuzeladan çıkan sesle destekleyecek. Vuuuuuuuuu, çekilin valla, filler geliyor....FIFA Başkanı Sepp Blatter da, vuvuzela’nın diğer ülkelerdeki tezahüratlar ya da davullar gibi Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu söyledi. Bana, Güney Afrika bayrağına sarılmış Vuvuzela’mı hediye eden Büyükelçi Tebogo Seokolo ise olaya daha derin bir yaklaşım içinde: I’m the master of my fate, I’m the captain of my soul... Kaderimin efendisiyim. Futbol neşesiyle, vuvuzela sesiyle bu yıl Güney Afrika’dan tüm dünyaya barış mesajları yollanacak. Tamam Seokolo; sen ne diyorsan o. Lets make noise. Haydi, gürültü yapalım. Bir kez daha tüm nefesimle üflüyorum...Futbol şahane, barış şahane...
3 Haziran 2010 Perşembe
Here's Barzani... Kak Barzani.. Buyrun, Abiniz Barzani.. !
Ne ben o eski ben, ne sen o eski Barzani... Ortada ya bir kuyu var, yandan geçiyoruz. Ya da cidden hep birlikte bahçeye çıkıp, ip atlıyoruz. Türk, Kürt, Arap, Türkmen...Huuuu, kim varsa gelsin... Çekilin, Barzani de bizimle oynamak istiyor. Bize dağları, tepeleri, inleri, çukurları, pusuları anlatacak... Anlatsın ya, yazık. Bak nasıl da uyum sağlamak istiyor bizimle, kaynaşma peşinde...
Bana bak Barzani, numara yapıyorsan ayvayı yersin. Daha da yaşatmazlar seni !
Valla ben Barzani olsaydım, nasıl Amerika’da peşmerge kıyafetiyle dolaşırsam Ankara’da da dolaşırdım. Dışişleri Bakanlığı kürsüsüne çıkıp da, sadece Türk bayrağının önünde durmak istemez, arkamda bir Kürt bölgesinin bayrağı da dalgalansın diye tuttururdum. Madem iddialıyım, Irak’ın kuzeyini ‘Kürdistan’ ilan etmişim, 9 yıl sonra ayak bastığım Ankara’da Kürt kardeşlerim için her türlü reklamı yapardım. Ama o da ne? Yapamadım. Ben Barzani değilim!
Bööööyle sinik, sinik geldi. Takım elbise, kravat modelinde çıktı kameraların karşısına, Türk bayrağı önünde alçak sesle Kürtçe konuşup, ‘işbirliği’ dedi, ‘Türk-Kürt, kanı dökülen herkes bizden’ dedi. Bıraksan, kardeşlik türküsü söyleyecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davuoğlu’ndan da Kürtçe “Kak Barzani” gazını aldı ki, tut tutabilirsen şimdi. Koskoca Dışişleri’nin gözünde “Abi Barzani’” oldu yani. “Size bir de limonlu pasta verelim mi” diye de, sulu gözlerle bakıyordu bir de Davutoğlu. Kime? Barzani’ye. Gazoz içeçekler beraber nerdeyse, dışarıya çıkıp birlikte ip atlayacaklar.
Kameraların önünde Kürt bayrağını (o da neymiş canım..diyebilirim. çünkü KKTC bayrağına bile böyle muamele çeken milyonlarca densize laf anlatmış birisiyim) unutuyor. Yok yok, koymamış kürsüye Dışişleri Bakanlığı Kürt bayrağı. Irak bayrağı da yok. Adamcağızın, yani Barzani’nin kim olduğu, nereden gelip, nereye gittiği belli değil. Basın toplantısındayız. Dışişleri’ndeyiz. Ortada bir Türk bayrağı. Sağında Davutoğlu, solunda Barzani. Irak bayrağı olsaydı bari diyoruz, bu Barzani o zaman Irak bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun diye tutturuverirdi diyor sevgili bir Türk diplomatımız. Yaniiii, Barzani bir ezik, bir ezik.
Hişşt! Vatanseverler, “Kahrolsun Kürdistan” diye slogan atanlar, mutlu musunuz. Barzani Ankara’ya geldi de, ezik ezik çıktı kameraların önüne, sevindiniz mi? İntikamınızı aldınız mı? İntikama değil, işbirliğine bakma günü bugün. Ben ona bakarım. Bu Barzani, basına kapalı toplantılarda ne PKK ne de terör sözünü ağzına almış. PKK’yı kınamamış, terör örgütü saymamış. Böyle sinsice ayak diriyor. Ama 1 minute Tayyip, onu yola getirmeye kararlı. Kardeşler arasında oyunbozanlık olmaz. Madem geldin Ankara’lara, teröre karşı Türkiye’yle ortak olacaksın. PKK’ya göz yummayacaksın. Terör azarken, sen azmayacaksın. Diye umuyorum. Diye düşünüyorum. Söylemiştir bunları Recep Bey...kesin söylemiştir. Yoksa, alırlar mıydı Barzani’yi Türkiye’ye. Koyarlar mıydı, ana yurdumun baş kucağı, başkenti Ankara’ya... Olacak şey değil... Haydi, hep beraber bir ip atlayalım da, ben bu işin, yani Barzani’nin şanlı Ankara ziyaretinin ciddi boyutlarını bir araştırıp, yeniden siz değerli okurlarımla paylaşayım.
Bana bak Barzani, numara yapıyorsan ayvayı yersin. Daha da yaşatmazlar seni !
Valla ben Barzani olsaydım, nasıl Amerika’da peşmerge kıyafetiyle dolaşırsam Ankara’da da dolaşırdım. Dışişleri Bakanlığı kürsüsüne çıkıp da, sadece Türk bayrağının önünde durmak istemez, arkamda bir Kürt bölgesinin bayrağı da dalgalansın diye tuttururdum. Madem iddialıyım, Irak’ın kuzeyini ‘Kürdistan’ ilan etmişim, 9 yıl sonra ayak bastığım Ankara’da Kürt kardeşlerim için her türlü reklamı yapardım. Ama o da ne? Yapamadım. Ben Barzani değilim!
Bööööyle sinik, sinik geldi. Takım elbise, kravat modelinde çıktı kameraların karşısına, Türk bayrağı önünde alçak sesle Kürtçe konuşup, ‘işbirliği’ dedi, ‘Türk-Kürt, kanı dökülen herkes bizden’ dedi. Bıraksan, kardeşlik türküsü söyleyecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davuoğlu’ndan da Kürtçe “Kak Barzani” gazını aldı ki, tut tutabilirsen şimdi. Koskoca Dışişleri’nin gözünde “Abi Barzani’” oldu yani. “Size bir de limonlu pasta verelim mi” diye de, sulu gözlerle bakıyordu bir de Davutoğlu. Kime? Barzani’ye. Gazoz içeçekler beraber nerdeyse, dışarıya çıkıp birlikte ip atlayacaklar.
Kameraların önünde Kürt bayrağını (o da neymiş canım..diyebilirim. çünkü KKTC bayrağına bile böyle muamele çeken milyonlarca densize laf anlatmış birisiyim) unutuyor. Yok yok, koymamış kürsüye Dışişleri Bakanlığı Kürt bayrağı. Irak bayrağı da yok. Adamcağızın, yani Barzani’nin kim olduğu, nereden gelip, nereye gittiği belli değil. Basın toplantısındayız. Dışişleri’ndeyiz. Ortada bir Türk bayrağı. Sağında Davutoğlu, solunda Barzani. Irak bayrağı olsaydı bari diyoruz, bu Barzani o zaman Irak bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun diye tutturuverirdi diyor sevgili bir Türk diplomatımız. Yaniiii, Barzani bir ezik, bir ezik.
Hişşt! Vatanseverler, “Kahrolsun Kürdistan” diye slogan atanlar, mutlu musunuz. Barzani Ankara’ya geldi de, ezik ezik çıktı kameraların önüne, sevindiniz mi? İntikamınızı aldınız mı? İntikama değil, işbirliğine bakma günü bugün. Ben ona bakarım. Bu Barzani, basına kapalı toplantılarda ne PKK ne de terör sözünü ağzına almış. PKK’yı kınamamış, terör örgütü saymamış. Böyle sinsice ayak diriyor. Ama 1 minute Tayyip, onu yola getirmeye kararlı. Kardeşler arasında oyunbozanlık olmaz. Madem geldin Ankara’lara, teröre karşı Türkiye’yle ortak olacaksın. PKK’ya göz yummayacaksın. Terör azarken, sen azmayacaksın. Diye umuyorum. Diye düşünüyorum. Söylemiştir bunları Recep Bey...kesin söylemiştir. Yoksa, alırlar mıydı Barzani’yi Türkiye’ye. Koyarlar mıydı, ana yurdumun baş kucağı, başkenti Ankara’ya... Olacak şey değil... Haydi, hep beraber bir ip atlayalım da, ben bu işin, yani Barzani’nin şanlı Ankara ziyaretinin ciddi boyutlarını bir araştırıp, yeniden siz değerli okurlarımla paylaşayım.
1 Haziran 2010 Salı
SAVAşTAYIZ... State of "Israel" does not represent world Jewry
Gemide öldüm. Sabahı göremedim. Yalanlar, dolanlar, bir de ağıtlar uçuşuyordu havada. Hiç gözümü açmasam ben, hiç. Kan, kin ve öfke girmese bir daha hayatıma. Neydi beni öldüren, neydi bu kavga...
Gerilere gittim. 1 yıl önceye. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i "Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" diye haşlıyordu. Sözünü kesmek isteyen moderatöre de "1 minute, 1 minute" çıkışını çakıyordu. Onu televizyonda izleyip de, "Daha da Davos'a gelmem" sözünü duyanlar, özellikle de diplomatlar "şoke olmuşlar"dı. Çok ayıptı, çok. Diplomatik nezaketten yoksun bir başbakan, İsrail'le ilişkileri dünyanın gözü önünde çamura batırıyordu.
Oysa İsrail, diplomatik nezaketsizlikte Türkiye'yi sollayacak kapasitedeydi. Davos'un üzerinden neredeyse 1 yıl geçmişti. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'te kendisinden alçak koltuğa oturtmuştu. Türkiye'yi aşağılıyordu aklınca. Türkiye, 'özür' istedi ondan. Sonra, o da geçiştirdi: "Tamam, tamam. Alın size özür."
Bunlar sidik mi yarıştırıyordu? Yani biri Türkiye, öteki İsrail. İsrail diyor ki, Hamas terörist. Türkiye'den 'cık'. Türkiye diyor ki, Gazze'yi ablukaya alamazsın. İsrail'den "Hamas bizi torpilliyor. Savunmadayız." Siviller ölüyor her gün. Ölümsüz gün yok. Türkiye'yle İsrail dalaşıyor, tüm dünya izliyor. Öyle mi, öyle mi? İsrail'e atıp, tutan onca ülke var ama. Kim var? Arap dünyası mı. Kim var, kim ? Amerika'nın, BM'nin, Avrupa'nın ruhu duymuyor. Gazze ölüyor. İnsanlar ölüyor.
Benim gibi kaç kişi öldü gemide? Rotamız Filistin'di. Gazze'ye yardım götürecektik. Yardım filosuyduk. Mavi Marmara vardı filomuzda ve diğer gemiler. Saldırdılar bize, öldük. Kaç kişi öldü, halen bilinmiyor. Şimdi sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyanın siyasi baskısına aldırış etmiyor İsrail. Göz göre göre öldük biz. Göz göre göre. Gazze'de ölüm var yine, göz göre göre. Uyanmasam ben, hiç uyanmasam. SAVAŞTAYIZ. Her yanım, yangın yeri.
Gerilere gittim. 1 yıl önceye. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i "Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" diye haşlıyordu. Sözünü kesmek isteyen moderatöre de "1 minute, 1 minute" çıkışını çakıyordu. Onu televizyonda izleyip de, "Daha da Davos'a gelmem" sözünü duyanlar, özellikle de diplomatlar "şoke olmuşlar"dı. Çok ayıptı, çok. Diplomatik nezaketten yoksun bir başbakan, İsrail'le ilişkileri dünyanın gözü önünde çamura batırıyordu.
Oysa İsrail, diplomatik nezaketsizlikte Türkiye'yi sollayacak kapasitedeydi. Davos'un üzerinden neredeyse 1 yıl geçmişti. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'te kendisinden alçak koltuğa oturtmuştu. Türkiye'yi aşağılıyordu aklınca. Türkiye, 'özür' istedi ondan. Sonra, o da geçiştirdi: "Tamam, tamam. Alın size özür."
Bunlar sidik mi yarıştırıyordu? Yani biri Türkiye, öteki İsrail. İsrail diyor ki, Hamas terörist. Türkiye'den 'cık'. Türkiye diyor ki, Gazze'yi ablukaya alamazsın. İsrail'den "Hamas bizi torpilliyor. Savunmadayız." Siviller ölüyor her gün. Ölümsüz gün yok. Türkiye'yle İsrail dalaşıyor, tüm dünya izliyor. Öyle mi, öyle mi? İsrail'e atıp, tutan onca ülke var ama. Kim var? Arap dünyası mı. Kim var, kim ? Amerika'nın, BM'nin, Avrupa'nın ruhu duymuyor. Gazze ölüyor. İnsanlar ölüyor.
