New York geldi, bahar geldi. Caz geldi, Victoria geldi. Victoria’cımmm, Amerikan Büyükelçiliği rezidansından sana kucak dolusu sevgilerimizi iletiyoruz. Hem de kiminle birlikte? Ari Roland Quartet. Evet canım, Amerika için ‘Caz Büyükelçisi’ olmuş bu müthiş kontrbasçı Ari Roland ve ekibindeki müthiş sanatçılar sayesinde sanki senin o müthiş sesini duyduk Botswana’dan. “Çok güzelll.. Teşekkürler” diyen sesini. New York’un bu ünlü cazcılarıyla hemen kaynaştık. Evet, evet ! Tüm Türkiye kaynaştı.
Ne yeyip, ne içtiğimizi bir kenara bırakıp, ne dinlediğimizi hemen anlatmalıyım bu gece. İşte o, içimizdeki güzel dünyanın, yani New York’un en bilinen caz kulüplerinin vazgeçilmez sanatçıları olan “Ari Roland Caz Dörtlüsü”, ikinci kez Türkiye’de ama bu kez Ankara’da. Ve Kayseri ve Malatya ve Gaziantep… Anadolu’nun kalbinde bir New York, bir caz, bir ahenk, bir değişim…
Onların bu Anadolu turuna başladıkları mekanda, yani büyükelçilik rezidansında insanın kulağı nasıl olur da bu kadar mutlu olur sorusunun yanıtının içine düştük. Hatta Rene çıkışta, Ari Roland’ın o kontrbasla nasıl içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışırken, “Adam, gözümüzün önünde zevkle sevişti, biz de orgazm olduk” deyiverdim. Ama nasıl demem. Bir komut verdi ekibe, başladılar hani o aslında müziklerine bayıldığımız Issız Adam filminin “Anlamazsın” şarkısını çalmaya. Şarkı, caz elbisesiyle büyüleyiciydi demeye kalmadan bu kez “Senden başka, senden başka, gözüm görmez hiç kimseyi” melodisiyle el çırpıp, kendini cazın kollarına atmış bir grup insanın sinerjisi yayıldı salona...
Evet Ari’cim, senden başka gözüm görmez hiç kimseyi bundan böyle caz konusunda. Bu kadar yetenekli bir caz ekibini bulup da, dünyayı gezdiren Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı da ayrıca tebrik ediyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan-ABD Başkanı Barack Obama buluşması için Washington’da olan Büyükelçi James Jeffey’in kulağının biri kesin Ankara’daydı. Sevgili Jeffrey, ‘Cazın Büyükelçisi’ olmuş Ari’nin bizi büyülediğini ve dünya turunu tamamladığında onunla New York’ta buluşacağımı şimdiden bildiriyorum. Öyle değil mi Victoria’cım…Why nottt, niçin olmazzz ….. !
13 Nisan 2010 Salı
Sokaktaki diplomatlar... Lets have diplomacy on the streets (Turkey&USA)
Geçenlerde Türk Dışişleri Bakanlığı'nın en süper diplomatlarından, müsteşar yardımcısı Selim Yenel'le, ordan-burdan derinlemesine konuşurken, birkaç gün içinde Urfa'ya gideceğini söylemişti. Yenel, Urfa'da üniversite öğrencileriyle, sivil toplum yetkilileriyle görüşürken, bakanlığın diğer müsteşar yardımcıları da, diğer illerde dolaşıyordu. Diplomatlar, halkla kaynaşıyordu. Bunlara monşer demeyeceğim, çünkü monşerlikle hiç ilgisi olmayan bir Türk Dışişleri Bakanlığı yönetimi var şu an. "Halka karış, kaynaş" diyorsun şimdiki yönetime, heyecanla yapıyorlar bu işi. Selim Bey demişti ki, "Halka kendimizi iyi anlatmazsak, diğer ülkelere de çok iyi anlatabileceğimiz söylenemez. İyi diplomasinin yolu halktan geçiyor". Bunun literatürdeki adı "kamu diplomasisi"... Öyle saraylarda, büyükelçiliklerde fırında ördek yanında Şili şarabı içmek, smokin giymek, bilmem kaç bin dolarlık Mont Blanc (mon blöööö) kalemi kullanmak ve artistiklikle olmuyor diplomatlık... Kibarlığınızdan birşey kaybetmeyin tabii de, bir de halkın dilinden anlayın diyoruz, o kadar yani...
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
Türk Dışişleri, vatandaşla kaynaşma atakları içindeyken bakın 'kamu diplomasisi'nde uzman Amerika'dan nasıl bir okkalı atak geldi. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Türkiye'de gelişen kentleri takip etmek ve işbirliğini geliştirmeki için 'il görevlisi programı' uygulaması başlattı. Yani, büyükelçilikte çalışan diplomatın teki bir ilden sorumlu olmaya başlıyor. Örneğin, iki buçuk yıldır Ankara'da görev yapan Sarah Borenstein şimdi büyükelçiliğin Kayseri sorumlusu. Kayseri'yle nasıl işbirliğine gidilecek, oralarda kimlerle görüşülecek, nasıl bir politika izlenecek onun sorumluluk alanı.
Kayseri'ye gittiğinde Borenstein'a gazeteciler sormuş, "Niye Kayseri'yle ilgileniyorsunuz" diye.Borenstein da, Türkiye'de gelişen onlarca il olduğunu, her ilde konsolosluk açamayacaklarından, böylesi bir 'il görevlisi programı' ile illeri takip etmenin ve Türkiye-Amerikan işbirliğini kuvvetlendirmenin daha kolay olacağını düşündüklerini anlatmış. Yaaa... Amerikan diplomasisi uzaya giderken, Türkiye yerinde ip atlamıyor. Aklın yolu bir demek ki. Hadi bakalım, diplomatlar halkla bir kaynaşsınlar, kendilerini ve ülkelerini yurdum insanına bir anlatsınlar, ne olacak göreceğiz. Monşer, monşer diye espri yapanların da sonu geldi galiba. Monşer öldü, şimdi sokak diplomatı var!
8 Nisan 2010 Perşembe
Παίρνω ένα λουλούδι Ελλάδα/ This flower is yours, Greece - Çiçek Yunanistan
Bugün Yunanistan'daki diplomatlar grevdeymiş. Adamlarda ne eylemci ruh var ama! Kriz içindeki hükümet, diplomatların da maaşlarında kesintiye gidince olan olmuş. Diplomasi, kepenk kapatmış. Böyle şaşkın, şaşkın bakarken ben, Savva sordu: "Niye, sizin diplomatlar grev yapmıyor mu hiç..." Duyulmuş mudur Türkiye'de diplomatların grev yaptığı, ey ahali...Duyulmuş mudur? Benden çıka çıka bir 'cık' sesi çıktı Savva'ya, Savva da greve karşın antipatik Dışişleri Bakan Vekili Dimitris Droutsas'un uçağına 15 gazeteci olarak atlayıp Ankara'ya geldiklerini söyledi. Droutsas'ı antipatik bulan bendim, Savva değil. Ne bileyim, gözüm karşımda şöyle tüm haşmetiyle Dora'yı, yani Bakoyanni'yi görmek istedi herhalde !
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
Ve işte başladı basın toplantısı. Droutsas ile bizim sempati, empati, bilgi, ilgi, hırs, tırs, vizyon ve görüş kaynağı...(burda durayım bari) Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, kürsüde iki aşık komşu gibi konuşmaya başladı. Yunanistan'a da bir "1 minute" çekmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, ünü dağları aşmış Başbakan Tayyip Erdoğan, Mayıs ortasında bir ziyaretle Atina'yı onurlandıracakmış. "Gel deeee, kurtar bizi" diyor sanki Droutsas. Ekonomik kriz bu kadar ciddi olmasa, Türkiye'ye "Avrupa'da vize serbestliği" dahil her konuda yardımcı olacaklarını ilan eder mi ! Gözlerini Çinli turistlere dikmişler. Çinli turistler, Yunanistan'ı ziyaret edecekmiş de, ekonomi kurtulacakmış. Bir de Türkiye, sınırsız ekonomik işbirliğine gidekmiş Atina'yla. Plan budur. Yunanistan'ı kurtarma planı. Türkiye de işin içinde. Pazarlık işinde ustadır Erdoğan. Gider Atina'ya, yapar yatırımını, karşılığını alır... hııı, ne dersiniz? Ordan bir adacık alacağı yok herhalde. Alsa alsa, Türkiye için AB yolunda bir destek alır...(Evet, bugün çok iyimserim, mantıklıyım Erdoğan konusunda. 1 minute)
Ooooh! Gülüşmeler gırla. Ömrünü Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği'nde geçirmiş sevgili Elizabeth'imiz yapıyor tercümeyi, basın toplantısında. Elinde ne kağıt var, ne kalem. Sadece mikrofonu. Bir "Ahmet Bey" diyor Davutoğluna, bir de "Çevirdim efendim, gururla. Hepsini çevirdim"... Özgüven budur kardeşim. Davutoğlu, yanlışını bulamamış hatta Elizabeth'imize hayran bakışlarını fırlatmıştır. Ve hatta bir çiçek atmıştır Yunanistan'a, bir çiçek. "Şu işbirliğimiz, kuracağımız stratejik ortaklık hayata geçsin, aynı sokakta daha barışçıl komşular olarak yaşayacağız. Attığımız adımlar, çiçektir" demiştir. Daha ne desin, daha desin! Sen de kusura bakma, güzel Yunan gazeteci bayan. "Penceremizden bakınca Türk gemisi, Türk uçağı görmek istemiyoruz" diyorsun da, o kadar da uzun boylu değil, o kadar da değil. Gemileri, uçakları düşünme, çiçekleri düşün şimdilik.
7 Nisan 2010 Çarşamba
iSTANBUL...never look back, explore.. ! Geriye değil, ileri...keşfet.. !
Atla bir vapura, gemiye ve asla arkana bakma. Keşfet... ! Pozitif enerji yayma konusunda beni bile sollayan Rene’den, İstanbul gezimizle ilgili bu son blog yazım için gelen fotoğrafta, boğazdan geçen bir gemi ve o gemiye, uzun bakışlar atan bir kadın vardı. Bir erkek, balık tutmaya çalışıyordu mavi sulardan. Köprünün ihtişamı, açık gökyüzünde uçuşan martılar ve etrafı sarmalayan laleler… Evet, aklınızdaki İstanbul kareleri daha çok depreşsin diye anlatıyorum fotoğrafı. O karelerle yeniden, yeniden hülyalara dalın diye de, Rene’nin bu yazı için değil, ‘İstanbul hatırası’ niyetine gönderdiği ‘ikimizin’ fotoğrafını koyuyorum…
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
Pazar kahvaltısı için atladık vapura, Anadolu yakasıyla kucaklaştık. İstanbul’da pazar sabahına uyanmıştık ve bir gece önceki kadar yepyeniydik. Kahvaltıda İstanbul’un Güney Afrikalı ressamlarından Diana Page ve sıkı bir diplomat eşi olan Lucy Boscher de vardı. Page, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında nefis sergiler açmayı planlıyor. Öyle güzel notları var ki, minicik not defterinde, iç eriten cinsten. Nasıl ben yazıyla not alıyorsam, o da çizgiyle not alıyormuş gördüklerini. Not defterini karıştırırken, bir göklerde uçtum, bir denizlerde gezindim, bir renklere boyandım. Hey İstanbul, kimler senin ekmeğini yiyor. Helal be. ! Lucy de, Güney Afrika’da keşfettiği timsah, zebra, leopar derisi çantaları çok özel tasarımlarla İstanbul’a getirip, İstanbul modasında yeni ufuklar açıyor. Meraklıları için buraya yazıyorum. Facebook’da sayfası var. Arayın, bulun: Luci’deMila Luxury Leather Goods
Tam bir dünya karması modunda Anadolu yakasında yürüyüşe çıktık. Diana ve Lucy önde, Rene ortada, Hilal takipte, Urban en arkada. Günlerdir yürüyorduk sanki, kilometreler sadece bu kadar yürümeye dayanamayan zavallı Hilal’in umurundaydı. Tamam Rene’yle Ankara’da Eymir Gölü’nün etrafında 11 km. yürümüşlüğüm var ama kardeşim İstanbul bu kadar da, karım karım karışlanmaz ki. Benim her ‘geri dönsek mi’ çıkışıma yanıt geliyordu önden: Never look back. “Hilalcim, keşfe çıktık” diyen sesler yükseliyordu. Tamam tamam anladık: Catch a cruise-liner in İstanbul…never return on your patch…explore.. !
Daha ne yazayım da, hem kendimin hem de sizin canınızı sıkayım. Boğaz kenarında içilen çayları mı, 2-3 lirayla bile mutlu olanları mı, parkta uyuyan zavallı bir amcanın “İstanbul benim” deyişini mi, “Hüzün de üretir, mutlulukta” açıklamalarını mı… Ne yazsam bilmem ki. En iyisi her seferinde yeniden keşfetmek İstanbul’u. İstanbul için her seferinde kadeh kaldırmak.
6 Nisan 2010 Salı
iSTANBUL upside down...Neresinden baksan güzel..!
Rene’yle ben Ankara’da İstanbul hayalleri kurarken, Avrupa’nın nerdeyse tümü İstanbul’a akmıştı. Rene’ye “Hallederim otel işini” havasını atan ben, bir-iki telefon görüşmesi sonrası depresyona girmiştim. Oteller doluydu. İstanbul doluydu. Küçük çaplı paniğimizi, şans eseri atlatınca, kadehlerimizi İstanbul’un şerefine kaldırdık. Koçum İstanbul! 2010 Avrupa Kültür Başkenti olunca, milyonlarca turistin akınına uğramıştı. 3-4 günlük Paskalya tatili için İstanbul, rüya gibiydi. İstanbul herşeydi.
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
Arabada 3 kişiydik. 3 apayrı dünya ama 3 aynı rüya. İstanbul’a her seferinde iş seyahati yapıp da, doyumsuz anları hep yarım bırakmanın acısını sonuna kadar çıkarmaya hazırdık. 5. Lale Festivali’ne de denk gelen 3 günlük İstanbul seyahatimizde, milyonlarca Avrupalı gibi biz de içimizi, dışımızı, altımızı, üstümü İstanbul’a bandırdık. Çek, çek yorulmazsın. İstanbul’u içimize çektik.
“Gönder bana, milyonlarcasını çektiğin İstanbul fotoğraflarından” dedim Rene’ye, sırayla göndermeye başladı. “Yellow tulip is the meze” diye düşündüğünden önce benim, sarı laleli “İstanbul, indeed” yazımı okudunuz. Sonra, mailime Rene’den bu medusa fotoğrafı düştü. Bizans İmparatoru 1. Justinyen’in, civardaki sarayların suyunu karşılamak için yaptırdığı Yerebatan Sarnıcı’ndaki bu medusa. Sarnıçta sizin de bildiğiniz gibi bir medusa daha var. Bu, nasıl tepe taklak olmuşsa, o da yan yatıyor. Onlarca mitolojik hikayesi varsa bu medusa’ların, en güzeli sizin inanışınız. Rene diyor ki, “İstanbul, upside down…” Alttan İstanbul, üstten İstanbul… ordan da güzel, buradan da…
Sen gez Topkapı Sarayı’nı, sonra o güzelim saray bahçesindeki çimlerin üzerinde yuvarlan. Güneş daha kaybolmadan, rengarenk laleler karanlığa bürünmeden, sırtüstü uzanıp çimlere akşam yemeği için planlar yap. İstanbul’un sürpriz, güzel insanlarıyla karşılaşmaya hazırlan. Doyumsuz şaraplardan içip, “Bir kadeh daha içersem, Türkçe’yi sular seller gibi konuşabilirim” demeye başla. Yepisyeni, gıpgıcır İstanbul’lu arkadaşımızla Türk kahvesini Bebek’te iç... Gece uzasın da, uzasın… Ahh… Bitmesin İstanbul, bitmesin.. !
5 Nisan 2010 Pazartesi
iSTANBUL.... iNDEED... !!!