Benim gibi kaç kişi öldü gemide? Rotamız Filistin'di. Gazze'ye yardım götürecektik. Yardım filosuyduk. Mavi Marmara vardı filomuzda ve diğer gemiler. Saldırdılar bize, öldük. Kaç kişi öldü, halen bilinmiyor. Şimdi sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyanın siyasi baskısına aldırış etmiyor İsrail. Göz göre göre öldük biz. Göz göre göre. Gazze'de ölüm var yine, göz göre göre. Uyanmasam ben, hiç uyanmasam. SAVAŞTAYIZ. Her yanım, yangın yeri.
30 Mayıs 2010 Pazar
EUROvision : What a stupid game.... Yarışma yok, parti var... !
Sabahın köründe iki burun deliği de kapalı, bitkisel hayata girmiş zombiler gibi uyanmasaydım akşamki “Eurovision” geyiklerini daha iyi yazardım, eminim. Ne de olsa bir “Eurovision” partisinin onur konuğuydum. İki gün önceki boğaz ağrımı hafiften yatıştırmış olmanın cesaretiyle, bir saatlik kan-ter karışımı spor seansımdan sonra tam da “Eurovision” partime doğru yol alacaktım ki, Rene depara kalktı. Güney Afrika’nın tüm sıcaklığını, samimiyetini, enerjisini yine gönderdi, telefonda bana. “Hilosh’cum; büyükelçi, Güney Afrikalı bir işadamı arkadaşı ve eşleriyle bizi akşam yemeğine davet ediyor”... Tabii ki ‘evet’,,, evet, evet... !
Ver elini Kitchenette.... Eurovision’cılar nasılsa şarkıları dinleyecekler bu arada, bize de en eğlenceli bölüm, oylama bölümü kalacak. Oylamada yakalarız onları. Güney Afrika Devlet Başkan Yardımcısı Motlanthe’nin Türkiye z iyaretini başarıyla tamamlamış olmasının mutluluğunu yaşayan Büyükelçi Tebogo Seokolo’nun (bu nasıl bir isim kardeşim, her seferinde google taraması yapıyorum doğru yazmak için) aklında varsa yoksa Erdoğan, bir de Gandi Kemal var. Gandi Kemal başbakan olursa, Türkiye’nin Afrika açılımı askıya alınır mı, alınmaz mı? Alınmaz diyorum, şüpheli şüpheli bakıyor. Gandi Kemal Avrupa’ya, Amerika’ya daha yakın gibi duruyor diyor. Çok yanlış, çok yanlış. Kim anlatmış bunları size. Hımmm, AKP’liler. Bana bakın AKP’liler, sağa sola yanlış bilgi vermeyin. Sizi düzelteceğim diye gece yemeklerinde göbeğim çatlıyor. Gandi Kemal’in ‘halkçı’ olduğuna, olmak için çalışacağına öyle bir ikna ettim ki Güney Afrikalılar’ı, Gandi Kemal’in de bana para vermesi gerekiyor. Yok canım, propaganda yok. Siyasi tarihi bir bir özetledim. Bu arada, AKP’nin de Türkiye’de neler başardığını anlatmadan geçemedim. AKP alerjisi olanlar hemen laf atmayın ordan. Adamların yaptığı iyi işler de var şimdi, Allah için... 1 minute... ! Haberiniz olsun, bu 1 minute esprisi Güney Afrika’da bile halen konuşuluyormuş.
Kitchenette’in DJ’yi yok bu akşam. Rene diyor ki, “Güney Afrika’ya tatile gitmiştir”. Müzikler i-pod’dan geliyor. Ama ben bulup bu müzikleri, büyükelçiye vereceğim. Adam, uçtu bu müziklerle. Karısı coştu. İşadamı da Victoria Şelaleri’ne varıncaya kadar Afrika’nın en tatlı yerlerini anlatmaya başladı.
Burnum tamamen tıkanıp da, masadakilere “Hilal hasta” izlenimi vermeseydim, bitmezdi bu Afrika gecesi. Rene, dayadı burnuma bir Vicks tamponu, açmaya çalışıyor burnumu. Daha Eurovision’a gideceğiz. Haydin Eurovision’a,,,,
Estonyalı diplomat Gerli kızımız güzel bir masa hazırlamış. Ne içeceğim ben? Vanna Tallin. Çikolotalı, sütlü bir likör. Burnuma da iyi gelirmiş. Evet, Eurovision'da o komik oylama bölümü de o an başladı. Rene diyor ki, “Bırakın bunları, Afrika’ya gelin.” Hırvat diplomatımız Agşe (bu ne biçim isim gene..) kimsenin şarkıları dinlemediğinden, politik hesaplarla oy verdiğinden yakınıyor. Gözleri çakmak çakmak. “Hilal, AB’de işler kötü gidiyor. Girmeyin oraya, girmeyin..” Kıbrıs, oy veriyor bu sırada. “Heyyt, sen de kimsin be Kıbrıs” diyorum. Haaa bizim Luca da var orda. İtalyan diplomatımız. Çok seviyormuş Kıbrıs’ı. Ben senden daha çok seviyorum. Biz kavga ederken, Kıbrıs’ın puanları Yunanistan’ın oluyor. Sevimli Sırpımız Slobish, “Kadınları güzel, oyları Gürcistan’a verelim” diyor. Yok Ukrayna’ya. Kime verirseniz verin diyorum ben sinirli, sinirli. Rusya, Ermenistan’a yağdırıyor oyları. Estonya’dan da 12 puan alamıyor Türkiye. Gerli’nin oyu da boşa gitmiş, üzgün. “Hilalcim, burnunu da, boğazını da düzeltcem..” Bana, o güzel likörün üstüne bir de değişik bir bal yediriyor. Yarışma bitti... Almanya birinci.... Yok yok, ben daha da bu gece dışarı çıkamam sizlerle. Türkiye olmuş ikinci... Burnum iptal.. Bak bu Avrupalılar’dan gene fayda yok..Rene bırakıyor beni evime. .. Slobish haklı... Eurovision : What a stupid game... Çok aptal, Eurovison...çooook!!!!
Ver elini Kitchenette.... Eurovision’cılar nasılsa şarkıları dinleyecekler bu arada, bize de en eğlenceli bölüm, oylama bölümü kalacak. Oylamada yakalarız onları. Güney Afrika Devlet Başkan Yardımcısı Motlanthe’nin Türkiye z iyaretini başarıyla tamamlamış olmasının mutluluğunu yaşayan Büyükelçi Tebogo Seokolo’nun (bu nasıl bir isim kardeşim, her seferinde google taraması yapıyorum doğru yazmak için) aklında varsa yoksa Erdoğan, bir de Gandi Kemal var. Gandi Kemal başbakan olursa, Türkiye’nin Afrika açılımı askıya alınır mı, alınmaz mı? Alınmaz diyorum, şüpheli şüpheli bakıyor. Gandi Kemal Avrupa’ya, Amerika’ya daha yakın gibi duruyor diyor. Çok yanlış, çok yanlış. Kim anlatmış bunları size. Hımmm, AKP’liler. Bana bakın AKP’liler, sağa sola yanlış bilgi vermeyin. Sizi düzelteceğim diye gece yemeklerinde göbeğim çatlıyor. Gandi Kemal’in ‘halkçı’ olduğuna, olmak için çalışacağına öyle bir ikna ettim ki Güney Afrikalılar’ı, Gandi Kemal’in de bana para vermesi gerekiyor. Yok canım, propaganda yok. Siyasi tarihi bir bir özetledim. Bu arada, AKP’nin de Türkiye’de neler başardığını anlatmadan geçemedim. AKP alerjisi olanlar hemen laf atmayın ordan. Adamların yaptığı iyi işler de var şimdi, Allah için... 1 minute... ! Haberiniz olsun, bu 1 minute esprisi Güney Afrika’da bile halen konuşuluyormuş.
Kitchenette’in DJ’yi yok bu akşam. Rene diyor ki, “Güney Afrika’ya tatile gitmiştir”. Müzikler i-pod’dan geliyor. Ama ben bulup bu müzikleri, büyükelçiye vereceğim. Adam, uçtu bu müziklerle. Karısı coştu. İşadamı da Victoria Şelaleri’ne varıncaya kadar Afrika’nın en tatlı yerlerini anlatmaya başladı.
Burnum tamamen tıkanıp da, masadakilere “Hilal hasta” izlenimi vermeseydim, bitmezdi bu Afrika gecesi. Rene, dayadı burnuma bir Vicks tamponu, açmaya çalışıyor burnumu. Daha Eurovision’a gideceğiz. Haydin Eurovision’a,,,,
Estonyalı diplomat Gerli kızımız güzel bir masa hazırlamış. Ne içeceğim ben? Vanna Tallin. Çikolotalı, sütlü bir likör. Burnuma da iyi gelirmiş. Evet, Eurovision'da o komik oylama bölümü de o an başladı. Rene diyor ki, “Bırakın bunları, Afrika’ya gelin.” Hırvat diplomatımız Agşe (bu ne biçim isim gene..) kimsenin şarkıları dinlemediğinden, politik hesaplarla oy verdiğinden yakınıyor. Gözleri çakmak çakmak. “Hilal, AB’de işler kötü gidiyor. Girmeyin oraya, girmeyin..” Kıbrıs, oy veriyor bu sırada. “Heyyt, sen de kimsin be Kıbrıs” diyorum. Haaa bizim Luca da var orda. İtalyan diplomatımız. Çok seviyormuş Kıbrıs’ı. Ben senden daha çok seviyorum. Biz kavga ederken, Kıbrıs’ın puanları Yunanistan’ın oluyor. Sevimli Sırpımız Slobish, “Kadınları güzel, oyları Gürcistan’a verelim” diyor. Yok Ukrayna’ya. Kime verirseniz verin diyorum ben sinirli, sinirli. Rusya, Ermenistan’a yağdırıyor oyları. Estonya’dan da 12 puan alamıyor Türkiye. Gerli’nin oyu da boşa gitmiş, üzgün. “Hilalcim, burnunu da, boğazını da düzeltcem..” Bana, o güzel likörün üstüne bir de değişik bir bal yediriyor. Yarışma bitti... Almanya birinci.... Yok yok, ben daha da bu gece dışarı çıkamam sizlerle. Türkiye olmuş ikinci... Burnum iptal.. Bak bu Avrupalılar’dan gene fayda yok..Rene bırakıyor beni evime. .. Slobish haklı... Eurovision : What a stupid game... Çok aptal, Eurovison...çooook!!!!
25 Mayıs 2010 Salı
Seni Seviyorum AFRiKA.... South Africa,,,,,: its possible...
Söz, ondan-bundan sonra arkadaşlara, nasıl vakit geçirdiğimizi konuşmaya geldiğinde ağzımdan çıkan; "Güney Afrikalı, Rene" oluyordu. Heyecanla Afrika'yla ilgili Rene'den öğrendiklerimi karşımdakiyle paylaşmaya başlayan ben, "Siyah mı, beyaz mı. Zenci mi bu kadın" sorusuyla afallıyordum birden. Avrupalı bir büyükelçi bile Güney Afrika'da siyahlar kadar beyazların da yaşadığını, her iki ırkın da eşit haklar için mücadele ettiğini, Afrika'nın kriz içindeki dünyada her türlü yatırım için altın gibi parladığını, cazibenin ta kendisi olduğunu benden dinliyordu.
Evet, onlarca yıl hep öyle bildiniz Afrika'yı. Afrika denilince aklınıza; köleler, siyahlar, yoksulluk, AIDS, bulaşık görüntüler, çatışmalar, silahlar geldi. Çok iyi koştuklarını, uzun mesafelerde rakip tanımadıklarını öğrendiniz uluslararası spor etkinliklerinde bir de. "Kaderimin efendisiyim" felsefesinin arkasından koşan Nelson Mandela'nın da ismini duydunuz sık sık. Bizim gibi yabancılar, Mandela'nın öyküsünde Afrika için "Herşey mümkün" dese de, günlük hayatlarına döndüklerinde Afrika'yı hep 'uzak, yoksul, geri kalmışlık' kavramlarının içine attılar. Dünyanın bir yerinde süper güç Amerika, öteki tarafında entel-dantel Avrupa dururken, Afrika da neyin nesiydi, değil mi? Neyin nesi?
"Hadi ben Afrika'yla ilgili en ince ayrıntıları yeni öğreniyorum, siz demi yeni öğreniyorsunuz" diye keyifle hor gördüğüm Avrupa büyükelçisine, "Güney Afrika: Its possible" sloganıyla havamı atmayı da bir borç bilmiştim kendime o sıra. Dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip Türkiye, Güney Afrika'nın Ortadoğu ve Avrupa'daki en büyük ticaret ortağıydı örneğin. Avrupalı züppeler "hayır, başaramazlar" diye tuttursa da, Güney Afrika iki hafta sonra 2010 Dünya Futbol Kupası oyunlarına evsahipliği yapacak. Milyonlarca futbol gönüllüsü Güney Afrika yolunu çoktan tuttu. Afrika ülkeleri arasındaki dayanışmayı, kıtanın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesini pekiştirmek için kurulan Afrika Birliği, dün 47. yılını kutladı. Evet, 25 Mayıs Afrika Günü'ydü.
Afrika'dan bir konuk da tam da Afrika Günü'nde Ankara'daydı. Güney Afrika Başkan Yardımcısı, yani Başbakanı Kgalema Matlanthe futbol kupasına iki hafta kala, kupa koordinatörlüğünün yoğun yükü altında olmasına aldırmadı ve aldı 4 bakanını yanına, Türkiye'ye geldi. Hem de Afrika'yla ticaret için AB'nin, Amerika'nın, Çin'nin birbiriyle kapıştığı bir dönemde. Demek ki, Türkiye'nin 1998'de başlattığı Afrika'ya açılım planı sonuç veriyor. Türkiye'nin sadece Sahra'nın güneyindeki Afrika ülkeleriyle yaptığı ikili ticaret hacmi 5 milyar doların üzerine çıkmış durumda. G-20 ülkeleri içinde Türkiye'yle dayanışması göz dolduran Güney Afrika, Türkiye'yle birlikte dünya ekonomisine yön vereceği günlerin hesabını yapıyor. AB, Türkiye'nin Afrika atağını öylesine kıskanıyor ki, Afrika ülkeleriyle ticarette neredeyse tüm kural ve kaideleri kaldırma noktasında. Hımmm... Neydi bu Afrika, neyin nesi? Açın bakın kitaplarınıza, en yenilerine. "Siyah mı, beyaz mı" görün Afrika'yı. Şöyle bir cümle göreceksiniz....Bi dakka, bi dakka... ITS POSSIBLE...
Evet, onlarca yıl hep öyle bildiniz Afrika'yı. Afrika denilince aklınıza; köleler, siyahlar, yoksulluk, AIDS, bulaşık görüntüler, çatışmalar, silahlar geldi. Çok iyi koştuklarını, uzun mesafelerde rakip tanımadıklarını öğrendiniz uluslararası spor etkinliklerinde bir de. "Kaderimin efendisiyim" felsefesinin arkasından koşan Nelson Mandela'nın da ismini duydunuz sık sık. Bizim gibi yabancılar, Mandela'nın öyküsünde Afrika için "Herşey mümkün" dese de, günlük hayatlarına döndüklerinde Afrika'yı hep 'uzak, yoksul, geri kalmışlık' kavramlarının içine attılar. Dünyanın bir yerinde süper güç Amerika, öteki tarafında entel-dantel Avrupa dururken, Afrika da neyin nesiydi, değil mi? Neyin nesi?
"Hadi ben Afrika'yla ilgili en ince ayrıntıları yeni öğreniyorum, siz demi yeni öğreniyorsunuz" diye keyifle hor gördüğüm Avrupa büyükelçisine, "Güney Afrika: Its possible" sloganıyla havamı atmayı da bir borç bilmiştim kendime o sıra. Dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip Türkiye, Güney Afrika'nın Ortadoğu ve Avrupa'daki en büyük ticaret ortağıydı örneğin. Avrupalı züppeler "hayır, başaramazlar" diye tuttursa da, Güney Afrika iki hafta sonra 2010 Dünya Futbol Kupası oyunlarına evsahipliği yapacak. Milyonlarca futbol gönüllüsü Güney Afrika yolunu çoktan tuttu. Afrika ülkeleri arasındaki dayanışmayı, kıtanın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesini pekiştirmek için kurulan Afrika Birliği, dün 47. yılını kutladı. Evet, 25 Mayıs Afrika Günü'ydü.
Afrika'dan bir konuk da tam da Afrika Günü'nde Ankara'daydı. Güney Afrika Başkan Yardımcısı, yani Başbakanı Kgalema Matlanthe futbol kupasına iki hafta kala, kupa koordinatörlüğünün yoğun yükü altında olmasına aldırmadı ve aldı 4 bakanını yanına, Türkiye'ye geldi. Hem de Afrika'yla ticaret için AB'nin, Amerika'nın, Çin'nin birbiriyle kapıştığı bir dönemde. Demek ki, Türkiye'nin 1998'de başlattığı Afrika'ya açılım planı sonuç veriyor. Türkiye'nin sadece Sahra'nın güneyindeki Afrika ülkeleriyle yaptığı ikili ticaret hacmi 5 milyar doların üzerine çıkmış durumda. G-20 ülkeleri içinde Türkiye'yle dayanışması göz dolduran Güney Afrika, Türkiye'yle birlikte dünya ekonomisine yön vereceği günlerin hesabını yapıyor. AB, Türkiye'nin Afrika atağını öylesine kıskanıyor ki, Afrika ülkeleriyle ticarette neredeyse tüm kural ve kaideleri kaldırma noktasında. Hımmm... Neydi bu Afrika, neyin nesi? Açın bakın kitaplarınıza, en yenilerine. "Siyah mı, beyaz mı" görün Afrika'yı. Şöyle bir cümle göreceksiniz....Bi dakka, bi dakka... ITS POSSIBLE...
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Forever liberty... New York,,,, hoşçakal, özgür kal..!
O sersemsepelek halde insan içinden "ne gerek vardı da şimdi, Ankara'ya geldim yeniden" diyor. Aradan bir uyku vakti geçiyor, bir adaptasyon süreci, Ankara yine şirin görünmüyor. Nerdesin New York, saat kaç orda, yağmurlu musun, nem mi kokuyorsun. Geride kaldın, geride kal. New York; al hatıralarımı, al fotoğraflarımı. New York; sevgilim kal, aptal aşık kal, özgürlük kal, sersemlik kal. Öylece kal, öylece...
Son New York fotoğrafımızı, tüm hatıralarıyla birlikte ben de buraya yerleştiriyorum. Bu yazıyı da, bu fotoğrafı da, sevinç içinde geçen New York gezimizin 'özgürlük heykeli' ilan ediyorum. Sevgili, Isabelle Eugenie Boyer kaldır bakalım meşaleni, tabletini oku.... Artık dul değilsin, bizimlesin. Yaşasın, özgürlük...
Gördüyseniz, bir daha görün. Görmediyseniz, yazııııık... Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer'in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer'in modellik yaptığı bu özgürlük heykeli, 28 Ekim 1886'dan beri etrafına özgürlük saçıyor. Öyle mi öyle. Bindik feribota, Özgürlük Adası'na ulaştık. Feribota binmeden önce işkence vari bir güvenlik kontrolünden geçseniz de, yılmıyorsunuz. Özgürlük uğruna, soyunulur kardeşim. Soyun, çıkar herşeyini işte. Terör belasındandır bu soyunma halleri... yani, yaniiii...
Heykelimizin başındaki taçta 7 sivri uç, yani 7 kıta var. O sağ elinde tuttuğu tablete 4 Temmuz 1776 tarihi kazınmış. Ünlü Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihi. Bakır makırsın ama halen havalısın. Heykeli Amerika'ya hediye eden Fransızlar bile heykelin ününe kıskançlıktan, aynısını bir de Paris'e dikmişler. "Haydi, haydi özgürleşelim" derken, onlarca poz verdik kameralara. Güneşle birlikte özgürlüğün tadını çıkardık. Belki yalan, belki balon, belki şaka bu özgürlük kavramı ama inanasım var. İçimden geliyor, içimin içinden. Haydi, haydi New York...! Özgür kal, benim kal...
Son New York fotoğrafımızı, tüm hatıralarıyla birlikte ben de buraya yerleştiriyorum. Bu yazıyı da, bu fotoğrafı da, sevinç içinde geçen New York gezimizin 'özgürlük heykeli' ilan ediyorum. Sevgili, Isabelle Eugenie Boyer kaldır bakalım meşaleni, tabletini oku.... Artık dul değilsin, bizimlesin. Yaşasın, özgürlük...
Gördüyseniz, bir daha görün. Görmediyseniz, yazııııık... Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer'in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer'in modellik yaptığı bu özgürlük heykeli, 28 Ekim 1886'dan beri etrafına özgürlük saçıyor. Öyle mi öyle. Bindik feribota, Özgürlük Adası'na ulaştık. Feribota binmeden önce işkence vari bir güvenlik kontrolünden geçseniz de, yılmıyorsunuz. Özgürlük uğruna, soyunulur kardeşim. Soyun, çıkar herşeyini işte. Terör belasındandır bu soyunma halleri... yani, yaniiii...
Heykelimizin başındaki taçta 7 sivri uç, yani 7 kıta var. O sağ elinde tuttuğu tablete 4 Temmuz 1776 tarihi kazınmış. Ünlü Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihi. Bakır makırsın ama halen havalısın. Heykeli Amerika'ya hediye eden Fransızlar bile heykelin ününe kıskançlıktan, aynısını bir de Paris'e dikmişler. "Haydi, haydi özgürleşelim" derken, onlarca poz verdik kameralara. Güneşle birlikte özgürlüğün tadını çıkardık. Belki yalan, belki balon, belki şaka bu özgürlük kavramı ama inanasım var. İçimden geliyor, içimin içinden. Haydi, haydi New York...! Özgür kal, benim kal...
13 Mayıs 2010 Perşembe
You know that I'm no good... in New York...!!! Amy de, Sinatra da New York'ta şarkı söylüyor
“…You know, I’m gonna make it just about anywhere/ come on, come through/New York, New York, New York…..” Şarkıdan da anlayacağınız üzere New York’un icabına bakılmaktadır. Bu şehrin margaritaları, cin tonikleri ve seksi cosmopolitanları, BM binasındaki yararlı brifinglerin, Büyükelçi Ertuğrul Apakan’la yapılan derin sohbetlerin üstüne çok iyi gitmektedir. Bana “şurda bunu ye, burda bunu iç, şu köşede insanları gözetle” tavsiyeleri yağdıran ey New York hayranları…. Its up to youuu, New Yoooork,,, New Yorrrk…. !
Dünkü yağmurlu ve hatta ince karlı havanın üstüne bugün güneşle uyanıyorum. Ama rüzgar aynı rüzgar olacak eminim. Dünkü aynı ben olmayan vücudumu, canavar gibi yalayacak. Derin ve uzun, yüksek ve havalı binaların arasından ustalıkla sıyrılan rüzgarın özel bir hakimiyeti var New York’ta. Rüzgar, alıp sizi geçmişin koridorlarına da atabilir, geleceğin çıplak kollarına da. N’oluyor bana, sabah sabah. Bir duygusallaştım, bir yoğunlaştım. Ha ha!!!! Etrafındaki bir grup gazeteciye “Çocuk gibisiniz” fırçası çekip, sonra da günün esprisinin kahramanı olan Zeynep Gürcanlı haklı belki de… Çocuk gibiyim, çocuk. Bir saat içinde kahvaltıma kavuşmazsam, ağlayabilirim !
Ama şu noktada, yani sizinle yazışırken “profesyonel bir blogger” gibi olmalıyım. Kendisine “profesyonel diplomat” diyen Büyükelçi Ertuğrul Apakan’a hak verirken, bu şehirde profesyonel olmayanların işinin olmadığını düşündüm hızla. BM binasında profesyonel bir basitlik, Türk diplomatların konuşlandığı Turkish Center’da profesyonel bir sempatiklik, şehre acaip cool bir hava veren trafik ışıklarında profesyonel bir doğallık var. Evet, evet! “Simple and easy” tadı. Zaten profesyonellik dediğin de bu değil mi… İşte gezinin ince ayrıntısı: Türk gazeteciler böylesi profesyonel bir hizmetiçi eğitimden geçiyor. Bu eğitim, herkese ama herkese tavsiye edilir. Buyrun gelin,,, New York,,,New York… !!
Dünkü yağmurlu ve hatta ince karlı havanın üstüne bugün güneşle uyanıyorum. Ama rüzgar aynı rüzgar olacak eminim. Dünkü aynı ben olmayan vücudumu, canavar gibi yalayacak. Derin ve uzun, yüksek ve havalı binaların arasından ustalıkla sıyrılan rüzgarın özel bir hakimiyeti var New York’ta. Rüzgar, alıp sizi geçmişin koridorlarına da atabilir, geleceğin çıplak kollarına da. N’oluyor bana, sabah sabah. Bir duygusallaştım, bir yoğunlaştım. Ha ha!!!! Etrafındaki bir grup gazeteciye “Çocuk gibisiniz” fırçası çekip, sonra da günün esprisinin kahramanı olan Zeynep Gürcanlı haklı belki de… Çocuk gibiyim, çocuk. Bir saat içinde kahvaltıma kavuşmazsam, ağlayabilirim !