Helikopter de birazdan inecek ve bizi alıp lalerin üzerinde gezdirecek. Niçin olmazzz... Benim güzel Victoria’m, bu ‘niçin olmaz’ı öyle bir yerleştirdin ki kimyamıza, bizim için herşey mümkün artık. Baksana, hem de İstanbul’dayız. “Ahhhh….çokkk güzelll” diye çığlıklar atacaksın şimdi. “İstanbul’da herşey mümkün” diyen, dünyanın en anlamlı bakışlarını fırlatacaksın biliyorum. Bu sarı lale, İstanbul’dan sana. Bu sarı lale, bizi İstanbul’da gerçekten göklere çıkartan güzel insanlara. Bu sarı lale, İstanbul aşıklarına…
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
İstanbul’u adım adım arşınlarken, heyecan dolu kalbinin çarpıntılarıyla sarsılıp da, yaşıyor olmanın dayanılmaz cazibesine kapılan Rene, eminin şu an İstanbul fotoğraflarına gömülmüş durumda. Ona “İstanbul’u istiyorum” mesajı gönderdikten sonra yazıya oturdum. “İstanbul kim, ben kim. İstanbul’u yazamam” diye iç geçirdim önce. Sonra gözüm, kitaplığımdaki Orhan Pamuk’la karşılaştı. Pamuk’un ‘İstanbul’una da bir baktım, başım dönmeye başladı. Binlerce İstanbul karesi uçuşmaya başladı aklımda. Mırıldandı dudaklarım, o büyülü mısraları yeniden: Bir kadının suya değiyor ayakları, İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı….
Ne olacak şimdi, ne olacak? İstanbul’dan sonrası ne olacak? “Taahhüdü yok” dedi, laleler. Zamanın da, aşkın da taahhüdü yok. Bir lale ürpertisi geçti içimden. Sarıya, maviye, kırmızıya, mora bayıldım. İstanbul’daki ‘her an’ın güzelliğiyle, ‘şu an’ın acısını dindirmek istedim. Evet, geri dönmüştük. İstanbul’dan geri dönmüştük. ‘Her an’ın güzelliğini, doğallığını, insana dair olanını hissederek geri dönmüştük. İstanbul, çoktan geride kaldı bile… İstanbul geride kaldı. Kalbimle, mantığım aynı dili konuştu şimdi. Ellerim buruştu… İstanbul geride kaldı… indeed… !
Blogumun sevgili okurları, benim sevgili okurlarım. Sizinle, İstanbul’da bıraktığım 3 güne dair notlar paylaşmak niyetim. Emin olun, duygu dünyamdaki sarsıntılarla sizi boğmak istemiyorum. Ama biliyorum, binlerce İstanbul fotoğrafı var her birinizin aklında. Anlatılmaz, yaşanır. Bunu da biliyorum. Bu yüzden şimdilik, lalelerle süslenmiş güzelim İstanbul’dan hepinize birer sarı lale sunuyorum. İstanbul diyorum da, başka da demiyorum…indeed.. ! Devamını da getiririm, bu notların…. Meraklanmayın…indeed.. !
1 Nisan 2010 Perşembe
Towards a new future for HAITI... Jeffrey'i okuyun, insanlığınızı hatırlayın...
Türkiye için yoksulluk, yolsuzluk ve az demokrasi sancılarının öne çıktığı bugünkü gazete haber ve yazıları arasında boğulduğumu hissederken, birden bir yazıya 'can simidi' gibi yapıştım. Yazının sahibi Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James J. Jeffrey. Büyükelçi Jeffrey, Milliyet Gazetesi'ne "Kararlılık Sınavımız: Haiti" başlıklı enfes bir yazı göndermiş. Gerçek bir öyküsü, gerçek kahramanları ve gerçek siyaseti var yazının. Televizyonlardan sürekli görüntüleri geçen, gazete haberlerinden eksik olmayan Haiti'ye doğru bir yolculuk yaptırıyor yazısında Jeffrey ve Haiti özelinde kendimizi, çevremizi, ülkemizi, dünyamızı ya da tüm insanlığı yeniden düşünmemizi sağlıyor. İnsanca ama insanca...
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
"35 saniye. 12 Ocak'ta meydana gelen deprem, sadece 35 saniye için Haiti'yi sarstı ve ardında ölüm ve tahribat bıraktı. Korkunç depremi izleyen saatlerde Haiti yardım çağrısında bulundu ve uluslararası topluluk seferber oldu. Acil kurtarma ve müdahale faaliyetlerine 140'tan fazla ülke katıldı. İster yakın, ister gergin ilişkiler içinde olsunlar, insaniyet adına ortak hareket eden ülkeler bu süreçte yan yana çalıştı. Bu müdahale sayesinde gördük ki, vatandaşlığımızı içinde yaşadığımız ülke belirlemesine rağmen, hepimiz yardıma ihtiyacı olanlara el uzatan daha büyük bir dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız..."
Yazısına böyle başlayan Jeffrey, hepimiz için "dünya vatandaşları topluluğunun parçasıyız" dedikten sonra 110'dan fazla ülkenin 31 Mart'ta, yani daha dün Birleşmiş Milletler'de, yani New York'ta yaptıkları toplantıdan sözediyor. Bu toplantı da Haiti için. Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası hesaplamış ki, Haiti'yi yeniden kurmak için 11.5 milyar dolara ihtiyaç var. Rakamlara vurgu yapıyor Jeffrey ve işin zor olduğunun altını çiziyor. Ama onun asıl vurgusu insanlığa ve umuda. Hayata hep birlikte asılmaya. Türkiye'den giden AKUT ekibinin yarattığı mucizeleri sıralıyor. Haiti halkına yardım için uluslararası toplumun gösterdiği incelikten sözederken, sanki içimizdeki tüm incelikleri dışarı çıkartıyor.
Hepimize sesleniyor Jeffrey, hepimize: "İster şirket sahibi, ister öğrenci, ister hükümet için çalışıyor olun, Haiti'de zaten mevcut olan umut mesajının iletilmesine ve Haiti hükümetinin ülkeyi yeni baştan kurmak için ortaya koyacağı vizyona yardımcı olabilir ve bu umudu gerçekliğe çevirebilirsiniz..."
Siz, öteki ya da bir diğeri ne kadar duyacak bu sesi bilmiyorum ama ben çoktan harekete geçtim. Sonra bir durdum... Dedim ki: Biz de daha geçenlerde, hem de Haiti'den hemen sonra Erzincan'da onlarca insanımızı kaybettik, çarpık yapılaşmayı tartıştık... Ama ne oldu. Sonra kaldı. Ölen öldü, kalanlar ne yapıyor. NTV'den izledim. Kalanlar mutsuz. Ama onlar unutulmuş olmanın mutsuzluğu içindeler. Haiti'yi unutturmamak için sürekli uğraş veren Amerika'dan biraz örnek almak gerekmiyor mu? Gerekmiyor mu, heeeey ordakiler... ?
30 Mart 2010 Salı
Zergün Hanım'ın güzelliği ve iğrenç Botoks dedikoduları
Aslında bugün, işine gerçekten deliler gibi aşık olduğunu gözlerinde hissettiğim bir erkek diplomattan sözedecektim size. Amaaa, bir 'Ladies first' durumu sözkonusu.
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
90 yaşındaki annesiyle birlikte kar kış demeden 6 Mart'ta kalktı Ankara'ya geldi Zergün Hanım. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu çağırınca gelmemek olmazdı tabii ki. Onun her koşulda erkeklerle sıkı sıkıya görev yaptığına yıllardır şahit oluyorum zaten. Şimdi, Türkiye'nin İsveç Büyükelçisi ama daha önce Çankaya Köşkü'nde Abdullah Gül'ün danışmanıydı. Daha öncesinde Dışişleri Bakanlığı'nda AB işlerinin sorumlusu. Daha öncesi, daha öncesi...
Evet, o bir Korutürk. Hepinizin yakından bildiği bir soyismi taşıyor. Tamam, tamam bildiğiniz Fahri Korutürk'gillerden. İşte bu yüzden, bu soyismi yüzünden Dışişleri Bakanlığı'na girip de, kariyer basamaklarını hızla tırmandığını iddia edenlerin sayısı halen az değil. Ama, dünya değişti. Who cares !
Onun o ismin, kadınlığının, diplomatlığının hakkını vermek için nasıl deliler gibi çalıştığını yazmazsam haksızlık ederim bir kere. Şimdi bunu yazdım diye, bana 'yalaka' diyenler de çıkacak ama gerçekten kimin umurunda.
İsveç Parlamentosu, sözde Ermeni soykırım iddialarını kabul edince, evet 90 yaşındaki annesiyle birlikte Ankara'ya geldi Zergün Korutürk. "Kızım nereye? Ben, bu kar-kışta bir yere kıpırdamam" diyen annesini öyle bir güzel ikna etti ki Zergün Hanım, annesiyle birlikte Ankara'da 17 gün mesai yaptı. "Ermeni soykırım iddialarına karşı Türkiye neler yapabilir" başlıklı beyin fırtınalarında en iddialı, en makul ve en modern fikirleri, Dışişleri Bakanlığı'nda ortaya o attı. Dün onunla, emekli büyükelçilerden Cenk Duatepe için Dışişleri Bakanlığı'nda düzenlenen cenaze töreninde karşılaştık.
Zergün Hanım'a şöyle bir bakıp, "Sizi çok güzel buluyorum" dedim. Sevimlice gülümsedi. Korutürk, soykırım iddiaları yüzünden Ankara'ya geldiğinde birkaç televizyona çıkmış, ardından da "Bu kadın da iyi botoks yaptırmış, yüzünü iyi gerdirmiş. Zergün Hanım, güzelleşmiş" lafları ortada dolaşmaya başlamıştı. Hem gazeteciler, hem de kimi kendini erkek zanneden diplomatlar böyle konuştukça, Zergün Hanım'ın bir gün Çankaya Köşkü'nde bana "Maço erkekler her yerde. O yüzden onlara hiç aldırma. Sen güzelliğine ve çalışmana bak" dediğini anımsamıştım. İşte Zergün Hanım karşımdaydı ve bir kez daha yüzüne bakıp "Sizi botokslarınızla da beğeniyorum. Yüzünüze karşı söyleyemediler ama ben söylüyorum" dedim. Sonra sarıldı bana ve bugün geri dönüş için Ankara'dan İsveç'e hareket edeceğini anlattı. Zergün Hanım'la, 'güzellik kahvesi'ni Stockholm'de içeceğim, günün birinde. Evet Zergün Hanım, size katılıyorum: "Onlara ne. Botoks kişisel birşey. Otursunlar da biraz çalışsınlar."
29 Mart 2010 Pazartesi
MERKEL.... Alles Kaput... !
1-2-3'ler, yaşasın Türkler. 4-5-6, Polonya battı. 7-8-9, Alman domuz...diye uzayıp giden 'ırkçı, saçma sapan' bir tekerleme vardır. Dizlerimin yara bereden kurtulmadığı çocukluk günlerimde, tenefüslerde bile çekinmeden söylerdik bunu. Öğretmene yakalanan, şaplağı yerdi bir yerine. "Herkes yaşasın, kimse domuz değil" diyen öğretmenimiz, uzayıp giden nutuklarının sonunda hepimize, kendi uydurduğu başka bir tekerlemeyi söyletirdi: "Türküm, Türksün, Türk. Almanım, Almansın, Alman. İngilizim, İngilizsin, İngiliz..." Bu tekerlemenin üstüne yediğimiz de,hep Alman pastası olurdu. Okul dönüşü hep. Hep, benim biricik ağabeyimle. "Çok özel bir ilişkimiz" vardı Almanya'yla yani, çok özel.
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
Hem dedemiz, hem amcamız "Alaman"cıydı. Almanya'yla ilgili her haberi dört gözle izlerdik. Zaten 1961'de Türkiye'yle 'iş gücü alımı anlaşması'nın imzalanmasından sonra Almanya'yla binlerce Türk'ün 'çok özel ilişkisi' başlamıştı. Almanya'da bugün, 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Bu ülkeyle 'çok özel ilişki' içinde olan Türk sayısını varın, siz hesaplayın. Şimdi kardeşim, nedir bu özel ilişki?
Ankara'da bugün, kendini "Avrupa'nın peygamberi" zanneden Almanya Başbakanı Angela Merkel vardı. Hanımefendi, şansölye daha gelmeden sarstı Türkiye'yi. AB'ye tam üyelik yoluna baş koymuş Türkiye'nin, AB'nin olsa olsa 'imtiyazlı ortağı' olabileceği görüşünü yineledi kendisini görmeye giden Türk gazetecilere. Zaten sigorta sorunu yaşayan Ankara'daki herkesin sigortasını tamamen bozdu. Alles kaput ! İmtiyazlı ortak olan AB'ye, tam üye olamaz. N'olur? Gelen vurur, giden vurur Türkiye'ye. Türkiye sözkonusu olduğunda tüm kurallar darmadağın olur ! Türkiye olur bir ucube ! Anasının gözü Merkel ! Peygamber değil, şeytan... 7-8-9, Alman domuz... !
Bu Merkel denen kadın, Başbakan Erdoğan'la düzenlediği basın toplantısında, bakın nasıl saçmaladı: "İmtiyazlı ortaklık derken, çok özel bir ilişki düşünmüştük. Ama, olumsuz algılandı. AB değişti. Zaten oyun kuralları değişti. Yani, 1960'ların başındaki durum yok. Buna rağmen müzakereleri yapıyoruz. Sonu açık olan bir süreç. Bu süreç sürüyor. Şimdi de sonu açık olan bu süreci sürdürmeliyiz..."
Sonu açık süreci nasıl sürdüreceksin. İmtiyazlı ortaklık için 'çok özel ilişki' diyorsan, adam gibi ortaklığı nasıl tanımlayacaksın. Vallaha da, billaha da bir Türk değil, bir Alman diplomat arkadaşım... "Merkel, çekil başımdan... Merkel, alles kaput" dedi... Ben, küçükken öğretmenim tarafından terbiye edildiğimden, aynısını diyemeyip, siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum: Merkel, alles kaput !
1 Mart 2010 Pazartesi
INVICTUS... I'm the master of my fate...Ruhumun kaptanı benim
Türkiye’nin zencileri ve beyazları olmadı hiç. Kimse kimseye “senin rengin siyah” diye öfke beslemedi. Tüm çocuklar kardeşçe futbol oynadı sokakta. Eve temizliğe gelen kadınlar da beyazdı, evin hanımları da. Sonra bir gün, ülkenin başbakanı çıkıp ortaya, avaz avaz bağırdı. “Biz, bu ülkenin zencisiyiz” dedi. İçimizi acıttı, kanattı, daralttı ama söyledi. Tarihin karanlık sayfalarında yaşanan zenci-beyaz savaşına benzer savaşların yaşandığını anlattı insanlara. Bugün ortalıkta değişik, değişik savaş hikayeleri var. Kimi; Türk Silahlı Kuvvetleri’yle AKP’nin, kimi yargı kurumlarıyla hükümetin, kimi de AB’yle Türk ordusunun savaştığını söylüyor. Herkes mutsuz ve tatsız. Öyleyse, nerdesin sen Mandela, nerdesin. Kurtuluş için biz hiç mi bir ilham kaynağı bulamayız. O kadar mı ümitsiziz. Biz de Invictus (yenilmez) olamaz mıyız…
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
“Dar olmuş ne farkeder kapının kendisi / Çetinse cezam, farkeder mi zindanı / Benim, kendi kaderimin efendisi / Benim, kendi ruhumun kaptanı.”
Oysa, İngiliz şair William Ernest Henley’in 1875’te yazdığı Invictus adlı bu şiiri, beyazların kendisini tıktığı zindanda tam 27 yıl boyunca bıkmadan okumuş, Nelson Mandela. Güney Afrika’nın ilk siyahi lideri, yaşam ve yaşatma gücünü bu şiirden almış. İlham vermiş ona şiirin her mısrası. Mandela, o ilhamın enerjisiyle siyahları ve beyazları barıştırmış. Barışın simge ismi olmuş tüm dünyada.
Ülkesi için umutsuzlananlar, geleceği için çıkış bulamayanlar, yalancıların ve düşmanların dört nala koşturup, yoksulu ve emeği ezip geçtiğini düşenenler, şöyle bir silkelenip kendinizine gelin ve Invictus filmini izleyin. Mandela’nın, hapisten çıktıktan sonra beyaz azınlığa ait her şeyi ele geçirip, siyahlaştırmak hırsındaki yoldaşlarını nasıl sakinleştirdiğinden, sporun evrensel dildeki gücünden, Güney Afrika’daki ırkçı kavgaların nasıl barışa dönüşebildiğinden çok şey bulacaksınız filmde. Yaşam için her neyse ilham kaynağınız, ona bir kez daha derinden sarılacaksınız. Kitaplarınıza, şiirlerinize, kalemlerinize, ağacınıza, gökyüzünüze, annenize, babanıza, sevgilinize, çocuklarınıza, evinize, ormanınıza… Her neyse !
Beyazların zulmüne uğrayan Mandela, siyah ve beyazın uyumundan asla vazgeçmiyor. Beyazlardan nefret eden siyah korumalarının, beyazlarla çalışmasını sağlıyor. Beyaz bir korumasına İngiltere dönüşü, en sevdiği şekerden getiriyor. “Gökkuşağı ulusu” oluşturabileceğine inanıyor ve yapıyor bunu. Irk ayrımcılığının sembolü olan ve bu yüzden siyahların nefret ettiği Güney Afrika’nın ulusal ragby takımı Springboks’a, siyahların da desteğini alıyor. Burnundan kıl aldırmayan beyazların hakimiyetindeki Springboks kaptanı, gün geliyor takımın sadece 63 bin beyazın değil 43 milyonluk Güney Afrika’nın takımı olduğunu söylüyor. Mandela, Invictus’tan aldığı ilham kaynağını, birbirine düşmanlıktan başka bir şey besleyemeyen insanların üzerine profesyonelce sarıyor.
Kardeşlik ve barış projeleri havada uçuşurken, Türkiye’nin de bir zafere koşması mümkün olamaz mı yani. Değişmesi, değişebilmesi. Biz de içimizden bir Nelson Mandela çıkaramaz mıyız yani. Olamaz mı yani, olamaz mı… Yok mu bizim hiç ilham kaynağımız… Ben, Mandela’nın hapisteyken okuduğu Invictus şiirini çevirip, yazıyorum buraya. Kimbilir, birilerine ilham kaynağı olur yeniden…
"Üzerime çöken geceden başka / Kapkaradır o çukur da boydan boya.
Hangi Tanrılar bahşetmiş bilmem ama / Şükrederim yenilmez ruhum için onlara.
Feleğin pençesine düştüğüm anda / Ne irkildim, ne de sızlanıp durdum.
Kaderin kılıcı tepeme bindiğinde / Kana bulandı da başım, eğilmedi hiç boynum.
Gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde / Görünmez hiçbir şey, gölgenin dehşetinden sonsuz
Bunca senelerin tehdidinde, gölgesinde / Çalsınlar da kapımı, bulsunlar beni korkusuz.
Dar olmuş ne fark eder kapının kendisi / Çetinse cezam, fark eder mi zindanı.
Benim, kendi kaderimin efendisi./ Benim, kendi ruhumun kaptanı."
25 Şubat 2010 Perşembe
Bond çanta, Sharon Clark, Büyükelçi Jeffrey, Melis Sökmen... Jazz never ends
Ankara’da ‘bond çanta’ devrine girilmiş, ben halen caz konserlerinde boy gösteriyorum. Oysa ki cümle alem, öğleden beri o bond çantalarda neler olduğunu öğrenmek için çırpınıyor. Tamam itiraf ediyorum, ben de çok çırpındım ama fayda yok. Kolay tabi, Ergenekon demek, tutuklu askerler demek, darbe olacak mı olmayacak mı diye fal açmak… Nerde, ayrıntılar nerde…Durun, ben şimdi şu güzelim caz konser programımı da bir tamamlayayım, darbe olaylarının ayrıntısına daha bir heyecanlı giriş yaparım belki.
Fotoğrafta yanımda duran kara kadın var ya, tam bir efsane. Washington’un önde gelen Afro-Amerikan kadın vokalistlerinden Sharon Clark. Ödüllü bir caz sanatçısı. Dünya çapında konserler veriyor. Bu kez Amerikan’ın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in evinde bizim için söyledi. Ama ne caz. Gerçek caz. Yüzde yüz caz. Kendisine de bizim cazdaki meşhur ismimiz Melis Sökmen eşlik etti. Arkada nefis bir orkestra var. Davul; Emre Kartari. Lyle Link; saksafon. Bu çikolata tadındaki saksafonu bir daha yemek isteyenler Cuma akşamı Türk Amerikan Derneği’nin yolunu tutacaklar. Kendisi orda olacak. Hem de Sharon Clark ve diğerleriyle. Piyano’da Skip Gailes. Bas: Matthew Hall.
Evet mutsuzum. Fotoğrafta, kara kadın ve ben çok yalnız kaldık. Ama ne mümkün, tüm orkestrayla ve Melis Sökmen’le fotoğraf çektirmek. Büyükelçi Jeffrey’in evindeki tüm konuklarla tek tek ilgilenmek zorundalar. Tıpkı, tüm Türkiye’yle ilgilendikleri gibi. Şehir, şehir gezip konserler veriyorlar birlikte. Kim demiş, yurdum insanı caz sevmez diye. Kara kadın, kara cazcı Sharon Clark diyor ki: “Türkler bize bayılıyor, biz de Türklere”.. Şu bond çanta işini geçersek, galiba ‘olduk’ biz, ‘olduk’… Türkler olarak, topluca ‘olduk.’
Bu orkestra ve kara kadın için aslında ‘Sharon Clark Beşlisi’ diyorlar. Ben de öyle desem iyi olacak. Nassı bir güzel tat, nassı güzel bir tını bıraktınız da kulağımızda, içimizi açtınız. Karalar içindeki ben, bırakıyorum yarından itibaren ‘Back to Black’ şarkısını söylemeyi. Tamam söyleyeceğim: I love your smile…
Büyükannesi Afrikalı olan Melis Sökmen, önümüzdeki hafta İzmir’e gidip konser vereceklerini anlatıyor heyecanlı, heyecanlı. Türk dinleyicisinin duygusallığı, hem Sharon Clark’i hem Melis’i mestediyormuş, Siz de bizi mestettiniz tabii. Büyükelçi Jeffrey diyor ki, “Yarın akşam Türk Amerikan Derneği’nde buluşalım”…. Why noooot… Niçin olmaz ! Ah Victoria, keşke sen de gelebilsen...
Türkiye’de yargı, hükümet, asker savaşının tam can alıcı noktasında çantalar açıldı bugün. Hem Başbakan Erdoğan hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ aldılar bond çantalarını ellerine Çankaya Köşkü’ne çıktılar. Cumhurbaşkanı Gül, 3’lü zirve yaptı savaşın ortasında. “Savaş bitti mi” sorusundan kurtulamıyordu caz konserine gelenler. “Savaştan pek emin değilim de, sanırım caz hiç bitmeyecek” dedi, adının açıklanmasını istemeyen üst düzey bir haber kaynağı…. ! Caz bitmeyecek…
24 Şubat 2010 Çarşamba
"Şiddetin ne hoooooş.... Amerika... !"
"Şiddetin ne hoooş. Ne güzel şevkatin. Sevdikçee, sevesimmm geliyooorrr"... Ooof, of. Şimdi, "Nerdesin Levent Yüksel? Nerdesin Beyoğlu Hayal Kahvesi?" diye kafamı bilgisayara, duvara vurasım var ama yeri değil. İyi de, nedir bu şarkı? Bak, bak! Nasıl da güzel söylüyor: Fırtınaaaam, felaketim, hasretimmmm... Şarkı İran'dan geliyor arkadaşım. Ben, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) diyorum, o tutturuyor Amerika diye. Şiddetin de, şevkatin de kaynağının Amerika olduğunda ısrar edip, şarkıyı sürdürüyor: Şiddetin ne hoooş....
Ne uğraşacağım ya. Memlekette asker-sivil-yargı birbirine girmiş, kimin ne yaptığını merak eden gözlerde ülkenin geleceğine dair fer kalmamış, ben de oturup İran'a nükleer açıklamalarda bulunacağım. Haddime mi düşmüş. İyi ki de, bir kalkıp Amerika'nın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'ndaki(UAEK)temsilcisi Glyn Davies'in Türk Dışişleri'nde yaptığı toplantılardan sonra Türkiye'nin entellektüelleriyle gerçekleştirdiği yuvarlak masa toplantısına katılmışım. Neymiş efendim, toplantıda ne olup bittiğini, önüne geleni 'ti-ye' almakta başarılı İran'lı diplomata anlatacakmışım. Toplantıdan çıkanları, okuduğu haberlerden tam da anlamamış, ya da anlamıyormuş gibi yapan bu arkadaşa kısa bir özet geçerken üstünde durduğum en önemli mesaj, Amerika'nın İran'a baskı konusunda 3. ve son kırmızı düğmeye bastığıydı. Glyn Davies'in mesajıydı bu: "Şimdi, İran'a aktif olarak baskı aşamasında olmalıyız"
Bir taraf tutturmuş 'nükleer faaliyette, faaliyet" diye, bir taraf tutturmuş "Yaptırım da, yaptırım" diye. Algı böyle. Ama diyor ki Amerika'lı Davies, "Biz burada sadece Amerika adına konuşmuyoruz. Uluslararası toplum adına konuşuyoruz. Sadece biz değil, tüm dünya rahatsız İran'dan." Ama neden toparlanılıp da, bir türlü yaptırıma gidilemiyor. İran'lı taraftan "Birlik görüntüsü yalan. Sorun bakalım; Rusya, Çin yaptırımdan yana mı.." Oooo, bir de güzelim Türkiye var. Diplomatik çözüm ustası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var. Çalışkanlığıyla sınır tanımıyor. Tutturdu, krizi çözecek. Bir çözse de görsek, keşke. Böylesi bir Davutoğlu'muz var. Kendini Türkiye ve çevresindeki olup bitenleri anlamaya adamış İngiliz bir diplomat arkadaşımın dilinden, "Hiç uyumayan. Dünyayı kurtaran adam o." Offff... nedir bu nükleer kriz... O taraf, bu taraf, beri taraf...Yoksa bende mi takılsam, şu İran'lının şarkısına.... "Şiddetin ne hoooooş,,,,ne güzel şevkatinnnnn....."
Ne uğraşacağım ya. Memlekette asker-sivil-yargı birbirine girmiş, kimin ne yaptığını merak eden gözlerde ülkenin geleceğine dair fer kalmamış, ben de oturup İran'a nükleer açıklamalarda bulunacağım. Haddime mi düşmüş. İyi ki de, bir kalkıp Amerika'nın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'ndaki(UAEK)temsilcisi Glyn Davies'in Türk Dışişleri'nde yaptığı toplantılardan sonra Türkiye'nin entellektüelleriyle gerçekleştirdiği yuvarlak masa toplantısına katılmışım. Neymiş efendim, toplantıda ne olup bittiğini, önüne geleni 'ti-ye' almakta başarılı İran'lı diplomata anlatacakmışım. Toplantıdan çıkanları, okuduğu haberlerden tam da anlamamış, ya da anlamıyormuş gibi yapan bu arkadaşa kısa bir özet geçerken üstünde durduğum en önemli mesaj, Amerika'nın İran'a baskı konusunda 3. ve son kırmızı düğmeye bastığıydı. Glyn Davies'in mesajıydı bu: "Şimdi, İran'a aktif olarak baskı aşamasında olmalıyız"
Bir taraf tutturmuş 'nükleer faaliyette, faaliyet" diye, bir taraf tutturmuş "Yaptırım da, yaptırım" diye. Algı böyle. Ama diyor ki Amerika'lı Davies, "Biz burada sadece Amerika adına konuşmuyoruz. Uluslararası toplum adına konuşuyoruz. Sadece biz değil, tüm dünya rahatsız İran'dan." Ama neden toparlanılıp da, bir türlü yaptırıma gidilemiyor. İran'lı taraftan "Birlik görüntüsü yalan. Sorun bakalım; Rusya, Çin yaptırımdan yana mı.." Oooo, bir de güzelim Türkiye var. Diplomatik çözüm ustası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var. Çalışkanlığıyla sınır tanımıyor. Tutturdu, krizi çözecek. Bir çözse de görsek, keşke. Böylesi bir Davutoğlu'muz var. Kendini Türkiye ve çevresindeki olup bitenleri anlamaya adamış İngiliz bir diplomat arkadaşımın dilinden, "Hiç uyumayan. Dünyayı kurtaran adam o." Offff... nedir bu nükleer kriz... O taraf, bu taraf, beri taraf...Yoksa bende mi takılsam, şu İran'lının şarkısına.... "Şiddetin ne hoooooş,,,,ne güzel şevkatinnnnn....."
19 Şubat 2010 Cuma
No Erzurum, No Erzincan... I'm in love with jazz in Banana Republic
Neyse ki, bir 'ilk görüşte aşk' tekrarıyla yumuşadı da ruhum, bütün kimyamı ele geçirmek üzere olan 'muz' tadından kurtuldum. Çürük muz tadı çekilir gibi değil. Ey aşk, sevgili aşk ! Sen her yerde her zamanda kutsalsın, ama 'muz cumhuriyeti' memleketimde daha bir kutsalsın.
"Muz cumhuriyeti" deyip de, haksızlık mı ediyorum güzelim memleketime diye acı acı sordum kendime üstelik günlerdir. "Hilal, bu ne karmaşa. Neler oluyor" sorularına makul ve mantıklı yanıtlar vermeye çalıştım. Sorular bir o kadar yabancı, bir o kadar iğneleyici geliyordu benim her 'kem-küm' açıklamamda. Olmuyordu işte, olmuyordu. Ne dedi, devletin başı? Nasıl yorumladı, Cumhurbaşkanı Gül hazretleri?: "Çıkmaz sokak."
Şu an itibariyle 'özel yetkisi' yok artık onun. Ama daha haftabaşında vardı. Bal gibi vardı. Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal'dı o. Bir soruşturma başlattı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i didik didik aratıp, tutuklattı. Bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Acilen toplandı, bu garip durum üzerine. Başsavcı Osman Şanal'ın 'özel yetkileri'ni elinden aldı. Sonra, savaş çanları. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'la görüştükten sonra dedi ki, "HSYK'nın kararı anayasa ve yasalara aykırıdır. Ortada hukuksuzluk vardır." Sonra, konuşan konuşana. Konuştukça çeşit çeşit incilerine şahit olduğumuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HSYK'yı suçlayıp Türkiye'nin 'yargıçlar devleti' olmadığını söyledi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, adalet bakanının 'kurulu bir zemberek' gibi konuştuğunu. Haaa, onun da sözü var. Muhalefetin ünlü sesi Deniz Baykal'ın. Sevmiyor bu hükümeti. Diyor ki, "Tetikçi yargıç ve savcılar istiyorlar."
Hukuk muş. Demokrasi ymiş. Hukuk muş. Sivil demokrasi ymiş. Siz şimdi hepiniz; hükümet olarak, muhalefet olarak aklı başında insanların size güvendiğini mi düşünüyorsunuz. Tabii gülersiniz, tabii böyle anlamsız anlamsız konuşursunuz, "aklı başında kaç tanesiniz" diye yargılarsınız bizi bir de. Muz Cumhuriyeti'nin zavallı insanlarıyız değil mi, hepimiz. Zavallı olmayanımız da, mutsuz. Hem de çok mutsuz. Eğer sen "çıkmaz sokak" diyorsan, devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Gül...ben gerisine ne diyebilirim.
Evet, seni bu yazıda kirletmemeliyim sevgili aşk. Hem de 'ilk görüşte aşk'...sın sen. Siz de kirletmeyin. Bu güzelim Ankara'da, gidip de 'ilk görüşte aşk'la karşılaşacağınız bir etkinlik var bu günlerde. Haftasonuna kadar aşık olma şansınız var. 13. Ankara Caz Festivali. Kerem Görsev'i, Fahir Atakoğlu'nu kaçırmış olabilirsiniz. Yaşama, ilk günkü gibi heyecanla başlayabileceğinizi hatırlatacak piyanistler de bu ülkeden çıkıyor. "ilk görüşte aşk" dedirtiyorlar insana... Bana bile. Benim gibi Muz Cumhuriyeti'nde çürük muzdan baymış, yabancılara muzun değişik tatlarını anlatmaktan yorulmuş bir zavallıya bile... Nedir bu, nedir?