Ama şu noktada, yani sizinle yazışırken “profesyonel bir blogger” gibi olmalıyım. Kendisine “profesyonel diplomat” diyen Büyükelçi Ertuğrul Apakan’a hak verirken, bu şehirde profesyonel olmayanların işinin olmadığını düşündüm hızla. BM binasında profesyonel bir basitlik, Türk diplomatların konuşlandığı Turkish Center’da profesyonel bir sempatiklik, şehre acaip cool bir hava veren trafik ışıklarında profesyonel bir doğallık var. Evet, evet! “Simple and easy” tadı. Zaten profesyonellik dediğin de bu değil mi… İşte gezinin ince ayrıntısı: Türk gazeteciler böylesi profesyonel bir hizmetiçi eğitimden geçiyor. Bu eğitim, herkese ama herkese tavsiye edilir. Buyrun gelin,,, New York,,,New York… !!
12 Mayıs 2010 Çarşamba
the 5th, New York...5-5-5-Beş, New York !
Sanki her köşesi tanıdık, her caddesinde bildiğiniz tipler yürüyor. Markaların devleşmiş mağazalarından buram buram tüketim canavarlarının kokusu yükseliyor. Işıklar hep garip, hep çekici. Tek tek baktığınızda hiçbir özelliği, tarzı olmayan insanların, sokak kalabalığına daldığında bir anlamı var sanki. Birden bir New York insanı olup çıkmışlar. İmaj herşey, imaj herkes. Ne olursan ol, New York’tasın. Bu şehri böylesi yücelten, yükselten imaj adamlarını kutlasam mı, lanetlesem mi bilmiyorum. New York’tasın ve cool’sun, o kadar. Neydi bu cool...Havalısın, tarzsın ve bir çeşit ‘Sex and the city’ kahramanısın. Broadway’sin ya da 5. cadde, Soho ya da Willage...aman da aman, falan da filan...
New York’u kutsayanların önemli bir bölümünün benim gibi gazeteci olduğunu akılda tutup, çok da acı ok fırlatmadan etrafa bu havalı 5. Caddede eğlenceye dalmalıyım. Ohhh be, sokaklardayız. Bizim kızlarla sağı solu kesip, havalı geyiklerle boş boş vakit geçirmenin tadı da bambaşka. O meşhur 5. Cadde mağazalarında, kendimizi daha meşhur hissetmek için herşey mevcut, herşey... Öyleyseee, enjoy..! Derkeeen, bak neler oluyor Abercrombie and Fitch’te... Şu gözde atlet, tişört, kot, sort, etek, parfüm yani trendy gençlik mağazasının önünde akılalmaz bir kuyruk var...Hadi sor, sor...Kapıdaki yakışıklı, konuşulmayacak gibi değil...
Efendim, içerde çikolota tadındaki genç erkek ve kızların satıştan çok gösteri yaptığı bu mağazada, insanlar daha keyifli dakikalar geçirsin kalabalığa karşı önlem alınmış. Sırada bekleyeceksin, sonra içeri gireceksin. Karşına, yukarda fotoğrafını gördüğünüz genç çocuklardan çıkacak. Erkek olsaydı diyeceğim ama değil. Daha 17’sine bile basmamış ama vücut yapmış çocuklarla her yaştan alışveriş canavarı, imaj manyağı ya da New York kaşifi fotoğraf çektirmeye başlıyor. Free...Eğleneceksin ki, alışveriş yapacaksın. Çikolata kıvamındaki kızlar benimkilerden daha kısa boylu mini etekleriyle popolarını sallıyor, ritmik müzikler eşliğinde. Parfümlerin izleri kalıyor kol bileklerimde bir de. Kokulu ve büyülü bir ortam mı desem yoksa çok mu sanal, yoksa çok mu filmvari... Bilmem işte, New York bir garip, 5. cadde bir garip. En iyisi biz gidelim Soho’ya da birer kadeh şarap içelim...Caz dinleyelim, ufak ufak...Taksiye biniyoruz, yaşasın. Taksiye binmek daha havalı valla. Bilmiyorum işte, galiba benim Taksi fantezilerime en uygun kent burası...
New York’u kutsayanların önemli bir bölümünün benim gibi gazeteci olduğunu akılda tutup, çok da acı ok fırlatmadan etrafa bu havalı 5. Caddede eğlenceye dalmalıyım. Ohhh be, sokaklardayız. Bizim kızlarla sağı solu kesip, havalı geyiklerle boş boş vakit geçirmenin tadı da bambaşka. O meşhur 5. Cadde mağazalarında, kendimizi daha meşhur hissetmek için herşey mevcut, herşey... Öyleyseee, enjoy..! Derkeeen, bak neler oluyor Abercrombie and Fitch’te... Şu gözde atlet, tişört, kot, sort, etek, parfüm yani trendy gençlik mağazasının önünde akılalmaz bir kuyruk var...Hadi sor, sor...Kapıdaki yakışıklı, konuşulmayacak gibi değil...
Efendim, içerde çikolota tadındaki genç erkek ve kızların satıştan çok gösteri yaptığı bu mağazada, insanlar daha keyifli dakikalar geçirsin kalabalığa karşı önlem alınmış. Sırada bekleyeceksin, sonra içeri gireceksin. Karşına, yukarda fotoğrafını gördüğünüz genç çocuklardan çıkacak. Erkek olsaydı diyeceğim ama değil. Daha 17’sine bile basmamış ama vücut yapmış çocuklarla her yaştan alışveriş canavarı, imaj manyağı ya da New York kaşifi fotoğraf çektirmeye başlıyor. Free...Eğleneceksin ki, alışveriş yapacaksın. Çikolata kıvamındaki kızlar benimkilerden daha kısa boylu mini etekleriyle popolarını sallıyor, ritmik müzikler eşliğinde. Parfümlerin izleri kalıyor kol bileklerimde bir de. Kokulu ve büyülü bir ortam mı desem yoksa çok mu sanal, yoksa çok mu filmvari... Bilmem işte, New York bir garip, 5. cadde bir garip. En iyisi biz gidelim Soho’ya da birer kadeh şarap içelim...Caz dinleyelim, ufak ufak...Taksiye biniyoruz, yaşasın. Taksiye binmek daha havalı valla. Bilmiyorum işte, galiba benim Taksi fantezilerime en uygun kent burası...
11 Mayıs 2010 Salı
Çatır, çatır BM... Çatır, çatır New York..! New York is happy with Turkey...
Güneşin sırtımıza yumuşak masajlar yaptığı bir Pazartesi öğle sonrasında Central Park’ta çimlerin üzerindeydik. New York’un kalbi gibi duran Birleşmiş Milletler (BM) binasında eğlenceli dakikalar geçirdikten sonra Türk kahvemizi Başkonsolos Mehmet Samsar’la içmiş, sonrasında da BM Daimi Temsilcimiz Ertuğrul Apakan ve dinamik ekibinden sıkı bir BM brifingi almıştık. BM Güvenlik Konseyi’nin geçiçi üyeliğine sahip Türkiye, dünyada eşitlik, adalet, hukuk ve insan haklarının hakim olması için Apakan’ın deyimiyle ‘çatır, çatır’ diplomasi yürütüyordu.
Evet, evet hani bize Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürütürken Ankara’da kök söktüren ama babacan tavırlarından asla taviz vermeyen Ertuğrul Apakan’ı yeniden görme şerefine eriştik. Onunla, BM’den çıktıktan sonra hemen karşıdaki Turkish Center’da buluştuk. Bizi, tek tek isimlerimizle selamlarken gözlerinin içi parıldıyordu. “Beni haber kaynağınız gibi görmeyin, ben sizin bilgi kaynağınızım” diyerek söze başlamadan eden Apakan’ın esprilerinden, ekibiyle şakalaşmasından ve mutlu görüntüsünden etkilenmemek mümkün değildi. Sevgi doluydu, sevgi…
Apakan, Türkiye’yi “BM’de görüşü dinlenilen, ciddiye alınan” diye tanımlarken, İran, Ortadoğu, Kıbrıs, Balkanlar , Afrika, terörle mücadele, kadın ve eşitlik konularında Türkiye’nin ne denli aktif olduğunu da bir sağına, bir soluna dönerek anlatıyordu. Bir de karşısına bakıyordu. “Hüseyin, Gülin, Levent, Fazlı, Can, Ramis, İlknur, Burcu…” diyordu, beraber çalıştığı diplomatları, olgun bir takım kaptanı gibi yüceltiyordu. Türkiye, genç ve aktif diplomatlarıyla BM’ye katkı sunuyordu. Ve bizi gülümsetmeden edemeyip, “Abarttıysam söyleyin. Biliyorsunuz ben minumumları konuşan biriyim” notu düşüyordu, sözlerinin altına. Onu, sorularımızla sıkıştırdığımızda gazetelerin baş köşesine oturacak manşetlerin peşinde olduğumuzu da anlıyor, “Manşet olmadan emekli olmak istiyorum” esprisi patlatıyordu. Yani, New York’ta hiç sıkıcı olmayan diplomasi brifingi almak güzeldi. Samsar’la Türk kahvesi içmek pek keyifliydi. Central Park’ta gezinmek harikaydı. Akşam yemeğinde nefis bir İtalyan lokantasında ağırlanmak da, tüm bunların üstüne ‘bonus’ etkisi yaratmıştı. Yani,ne demeli… Çatır , çatır BM… Çatır, çatır New York.. !
Evet, evet hani bize Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevini yürütürken Ankara’da kök söktüren ama babacan tavırlarından asla taviz vermeyen Ertuğrul Apakan’ı yeniden görme şerefine eriştik. Onunla, BM’den çıktıktan sonra hemen karşıdaki Turkish Center’da buluştuk. Bizi, tek tek isimlerimizle selamlarken gözlerinin içi parıldıyordu. “Beni haber kaynağınız gibi görmeyin, ben sizin bilgi kaynağınızım” diyerek söze başlamadan eden Apakan’ın esprilerinden, ekibiyle şakalaşmasından ve mutlu görüntüsünden etkilenmemek mümkün değildi. Sevgi doluydu, sevgi…
Apakan, Türkiye’yi “BM’de görüşü dinlenilen, ciddiye alınan” diye tanımlarken, İran, Ortadoğu, Kıbrıs, Balkanlar , Afrika, terörle mücadele, kadın ve eşitlik konularında Türkiye’nin ne denli aktif olduğunu da bir sağına, bir soluna dönerek anlatıyordu. Bir de karşısına bakıyordu. “Hüseyin, Gülin, Levent, Fazlı, Can, Ramis, İlknur, Burcu…” diyordu, beraber çalıştığı diplomatları, olgun bir takım kaptanı gibi yüceltiyordu. Türkiye, genç ve aktif diplomatlarıyla BM’ye katkı sunuyordu. Ve bizi gülümsetmeden edemeyip, “Abarttıysam söyleyin. Biliyorsunuz ben minumumları konuşan biriyim” notu düşüyordu, sözlerinin altına. Onu, sorularımızla sıkıştırdığımızda gazetelerin baş köşesine oturacak manşetlerin peşinde olduğumuzu da anlıyor, “Manşet olmadan emekli olmak istiyorum” esprisi patlatıyordu. Yani, New York’ta hiç sıkıcı olmayan diplomasi brifingi almak güzeldi. Samsar’la Türk kahvesi içmek pek keyifliydi. Central Park’ta gezinmek harikaydı. Akşam yemeğinde nefis bir İtalyan lokantasında ağırlanmak da, tüm bunların üstüne ‘bonus’ etkisi yaratmıştı. Yani,ne demeli… Çatır , çatır BM… Çatır, çatır New York.. !
10 Mayıs 2010 Pazartesi
New York, I love you.... Hepinizi Seviyorum....
Didem’le doyasıya film izledik New York yolunda. All About Steve, Love Happens ve New York,I love you... En güzel sahneler Bradley Cooper’la dolu olanlarıydı. Bu çocuk Hollywood’un yeni gözdesi olmalı. New York’ta sanırım taksiye en güzel binme sahneleri ona ait. 10 saati aşan yolculukta sadece film yok elbet. Uçağın stratejik noktalarına dağılmış diplomasi muhabirleri, zaman zaman mutfak önlerinde toplaşıp güzel New York planlarını da gözden geçirme imkanı buldular. Bol bol bilgileneceğiz Birleşmiş Milletler binasında, Türk Evi’nde... Büyükelçimiz Ertuğrul Apakan’la, Başkonsolosumuz Mehmet Samsar’la ve Müsteşarımız Selçuk Ünal'la diplomasinin en riskli ve eğlenceli sularında beraber yüzeceğiz. Öğrenecek çok şey, yapılacak çok iş ve gezeceğimiz koca bir New York var. Elde var 1 hafta. Haydi bakalım... New York, New York...
Zeynep Gürcanlı yönetimindeki diplomasi muhabirleri ekibi New York’a iner inmez şehrin ışıklarıyla kutsandılar. Dağıldık dört yanına, sürprizlerle dolu bu kentin. Uykuya dalmadan önce Times meydanına daldık. Hem de titreye titreye. Hava inanılmaz soğuk. Beni biraz ısıtan TRT’den arkadaşım Sibel Karakazu’nun verdiği yağmurluk ve McDonalds’ta içtiğimiz sıcak çikolata oldu. Etrafta şimdilik Bradley Cooper gibi seksi, Sandro Bullock gibi hoş kızlar yok ama cıvıl cıvıl dolaşıyoruz. Diplomasinin yükselen yıldızı Servet Bey, keskin zeka ürünü esprileriyle sadece Sibel’i ve beni değil tüm ekibi kırıp geçiriyor. Aramızda bir de kim var biliyor musunuz: Amberin Zaman. İsmini duyunca bir dakika durup bekleyeceğiniz, o alımlı ve güzel gazeteci. Öyle bir “Hilalcim” diyor ki, eriyorum. Habertürk’ün en harika yazarı şimdi. Yanımızda, yanıbaşımızda...
Tamam geldik. Büyükelçimiz Ertuğrul Apakan çağırdı, geldik. Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleri New York’ta bir bakıma hizmetiçi eğitimden geçecek. Kamu diplomasisi yolunda hızlı bir açılım yapan Dışişleri Bakanlığı’nı, Diplomasi Muhabirleri Derneği’yle de böylesi örnek bir işbirliğine gittiği için kutluyoruz. İlk geceyi kısa tutup, güzel bir uyku çektikten sonra tam da pilates saatimde yani sabahın 6’sında uyanmanın mutluluğuyla size New York’tan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. Bakalım neler olacak, başımıza neler gelecek şu önümüzdeki 1 haftada. Hadi ben, filmden esinlenip “New York, I love you” diyorum ama siz de anlayın ki... Hepinizi seviyorum. Umarım, Times meydanında ellerim titreye titreye çektiğim bu fotoğrafı beğenirsiniz...
Zeynep Gürcanlı yönetimindeki diplomasi muhabirleri ekibi New York’a iner inmez şehrin ışıklarıyla kutsandılar. Dağıldık dört yanına, sürprizlerle dolu bu kentin. Uykuya dalmadan önce Times meydanına daldık. Hem de titreye titreye. Hava inanılmaz soğuk. Beni biraz ısıtan TRT’den arkadaşım Sibel Karakazu’nun verdiği yağmurluk ve McDonalds’ta içtiğimiz sıcak çikolata oldu. Etrafta şimdilik Bradley Cooper gibi seksi, Sandro Bullock gibi hoş kızlar yok ama cıvıl cıvıl dolaşıyoruz. Diplomasinin yükselen yıldızı Servet Bey, keskin zeka ürünü esprileriyle sadece Sibel’i ve beni değil tüm ekibi kırıp geçiriyor. Aramızda bir de kim var biliyor musunuz: Amberin Zaman. İsmini duyunca bir dakika durup bekleyeceğiniz, o alımlı ve güzel gazeteci. Öyle bir “Hilalcim” diyor ki, eriyorum. Habertürk’ün en harika yazarı şimdi. Yanımızda, yanıbaşımızda...
Tamam geldik. Büyükelçimiz Ertuğrul Apakan çağırdı, geldik. Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleri New York’ta bir bakıma hizmetiçi eğitimden geçecek. Kamu diplomasisi yolunda hızlı bir açılım yapan Dışişleri Bakanlığı’nı, Diplomasi Muhabirleri Derneği’yle de böylesi örnek bir işbirliğine gittiği için kutluyoruz. İlk geceyi kısa tutup, güzel bir uyku çektikten sonra tam da pilates saatimde yani sabahın 6’sında uyanmanın mutluluğuyla size New York’tan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. Bakalım neler olacak, başımıza neler gelecek şu önümüzdeki 1 haftada. Hadi ben, filmden esinlenip “New York, I love you” diyorum ama siz de anlayın ki... Hepinizi seviyorum. Umarım, Times meydanında ellerim titreye titreye çektiğim bu fotoğrafı beğenirsiniz...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
1 Mayıs 2010.... Change has come !!!
Kızılay'da metrodan indim, yukarıya doğru yürüdüm. Işıl ışıl bir, 1 Mayıs sabahı. Gazeteye doğru adım attıkça umut fışkırdı mutlu ağaç dallarından, bahar mavisinin tadını çıkaran gökyüzünden. Gerçek bir değişim, gerçek bir dönüşüm kokuyordu her yer. 1 Mayıs çocuğuydum. Kalbim İstanbul'daydı, kalbim Taksim'deydi. "Kutlayamazsınız, başaramazsınız, kavga olmadan olmaz" diyenlere "hayır" diye bir kez daha bağırdım içimden. 1 Mayıs 2010'u göstermektedir takvimler. Ve Taksim'e gönderdiğim kalbim, heyecandan patlamak üzeredir. Ve Türkiye, benim ülkem değişmektedir.
Çalışıyorum şimdi ofiste. Taksim'de yüzbinleri görüyorum televizyon ekranlarında. Olay yok, kavga yok. Bayram var, sokaklarda. 32 yıldır 1 Mayıs kutlamalarına kapalı olan Taksim, mutluluktan havalara uçmuş bugün. Yüzbinler Taksim'de "1 Mayıs..İşçinin, emekçinin bayramı..." şarkısıyla çoşuyor. Kutu kutu reçel, bu da sana geçer. Diyorum. Kime? "Hilalcim, siz Türkler beceremeyeceksiniz" diyen Avrupalı arkadaş bozuntularıma diyorum. Bu 'bozuntu' lafını çevirmek için çok sözlük karıştırdım ama açıklamalarım onların da hoşuna gitti. 1 Mayıs kutlamaları Taksim'de coşkuyla bittiğinde telefon açıp da bana "Bozuntular, seni öper" diyen siz Evropalılar'ı buradan sevgiyle selamlamayı da kendime bir borç biliyorum.
Kimi küçük görür bu değişimi. Haklıdır. Taksim'de yürüyebilen işçi, toplu sözleşme ve grev gibi temel haklarını ne kadar kullanmaktadır ve bu haklar ne kadar saygı görmektedir diye sorabilir. Anayasayı değiştirirken, memura toplu sözleşme hakkını verip de grev hakkını yok sayan AK parti, gerçekten Türkiye'yi ak günlere taşıyabilecek midir. Uzasın gitsin bu sorular içinizde, kafanızda, ruhunuzda, kimyanızda, damarlarınızda. Ama önce, ama önce "Değişim" sözüne inanın. Umutsuzsanız, 'olmaz' diyenlerdenseniz ağaçlara, yapraklara, ışıldayan güneşe bakın bugünlerde. Küçük değişimlerle başlayın. Eleştirirken, yerlere vururken, sevin ülkenizi. Neden? diye sorarsanız, hatırlatırım size: Burası Türkiye. Tarih: 1 Mayıs 2010.
Çalışıyorum şimdi ofiste. Taksim'de yüzbinleri görüyorum televizyon ekranlarında. Olay yok, kavga yok. Bayram var, sokaklarda. 32 yıldır 1 Mayıs kutlamalarına kapalı olan Taksim, mutluluktan havalara uçmuş bugün. Yüzbinler Taksim'de "1 Mayıs..İşçinin, emekçinin bayramı..." şarkısıyla çoşuyor. Kutu kutu reçel, bu da sana geçer. Diyorum. Kime? "Hilalcim, siz Türkler beceremeyeceksiniz" diyen Avrupalı arkadaş bozuntularıma diyorum. Bu 'bozuntu' lafını çevirmek için çok sözlük karıştırdım ama açıklamalarım onların da hoşuna gitti. 1 Mayıs kutlamaları Taksim'de coşkuyla bittiğinde telefon açıp da bana "Bozuntular, seni öper" diyen siz Evropalılar'ı buradan sevgiyle selamlamayı da kendime bir borç biliyorum.
Kimi küçük görür bu değişimi. Haklıdır. Taksim'de yürüyebilen işçi, toplu sözleşme ve grev gibi temel haklarını ne kadar kullanmaktadır ve bu haklar ne kadar saygı görmektedir diye sorabilir. Anayasayı değiştirirken, memura toplu sözleşme hakkını verip de grev hakkını yok sayan AK parti, gerçekten Türkiye'yi ak günlere taşıyabilecek midir. Uzasın gitsin bu sorular içinizde, kafanızda, ruhunuzda, kimyanızda, damarlarınızda. Ama önce, ama önce "Değişim" sözüne inanın. Umutsuzsanız, 'olmaz' diyenlerdenseniz ağaçlara, yapraklara, ışıldayan güneşe bakın bugünlerde. Küçük değişimlerle başlayın. Eleştirirken, yerlere vururken, sevin ülkenizi. Neden? diye sorarsanız, hatırlatırım size: Burası Türkiye. Tarih: 1 Mayıs 2010.
26 Nisan 2010 Pazartesi
Bir başkadır benim memleketim...Bir başkasın Antakya... Lets sing for Antakia !
Önce Beethoven çalıyor. Ünlü 9. senfoni. Yani, Avrupa Birliği'nin ulusal marşı, 'Neşeye Övgü': Kardeş olun ey insanlar, bunu ister tanrımız /en son sana dost kalır /insanlığa, doğruluğa, göğsünü aç korkmadan /hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır... Rahiplerden, imamlardan, rahibelerden kurulu Antakya Medeniyetler Korosu söylüyor. Her yaştan ve her 3 büyük dinden üyesi var bu koronun: Hıristiyan, Musevi ve Müslüman. Koronun sesi yükseldikçe, Antakya Dedeman Oteli'nde heyecan, gözyaşı ve inanç birbirine karışıyor. Herkes, birden kardeş oluyor. Herkes, birden aynı tanrıya tapıyor.
Koroyu dinlemeye başlamadan önce AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini ve AB ülkelerinin Ankara büyükelçileriyle katıldığımız resepsiyonda Antakya'ya özgü patlıcan dolmalarından 8 tane yediğimi itiraf ediyorum. Bir 8 tane daha yemediğim için pişmanım. Daha ilk şarkıda eridi gitti hepsi. Şimdi gözlerimden yaşlar akıyor. Bu nasıl bir 'Sarı Gelin' türküsü söylemektir. Ermenice'sinden, Kürtçe'sine, Süryanice'sine. Kalbim parçalanacak diyorum, Servet'e dönüyorum. Servet, "Geç şöyle önlerine de, bu tarihi anı görüntüleyelim" diyor ve koroyla beni bütünleştiren, ölümsüzleştiren bir fotoğraf çekiyor. Ama asıl fotoğraf, AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini'den geliyor. Pierini, öyle büyülendi ki korodan, çıkıp kürsüye onlarla birlikte söylemeye başlıyor...Boşuna UNESCO'nun barış kenti olmamış Antakya...!
Her dilden ve dinden şarkılar söyleyen bu korodan "Bir başkadır benim memleketim" şarkısı yükseldiğindeyse, yalnızca benim değil tüm salondakilerin gözlerinin yaşardığını farkediyorum. Ayten Alpman şarkısıdır ve çoğu zaman da 'gurbetçilerindir' diye bilinir ama bu kez öyle değil işte. Türkçe söylüyorlar elbet ama etrafımızdaki tüm ecnebilerin ruhu titriyor. Gözlerin ve gönüllerin bu şarkıya dayanacak gücü yok. Antakya'da gerçekten medeniyetler barış yapıyor, medeniyetler koyun koyuna uyuyor. Çan sesi, ezan sesine karışmış. Ermeni; müslümanla can ciğer kuzu sarması, katolik; musevinin hakkını gözetiyor... "Havasına, suyuna, taşına toprağına/Bin can feda bir tek dostuma/ Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim/Bir başkadır benim memleketim..." Evet, bir başkadır benim memleketim... Bir başkasın Antakya, bir başkasın... (Not: Ne yapıp edin, bu Antakya Medeniyetler Korosu'nu dinleyin... )
Koroyu dinlemeye başlamadan önce AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini ve AB ülkelerinin Ankara büyükelçileriyle katıldığımız resepsiyonda Antakya'ya özgü patlıcan dolmalarından 8 tane yediğimi itiraf ediyorum. Bir 8 tane daha yemediğim için pişmanım. Daha ilk şarkıda eridi gitti hepsi. Şimdi gözlerimden yaşlar akıyor. Bu nasıl bir 'Sarı Gelin' türküsü söylemektir. Ermenice'sinden, Kürtçe'sine, Süryanice'sine. Kalbim parçalanacak diyorum, Servet'e dönüyorum. Servet, "Geç şöyle önlerine de, bu tarihi anı görüntüleyelim" diyor ve koroyla beni bütünleştiren, ölümsüzleştiren bir fotoğraf çekiyor. Ama asıl fotoğraf, AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini'den geliyor. Pierini, öyle büyülendi ki korodan, çıkıp kürsüye onlarla birlikte söylemeye başlıyor...Boşuna UNESCO'nun barış kenti olmamış Antakya...!