"Muz cumhuriyeti" deyip de, haksızlık mı ediyorum güzelim memleketime diye acı acı sordum kendime üstelik günlerdir. "Hilal, bu ne karmaşa. Neler oluyor" sorularına makul ve mantıklı yanıtlar vermeye çalıştım. Sorular bir o kadar yabancı, bir o kadar iğneleyici geliyordu benim her 'kem-küm' açıklamamda. Olmuyordu işte, olmuyordu. Ne dedi, devletin başı? Nasıl yorumladı, Cumhurbaşkanı Gül hazretleri?: "Çıkmaz sokak."
Şu an itibariyle 'özel yetkisi' yok artık onun. Ama daha haftabaşında vardı. Bal gibi vardı. Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal'dı o. Bir soruşturma başlattı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i didik didik aratıp, tutuklattı. Bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Acilen toplandı, bu garip durum üzerine. Başsavcı Osman Şanal'ın 'özel yetkileri'ni elinden aldı. Sonra, savaş çanları. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'la görüştükten sonra dedi ki, "HSYK'nın kararı anayasa ve yasalara aykırıdır. Ortada hukuksuzluk vardır." Sonra, konuşan konuşana. Konuştukça çeşit çeşit incilerine şahit olduğumuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HSYK'yı suçlayıp Türkiye'nin 'yargıçlar devleti' olmadığını söyledi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, adalet bakanının 'kurulu bir zemberek' gibi konuştuğunu. Haaa, onun da sözü var. Muhalefetin ünlü sesi Deniz Baykal'ın. Sevmiyor bu hükümeti. Diyor ki, "Tetikçi yargıç ve savcılar istiyorlar."
Hukuk muş. Demokrasi ymiş. Hukuk muş. Sivil demokrasi ymiş. Siz şimdi hepiniz; hükümet olarak, muhalefet olarak aklı başında insanların size güvendiğini mi düşünüyorsunuz. Tabii gülersiniz, tabii böyle anlamsız anlamsız konuşursunuz, "aklı başında kaç tanesiniz" diye yargılarsınız bizi bir de. Muz Cumhuriyeti'nin zavallı insanlarıyız değil mi, hepimiz. Zavallı olmayanımız da, mutsuz. Hem de çok mutsuz. Eğer sen "çıkmaz sokak" diyorsan, devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Gül...ben gerisine ne diyebilirim.
Evet, seni bu yazıda kirletmemeliyim sevgili aşk. Hem de 'ilk görüşte aşk'...sın sen. Siz de kirletmeyin. Bu güzelim Ankara'da, gidip de 'ilk görüşte aşk'la karşılaşacağınız bir etkinlik var bu günlerde. Haftasonuna kadar aşık olma şansınız var. 13. Ankara Caz Festivali. Kerem Görsev'i, Fahir Atakoğlu'nu kaçırmış olabilirsiniz. Yaşama, ilk günkü gibi heyecanla başlayabileceğinizi hatırlatacak piyanistler de bu ülkeden çıkıyor. "ilk görüşte aşk" dedirtiyorlar insana... Bana bile. Benim gibi Muz Cumhuriyeti'nde çürük muzdan baymış, yabancılara muzun değişik tatlarını anlatmaktan yorulmuş bir zavallıya bile... Nedir bu, nedir?
16 Şubat 2010 Salı
Arrivederci Rome....... Büyükelçi Yakıtal, seks ve Dışişleri... "Dış"ımın işleri !
Ali Yakıtal’ı en son yılbaşından hemen sonra Ankara’da toplanan büyükelçiler konferansında görmüştüm. İtalya’nın Ankara Büyükelçisi Carlo Marsili ile yaptığımız Berlusconi sohbetine o da dahil olmuş, Roma’nın havasından suyundan bize de bir yudum sunmuştu. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Roma büyükelçiliği görevinde, iştahla Türk-İtalya ilişkilerine dair projelerini sıralamaya başlamıştı. Pek heyecanlıydı, pek… Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanlığı görevini yaptığı sırada suratına takındığı “Seninle konuşacak 1 dakikam bile yok. Meşgulüm, meşgul” yani “busy adam” tavrından eser yoktu…
Aaaaaa… o da ne? Yakıtal, Ankara’daki büyükelçiler çıkarmasından kısa bir süre sonra gazete manşetlerine konu olmaya başladı. Hem de garip bir seks skandalının tam ortasındaki adamdı, büyükelçiydi, Yakıtal’dı. Roma büyükelçiliğinde beraber çalıştığı kadınlar tarafından ‘cinsel taciz’le suçlanıyordu. Dışişleri Bakanlığı, Yakıtal hakkındaki soruşturmasını sürdürürken Ankara’da da “Bu adam yapar mı, yapmaz mı” tartışmaları, soslanıp soslanıp piyasaya sürülüyordu. “Ne bileyim ben kardeşim, yapar mı?” demeye kalmadan, herkes ortaya bir görüş atıyordu. “Vaaay Hilalcim, sen onun ne askıntı olduğunu bilmezsin” diyenden tutun, “O, yakından çalışır. Yakından çalıştıklarıyla yakından ilgilenir” diyenlerin sesi, gün geçtikçe yükseliyordu. İğrençti, çirkindi. Koskoca insanlar, okumuş yazmış, güngörmüşler, Yakıtal kadınları nasıl taciz eder, etmez onunla ilgileniyordu. Ama adam böyleyse de, bu, konu edilmemeli miydi? Kadın düşmanı, kadını sadece “üstüne bir atlasam yeter” diye gören yönetici tayfasının da haddi bildirilmemeli miydi? (Hem de bir güzel bildirilmeliydi)
13 yılı geride bıraktığım gazetecilik hayatımda kadın-erkek ilişkilerinin iş hayatına ne kadar boktan yansıtıldığı kadar, ne kadar düzgün aktarıldığına da tanıklık ediyorum çoğu zaman. Kendini tartıp, biçemediği için sürekli gözünü başkalarının üzerinden ayıramayanlar için, bir kadınla bir erkeği hemencecik birbirine yamamak kolay çoğu yerde, çoğu zaman. Çoğu yerde, çoğu zaman da, aşk ilişkisiyle iş ilişkisini aynı ortamda yaşayıp, ya aşkını ya da işini birlikte kuvvetlendirmeye çalışanlar var. Ne yazık ki var. Peki ne olacak yani? Bir büyükelçi, beraberinde çalıştığı kadınlara yakınlık gösteremeyecek mi? Diyelim onlarla kahve içemeyecek mi? Ya da ne bileyim, onlarla müzik dinleyemeyecek mi? Konsere gidemeyecek mi? Bu, aradaki çizgi nasıl korunacak?
Tabii ki, medeniyetle. Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, Büyükelçi Yakıtal’ın Roma’daki büyükelçilik görevinden alınıp, merkeze çekilmesine karar verdiği anda Dışişleri’ndeki ‘seks tartışmaları’ başka bir yöne kaymıştı. Efendim, Roma’daki büyükelçilik koltuğu boşalmıştı. Yakında yeni tayin kararnamesi çıkacaktı. Oraya kim gönderilecekti. Daha düne kadar Yakıtal’ın tacizci olup olmadığını tartışanlar, bugün “Büyükelçilik koltuğunu kim kapar acaba” diye sormaya başlamıştı. Heyt beee… Taciz kimin umurundaydı. Devir, yağma dönemiydi. Her işini belden aşağı kültürle yapmaktan asla geri durmayan ‘namuslu Türk’ milletinin gözünde de tacizin tartışması bu kadardı işte. Ben de salak salak kendime ‘medeniyetle’ diye yanıt veriyorum. Konu, adamakıllı konuşulur, tartışılır sanıyorum.
Sonra, Türk toplumundaki kendine güvensizlerin, hasımsızların, kadın düşmanlarının, tacizcilerin hemen her yerde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da olması kaçınılmazdı. Medeniyetin olmadığı her yerde, mümkündü bu. Öyleyse, herkes kendine bir çeki düzen vermeliydi. Mesela, kendini taciz iddialarından korumak için ziyaretçi kadın misafirle oda kapısını kapamadan görüşmenin ‘saygısızlık’ olduğu, kadın ziyaretçiyi sekreterle tanıştırıp da, evdeki hanıma “sor sekretere, bana gelen kadınlar benimle özel şeyler yaşamıyor” yolu açmanın da ‘açıkça sapıklık’ sayıldığı bilinmeliydi. Tabii, medeni alemlerde. Ama çok komik, gerçekten çok komik. İnanın Dışişleri dahil birçok yerde kendine güvenden yoksun erkekler taciz iddialarından korunabilmek için şu yukarda saydığım komiklikleri yapıyor. Ne mi oluyor? Çok komik oluyor, çooook… Pardon ama onların kadınlarla birlikte çalışmadan önce daha çok çizgi film izlemesi, porno dergi bakması, öyle veya böyle bel altını birşekilde tatmin ettikten sonra işe gitmesi gerekiyor. Evet, evet... Kendisine her kahve ikram edeni de 'tacizci' sayan kadınların da, sürekli taciz edilmesi gerekiyor.
Aaaaaa… o da ne? Yakıtal, Ankara’daki büyükelçiler çıkarmasından kısa bir süre sonra gazete manşetlerine konu olmaya başladı. Hem de garip bir seks skandalının tam ortasındaki adamdı, büyükelçiydi, Yakıtal’dı. Roma büyükelçiliğinde beraber çalıştığı kadınlar tarafından ‘cinsel taciz’le suçlanıyordu. Dışişleri Bakanlığı, Yakıtal hakkındaki soruşturmasını sürdürürken Ankara’da da “Bu adam yapar mı, yapmaz mı” tartışmaları, soslanıp soslanıp piyasaya sürülüyordu. “Ne bileyim ben kardeşim, yapar mı?” demeye kalmadan, herkes ortaya bir görüş atıyordu. “Vaaay Hilalcim, sen onun ne askıntı olduğunu bilmezsin” diyenden tutun, “O, yakından çalışır. Yakından çalıştıklarıyla yakından ilgilenir” diyenlerin sesi, gün geçtikçe yükseliyordu. İğrençti, çirkindi. Koskoca insanlar, okumuş yazmış, güngörmüşler, Yakıtal kadınları nasıl taciz eder, etmez onunla ilgileniyordu. Ama adam böyleyse de, bu, konu edilmemeli miydi? Kadın düşmanı, kadını sadece “üstüne bir atlasam yeter” diye gören yönetici tayfasının da haddi bildirilmemeli miydi? (Hem de bir güzel bildirilmeliydi)
13 yılı geride bıraktığım gazetecilik hayatımda kadın-erkek ilişkilerinin iş hayatına ne kadar boktan yansıtıldığı kadar, ne kadar düzgün aktarıldığına da tanıklık ediyorum çoğu zaman. Kendini tartıp, biçemediği için sürekli gözünü başkalarının üzerinden ayıramayanlar için, bir kadınla bir erkeği hemencecik birbirine yamamak kolay çoğu yerde, çoğu zaman. Çoğu yerde, çoğu zaman da, aşk ilişkisiyle iş ilişkisini aynı ortamda yaşayıp, ya aşkını ya da işini birlikte kuvvetlendirmeye çalışanlar var. Ne yazık ki var. Peki ne olacak yani? Bir büyükelçi, beraberinde çalıştığı kadınlara yakınlık gösteremeyecek mi? Diyelim onlarla kahve içemeyecek mi? Ya da ne bileyim, onlarla müzik dinleyemeyecek mi? Konsere gidemeyecek mi? Bu, aradaki çizgi nasıl korunacak?
Tabii ki, medeniyetle. Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, Büyükelçi Yakıtal’ın Roma’daki büyükelçilik görevinden alınıp, merkeze çekilmesine karar verdiği anda Dışişleri’ndeki ‘seks tartışmaları’ başka bir yöne kaymıştı. Efendim, Roma’daki büyükelçilik koltuğu boşalmıştı. Yakında yeni tayin kararnamesi çıkacaktı. Oraya kim gönderilecekti. Daha düne kadar Yakıtal’ın tacizci olup olmadığını tartışanlar, bugün “Büyükelçilik koltuğunu kim kapar acaba” diye sormaya başlamıştı. Heyt beee… Taciz kimin umurundaydı. Devir, yağma dönemiydi. Her işini belden aşağı kültürle yapmaktan asla geri durmayan ‘namuslu Türk’ milletinin gözünde de tacizin tartışması bu kadardı işte. Ben de salak salak kendime ‘medeniyetle’ diye yanıt veriyorum. Konu, adamakıllı konuşulur, tartışılır sanıyorum.
Sonra, Türk toplumundaki kendine güvensizlerin, hasımsızların, kadın düşmanlarının, tacizcilerin hemen her yerde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da olması kaçınılmazdı. Medeniyetin olmadığı her yerde, mümkündü bu. Öyleyse, herkes kendine bir çeki düzen vermeliydi. Mesela, kendini taciz iddialarından korumak için ziyaretçi kadın misafirle oda kapısını kapamadan görüşmenin ‘saygısızlık’ olduğu, kadın ziyaretçiyi sekreterle tanıştırıp da, evdeki hanıma “sor sekretere, bana gelen kadınlar benimle özel şeyler yaşamıyor” yolu açmanın da ‘açıkça sapıklık’ sayıldığı bilinmeliydi. Tabii, medeni alemlerde. Ama çok komik, gerçekten çok komik. İnanın Dışişleri dahil birçok yerde kendine güvenden yoksun erkekler taciz iddialarından korunabilmek için şu yukarda saydığım komiklikleri yapıyor. Ne mi oluyor? Çok komik oluyor, çooook… Pardon ama onların kadınlarla birlikte çalışmadan önce daha çok çizgi film izlemesi, porno dergi bakması, öyle veya böyle bel altını birşekilde tatmin ettikten sonra işe gitmesi gerekiyor. Evet, evet... Kendisine her kahve ikram edeni de 'tacizci' sayan kadınların da, sürekli taciz edilmesi gerekiyor.
9 Şubat 2010 Salı
Vayyyy Serbia...Vayyy Jeremiç... Good luck... Davutoğlu seni yiycek..!
Aman da aman. Samimiyete de bir bakın. Hele şirin Davutoğlu'nun kahkahalarına. Birilerini buluşturdu mu, küsleri barıştırdı mı, ortamda dostluk ve kardeşlik rüzgarları estirdi mi adam mutluluktan uçuyor. Kaçılın bakalım düşmanlar, şeytanlar, oyun bozanlar... Bakan Davutoğlu, bu dünyaya kardeşlik ve barış için geldi. Oklarını bir atar size, feleğiniz şaşar...
Beş aydır oklarını, kardeşlik ve barış topraklarında savaşmayı bir halt zanneden Sırbistan ile Bosna-Hersek yetkililerine atan Davutoğlu, bugün mutluluktan uçmasın da, ne zaman uçsun. Türk Dışişleri'ndeki tarihi 'Fatin Rüştü Zorlu Salonu'nunun kürsüsünde Davutoğlu'nun sağında Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, solunda da Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj var. Sırbistan'la bugüne kadar sadece 'maslahatgüzar seviyesi'nde görüşen Bosna-Hersek, Davutoğlu'nun "Kardeşim; konuşacaksanız, adam gibi konuşun" sözüyle ikna olmuş, Sırbistan'ın güzelim başkenti Belgrad'a büyükelçi göndermeye karar vermiş. Boşnak Bakan Alkalaj, "Offf, oooof" diyor da, başka birşey demiyor sanki. Kolay mı, bu Sırplarla anlaşmak. Balkanlar'ı darmaduman eden adamlarla adam gibi ilişki kurmak. Arkadaşlıkta çok şeker ama diplomaside hart-hurt Sırplarla, nasıl olacak bu işler nasıl. Ama yok, oldu bir kere. Karar alındı. İlişkiler büyükelçi seviyesine çıkarıldı. Davutoğlu da buna öncülük etti. Boşnak Büyükelçi Borisha Arnaut, yakında Belgrad'da.
Sırbistan'ın, Bosna-Hersek'in güzelim başkenti Saraybosna'da zaten bir büyükelçisi varmış. Yani, durum eşitlendi. Bu Sırplar, işi sarpa sarar mı? Yok yok. Davutoğlu'nun sağında kasım kasım kasılan, azcık da 'gencim ve yakışıklıyım' havası atan Sırp Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, "Balkan halklarıyız ve gelecek için birlikte çalışacağız" diyor. Tam bu noktada, "Bana bak, Kosova'yı tanıyacak mısınız" diye sordum kendisine kibarca. O da kibarca, Sırp-Kırp-Hırp duruşundan taviz vermeden "Tabii ki tanımayacağız" diye burun kıvırdı. O zaman niye Balkan halklarından sözediyorsun di mi. Bu Jeremiç'in ciddi bir derse ihtiyacı var. Veeee,,,hiç kurtuluşu yok. Diplomasi dersi vermekte üstüne adam tanımadığımız Davutoğlu'nun eline düştü bir kere. Davutoğlu dedi ki, "Her ay buluşmayı sürdüreceğiz"... Hadi canım Jeremiç, derslerde başarılar. Sıkıysa, Davutoğlu'na da sürekli "Kosova'yı tanımayacağız" diye tuttur da, görelim...
Beş aydır oklarını, kardeşlik ve barış topraklarında savaşmayı bir halt zanneden Sırbistan ile Bosna-Hersek yetkililerine atan Davutoğlu, bugün mutluluktan uçmasın da, ne zaman uçsun. Türk Dışişleri'ndeki tarihi 'Fatin Rüştü Zorlu Salonu'nunun kürsüsünde Davutoğlu'nun sağında Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, solunda da Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj var. Sırbistan'la bugüne kadar sadece 'maslahatgüzar seviyesi'nde görüşen Bosna-Hersek, Davutoğlu'nun "Kardeşim; konuşacaksanız, adam gibi konuşun" sözüyle ikna olmuş, Sırbistan'ın güzelim başkenti Belgrad'a büyükelçi göndermeye karar vermiş. Boşnak Bakan Alkalaj, "Offf, oooof" diyor da, başka birşey demiyor sanki. Kolay mı, bu Sırplarla anlaşmak. Balkanlar'ı darmaduman eden adamlarla adam gibi ilişki kurmak. Arkadaşlıkta çok şeker ama diplomaside hart-hurt Sırplarla, nasıl olacak bu işler nasıl. Ama yok, oldu bir kere. Karar alındı. İlişkiler büyükelçi seviyesine çıkarıldı. Davutoğlu da buna öncülük etti. Boşnak Büyükelçi Borisha Arnaut, yakında Belgrad'da.
Sırbistan'ın, Bosna-Hersek'in güzelim başkenti Saraybosna'da zaten bir büyükelçisi varmış. Yani, durum eşitlendi. Bu Sırplar, işi sarpa sarar mı? Yok yok. Davutoğlu'nun sağında kasım kasım kasılan, azcık da 'gencim ve yakışıklıyım' havası atan Sırp Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, "Balkan halklarıyız ve gelecek için birlikte çalışacağız" diyor. Tam bu noktada, "Bana bak, Kosova'yı tanıyacak mısınız" diye sordum kendisine kibarca. O da kibarca, Sırp-Kırp-Hırp duruşundan taviz vermeden "Tabii ki tanımayacağız" diye burun kıvırdı. O zaman niye Balkan halklarından sözediyorsun di mi. Bu Jeremiç'in ciddi bir derse ihtiyacı var. Veeee,,,hiç kurtuluşu yok. Diplomasi dersi vermekte üstüne adam tanımadığımız Davutoğlu'nun eline düştü bir kere. Davutoğlu dedi ki, "Her ay buluşmayı sürdüreceğiz"... Hadi canım Jeremiç, derslerde başarılar. Sıkıysa, Davutoğlu'na da sürekli "Kosova'yı tanımayacağız" diye tuttur da, görelim...
5 Şubat 2010 Cuma
Caz... Jazz... Caz...
Ankara'da 'caz yapan' çok. Kafa şişiren, beyin patlatan. Hele son döneme bir bakın. Mecliste yumruklar havada uçuşuyor, Başbakan Tayyip Erdoğan 'peygamber mi, değil mi' diye koca koca milletvekilleri birbirine giriyor. Makineli tüfek gibi konuştukça, insanı canından bezdiren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, gidiyor TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu'nun odasını basıyor. Mumcu'ya 'görev nasıl yapılırmış' onu anlattığını zannediyor. Pardon da, yeter artık. Peygamber misiniz, milletvekili misiniz, kadın mısınız, erkek mi... Herneyseniz; caz yapmayın, kafaları karıştırmayın...
Ama bakın, Başkent'te bir konser salonunda sahnede kim var. İyi ki var, iyi ki var. Türkiye'ye gerçek cazı getiren duayen bir isim: İlham Gencer. Arkasında cazda dünyaya nam salmış bir orkestra. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Cazın Kartalları Orkestrası. İyi ki var, iyi ki var. Oh beee, böylelikle memlekete saçma mesajlar saçtıkça nerdeyse mutlu olduklarını düşündüğüm seslerden kurtuluyorum. Demek ki, Ankara'da gerçek cazın kaynağını bulmakta fayda var.
Bilkent Konser Salonu burası. "Besame mucho"ların, "Yavuklu Binnaz"ların, "Fly me to the moon"ların, kulağınızdaki bütün kiri pası temizleyebileceği, sizi soğuk, donuk, hatta ölgün Ankara akşamlarından kurtarabileceği kutsal mekan. 13. Uluslararası Ankara Caz Festivali'ne evsahipliği yapıyor. Tanrımmm, ben ne kadar şanslıyım. Protokol konserinde Cazın Kartalları Orkestrası ve İlham Gencer'le birlikteyim. 85 yaşındaki bu müzik dolu, aşk dolu adam piyanosunun başında harikalar yaratmakla kalmıyor, sahne danslarıyla salonu coşturuyor. "Eveeeet, İlham Bey dünya döndükçe, müzik var. Hayat var" alkışları, onu gerçekten ölümsüz kılıyor. Bırakın Türk Hava Yollarını, Britis Airways'i, Cazın Kartalları Orkestrası'yla uçmadıysanız... siz hiç uçmamışsınız...!
"Caz ve Piyano": Festivalin bu seneki konusu. 20 Şubat'a kadar birbirinden harika konserlerle, Ankara'nın içi bayık havasından gerçekten kurtulma şansınız var. Ankara Caz Derneği'nin özene bezene hazırladığı festival kapsamında dünya çapındaki piyanistlerin yanısıra Türkiye'den de birçok değerli caz sanatçısıyla kavuşma olanağı bulacaksınız. Hey, size söylüyorum. Bırakın televizyonlardaki, gazetelerdeki ya da etrafınızdaki 'caz yapanları'... Kendinizi New York'un dumanlı, karanlık ve efsanevi caz kulüplerinde hissetmek istiyorsanız, yerinizde duramayacağınız anlar yaşamaktan yanaysanız, sadece caza değil, deneysel ve elektronik oluşumlara, caz-fusion türüne, yeni müziklere de ilgi duyuyorsanız.....daha ne duruyorsunuz. Caz başladı. Gerçek caz. Konser biletleri de http://www.mybilet.com/ da satışta.
Ama bakın, Başkent'te bir konser salonunda sahnede kim var. İyi ki var, iyi ki var. Türkiye'ye gerçek cazı getiren duayen bir isim: İlham Gencer. Arkasında cazda dünyaya nam salmış bir orkestra. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Cazın Kartalları Orkestrası. İyi ki var, iyi ki var. Oh beee, böylelikle memlekete saçma mesajlar saçtıkça nerdeyse mutlu olduklarını düşündüğüm seslerden kurtuluyorum. Demek ki, Ankara'da gerçek cazın kaynağını bulmakta fayda var.
Bilkent Konser Salonu burası. "Besame mucho"ların, "Yavuklu Binnaz"ların, "Fly me to the moon"ların, kulağınızdaki bütün kiri pası temizleyebileceği, sizi soğuk, donuk, hatta ölgün Ankara akşamlarından kurtarabileceği kutsal mekan. 13. Uluslararası Ankara Caz Festivali'ne evsahipliği yapıyor. Tanrımmm, ben ne kadar şanslıyım. Protokol konserinde Cazın Kartalları Orkestrası ve İlham Gencer'le birlikteyim. 85 yaşındaki bu müzik dolu, aşk dolu adam piyanosunun başında harikalar yaratmakla kalmıyor, sahne danslarıyla salonu coşturuyor. "Eveeeet, İlham Bey dünya döndükçe, müzik var. Hayat var" alkışları, onu gerçekten ölümsüz kılıyor. Bırakın Türk Hava Yollarını, Britis Airways'i, Cazın Kartalları Orkestrası'yla uçmadıysanız... siz hiç uçmamışsınız...!
"Caz ve Piyano": Festivalin bu seneki konusu. 20 Şubat'a kadar birbirinden harika konserlerle, Ankara'nın içi bayık havasından gerçekten kurtulma şansınız var. Ankara Caz Derneği'nin özene bezene hazırladığı festival kapsamında dünya çapındaki piyanistlerin yanısıra Türkiye'den de birçok değerli caz sanatçısıyla kavuşma olanağı bulacaksınız. Hey, size söylüyorum. Bırakın televizyonlardaki, gazetelerdeki ya da etrafınızdaki 'caz yapanları'... Kendinizi New York'un dumanlı, karanlık ve efsanevi caz kulüplerinde hissetmek istiyorsanız, yerinizde duramayacağınız anlar yaşamaktan yanaysanız, sadece caza değil, deneysel ve elektronik oluşumlara, caz-fusion türüne, yeni müziklere de ilgi duyuyorsanız.....daha ne duruyorsunuz. Caz başladı. Gerçek caz. Konser biletleri de http://www.mybilet.com/ da satışta.
2 Şubat 2010 Salı
Kardeşim KOSOVA,,,, güzel KOSOVA.... My dear brother...
Bugün, Prizren’in ortasındaki güzelim çeşmeden su içtim yeniden. Bağdaş kurdum alüminyum bir sininin kenarına, börek yedim. Kıymalı kol böreği. Yanında çay. “Hoşgeldin” dedi Türk kardeşlerim. Sarıldıkça kardeş kokan göğüslerine, dedemin dedelerine sarıldım. Akraba çıktık, komşu çıktık birbirimize. İncecik parmaklarıyla işledikleri telkariler, boynumun en güzel süsü. El emeği göz nuru kilim, paha biçilmez servetim. Merhaba Prizren, Merhaba Mamuşa… Merhaba Kosova, Merhaba…
Yaaa, hastalıktan kalkmaya çalışıyorum ya, hayat da bana güzel sürprizler yapıyor böyle. Kosova’ya bayılan ben, kalktım gittim Çankaya Köşkü’ne. 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu, tam karşımda, Cumhurbaşkanı Gül’le birlikte. “Lost” misali flashback’ler yaşıyorum. Buram buram insan kokan Kosovalılar’a sarıldığım anlara dalıyorum. Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Boşnakça sözcükler dolaşıyor dilimin ucunda. Balkanlar’da yaşanan kanlı savaşlar yüreğimi burkuyor. Ama işte bağımsız bir cumhuriyetin; Kosova Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı var karşımda. Bağımsızlığını daha iki yıl önce ilan etmiş ve bu süre içinde 65 ülke tarafından babalar gibi tanınmış bir Kosova’yı düşlüyorum. Yine yeşillikler, yine çam kokusu, yine dağlar, yine özgürlükler içinde.
Rusya, Yunanistan, Kıbrıs, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan’ın dışında neredeyse cümle alem tanıyor Kosova’yı. En son Suudi Arabistan bile Kosova’ya “Helal olsun size” notu çekmiş ve Kosova’yı tanıyan 65. ülke olmuş. ABD, NATO ve AB’nin Kosova’yı tanıyıp da, bu yukarıdaki 6 aklı evvelin niye Kosova’yı tanımadığına dair kısa bir özet de istersiniz siz şimdi.
Efendim; Kıbrıs ve Yunanistan, Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkıyor çünkü Kosova'nın, KKTC’ye örnek olacağı telaşını yaşıyor. (Yaaa, duyun… Adi bunlar). Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen Dağlık Karabağ’a örnek olacağını düşünüyor. (Yazık bu Azerilere…) İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korkuyor. Rusya ise batılı devletleri ‘ikiyüzlülükle’ suçladığından tanımıyor Kosova’yı. Abhazya, Güney Osetya ve Kuzey Kıbrıs’ı tanımayan batının, Kosova’yı tanımasına haşmetli Putin amcamız ne diye karşı çıktı biliyor musunuz: “40 yıldır KKTC’yi tanımadınız, Kosova’yı hop diye tanıdınız. Bundan utanın”…. Bu Rusya var ya,,, tam çakal…Sen sanki çok tanıdın KKTC’yi…!
Bugün Kosova’da ne kadar Türk olduğu kesin bilinmiyor. Sırpça ve Arnavutça’nın resmi dil olduğu bu bölgede Türkçe de, Boşnakça da, Romaca da var. Biraz Makedonca da. Buram buram Balkanlar. Ayağınızı basın o topraklara “Ahan da, bunlar da kardeşlerim” diye bağrınıza doya doya basacağınız insanların bölgesi. Ah bir de bu kinler, bu kan davaları, bu kirli tarih, bu kirli ezber olmasa. Geçmişin acıları, kötü kokuları silinse… Türkiye ve Kosova, bunun için çalışacaklar ama arkalarında ABD ve AB olsa bile iş çok zor, çok zor. Tarihe kan bulayıp, öfke ve intikamla gelecek kuşaklara aktaranlar utansın.
Sevgili Goran, seni çok seviyorum. Goran, Kosova’da yaşayan Sırp arkadaşımdı, Amerika’yı hep birlikte turladığımız sırada. Kosova’yı tanıdığı için Türkiye’ye ateş püskürüyordu. Geçmişin lekelerinden arınamamış, çarşafını değiştirememişti kimyasının. Sonra, benim Slav diyarından diplomat arkadaşlarım var Ankara’da. Onlarda bile, bir kin, bin kin. “Kimse Sırbistan’a yanlış yapamaz da, yapamaz” diye tutturmuşlar. Kaç kahve içtik, bana güzel olduğumu ama yanlış düşündüğümü söylemekten vazgeçmiyorlar. Demek ki, çocuklarımıza adam gibi öğretmeliyiz tarihi. Sırp kardeşlerimizin içlerini Müslümanlara karşı öfkeyle dolduranlar, müslümanları ‘öcü’ gösteren tarih kitapları utansın. Yeni çalışmalar başladı, tarih kitaplarını düzeltmek için aslında karşılıklı. Haydi, haydi tarihi kendine yontanlar, bir daha bu sınıfa girmesin.
Yaaa, hastalıktan kalkmaya çalışıyorum ya, hayat da bana güzel sürprizler yapıyor böyle. Kosova’ya bayılan ben, kalktım gittim Çankaya Köşkü’ne. 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu, tam karşımda, Cumhurbaşkanı Gül’le birlikte. “Lost” misali flashback’ler yaşıyorum. Buram buram insan kokan Kosovalılar’a sarıldığım anlara dalıyorum. Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Boşnakça sözcükler dolaşıyor dilimin ucunda. Balkanlar’da yaşanan kanlı savaşlar yüreğimi burkuyor. Ama işte bağımsız bir cumhuriyetin; Kosova Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı var karşımda. Bağımsızlığını daha iki yıl önce ilan etmiş ve bu süre içinde 65 ülke tarafından babalar gibi tanınmış bir Kosova’yı düşlüyorum. Yine yeşillikler, yine çam kokusu, yine dağlar, yine özgürlükler içinde.
Rusya, Yunanistan, Kıbrıs, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan’ın dışında neredeyse cümle alem tanıyor Kosova’yı. En son Suudi Arabistan bile Kosova’ya “Helal olsun size” notu çekmiş ve Kosova’yı tanıyan 65. ülke olmuş. ABD, NATO ve AB’nin Kosova’yı tanıyıp da, bu yukarıdaki 6 aklı evvelin niye Kosova’yı tanımadığına dair kısa bir özet de istersiniz siz şimdi.