Her dilden ve dinden şarkılar söyleyen bu korodan "Bir başkadır benim memleketim" şarkısı yükseldiğindeyse, yalnızca benim değil tüm salondakilerin gözlerinin yaşardığını farkediyorum. Ayten Alpman şarkısıdır ve çoğu zaman da 'gurbetçilerindir' diye bilinir ama bu kez öyle değil işte. Türkçe söylüyorlar elbet ama etrafımızdaki tüm ecnebilerin ruhu titriyor. Gözlerin ve gönüllerin bu şarkıya dayanacak gücü yok. Antakya'da gerçekten medeniyetler barış yapıyor, medeniyetler koyun koyuna uyuyor. Çan sesi, ezan sesine karışmış. Ermeni; müslümanla can ciğer kuzu sarması, katolik; musevinin hakkını gözetiyor... "Havasına, suyuna, taşına toprağına/Bin can feda bir tek dostuma/ Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim/Bir başkadır benim memleketim..." Evet, bir başkadır benim memleketim... Bir başkasın Antakya, bir başkasın... (Not: Ne yapıp edin, bu Antakya Medeniyetler Korosu'nu dinleyin... )
25 Nisan 2010 Pazar
Sen güzelsin, ben değil Çingene Kızı.... Look at me Gipsy,,,sad Gipsy !!
Ayna ayna ! Söyle bana. Benden güzel var mı dünyada ? pozlarıyla geçip de aynanın karşısına kendimi acaip derecede kandırdığımın katıksız hazzını da Gaziantep’te yaşadığımı yazıp, Antakya'ya geçeceğim izninizle. İşte karşımızda duruyor, meşhur “Çingene kızı” mozaiği. Kıza vurulmamak elde değil. Orasından, burasından ama her yerinden çektik fotoğrafını. İçine çekiyor insanı gözleri, sonra sürüklüyor tarihin gizemli sayfalarına. Nasıl bir duygu mudur? Zaman Gazetesi’nin süper diplomasi muhabiri Servet Yanatma arkadaşımın verdiği yanıt, en doğrusudur bu soruya : Hilalcim, kız çok etkileyici. Çarpıyor adamı. İnsanın baktıkça bakası geliyor. Mozaik değil sahici bu, sahici.
Neymiş? Gaziantep’e gittiğinizde mutlaka bugün dünyanın 2. büyük mozaik müzesi olarak bilinen ‘Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne gideceksiniz. Bu müzeye ek, yeni bir müze daha açılıyor ki yakında, o zaman kendinizi dünyanın en büyük mozaik müzesinde bulacaksınız. Nizip ilçesinin Belkıs köyü eteklerindeki Zeugma’dan, mozaik çıktıkça çıkıyor ve müzeler genişliyor, tabii bir de Zeugma’nın kendisi ‘açık müze’ olacak ki, o zaman Gaziantep gerçekten bir dünya kenti gibi ışıl ışıl ışıldayacak.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi daha 2005’te mozaik müzesi olarak açılmış. 550 metre kare mozaik, 120 metre kare de fresk, yani duvar süslemesi sergileniyor müzede. Anadolu’da tam 6 bin yıldır kullanılan taban süslemesi mozaikler ve duvar süslemesinin ürünü freskleri gördüğünüzde siz de gerçekten çarpılacaksınız. Tabii çoğunun yarısı çalınmış, yarısı kırılmış. Baktıkça yüreğiniz de yarılacak ama nafile. Nerde bizde öyle antik eserlerin, değerlerin kıymetini bilme ruhu, anlayışı. Zaten mozaikler de Zeugma’dan daha 1992’de çıkarılmaya başlamış. Binlerce yıllık bir mirasımız var ve şu yukarda yazdığım tarihlere bakın. Görmeye, kıymet bilmeye, korumaya geldi mi çoğu zaman duyarsız olmuşuz, zalimlerce yönetilmişiz.
Zeugma’nın hikayesi dinledikçe iç parçalıyor esasen. M.Ö 300 civarında Büyük İskender’in generallerinden Nikator tarafından kurulmuş bu antik kent, Roma İmparatorluğu’nun eline geçince almış Zeugma adını. Yani, köprü. Antakya ile Çin arasında Fırat yoluyla oluşan geçitte liman olarak kullanılmış ve büyük bir ticari değer kazanmış. Kentin bugün 3’te biri Birecik Hidroelektrik Barajı gölü altında bulunuyor. Suların altındaki bölümde ne yapılacağı tam bilinmiyor ama diğer bölümler yakında açık hava müzesi olacak. Suyun altında milyonlarca Roma mozaiği, bir de susuz kalan bölüm. Hayat mı acımasız dersiniz, yoksa insanlar mı. Zaten baraj yapılmasaymış, kimsenin bu mozaiklerden haberi bile olmayacakmış. Bu ‘Çingene kızı’ daha çok ziyaretçinin yüreğini dağlar değil mi ama, değil mi…
Neymiş? Gaziantep’e gittiğinizde mutlaka bugün dünyanın 2. büyük mozaik müzesi olarak bilinen ‘Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne gideceksiniz. Bu müzeye ek, yeni bir müze daha açılıyor ki yakında, o zaman kendinizi dünyanın en büyük mozaik müzesinde bulacaksınız. Nizip ilçesinin Belkıs köyü eteklerindeki Zeugma’dan, mozaik çıktıkça çıkıyor ve müzeler genişliyor, tabii bir de Zeugma’nın kendisi ‘açık müze’ olacak ki, o zaman Gaziantep gerçekten bir dünya kenti gibi ışıl ışıl ışıldayacak.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi daha 2005’te mozaik müzesi olarak açılmış. 550 metre kare mozaik, 120 metre kare de fresk, yani duvar süslemesi sergileniyor müzede. Anadolu’da tam 6 bin yıldır kullanılan taban süslemesi mozaikler ve duvar süslemesinin ürünü freskleri gördüğünüzde siz de gerçekten çarpılacaksınız. Tabii çoğunun yarısı çalınmış, yarısı kırılmış. Baktıkça yüreğiniz de yarılacak ama nafile. Nerde bizde öyle antik eserlerin, değerlerin kıymetini bilme ruhu, anlayışı. Zaten mozaikler de Zeugma’dan daha 1992’de çıkarılmaya başlamış. Binlerce yıllık bir mirasımız var ve şu yukarda yazdığım tarihlere bakın. Görmeye, kıymet bilmeye, korumaya geldi mi çoğu zaman duyarsız olmuşuz, zalimlerce yönetilmişiz.
Zeugma’nın hikayesi dinledikçe iç parçalıyor esasen. M.Ö 300 civarında Büyük İskender’in generallerinden Nikator tarafından kurulmuş bu antik kent, Roma İmparatorluğu’nun eline geçince almış Zeugma adını. Yani, köprü. Antakya ile Çin arasında Fırat yoluyla oluşan geçitte liman olarak kullanılmış ve büyük bir ticari değer kazanmış. Kentin bugün 3’te biri Birecik Hidroelektrik Barajı gölü altında bulunuyor. Suların altındaki bölümde ne yapılacağı tam bilinmiyor ama diğer bölümler yakında açık hava müzesi olacak. Suyun altında milyonlarca Roma mozaiği, bir de susuz kalan bölüm. Hayat mı acımasız dersiniz, yoksa insanlar mı. Zaten baraj yapılmasaymış, kimsenin bu mozaiklerden haberi bile olmayacakmış. Bu ‘Çingene kızı’ daha çok ziyaretçinin yüreğini dağlar değil mi ama, değil mi…
24 Nisan 2010 Cumartesi
Gaziantep'te çikolata fantezisi= Şölen.. Chocalate fantasy in Gaziantep !
Çikolata yukardan oluk oluk akarken, iki de bir dayanamayıp parmağımı bandırmak istiyordum o güzelim renkli ama keskin kokulu çikolata kabına. Bilge "pişt" deyip, parmağıma şaplaklar çakmasaydı, bugün tüm dünya benim parmağımdan tat almış bir çikolata yemenin keyfine varabilirdi. Şaka bir yana, içeride hijyen en önemli konu. Ve bu fabrikanın ürettiği çikolatalar dünyanın her bir yerine gidiyor. Vay bee, halt etmiş Brüksel, İsviçre çikolatası... Yurdumun çikolatası, sollamış Avrupa'yı. Fabrikanın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan size içerden görüntü sunamıyorum. Çikolatalar, dünyada sadece birkaç yerde örneği bulunan teknoloji ürünü makinelerden akıyor, geliyor, şekle giriyor, bir ayıcık oluyor, bir gofrete dönüşüyor, sonra da hızla paketleniyor. Şu yukarda gördüğünüz ayıcıklı çikolatam tam da fabrikayı gezdiğimiz gün üretilip, paketlendi ve bana hediye edildi. Yerim seni ben, yerim !
Fabrika bu mudur, budur ! Bir eşi de İstanbul'da bulunan Şölen Çikolata Fabrikası'nın tam 1500 çalışanı var. Burada üretilen çikolatalar sadece AB ülkelerinde değil, Amerika'da, Kanada'da tüketiliyor. 2009'da 200 milyon dolarlık bir ciro yapan bu fabrikanın cirosunun bu yıl 230 milyon doları bulması bekleniyor. AB ülkelerindeki benzer yatırımcılar da, Şölen'le işbirliğine gitmek istiyor. İsrail de çok beğenmiş, Şölen'i. Şölen çikolataları almış başını Ortadoğu'ya da gitmeye başlamış. Arkadaşlar, Gaziantep Baklavası'ndan ne kadar yeyip de, duvarlara nasıl tırmandığımı, pardon Bayazhan'da nasıl gecelediğimi anlatmıyorum size bakın. Bulmuşum tam çikolata havuzunda fantezime uygun bir yer, çikolatadan başkasına bakmam diyorum. Hem de Gaziantep Şölen Çikolatası'ndan başkasına... Veee fabrika çıkışı şöyle oluyor sloganımız: Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, tatlı sevişelim. Çikolata acısı zevki artırıyor, haberiniz olsun... ! AB büyükelçilerinden bizzat sizin için aldım bu bilgiyi...
23 Nisan 2010 Cuma
Aşkım Gaziantep, aşkım Mehmet Aslan... A real love story from Gaziantep
Veee buldum. Sonunda aşık oldum. Ankara'ya döndüm ama kalbim, aklım, ruhum Gaziantep'te kaldı. Yalnızca Gaziantep'e değil, tüm Güneydoğu Anadolu'ya renk katan, anlam veren aşkımı, ballandıra ballandıra anlatsam yeridir. Çekinmeden, söylüyorum işte adını, soyadını, işini, gücünü: Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Aslan.
"Oooops, Hilal n'oluyor" demeyin. Olan oldu bir kere. Tam 18 yıldır ticaret odası başkanlığı yapan Mehmet Aslan'ın zaten yeterince hayranı var. Bütün Avrupa, bütün Güneydoğu, bütün Ortadoğu ona hayran. Ama en büyük hayranı benim, bundan böyle. Onu, hayran hayran dinlerken, ona hayranlık dolu bakışlarda yepyeni, umut dolu ve güçlü bir Türkiye düşlerken Murathan Mungan'ı hatırladım. Okudum Mungan'ı kafamda: Hayransan, aşıksındır.
Burcu ve Derya gibi birbirinden güçlü, güzel, güler yüzlü, sıkı bir ekiple çalışıp, Gaziantep'i çoktan Avrupa Birliği standartlarına kavuşturmuş Mehmet Aslan, ildeki 'ortak akıl' mantığının mimarı. Bence bu yüzden AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini Gaziantep'i tanımlarken, "Güneydoğu'daki en büyük ekonomiyi temsil ediyor" diyor. Bu 'ortak akıl' sayesinde vali ayrı, belediye başkanı ayrı, ildeki diğer yöneticiler ayrı bir havadan çalmıyor. Toplanıyorlar aylık, il için 'en güzel' kararlara imza atıyorlar.
Gaziantep'in fıstığı, baklavası, baharatları, Avrupa'ya beş basacak fabrikaları zaten meşhur. Bu küçük ayrıntılara girmeden, AB ülkelerinin Ankara'daki büyükelçileriyle birlikte yaptığımız Gaziantep gezimizden Mehmet Aslan'a dair yazmak istediğim kucak dolusu satırdan en özellerini sizinle paylaşmazsam çatlayabilirim. Seviyorum, aşığım ve de hayranım.