Efendim; Kıbrıs ve Yunanistan, Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkıyor çünkü Kosova'nın, KKTC’ye örnek olacağı telaşını yaşıyor. (Yaaa, duyun… Adi bunlar). Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen Dağlık Karabağ’a örnek olacağını düşünüyor. (Yazık bu Azerilere…) İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korkuyor. Rusya ise batılı devletleri ‘ikiyüzlülükle’ suçladığından tanımıyor Kosova’yı. Abhazya, Güney Osetya ve Kuzey Kıbrıs’ı tanımayan batının, Kosova’yı tanımasına haşmetli Putin amcamız ne diye karşı çıktı biliyor musunuz: “40 yıldır KKTC’yi tanımadınız, Kosova’yı hop diye tanıdınız. Bundan utanın”…. Bu Rusya var ya,,, tam çakal…Sen sanki çok tanıdın KKTC’yi…!
Bugün Kosova’da ne kadar Türk olduğu kesin bilinmiyor. Sırpça ve Arnavutça’nın resmi dil olduğu bu bölgede Türkçe de, Boşnakça da, Romaca da var. Biraz Makedonca da. Buram buram Balkanlar. Ayağınızı basın o topraklara “Ahan da, bunlar da kardeşlerim” diye bağrınıza doya doya basacağınız insanların bölgesi. Ah bir de bu kinler, bu kan davaları, bu kirli tarih, bu kirli ezber olmasa. Geçmişin acıları, kötü kokuları silinse… Türkiye ve Kosova, bunun için çalışacaklar ama arkalarında ABD ve AB olsa bile iş çok zor, çok zor. Tarihe kan bulayıp, öfke ve intikamla gelecek kuşaklara aktaranlar utansın.
Sevgili Goran, seni çok seviyorum. Goran, Kosova’da yaşayan Sırp arkadaşımdı, Amerika’yı hep birlikte turladığımız sırada. Kosova’yı tanıdığı için Türkiye’ye ateş püskürüyordu. Geçmişin lekelerinden arınamamış, çarşafını değiştirememişti kimyasının. Sonra, benim Slav diyarından diplomat arkadaşlarım var Ankara’da. Onlarda bile, bir kin, bin kin. “Kimse Sırbistan’a yanlış yapamaz da, yapamaz” diye tutturmuşlar. Kaç kahve içtik, bana güzel olduğumu ama yanlış düşündüğümü söylemekten vazgeçmiyorlar. Demek ki, çocuklarımıza adam gibi öğretmeliyiz tarihi. Sırp kardeşlerimizin içlerini Müslümanlara karşı öfkeyle dolduranlar, müslümanları ‘öcü’ gösteren tarih kitapları utansın. Yeni çalışmalar başladı, tarih kitaplarını düzeltmek için aslında karşılıklı. Haydi, haydi tarihi kendine yontanlar, bir daha bu sınıfa girmesin.
27 Ocak 2010 Çarşamba
Aşık Hollandalı... Ik hou van jou
Zamanın birinde, hani belki de çok gerilerde değil Katoliklerle Protestanların birbirini neredeyse 'kan düşmanı, can düşmanı' gördüğü dönemlerde, güzel genç bir Hollandalı kız, aşık oluyor. Kime? Protestan bir delikanlıya. Tabii ki aşkına bir türlü kavuşamıyor. Çünkü kızımızın ailesi Katolik. "Haaaaşa" diyor aile büyükleri. Bir protestanla bir katolik asla evlenemez. Kızımız ne yazık ki, kendisi gibi bir katolikle evleniyor sonunda. O güzelim aşk, Katolik-Protestan çatışmasının kurbanı oluyor. Kızımızın torunlarından biri, büyüyor, kocaman adam oluyor, diplomat oluyor, sonra da politikacı. Bugün de bakan. Adı Frans Timmermans. Hollanda'nın Avrupa'dan Sorumlu Devlet Bakanı. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz 'aşık-aşık' bakışlı adam. Tam ortadaki yani.
Sabahın köründe uyanıp, Bakan Timmermans'la kahvaltı için Hollanda'nın Ankara Büyükelçisi Jan-Paul Dirkse'nin rezidansına koştum. Hiç kişisel hikayelere girmek istemese de, okuduğunuz üzere büyükannesinin 'buruk' aşk hikayesinden ayrıntılar koparmayı başardım. "Çok mu önemli, bu mu haber?" diye burun kıvırırsanız, fena çuvallarsınız. Dinleyin bakalım... Hani arada Avrupa'da İslamofobia (İslam korkusu) tavan yapıyor ya, siz de gazeteleri açıp "Vay anasını, adamlara bak, müslümanlara takmışlar kafayı. Her müslüman da terörist olmaz ki canım. Sıyrık bunlar" diyorsunuz ya, bu kimyasında 'kırık bir aşkın' küllerini barındıran Bakan Timmermans da, İslamofobia'nın neden durup durup, Avrupa'da tavan yaptığına sürekli kafa yormuş bir adam. Araştırmalar yapmış, makaleler yazmış.
İçli içli "Büyükannem, protestan aşkıyla evlenemedi" diyor ve sonra ekliyor: "Avrupa'da din çatışması çok insanı canından bezdirdi, din olgusunu tabulardan kurtarmamız çok zaman aldı." Ahan da, tabular. Ahan da körolasıca Ortaçağ karanlığı. Zaman zaman sokakta türbana dolanmış, sadece gözlerini seçebildikleri bir tip görünce Hollandalılar, birdenbire geçmişteki korkularını hatırlıyorlar. "Bu öcü müdür, kaçalım buradan" diye birbirlerine fısıldıyorlar. Ama belki o türbanlının öcülükle falan hiç ilgisi yok. Kendi halinde bir öcü. Zararsız öcü. Ama ülkede 372 bin müslüman Türk, diğer göçmenler; yani Surinamlar, Faslılar, Endonezyalılar var ya. Ve hepsi müslüman ya. 1 öcü gördün mü, bütün müslümanlar öcü oluyor. Hem sen o türbanlıyı niye öcü görüyorsun? "Hollandalılar, bazen konuşamadıkları kişilerden korkuyor" diyen Timmermans, bu birdenbire kendini gösteren korkunun kaynağının da geçmişteki korkular olduğunu söylüyor. Katolik-Protestan çatışmasından korkmuşlar ya bunlar, genlerine nüfuz etmiş bu korku. Arada sapıtıyorlar. Farklılıkları algılamakta zorlanıyorlar. "Biz sokakta bir öcü gördüğümüzde, hemen onu yargılıyor muyuz" di mi ama... Yoook, hiç yargılar mıyız biz... Daha beterini yaparız... Kendini çok demokrat zanneden, aklınca Kemalist olduğunu düşünen bir tip çıkar, utanmadan "Asın bunları, asın" bile der... Yani, Hollandalı sapıtıklardan Türkiye'de daha çok bulursunuz. İsterseniz, giyinin bi öcü gibi başınıza neler gelecek görün.
Kafanız karıştıysa ortalığı bir kontrol edin isterseniz. "Kim Kemalist, kim değil" testi yapacağınıza, "Kim anlayışlı, kim empati yapabiliyor, kimin farka toleransı var" testi yapın. Timmermans yapmış bu testi: Geçmişin acılarını yeniden yaşamanın gereği yok. İnsanları kamplara ayırmanın cahilliğine düşmememiz lazım. Öcü sandığınızı önce bir anlamaya çalışın bakalım. Belki dost çıkacak size. Belki onu, çok farklı olduğu için seveceksiniz. Kimse kimseye zarar vermediği sürece, her farklı bireyin birarada yaşama lüksü var. BEĞENMEYEN BEĞENMESİN KARDEŞİM. Neyse; yobazlıkta, kabalıkta yalnız değil demek ki Türkiye'nin 'züppeleri'... Onlardan Avrupa'da da var. Hem de çok var...
24 Ocak 2010 Pazar
Unutmadık, seni unutmayacağız UĞUR MUMCU
Uğur Mumcu öldürüleli o zaman daha 2 yıl olmuştu. Şimdi olmuş 17 yıl. 1995’te ben ve benim gibi bir grup gazeteci adayı, ‘demokrasi, hak ve hukuk’ sisteminin Türkiye’ye yerleşmesi için Uğur Mumcu’nun yolundan gitmeye karar vermiştik. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın öğrencisi olduk kararlıca. Ülkemize, bizi yönetenlere ne kadar kırgın ve kızgınsak, bir o kadar idealisttik, heyecanlıydık. Özgürlük ve demokrasi yolunda yeni açmaya başlamış karanfillerdik. (Ne oldu, kalmadı mı heyecan, idealizm?) diye yazının daha ilk başında atlayanlar olabilir diye hemen söyleyeyim. Bu ülkeye demokrasinin yerleşeceği umudunu biz yitirmedik. Kırıldık, tökezledik, ağladık, uykusuz kaldık ama ümidimizi yitirmedik. Yitirdiğimiz gün öleceğimizi biliyoruz. Uğur Mumcu’nun “UNUTMA BİZİ” diye seslenişi çok daha anlamlı, çok daha kanlıdır bizim yüreğimizde, bu yüzden. Bugün geride kaldıysa da 17 yıl, Uğur Mumcu bizim için çok daha yakındır. Kimisi gazetecidir, kimisi bankacı. Kimisi sigorta yapar, kimisi doğacı. Ama hepsi özünde İNSAN’dır. Gerçek insan. Hepsi özünde, bir karanfil koymuştur Mumcu’nun kalbine, bir mum yakmıştır aydınlığa.
Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda sayıların önemi var mıydı peki bugün? Kaç kişi toplanmıştık. Kaç mum yanıyordu aydınlığa. “Unutmadık, unutturmayacağız” diye haykıran kaç kişiydik. Yabancı birçok arkadaşımın “Ankara’nın gettosu” diye tanımladığı Gaziosmanpaşa’nın yarısı bile yoktu belki sokakta. Katiller mutlu muydu bu tablodan. Sokak, cinayetin üzerinden yıllar geçtikçe biraz daha boşalıyordu. Katiller mi nam salıyordu bu ülkede. Uğur Mumcu’nun “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” sesi dalga dalga yayıldıkça hoparlörden, katillerin bu ülkede belki her geçen yıl daha fazla cirit attığını hatırlatan görüntüler gözümün önünden saniye saniye geçiyordu. Yalnız mıydım yani, bu yalnız sokakta. Ben bir başına mıydım. 10 tane miydim, 10 bin tane mi. 100 bin tane miydim, 100 milyon tane mi? Bu ülkede sayıların önemi var mıydı? Nitekim, gün geldi bir demokrasi kahramanı milyon tanemize bedel oldu. Nitekim, öyle bir kahramandı ki, öyle bir gazeteciydi ki, öyle bir demokrasi aşığıydı ki, Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te, tam da evinin önünde bombalı suikaste kurban gitti. Öldürüldü, vuruldu. Koskoca devlet, koskoca Türkiye Cumhuriyeti onun katillerini bulamadı. 17 yıldır bulamadı. Öyleyse sayıların canı cehenneme. “3 müsün, 5 misin” değil… “İnsan mısın, demokrasi aşığı mısın, hak ve hukuktan yana mısın” bunun adı.
Belki bundan konuşmadı Güldal Hanım. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ilk öğrencileri olduğumuzda, bizi Uğur Mumcu’nun çalışma odasında ağırlayıp “Sizin demokrasi için yakacağınız bir mum ışığına bile ihtiyacımız var” diyen Güldal Mumcu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bugünkü başkan vekillerinden Güldal Mumcu. Bu meclisin ana muhalefet partisi CHP’nin İzmir milletvekillerinden Güldal Mumcu. CHP’nin sanki ölmez başkanıymış gibi sessizce sokağa girip, Uğur Mumcu’nun evinde Güldal Hanım’a başsağlığı dileğinde bulunan, sonra da sessizce sokaktan çıkan Deniz Baykal da konuşmadı. “Katiller nerede” sorusu, suikastin üzerinden geçen 17 yıldan sonra anlamını yitirmişti belki. Herkes biliyordu ki, katiller sokaklarda cirit atıyordu. Çok mu küçük, çok mu sessiz, çok mu anlamsız bir anma töreniydi bu yoksa. Yoksa ben demi aradan geçen 17 yılın kurbanı oluyordum. Kalbimdeki ağrıyla yaşamayı öğrenmiş miydim bu ülkede? Demokrasi yalanı, demokrasi açığı, demokrasi acısı alışkanlıklarımız arasına mı girmişti. Yalan yanlış demokrasi, bize normal mi gelmeye başlamıştı. Kanıksamış mıydık? Ne yani, böyle, katillerle dizdize yaşayıp gidecek miydik, gün gelip asılacak mıydık. Bu kadar mıydı bu ülke?
Beni allak bullak eden bir 24 Ocak günü, katillerin yine kutlu günüydü. Sonra gözlerimi, kan kırmızısı karanfillere, ısrarla yanan mumlara çevirdim. En yakın arkadaşım, kardeşim Ayşe halen fotoğraf çekiyordu. Mumlar yandıkça, gözyaşlarımın kuruduğunu hissettim. “Bir keskin kalem, bir kırık gözlük”tüm ben, yüreğim pır pır etti. Ayşe’nin fotoğraf makinesinde bir 24 Ocak albümümüz vardı işte. Unutmamak için yeterli cephanemiz vardı yani. Katiller, umudumuzu öldüremeyecekti, öldüremeyecekti…
19 Ocak 2010 Salı
Hrant için, ADALET İÇİN....
“Ama ben gidemem ki. Burası benim ülkem, canım ciğerim. Benim de İstanbul’um” diyen telefondaki Hrant sesini, Dink ve dingin duruşunu tıpkı 3 yıl önce olduğu gibi bugün de kana kana içime çektim. “Sakın üzülme, ağlama. Yaz, konuş, sorgula, unutma. Unutma ki, sesimiz geleceğe taşınsın” tembihi, benim Türkiye’de demokrasi arayışıma can oldu çoğu zaman. Son 3 yıldır ne zaman tökezlesem aklıma geldi o. Bir başka geldi. 17 yıl önce yine demokrasi katillerinin kan kustuğu, Uğur Mumcu’yu susturduğu zamandan sonra yaşadığım ‘gel-git’lerin ardından Hrant Dink, bambaşka geldi. Türkiye; ne 17 yıl öncesinin ülkesiydi, ne demokrasi katillerinin amip gibi çoğaldığı bir gezegendi. Öyle sanıyordum ki, demokrasi için tartışıyoruz. Reform istiyoruz diyordum ki, 19 Ocak 2007’de Hrant Dink öldürüldü. Kendi İstanbul’unda, kendi ülkesinde, kendi gazetesi Agos’un önünde, başının arkasına ateş edilerek öldürüldü.
Belleğini sağlam tut ki, sen de unutmanın ya da unutulmanın halen marifet sayıldığı bu ülkede demokrasi katillerinin ekmeğine yağ sürme Hilal: Dink’in ölümüyle sonuçlanan olaylar Agos’ta Sabiha Gökçen’in binlerce Ermeni yetimden biri olabileceğine ilişkin haberle başladı. Haberden sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılan Dink’in, valilikteki görüşmesinden sonra verilen bir şikayet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından bir yazısı için ‘Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla, Türkiye’nin başına örmedik çorap bırakmayan Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden dava açıldı. “Türklüğü aşağıladığı” sayıldığı için Dink, sürekli ama sürekli tehditler aldı, protesto edildi, ‘bölücülük’ suçlamalarının hedefi oldu. 2004’te başlayan bu olaylar, 2007’ye kadar sürdü. 19 Ocak 2007’ye. Ve Dink, o gün gazetesinden çıkışında başına ve boynuna isabet eden üç kurşunla hayatını kaybetti. Bir isim bulundu. Genç bir isim. Ogün Samast. Beyaz beresi moda bile oldu, ‘ülkücü’ diye adlandırılıp da aslında demokrasi katillerinin oyuncağı olan gençler arasında.
Türkiye’nin o günlerde reform treninde ‘hızla’ yol aldığını iddia eden devlet görevlileri halen görevlerinde. Evet, biz de umutluyduk reformlar yolunda. Hrant’ın arkadaşları olarak cinayetler aydınlansın istedik bu ülkede. Umudumuzu o yüzden yitirmedik. O yüzden ‘reform treni'nden hiç inmek istemedik, inmeyeceğimize inandık. Kırıldık, yorulduk ama inancımızı yitirmedik. Arkadaşımız Hrant için, Türklüğün ‘ırkçılık’la yoğrulmadığına inanan gerçek Türkler için, kardeşlik içinde yaşarken ‘Sen Ermenisin’ diye kimseyi dışlamayı aklının ucundan bile geçirmeyenler için, kardeşliğimizi geleceğe taşımaya and içenler için, inancımızı hiç yitirmedik… Hiç yitirmedik… Öyleyse katili bulun… Hrant için, adalet için bulun. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmi görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çekip ve dağıtanlar, Hrant için adaleti çok görenler… Katili bulun. Ogün Samast’ı kullanan demokrasi katillerini…. Demokrasi katillerini bulun. Soruşturma dosyalarını tozlu raflara gönderenleri bulun…
Ben de Hrant’ın arkadaşıyım. Ben de adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü onurlu bir hayat istiyorum. 19 Ocak’ta “Hrant için, adalet için” bugün yalnızca Agos Gazetesi’nin önünde olmayacak Hrant’ın arkadaşları. Dink cinayetinin arkasındaki ‘devlet eli’ yargı önüne çıkarılmadıkça rahat uyuyamayacak onlarca arkadaş, onlarca dost, onlarca kardeş, onlarca Türk, onlarca Ermeni bugün, 19 Ocak’ta hep birlikte. Demokrasi katillerinin hoşuna gitmese de, çünkü “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”
Belleğini sağlam tut ki, sen de unutmanın ya da unutulmanın halen marifet sayıldığı bu ülkede demokrasi katillerinin ekmeğine yağ sürme Hilal: Dink’in ölümüyle sonuçlanan olaylar Agos’ta Sabiha Gökçen’in binlerce Ermeni yetimden biri olabileceğine ilişkin haberle başladı. Haberden sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılan Dink’in, valilikteki görüşmesinden sonra verilen bir şikayet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından bir yazısı için ‘Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla, Türkiye’nin başına örmedik çorap bırakmayan Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden dava açıldı. “Türklüğü aşağıladığı” sayıldığı için Dink, sürekli ama sürekli tehditler aldı, protesto edildi, ‘bölücülük’ suçlamalarının hedefi oldu. 2004’te başlayan bu olaylar, 2007’ye kadar sürdü. 19 Ocak 2007’ye. Ve Dink, o gün gazetesinden çıkışında başına ve boynuna isabet eden üç kurşunla hayatını kaybetti. Bir isim bulundu. Genç bir isim. Ogün Samast. Beyaz beresi moda bile oldu, ‘ülkücü’ diye adlandırılıp da aslında demokrasi katillerinin oyuncağı olan gençler arasında.
Türkiye’nin o günlerde reform treninde ‘hızla’ yol aldığını iddia eden devlet görevlileri halen görevlerinde. Evet, biz de umutluyduk reformlar yolunda. Hrant’ın arkadaşları olarak cinayetler aydınlansın istedik bu ülkede. Umudumuzu o yüzden yitirmedik. O yüzden ‘reform treni'nden hiç inmek istemedik, inmeyeceğimize inandık. Kırıldık, yorulduk ama inancımızı yitirmedik. Arkadaşımız Hrant için, Türklüğün ‘ırkçılık’la yoğrulmadığına inanan gerçek Türkler için, kardeşlik içinde yaşarken ‘Sen Ermenisin’ diye kimseyi dışlamayı aklının ucundan bile geçirmeyenler için, kardeşliğimizi geleceğe taşımaya and içenler için, inancımızı hiç yitirmedik… Hiç yitirmedik… Öyleyse katili bulun… Hrant için, adalet için bulun. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmi görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çekip ve dağıtanlar, Hrant için adaleti çok görenler… Katili bulun. Ogün Samast’ı kullanan demokrasi katillerini…. Demokrasi katillerini bulun. Soruşturma dosyalarını tozlu raflara gönderenleri bulun…
Ben de Hrant’ın arkadaşıyım. Ben de adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü onurlu bir hayat istiyorum. 19 Ocak’ta “Hrant için, adalet için” bugün yalnızca Agos Gazetesi’nin önünde olmayacak Hrant’ın arkadaşları. Dink cinayetinin arkasındaki ‘devlet eli’ yargı önüne çıkarılmadıkça rahat uyuyamayacak onlarca arkadaş, onlarca dost, onlarca kardeş, onlarca Türk, onlarca Ermeni bugün, 19 Ocak’ta hep birlikte. Demokrasi katillerinin hoşuna gitmese de, çünkü “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”
13 Ocak 2010 Çarşamba
Danny Ayalon,,,,, Ayoooooool !!! Israel, lets drink milk !
Ayalon,,,,,,, Ayoooool ... ! Neyse ki, saatler gecenin 12'sini vurmadan, kapıdaki arabam balkabağına dönüşmeden, Dışişleri Bakanlığı'ndaki sevgili arkadaşlarım 'lahmacun mesaisi'ne geçmeden "özür" diledin de, hem kendini hem de bizi biraz olsun rahatlattın. Ama tam 2 günümü karın ağrısına çevirmene, telefonumun şarjını yalayıp-yutmana, diplomat arkadaşlarım nezdinde 'püsküllü bela' sıfatıma cila çekmene karşılık intikamım fena olacak, fena. Bak, gazetedeki haberlerime noktayı koyar koymaz, asıldım klavyeye. Sonunu hak getire ... !
"N'oluyo kardeşim, n'oluyo" diye sorarlar adama. Boyun mu uzadı, kariyerin mi parladı, alnın mı açıldı. Derkeeen, al sana ilk gol. Bana "Ms. Hilal, don't worry. Gazetenizin deadline'ı dolmadan Ayalon'dan özür mektubu gelecek, emin ol" diyen, bir İsrailli oldu. N'oldu Ayalon, n'oldu? Al sana ikinci gol. Gecenin bir köründe mesaj kusan internet kutumdan bir İsrailli arkadaşım seslendi: Ayalon'u gerçek İsrail sanma. Tükürdüğünü yalayıp-yutması yetmeyecek, gün gelecek burada sokak ortasında taşlanacak.
Yine de benim, 'vatansever' damarıma fazla kan pompalamamam gerekiyor. Yoksa, onca kahveden sonra uyku cidden haram olabilir, sabahın körü için planladığım pilates seansım suya düşebilir. Aaaa... Ben ne kadar temiz kalpli bir gazeteciyim yaaa... "Kahve" dedim, "Uyku" dedim, 'Uykudan önce kahvesi' için yine bir İsrailli arkadaşımdan davet aldım. Ayalon,,,, Ayol..... ! Farkındaysan, senin önce kendini İsrailliler'e sevdirmen gerekiyor. Bir daha böylesi atraksiyonlara kalkışmadan önce bir düşünürsün, kaşınırsın umarım. Yoksa devreye Cumhurbaşkanı Gül girer, bir diken batırır sana, kanarsın... Acı, acı kanarsın... !
Şimdi Ayalon krizini özet geçiyorum sevgili okurlarım. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı oluyor kendisi. Danny Ayalon. Çağırdı, İsrail parlamentosundaki odasına Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u, kendisininkinden 25 cm 'alçak koltuğa' oturttu. Hem de kameraların gözü önünde. "Biz yüksekte oturuyoruz" diye kin kustu. Hem de İbranice. Çelikkol, 'teneke kol' gibi eğilip, büküldü, hatta yamuldu. İbranice de bilmiyor ya, kameralara boş boş baktı, durdu. Tüm dünya bu görüntüyü, "Türk büyükelçisi aşağılandı" haberleriyle gördü. Ardından Türkiye'den 'kınama' yedi İsrail. Kendisinden özür bekleyen Ankara'ya doğru düzgün yanıt vermeyince de, Cumhurbaşkanı Gül devreye girdi. "Heeeeyt" çekti Gül önce, sonra Ayalon'a yapıştırdı: Ne yaptığını bilmez adam. Gül, bir daha kükredi: Özür gelmezse, büyükelçiyi geri çekeriz. Sonraaaa, saatler kuş oldu uçtu, uçtu....kuşlar oldu, uçtular, uçtulaaaaar.... Ve Gül'ün bu restine karşılık Ayalon oturdu yazdı, özür mektubunu. Çelikkol'a "Sevgili Türk Büyükelçisi" diye seslendi adeta: Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz.
Daraldım. Daraldımmmm, daaaa.... Ben niye 'uykudan önce kahvesi' içiyorum ki....'Uykudan önce sütü' içmem gerekiyor. Pardon, gelemeyeceğim. Size de şiddetle Atatürk Orman Çiftliği sütü tavsiye ediyorum. Hem gerginliklerin uykunuzu tırmalamasını engelliyor hem de pilates öncesi iyi gidiyor. Kahve sonra... Çok sonra. (Tabiii, bir de madalyonun Erdoğan yüzü var... O da sonra ... ! )
"N'oluyo kardeşim, n'oluyo" diye sorarlar adama. Boyun mu uzadı, kariyerin mi parladı, alnın mı açıldı. Derkeeen, al sana ilk gol. Bana "Ms. Hilal, don't worry. Gazetenizin deadline'ı dolmadan Ayalon'dan özür mektubu gelecek, emin ol" diyen, bir İsrailli oldu. N'oldu Ayalon, n'oldu? Al sana ikinci gol. Gecenin bir köründe mesaj kusan internet kutumdan bir İsrailli arkadaşım seslendi: Ayalon'u gerçek İsrail sanma. Tükürdüğünü yalayıp-yutması yetmeyecek, gün gelecek burada sokak ortasında taşlanacak.
Yine de benim, 'vatansever' damarıma fazla kan pompalamamam gerekiyor. Yoksa, onca kahveden sonra uyku cidden haram olabilir, sabahın körü için planladığım pilates seansım suya düşebilir. Aaaa... Ben ne kadar temiz kalpli bir gazeteciyim yaaa... "Kahve" dedim, "Uyku" dedim, 'Uykudan önce kahvesi' için yine bir İsrailli arkadaşımdan davet aldım. Ayalon,,,, Ayol..... ! Farkındaysan, senin önce kendini İsrailliler'e sevdirmen gerekiyor. Bir daha böylesi atraksiyonlara kalkışmadan önce bir düşünürsün, kaşınırsın umarım. Yoksa devreye Cumhurbaşkanı Gül girer, bir diken batırır sana, kanarsın... Acı, acı kanarsın... !
Şimdi Ayalon krizini özet geçiyorum sevgili okurlarım. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı oluyor kendisi. Danny Ayalon. Çağırdı, İsrail parlamentosundaki odasına Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u, kendisininkinden 25 cm 'alçak koltuğa' oturttu. Hem de kameraların gözü önünde. "Biz yüksekte oturuyoruz" diye kin kustu. Hem de İbranice. Çelikkol, 'teneke kol' gibi eğilip, büküldü, hatta yamuldu. İbranice de bilmiyor ya, kameralara boş boş baktı, durdu. Tüm dünya bu görüntüyü, "Türk büyükelçisi aşağılandı" haberleriyle gördü. Ardından Türkiye'den 'kınama' yedi İsrail. Kendisinden özür bekleyen Ankara'ya doğru düzgün yanıt vermeyince de, Cumhurbaşkanı Gül devreye girdi. "Heeeeyt" çekti Gül önce, sonra Ayalon'a yapıştırdı: Ne yaptığını bilmez adam. Gül, bir daha kükredi: Özür gelmezse, büyükelçiyi geri çekeriz. Sonraaaa, saatler kuş oldu uçtu, uçtu....kuşlar oldu, uçtular, uçtulaaaaar.... Ve Gül'ün bu restine karşılık Ayalon oturdu yazdı, özür mektubunu. Çelikkol'a "Sevgili Türk Büyükelçisi" diye seslendi adeta: Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz.
Daraldım. Daraldımmmm, daaaa.... Ben niye 'uykudan önce kahvesi' içiyorum ki....'Uykudan önce sütü' içmem gerekiyor. Pardon, gelemeyeceğim. Size de şiddetle Atatürk Orman Çiftliği sütü tavsiye ediyorum. Hem gerginliklerin uykunuzu tırmalamasını engelliyor hem de pilates öncesi iyi gidiyor. Kahve sonra... Çok sonra. (Tabiii, bir de madalyonun Erdoğan yüzü var... O da sonra ... ! )
12 Ocak 2010 Salı
Mehtaplı gecelerde hep seni andım Mardin ,,,,,,,,,,,,,,,, I've always remembered you on moonlit nights
Başımı gökyüzüne umutla bir daha kaldırdım. Ama o da ne? Gökten bardaktan boşanırcasına inen yıldız yağmuru dinmiş. Bir daha kaldırdım, yine yoklar. “Bir tanesi kalsaydı hiç olmazsa” diye iç geçirdim, yok ! O bir tane bile almış başını gitmiş. Sonra, Ankara’da olduğumu fark ettim. Ankara’nın yıldızsız gökyüzüne başımı kaldırdığımı düşünüp, yüzümü buruşturdum. Mardin arkamda kalmıştı. İçim parçalandı. Mardin’e her gece yıldız yağıyordu ama Ankara’ya yağmıyordu. Mardin’de yıldızlar şarkı söylüyordu: Mehtaplı gecelerde hep seni andım….
Mezopotamya’nın kollarında, sarımtrak taşlı duvarların arasındaki dar sokaklarda hep yokuş yukarı çıkıyorsunuz Mardin’de. Sonra bir tahta kapı açılıyor, içeride gökyüzünü delercesine uzanmış bir cami minaresi, sonra taşlar arasından süzülüp gelep çeşmeler, sonra takunya sesleri, bir ara kilise çanı çalıyor, tıkır tıkır eşek adımları basamaklarda… Hep ama hep yokuş yukarı sokaklarda. Birden avludan avluya geçiyorsunuz, adı Ömer ya da Ahmet olan çocuklarla karşılaşıyorsunuz, bir de ismi Elizabeth olanlar var, Christina olanlar… Kimisi çay taşıyor dar sokaklarda, kimisi burnunu silip sek-sek oynamaya devam ediyor. Kürt, Türk, Süryani, Arap, Hristiyan ve daha onlarcası… 7 dil, 7 din, 7 renk… !
Hiç yanlış duymadınız. Yokuş yukarı çıkmayı, dar sokaklardan sonra yükseklere uzanmayı, geceleri gökyüzünde yıldız saymayı ve de Mezopotamya’dan güneşin doğuşunu seyretmeyi sevenlerdenseniz yolunuz bir gün mutlaka Mardin’e düşecek. Suriye’yi sırtınıza alıp, gözlerinizi hangi tarihten kaldığını hiç umursamayıp zamanın derinliklerinde canlı canlı duran cumbalı evlere, çay bahçelerine, kubbelere, manastırların tepelerinde uçan kuş sürülerine çevirdiğinizde siz de Birleşmiş Milletler’e destek atıp, “Evet, evet bu Mardin’in koruma altında olması çok iyi. Onu daha çok koruyalım” diyeceksiniz. Burnunuza buram buran bitki sabunu, içli köfte, acılı ezme, soğuk yoğurt çorbası kokuları gelecek. Sokaklar insan kokacak, insan. Avlularla, tünellerle birbirine bağlanmış insan. Süryani, Arap, Kürt, Türk ne farkeder, sokaklar kardeşlik kokacak, kardeşlik… Süryani şarabından bulup içmek, Mevlana’nın ‘aşk şarabı’ dediği şey gibi olacak. Ömrünüzün kısa, hayatın geçici ve yaşadığınız her saniyenin paha biçilemez olduğunu hissedeceksiniz…Mehtaplı gecelerde, yıldızların oynaştığı gecelerde hep şarkılar söylemek isteyeceksiniz.
Tarihi İpek Yolu’nun üzerinde yer alan, kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzandığı tahmin edilen Mardin’in üzerinden geçmeyen kültür kalmamış: Huri, Mitanni, Sümer, Babil, Pers, Asur, Hitit, Sami, Arap, Selçuklu… Kentteki hanlar, kervansaraylar, camiler, türbeler, kiliseler, manastırlar neredeyse tüm saf haliyle olur olmadık yerlerde karşınıza çıkıyor. Özellikle yokuşları çıkarken, durakladığınız zamanlarda. Ama bir de ne yazık ki, tarihi Mardin kentinin dışında sonradan olma gecekondular ve anlamsız yükselen apartman blokları var. Var oğlu, varlar. Gereksizce varlar. Biri lütfen durdursun onları…Lütfen ama lütfen..!