Herkes, "O da nedir" derken, o gitmiş bir güzel sanatlar lisesi açtırmış. Şimdi, Gaziantep'te bir de güzel sanatlar fakültesi var. Diyor ki Aslan, "Sanatla beslenmeyen ticaret kazanç getirmez." Bölgenin işadamlarını sadece Suriye, Irak, Lübnan gibi yakın Ortadoğu ülkeleriyle değil, tüm Avrupa'yla kaynaştırmış. Diyor ki Aslan, "Eksen tartışmaları safsatadır. Tartışan, Türkiye'nin sürekli gelişip, ilerlediğinden bihaberdir." Türkiye'de ilk Gaziantep'te kurulan AB bilgi bürosu'nun da öncüsü Aslan. "AB'den hakkımızı söke söke alırız. Kapasitemiz buna yeter" de diyor Aslan. Aslan'a soruyorlar, "Sizi siyasette görecek miyiz?" Heyt be..konuş aşkım konuş:
"Siyasete girsem, doğru düzgün hizmet veremem. Türkiye'de bugün milletvekillerini bile halk seçemiyor. Partinin seçtiği adamlara oy veriyoruz. Siyasete girsem, parti liderinin sözünden çıkamam. Üretemem. Bugün Türkiye'de siyasetçinin derdi; halkın değil, parti liderinin gözüne girmek. Ama benim gerçek projelerim var: Dünya barışı, halkların kardeşliği ve insan haklarıyla dolu bir ortamda yaşayacağız. Yüzde 100 olacak herşey, yüzde 100.." Yaniiii, yüzde 100 aşktır bu. Yüzde 100 hizmet, yüzde 100 medeniyet.
"Oooops, Hilal n'oluyor" demeyin. Olan oldu bir kere. Tam 18 yıldır ticaret odası başkanlığı yapan Mehmet Aslan'ın zaten yeterince hayranı var. Bütün Avrupa, bütün Güneydoğu, bütün Ortadoğu ona hayran. Ama en büyük hayranı benim, bundan böyle. Onu, hayran hayran dinlerken, ona hayranlık dolu bakışlarda yepyeni, umut dolu ve güçlü bir Türkiye düşlerken Murathan Mungan'ı hatırladım. Okudum Mungan'ı kafamda: Hayransan, aşıksındır.
Burcu ve Derya gibi birbirinden güçlü, güzel, güler yüzlü, sıkı bir ekiple çalışıp, Gaziantep'i çoktan Avrupa Birliği standartlarına kavuşturmuş Mehmet Aslan, ildeki 'ortak akıl' mantığının mimarı. Bence bu yüzden AB Komisyonu'nun Türkiye Temsilcisi Marc Pierini Gaziantep'i tanımlarken, "Güneydoğu'daki en büyük ekonomiyi temsil ediyor" diyor. Bu 'ortak akıl' sayesinde vali ayrı, belediye başkanı ayrı, ildeki diğer yöneticiler ayrı bir havadan çalmıyor. Toplanıyorlar aylık, il için 'en güzel' kararlara imza atıyorlar.
Gaziantep'in fıstığı, baklavası, baharatları, Avrupa'ya beş basacak fabrikaları zaten meşhur. Bu küçük ayrıntılara girmeden, AB ülkelerinin Ankara'daki büyükelçileriyle birlikte yaptığımız Gaziantep gezimizden Mehmet Aslan'a dair yazmak istediğim kucak dolusu satırdan en özellerini sizinle paylaşmazsam çatlayabilirim. Seviyorum, aşığım ve de hayranım.
Herkes, "O da nedir" derken, o gitmiş bir güzel sanatlar lisesi açtırmış. Şimdi, Gaziantep'te bir de güzel sanatlar fakültesi var. Diyor ki Aslan, "Sanatla beslenmeyen ticaret kazanç getirmez." Bölgenin işadamlarını sadece Suriye, Irak, Lübnan gibi yakın Ortadoğu ülkeleriyle değil, tüm Avrupa'yla kaynaştırmış. Diyor ki Aslan, "Eksen tartışmaları safsatadır. Tartışan, Türkiye'nin sürekli gelişip, ilerlediğinden bihaberdir." Türkiye'de ilk Gaziantep'te kurulan AB bilgi bürosu'nun da öncüsü Aslan. "AB'den hakkımızı söke söke alırız. Kapasitemiz buna yeter" de diyor Aslan. Aslan'a soruyorlar, "Sizi siyasette görecek miyiz?" Heyt be..konuş aşkım konuş:
"Siyasete girsem, doğru düzgün hizmet veremem. Türkiye'de bugün milletvekillerini bile halk seçemiyor. Partinin seçtiği adamlara oy veriyoruz. Siyasete girsem, parti liderinin sözünden çıkamam. Üretemem. Bugün Türkiye'de siyasetçinin derdi; halkın değil, parti liderinin gözüne girmek. Ama benim gerçek projelerim var: Dünya barışı, halkların kardeşliği ve insan haklarıyla dolu bir ortamda yaşayacağız. Yüzde 100 olacak herşey, yüzde 100.." Yaniiii, yüzde 100 aşktır bu. Yüzde 100 hizmet, yüzde 100 medeniyet.
16 Nisan 2010 Cuma
Kadınım ol, Maria !!! Be my lady, be my star...
Maria güzel mi, değil mi? Berlusconi ona "Bekar olsam, hemen seninle evlenirdim" demiş. Maria erkek dergilerine poz verirken, olmuş birdenbire bir bakan. Alessandro, "Yeryüzünün en güzel bakanı" dedi. Maria'nın da, Aliye Kavaf gibi 'cinsiyet eşitliği'ne dair özel çalışmaları, ilgisi yok geçmişinde. Ama bakın konuşuyor. Kendini dinletiyor. Güzel diye tabii ki... Ama bakın nasıl daha güzelleşti?
İtalya Büyükelçiliği'nin organizasyonuyla düzenlenen "Eşit fırsatlar ve cinsiyet eşitliği: İtalya ve Türkiye'nin deneyimleri" konferansında Ankara'da kürsüye çıkan Maria, kadınlara seslenirken "Orhan Pamuk" dedi. Herkesin yüreği cız etti. Orhan Pamuk'u sevmeyenler, önyargıyla yaklaşanlar, okumayın bu yazıyı. İstemiyorum sizi. Güzel Maria, bir alıntı yaptı Pamuk'tan: "Herkes bir yıldızdır ve herkesin kendine benzeyen bir yıldızı vardır." Türk ve İtalyan kadınlarının Avrupa'da birbirine benzer sorunlar yaşadığından, 'birbirinin yıldızı, sırdaşı' olabileceğini anlatan Maria, "Gelin şiddete karşı hep birlikte savaşalım" çağrısında bulundu. Yani, bir zamanların erkek dergilerinin gözde yıldızı Maria, bakan olduktan sonra ortaya koyduğu entellektüel kapasite ile de Ankara'da insanları büyülemeyi başardı. ( Ahhh Aliye, aaaah...! Sen de ortada 'bakanım' diye gezin.)
Kadınlar! Dünyanın neresindeyseniz açın gözünüzü, kulağınızı. Size burada; iddialı, hırslı, başarılı ve yetenekli bir gazeteci olarak medya sektöründe 'erkek yöneticiler' ya da 'kadınlığını unutmuş yöneticiler' tarafından sürekli nasıl taciz edildiğimi, yani işte küçük görülmeye çalışıldığımı anlatmayacağım. Hepiniz biliyorsunuz. Çünkü hepiniz, şiddete maruz kalıyorsunuz. Daha doğarken, "sen farklısın" diye kodlanıyorsunuz. Kadınların siyasette yer almalarını gönülden, yani yüzde 100 destekleyen erkeklerin hemen hepsi "Başka kadınlar girebilir siyasete ama karım olmaz" diyor. Konferans boyunca not aldığım rakamlar çok acı bizim için, çok acı. Aşağıda yazacağım bir iki çarpıcı rakamı okuyun ve birşey yapın. Tabii, canınız isterse. İstemezse de, size iyi günler !!! Ne yapacağını bilemeyenler, en azından hayata daha çok asılabilirler... Sonrası için önerilerim de olacak, merak etmeyin !
* Türkiye'de her 4 kadından 1'i şiddete uğruyor. Yani 18 milyon kadın.
* Türkiye'de kadınlar için sığınak sayısı sadece 52. Buradaki yatak sayısı 1200.
* Son bir yıl içinde Türkiye'de kadın işsiz sayısı 244 bin kişi arttı. Kadınların iş hayatına katılım oranı yüzde 20. İtalya'da yüzde 40.
* Türkiye'de 550 milletvekilinin sadece 48'i kadın. (Avrupa'nın sonuncusu)
* Türkiye'de kadın algısı: Evlidir ve yeri; 3 çocuklu evidir.
İtalya Büyükelçiliği'nin organizasyonuyla düzenlenen "Eşit fırsatlar ve cinsiyet eşitliği: İtalya ve Türkiye'nin deneyimleri" konferansında Ankara'da kürsüye çıkan Maria, kadınlara seslenirken "Orhan Pamuk" dedi. Herkesin yüreği cız etti. Orhan Pamuk'u sevmeyenler, önyargıyla yaklaşanlar, okumayın bu yazıyı. İstemiyorum sizi. Güzel Maria, bir alıntı yaptı Pamuk'tan: "Herkes bir yıldızdır ve herkesin kendine benzeyen bir yıldızı vardır." Türk ve İtalyan kadınlarının Avrupa'da birbirine benzer sorunlar yaşadığından, 'birbirinin yıldızı, sırdaşı' olabileceğini anlatan Maria, "Gelin şiddete karşı hep birlikte savaşalım" çağrısında bulundu. Yani, bir zamanların erkek dergilerinin gözde yıldızı Maria, bakan olduktan sonra ortaya koyduğu entellektüel kapasite ile de Ankara'da insanları büyülemeyi başardı. ( Ahhh Aliye, aaaah...! Sen de ortada 'bakanım' diye gezin.)
Kadınlar! Dünyanın neresindeyseniz açın gözünüzü, kulağınızı. Size burada; iddialı, hırslı, başarılı ve yetenekli bir gazeteci olarak medya sektöründe 'erkek yöneticiler' ya da 'kadınlığını unutmuş yöneticiler' tarafından sürekli nasıl taciz edildiğimi, yani işte küçük görülmeye çalışıldığımı anlatmayacağım. Hepiniz biliyorsunuz. Çünkü hepiniz, şiddete maruz kalıyorsunuz. Daha doğarken, "sen farklısın" diye kodlanıyorsunuz. Kadınların siyasette yer almalarını gönülden, yani yüzde 100 destekleyen erkeklerin hemen hepsi "Başka kadınlar girebilir siyasete ama karım olmaz" diyor. Konferans boyunca not aldığım rakamlar çok acı bizim için, çok acı. Aşağıda yazacağım bir iki çarpıcı rakamı okuyun ve birşey yapın. Tabii, canınız isterse. İstemezse de, size iyi günler !!! Ne yapacağını bilemeyenler, en azından hayata daha çok asılabilirler... Sonrası için önerilerim de olacak, merak etmeyin !
* Türkiye'de her 4 kadından 1'i şiddete uğruyor. Yani 18 milyon kadın.
* Türkiye'de kadınlar için sığınak sayısı sadece 52. Buradaki yatak sayısı 1200.
* Son bir yıl içinde Türkiye'de kadın işsiz sayısı 244 bin kişi arttı. Kadınların iş hayatına katılım oranı yüzde 20. İtalya'da yüzde 40.
* Türkiye'de 550 milletvekilinin sadece 48'i kadın. (Avrupa'nın sonuncusu)
* Türkiye'de kadın algısı: Evlidir ve yeri; 3 çocuklu evidir.
13 Nisan 2010 Salı
Making Love with Jazz... Hello New York !!! Cazla seviştik galiba...
New York geldi, bahar geldi. Caz geldi, Victoria geldi. Victoria’cımmm, Amerikan Büyükelçiliği rezidansından sana kucak dolusu sevgilerimizi iletiyoruz. Hem de kiminle birlikte? Ari Roland Quartet. Evet canım, Amerika için ‘Caz Büyükelçisi’ olmuş bu müthiş kontrbasçı Ari Roland ve ekibindeki müthiş sanatçılar sayesinde sanki senin o müthiş sesini duyduk Botswana’dan. “Çok güzelll.. Teşekkürler” diyen sesini. New York’un bu ünlü cazcılarıyla hemen kaynaştık. Evet, evet ! Tüm Türkiye kaynaştı.
Ne yeyip, ne içtiğimizi bir kenara bırakıp, ne dinlediğimizi hemen anlatmalıyım bu gece. İşte o, içimizdeki güzel dünyanın, yani New York’un en bilinen caz kulüplerinin vazgeçilmez sanatçıları olan “Ari Roland Caz Dörtlüsü”, ikinci kez Türkiye’de ama bu kez Ankara’da. Ve Kayseri ve Malatya ve Gaziantep… Anadolu’nun kalbinde bir New York, bir caz, bir ahenk, bir değişim…
Onların bu Anadolu turuna başladıkları mekanda, yani büyükelçilik rezidansında insanın kulağı nasıl olur da bu kadar mutlu olur sorusunun yanıtının içine düştük. Hatta Rene çıkışta, Ari Roland’ın o kontrbasla nasıl içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışırken, “Adam, gözümüzün önünde zevkle sevişti, biz de orgazm olduk” deyiverdim. Ama nasıl demem. Bir komut verdi ekibe, başladılar hani o aslında müziklerine bayıldığımız Issız Adam filminin “Anlamazsın” şarkısını çalmaya. Şarkı, caz elbisesiyle büyüleyiciydi demeye kalmadan bu kez “Senden başka, senden başka, gözüm görmez hiç kimseyi” melodisiyle el çırpıp, kendini cazın kollarına atmış bir grup insanın sinerjisi yayıldı salona...
Evet Ari’cim, senden başka gözüm görmez hiç kimseyi bundan böyle caz konusunda. Bu kadar yetenekli bir caz ekibini bulup da, dünyayı gezdiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı da ayrıca tebrik ediyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı Barack Obama buluşması için Washington’da olan Büyükelçi James Jeffey’in kulağının biri kesin Ankara’daydı. Sevgili Jeffrey, ‘Cazın Büyükelçisi’ olmuş Ari’nin bizi büyülediğini ve dünya turunu tamamladığında onunla New York’ta buluşacağımı şimdiden bildiriyorum. Öyle değil mi Victoria’cım…Why nottt, niçin olmazzz ….. !
Ne yeyip, ne içtiğimizi bir kenara bırakıp, ne dinlediğimizi hemen anlatmalıyım bu gece. İşte o, içimizdeki güzel dünyanın, yani New York’un en bilinen caz kulüplerinin vazgeçilmez sanatçıları olan “Ari Roland Caz Dörtlüsü”, ikinci kez Türkiye’de ama bu kez Ankara’da. Ve Kayseri ve Malatya ve Gaziantep… Anadolu’nun kalbinde bir New York, bir caz, bir ahenk, bir değişim…
Onların bu Anadolu turuna başladıkları mekanda, yani büyükelçilik rezidansında insanın kulağı nasıl olur da bu kadar mutlu olur sorusunun yanıtının içine düştük. Hatta Rene çıkışta, Ari Roland’ın o kontrbasla nasıl içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışırken, “Adam, gözümüzün önünde zevkle sevişti, biz de orgazm olduk” deyiverdim. Ama nasıl demem. Bir komut verdi ekibe, başladılar hani o aslında müziklerine bayıldığımız Issız Adam filminin “Anlamazsın” şarkısını çalmaya. Şarkı, caz elbisesiyle büyüleyiciydi demeye kalmadan bu kez “Senden başka, senden başka, gözüm görmez hiç kimseyi” melodisiyle el çırpıp, kendini cazın kollarına atmış bir grup insanın sinerjisi yayıldı salona...
Evet Ari’cim, senden başka gözüm görmez hiç kimseyi bundan böyle caz konusunda. Bu kadar yetenekli bir caz ekibini bulup da, dünyayı gezdiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı da ayrıca tebrik ediyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı Barack Obama buluşması için Washington’da olan Büyükelçi James Jeffey’in kulağının biri kesin Ankara’daydı. Sevgili Jeffrey, ‘Cazın Büyükelçisi’ olmuş Ari’nin bizi büyülediğini ve dünya turunu tamamladığında onunla New York’ta buluşacağımı şimdiden bildiriyorum. Öyle değil mi Victoria’cım…Why nottt, niçin olmazzz ….. !
Sokaktaki diplomatlar... Lets have diplomacy on the streets (Turkey&USA)
Geçenlerde Türk Dışişleri Bakanlığı'nın en süper diplomatlarından, müsteşar yardımcısı Selim Yenel'le, ordan-burdan derinlemesine konuşurken, birkaç gün içinde Urfa'ya gideceğini söylemişti. Yenel, Urfa'da üniversite öğrencileriyle, sivil toplum yetkilileriyle görüşürken, bakanlığın diğer müsteşar yardımcıları da, diğer illerde dolaşıyordu. Diplomatlar, halkla kaynaşıyordu. Bunlara monşer demeyeceğim, çünkü monşerlikle hiç ilgisi olmayan bir Türk Dışişleri Bakanlığı yönetimi var şu an. "Halka karış, kaynaş" diyorsun şimdiki yönetime, heyecanla yapıyorlar bu işi. Selim Bey demişti ki, "Halka kendimizi iyi anlatmazsak, diğer ülkelere de çok iyi anlatabileceğimiz söylenemez. İyi diplomasinin yolu halktan geçiyor". Bunun literatürdeki adı "kamu diplomasisi"... Öyle saraylarda, büyükelçiliklerde fırında ördek yanında Şili şarabı içmek, smokin giymek, bilmem kaç bin dolarlık Mont Blanc (mon blöööö) kalemi kullanmak ve artistiklikle olmuyor diplomatlık... Kibarlığınızdan birşey kaybetmeyin tabii de, bir de halkın dilinden anlayın diyoruz, o kadar yani...
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
8 Nisan 2010 Perşembe
Παίρνω ένα λουλούδι Ελλάδα/ This flower is yours, Greece - Çiçek Yunanistan
Bugün Yunanistan'daki diplomatlar grevdeymiş. Adamlarda ne eylemci ruh var ama! Kriz içindeki hükümet, diplomatların da maaşlarında kesintiye gidince olan olmuş. Diplomasi, kepenk kapatmış. Böyle şaşkın, şaşkın bakarken ben, Savva sordu: "Niye, sizin diplomatlar grev yapmıyor mu hiç..." Duyulmuş mudur Türkiye'de diplomatların grev yaptığı, ey ahali...Duyulmuş mudur? Benden çıka çıka bir 'cık' sesi çıktı Savva'ya, Savva da greve karşın antipatik Dışişleri Bakan Vekili Dimitris Droutsas'un uçağına 15 gazeteci olarak atlayıp Ankara'ya geldiklerini söyledi. Droutsas'ı antipatik bulan bendim, Savva değil. Ne bileyim, gözüm karşımda şöyle tüm haşmetiyle Dora'yı, yani Bakoyanni'yi görmek istedi herhalde !
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
7 Nisan 2010 Çarşamba
iSTANBUL...never look back, explore.. ! Geriye değil, ileri...keşfet.. !
Atla bir vapura, gemiye ve asla arkana bakma. Keşfet... ! Pozitif enerji yayma konusunda beni bile sollayan Rene’den, İstanbul gezimizle ilgili bu son blog yazım için gelen fotoğrafta, boğazdan geçen bir gemi ve o gemiye, uzun bakışlar atan bir kadın vardı. Bir erkek, balık tutmaya çalışıyordu mavi sulardan. Köprünün ihtişamı, açık gökyüzünde uçuşan martılar ve etrafı sarmalayan laleler… Evet, aklınızdaki İstanbul kareleri daha çok depreşsin diye anlatıyorum fotoğrafı. O karelerle yeniden, yeniden hülyalara dalın diye de, Rene’nin bu yazı için değil, ‘İstanbul hatırası’ niyetine gönderdiği ‘ikimizin’ fotoğrafını koyuyorum…
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
6 Nisan 2010 Salı
iSTANBUL upside down...Neresinden baksan güzel..!
Rene’yle ben Ankara’da İstanbul hayalleri kurarken, Avrupa’nın nerdeyse tümü İstanbul’a akmıştı. Rene’ye “Hallederim otel işini” havasını atan ben, bir-iki telefon görüşmesi sonrası depresyona girmiştim. Oteller doluydu. İstanbul doluydu. Küçük çaplı paniğimizi, şans eseri atlatınca, kadehlerimizi İstanbul’un şerefine kaldırdık. Koçum İstanbul! 2010 Avrupa Kültür Başkenti olunca, milyonlarca turistin akınına uğramıştı. 3-4 günlük Paskalya tatili için İstanbul, rüya gibiydi. İstanbul herşeydi.
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
5 Nisan 2010 Pazartesi
iSTANBUL.... iNDEED... !!!
Helikopter de birazdan inecek ve bizi alıp lalerin üzerinde gezdirecek. Niçin olmazzz... Benim güzel Victoria’m, bu ‘niçin olmaz’ı öyle bir yerleştirdin ki kimyamıza, bizim için herşey mümkün artık. Baksana, hem de İstanbul’dayız. “Ahhhh….çokkk güzelll” diye çığlıklar atacaksın şimdi. “İstanbul’da herşey mümkün” diyen, dünyanın en anlamlı bakışlarını fırlatacaksın biliyorum. Bu sarı lale, İstanbul’dan sana. Bu sarı lale, bizi İstanbul’da gerçekten göklere çıkartan güzel insanlara. Bu sarı lale, İstanbul aşıklarına…
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
1 Nisan 2010 Perşembe
Towards a new future for HAITI... Jeffrey'i okuyun, insanlığınızı hatırlayın...
Türkiye için yoksulluk, yolsuzluk ve az demokrasi sancılarının öne çıktığı bugünkü gazete haber ve yazıları arasında boğulduğumu hissederken, birden bir yazıya 'can simidi' gibi yapıştım. Yazının sahibi Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James J. Jeffrey. Büyükelçi Jeffrey, Milliyet Gazetesi'ne "Kararlılık Sınavımız: Haiti" başlıklı enfes bir yazı göndermiş. Gerçek bir öyküsü, gerçek kahramanları ve gerçek siyaseti var yazının. Televizyonlardan sürekli görüntüleri geçen, gazete haberlerinden eksik olmayan Haiti'ye doğru bir yolculuk yaptırıyor yazısında Jeffrey ve Haiti özelinde kendimizi, çevremizi, ülkemizi, dünyamızı ya da tüm insanlığı yeniden düşünmemizi sağlıyor. İnsanca ama insanca...
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
30 Mart 2010 Salı
Zergün Hanım'ın güzelliği ve iğrenç Botoks dedikoduları
Aslında bugün, işine gerçekten deliler gibi aşık olduğunu gözlerinde hissettiğim bir erkek diplomattan sözedecektim size. Amaaa, bir 'Ladies first' durumu sözkonusu.
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
29 Mart 2010 Pazartesi
MERKEL.... Alles Kaput... !
1-2-3'ler, yaşasın Türkler. 4-5-6, Polonya battı. 7-8-9, Alman domuz...diye uzayıp giden 'ırkçı, saçma sapan' bir tekerleme vardır. Dizlerimin yara bereden kurtulmadığı çocukluk günlerimde, tenefüslerde bile çekinmeden söylerdik bunu. Öğretmene yakalanan, şaplağı yerdi bir yerine. "Herkes yaşasın, kimse domuz değil" diyen öğretmenimiz, uzayıp giden nutuklarının sonunda hepimize, kendi uydurduğu başka bir tekerlemeyi söyletirdi: "Türküm, Türksün, Türk. Almanım, Almansın, Alman. İngilizim, İngilizsin, İngiliz..." Bu tekerlemenin üstüne yediğimiz de,hep Alman pastası olurdu. Okul dönüşü hep. Hep, benim biricik ağabeyimle. "Çok özel bir ilişkimiz" vardı Almanya'yla yani, çok özel.
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
1 Mart 2010 Pazartesi
INVICTUS... I'm the master of my fate...Ruhumun kaptanı benim
Türkiye’nin zencileri ve beyazları olmadı hiç. Kimse kimseye “senin rengin siyah” diye öfke beslemedi. Tüm çocuklar kardeşçe futbol oynadı sokakta. Eve temizliğe gelen kadınlar da beyazdı, evin hanımları da. Sonra bir gün, ülkenin başbakanı çıkıp ortaya, avaz avaz bağırdı. “Biz, bu ülkenin zencisiyiz” dedi. İçimizi acıttı, kanattı, daralttı ama söyledi. Tarihin karanlık sayfalarında yaşanan zenci-beyaz savaşına benzer savaşların yaşandığını anlattı insanlara. Bugün ortalıkta değişik, değişik savaş hikayeleri var. Kimi; Türk Silahlı Kuvvetleri’yle AKP’nin, kimi yargı kurumlarıyla hükümetin, kimi de AB’yle Türk ordusunun savaştığını söylüyor. Herkes mutsuz ve tatsız. Öyleyse, nerdesin sen Mandela, nerdesin. Kurtuluş için biz hiç mi bir ilham kaynağı bulamayız. O kadar mı ümitsiziz. Biz de Invictus (yenilmez) olamaz mıyız…
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük
Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...
-
Almanya’nın su yerine bira içtiği her halinden belli, zaman zaman da sevimli olmayı gerçekten başarabilen Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’...
-
Bu kez sadece yepyeni bir hafta değil, yepyeni bir hayat başladı benim için. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan mezun olup ...
-
Güneşin sırtımıza yumuşak masajlar yaptığı bir Pazartesi öğle sonrasında Central Park’ta çimlerin üzerindeydik. New York’un kalbi gibi duran...




