Benim kaldığım 800 yıllık Artuklu Kervansaray Oteli gibi nicelerini bulacaksınız Mardin’de. Kubbeli odalara, tahta kapıları kocaman anahtarlarla açarak gireceksiniz. Demirli küçük pencereleriniz olacak. Küçük bir çay molası için kendinizi Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız görüntüsüyle, yıldızlarla kucaklaşmış balkonlara atacaksınız. Tıpkı Murathan Mungan gibi “Mehtaplı gecelerde hep seni andım” diye mırıldanmaya başlayacaksınız. Mungan’ın bir Mardin öyküsü olan “Paranın Cinleri” adlı kitabında çok özel bir bölümün de başlığı olan “Mehtaplı gecelerde seni andım” şarkısını dünya mırıldanıyor arkadaşlar, siz mi mırıldanmayacaksınız. Kitap çevrilmiş İngilizce’ye. O bölüm için denilmiş ki, “I’ve always remembered you moonlit nights”…..
Mezopotamya’nın kollarında, sarımtrak taşlı duvarların arasındaki dar sokaklarda hep yokuş yukarı çıkıyorsunuz Mardin’de. Sonra bir tahta kapı açılıyor, içeride gökyüzünü delercesine uzanmış bir cami minaresi, sonra taşlar arasından süzülüp gelep çeşmeler, sonra takunya sesleri, bir ara kilise çanı çalıyor, tıkır tıkır eşek adımları basamaklarda… Hep ama hep yokuş yukarı sokaklarda. Birden avludan avluya geçiyorsunuz, adı Ömer ya da Ahmet olan çocuklarla karşılaşıyorsunuz, bir de ismi Elizabeth olanlar var, Christina olanlar… Kimisi çay taşıyor dar sokaklarda, kimisi burnunu silip sek-sek oynamaya devam ediyor. Kürt, Türk, Süryani, Arap, Hristiyan ve daha onlarcası… 7 dil, 7 din, 7 renk… !
Hiç yanlış duymadınız. Yokuş yukarı çıkmayı, dar sokaklardan sonra yükseklere uzanmayı, geceleri gökyüzünde yıldız saymayı ve de Mezopotamya’dan güneşin doğuşunu seyretmeyi sevenlerdenseniz yolunuz bir gün mutlaka Mardin’e düşecek. Suriye’yi sırtınıza alıp, gözlerinizi hangi tarihten kaldığını hiç umursamayıp zamanın derinliklerinde canlı canlı duran cumbalı evlere, çay bahçelerine, kubbelere, manastırların tepelerinde uçan kuş sürülerine çevirdiğinizde siz de Birleşmiş Milletler’e destek atıp, “Evet, evet bu Mardin’in koruma altında olması çok iyi. Onu daha çok koruyalım” diyeceksiniz. Burnunuza buram buran bitki sabunu, içli köfte, acılı ezme, soğuk yoğurt çorbası kokuları gelecek. Sokaklar insan kokacak, insan. Avlularla, tünellerle birbirine bağlanmış insan. Süryani, Arap, Kürt, Türk ne farkeder, sokaklar kardeşlik kokacak, kardeşlik… Süryani şarabından bulup içmek, Mevlana’nın ‘aşk şarabı’ dediği şey gibi olacak. Ömrünüzün kısa, hayatın geçici ve yaşadığınız her saniyenin paha biçilemez olduğunu hissedeceksiniz…Mehtaplı gecelerde, yıldızların oynaştığı gecelerde hep şarkılar söylemek isteyeceksiniz.
Tarihi İpek Yolu’nun üzerinde yer alan, kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzandığı tahmin edilen Mardin’in üzerinden geçmeyen kültür kalmamış: Huri, Mitanni, Sümer, Babil, Pers, Asur, Hitit, Sami, Arap, Selçuklu… Kentteki hanlar, kervansaraylar, camiler, türbeler, kiliseler, manastırlar neredeyse tüm saf haliyle olur olmadık yerlerde karşınıza çıkıyor. Özellikle yokuşları çıkarken, durakladığınız zamanlarda. Ama bir de ne yazık ki, tarihi Mardin kentinin dışında sonradan olma gecekondular ve anlamsız yükselen apartman blokları var. Var oğlu, varlar. Gereksizce varlar. Biri lütfen durdursun onları…Lütfen ama lütfen..!
Benim kaldığım 800 yıllık Artuklu Kervansaray Oteli gibi nicelerini bulacaksınız Mardin’de. Kubbeli odalara, tahta kapıları kocaman anahtarlarla açarak gireceksiniz. Demirli küçük pencereleriniz olacak. Küçük bir çay molası için kendinizi Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız görüntüsüyle, yıldızlarla kucaklaşmış balkonlara atacaksınız. Tıpkı Murathan Mungan gibi “Mehtaplı gecelerde hep seni andım” diye mırıldanmaya başlayacaksınız. Mungan’ın bir Mardin öyküsü olan “Paranın Cinleri” adlı kitabında çok özel bir bölümün de başlığı olan “Mehtaplı gecelerde seni andım” şarkısını dünya mırıldanıyor arkadaşlar, siz mi mırıldanmayacaksınız. Kitap çevrilmiş İngilizce’ye. O bölüm için denilmiş ki, “I’ve always remembered you moonlit nights”…..
11 Ocak 2010 Pazartesi
Mardin'de diplomasi (1)
Haftasonunu, hava sıcaklığının 17 dereceyi vurduğu, güneşin ışıl ışıl yandığı, Mezopotamya’nın kollarını açtıkça güzelleştiği Mardin’de geçirdim. Geceleri yıldız kopartmakla, gündüzleri de bir yandan cami, türbe, kilise ve manastır gezip, bir yandan Mardin’in milattan öncesinin, öncesine uzanan sokaklarını arşınlamakla meşgul olduğumdan, içimdeki yoğun duygu silsilesini satırlara dökmem mümkün olmadı. Tabii bir de düşünün, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, onlarca Türk büyükelçisi ve diplomasi muhabiri arkadaşlarımla birlikteydim.
Düşünsenize; kentin sokaklarında kalabalık bir büyükelçi grubuyla dolaşıyoruz, hep beraber büfeden pide alıp yiyoruz, çocukları öpüp kokluyoruz, vatandaşlarla çay içiyoruz, Mardin’in her biri kartpostal tadındaki mekanlarında birlikte objektiflere gülümseyip, fotoğraf çektiriyoruz. Kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzanan Mardin’de ‘zaman’ dediğimiz, hani hep ‘yaraları iyileştirdiği’ni düşündüğümüz ama bir o kadar da ‘yanıltıcı’ olan kavramın tadını çıkarıyoruz.
Bakan Davutoğlu kafayı taktı bir kere, bugüne kadar ‘halktan kopuk olmakla’ sürekli eleştiri yağmuruna tutulan, hatta bu yüzden ‘monşer’ yaftası yiyen büyükelçileri, halkla kaynaştıracak. Ve bunun için iyi bir başlangıç yapıp, Mardin’i seçiyor ve kamu diplomasisi yolunda ilk adımını atıyor. Başarıyor da. “Ayyy, üstüm toz olacak. Pantolonuma her an sümük bulaşabilir. Ahıra giremem, üstüm kokar” türünden esprilere konu olan monşerlerden, bugün neredeyse hiç kalmadığını halkın da anlaması lazım ya, anlıyorlar işte. Galiba onlar artık, Dışişleri’nin hiç kimsenin uğramadığı odalarında çürümekle meşgul. Ya da çoktan çürüdüler gittiler. Çürümeyenlerin icabına da Davutoğlu sıkı bakacak gibi görünüyor.
Mardin öyle bir kent ki, çoğumuzun içine işleyen satırların yazarı Murathan Mungan’ın kenti bir kere. Mezopotomya topraklarından çıkmış da, bugün yazıları, şiirleri neredeyse tüm Avrupa ve Doğu dillerine çevrilen bir yazar. Onu önümüzdeki günlerde Davutoğlu’ndan da sık sık duyacaksınız, çünkü o da Murathan Mungan’ın Mardin’i Mardin yapan unsurlardan biri olduğuna inanıyor. Hatta bakın Davutoğlu’nun aktif-dinamik basın müşaviri arkadaşımız Osman Sert’ten “Hilal, Bakan Bey seni bir Mungan seansına çağırırsa hiç şaşırma” esprisi geldiyse, bu iş olmuş demektir.
Ya duygular, ya duygular..Ya Mardin. Bana ömrümün teel yerlerini yeniden hissettiren, her gidişimde, Murathan Mungan’ın neden “Çarşafını değiştir denizin, sevgilim” dediğini bütün doğasıyla hissettiren Mardin. Size iki satırı da yazıp, ben neden Mardin’de ‘ben kendim’ olduğumu, sizin de ‘siz kendiniz’ olacağınızı yeniden yazacağım galiba. “Çarşafını değiştiştir denizin, sevgilim – Alışmak çürütür gövdenin derinliğini.”
Düşünsenize; kentin sokaklarında kalabalık bir büyükelçi grubuyla dolaşıyoruz, hep beraber büfeden pide alıp yiyoruz, çocukları öpüp kokluyoruz, vatandaşlarla çay içiyoruz, Mardin’in her biri kartpostal tadındaki mekanlarında birlikte objektiflere gülümseyip, fotoğraf çektiriyoruz. Kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzanan Mardin’de ‘zaman’ dediğimiz, hani hep ‘yaraları iyileştirdiği’ni düşündüğümüz ama bir o kadar da ‘yanıltıcı’ olan kavramın tadını çıkarıyoruz.
Bakan Davutoğlu kafayı taktı bir kere, bugüne kadar ‘halktan kopuk olmakla’ sürekli eleştiri yağmuruna tutulan, hatta bu yüzden ‘monşer’ yaftası yiyen büyükelçileri, halkla kaynaştıracak. Ve bunun için iyi bir başlangıç yapıp, Mardin’i seçiyor ve kamu diplomasisi yolunda ilk adımını atıyor. Başarıyor da. “Ayyy, üstüm toz olacak. Pantolonuma her an sümük bulaşabilir. Ahıra giremem, üstüm kokar” türünden esprilere konu olan monşerlerden, bugün neredeyse hiç kalmadığını halkın da anlaması lazım ya, anlıyorlar işte. Galiba onlar artık, Dışişleri’nin hiç kimsenin uğramadığı odalarında çürümekle meşgul. Ya da çoktan çürüdüler gittiler. Çürümeyenlerin icabına da Davutoğlu sıkı bakacak gibi görünüyor.
Mardin öyle bir kent ki, çoğumuzun içine işleyen satırların yazarı Murathan Mungan’ın kenti bir kere. Mezopotomya topraklarından çıkmış da, bugün yazıları, şiirleri neredeyse tüm Avrupa ve Doğu dillerine çevrilen bir yazar. Onu önümüzdeki günlerde Davutoğlu’ndan da sık sık duyacaksınız, çünkü o da Murathan Mungan’ın Mardin’i Mardin yapan unsurlardan biri olduğuna inanıyor. Hatta bakın Davutoğlu’nun aktif-dinamik basın müşaviri arkadaşımız Osman Sert’ten “Hilal, Bakan Bey seni bir Mungan seansına çağırırsa hiç şaşırma” esprisi geldiyse, bu iş olmuş demektir.
Ya duygular, ya duygular..Ya Mardin. Bana ömrümün teel yerlerini yeniden hissettiren, her gidişimde, Murathan Mungan’ın neden “Çarşafını değiştir denizin, sevgilim” dediğini bütün doğasıyla hissettiren Mardin. Size iki satırı da yazıp, ben neden Mardin’de ‘ben kendim’ olduğumu, sizin de ‘siz kendiniz’ olacağınızı yeniden yazacağım galiba. “Çarşafını değiştiştir denizin, sevgilim – Alışmak çürütür gövdenin derinliğini.”
7 Ocak 2010 Perşembe
Hey gidi Alamanya heeeey... !!! Wie geht's ?
Benim dedem; babamın babası olan dedem 1960’larda kalkmış Almanya’ya gitmiş. Almış valizini çıkmış evden. Karısı, çoluk çombalak Ankara’da kalmış. Şöyle bir göz atıp gelmekmiş maksatı. Ama nerdeee. Ev ahalisine yazdığı mektuplarda “Domuz bunlar ya, adamın iliğini sömürürler” diye küfürler savursa da, gurbet ellerde Evropa havasını içine doya doya çekmiş, her türlü gevur icadını Ankara’yla paylaşmış. Almanya macerasını, hastalığı yüzünden istediği kadar uzatamamış amaaaa...Bu Avrupa havası aileye hızlı bir giriş yapmış ya, dedemin ardından amcam düşmüş yollara. 20’sinde bile değilmiş adam. Mercedes tutkusunun kurbanı o, yazık. Orada Mercedes’lerle daha çok haşır-neşir olacak ya. Ne Mercedes’i kardeşim, haşır-neşir olmadığı Alman kalmamış beyefendinin. 40 yılı devirdi galiba Almanya’da. Beyefendi, işadamı. Türkçe’yi unutmuş, Almanya’yı ana dili zannediyor. Türkiye’ye dönmek aklının ucundan bile geçmiyor. Sonra ötekiler, sonra ötekiler… Sülalenin yarısı Avrupa’nın öteki ülkelerindeyse, bir öteki yarısı Almanya’da.
Evet, 1961’de Türkiye’yle “İş Gücü Alımı Anlaşması” imzaladıktan sonra ‘ekmek parası’ için yollara düşen binlerce Türk’ün ikinci evi olan Almanya’da bugün 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Çoğu zaman “Alamancılar” olarak adlandırılıp da “kro, görgüsüz, zavallı” diye aşağılanan bu Türklerin yeni,yepyeni bir topluma, Alman havasına entegrasyonu elbette sancılı olmuş. Zaten Almanya’da Türkler’in çoğunlukta yaşadığı kentler, semtler uzaktan fark edilebiliyor. Diğer Avrupa ülkelerinde de öyle. Ama, İtalyanlar’ın da çoğunlukta yaşadığı kentler uzaktan fark edilebiliyor mesela. Bu; göçün doğasında var. Tamam, Türkler’in gerçekten filmlere konu olacak ölçüde hikayeleri var. Bizim yakınlara sormuştum da ben bir gün, bir dönem gerçekten balkonda kurban kesmeye bile kalkışanlar, olmadı bu işi küvette halletmek isteyenler çıkmış. Yazık ama yaa, ‘kro’ demeyelim onlara. Hem zaten zamanla gelişmeye, değişmeye, öğrenmeye de başlamışlar. Bugün Almanya’da “Alamancı” tiplerin yanısıra politikada, hukukta, gazetecilikte, iş dünyasında boy gösteren Türk sayısı da arttıkça artıyor.
Bu Almanya meselesini yaz-yaz bitmez kardeşim. Türklerin Almanya seferi üzerine master, doktora tezleri yazılıyor, filmler çekiliyor, oyunlar oynanıyor. Yani iki ülke birbiriyle sürekli iletişim halinde olan canlı iki organizma gibi. Kavga, gürültü, parırtı, küslük, aşk-meşk, ne ararsan var. Ama Almanya, 3 milyondan fazla Türk nüfusunun hakkını veriyor mu, vermiyor mu? 3 bin saat konuşulur bunun üstüne de. Benim burada dürteceğim kişi; Sevgili Şansölye Angela Merkel. Bu arkadaş, Hristiyan Demokrat arkadaş, AB’ye girmek için canla-başla çalışan Türkiye’nin ayağına çelme takmak için kalktı bir gün “Türkiye tam üye olamaz. Onları ayrıcalıklı ortak” yapalım dedi. Hiçbir AB kağıdında bahsi bile geçmeyen ‘ayrıcalıklı ortaklık’ lafını diline sakız edip, Türkiye’nin AB yolunda baş düşmanı oldu. Galip gelmek için, Fransa’nın uyanık cumhurbaşkanı Sarkozy’le her çeşit dansı da yapıyor biliyorsunuz. “Almanlar, bizi istemiyor. Bizi hiçbir Avrupa ülkesi istemiyor” diyen kompleksli Türklerin de ekmeğine yağ çalıyor arkadaş.
Yaaa, böyle düdük bir durum. Derken, Almanya’da yapılan son seçimlerde oluşan koalisyon hükümetinde Türkiye’nin AB üyeliğini istemeyen Hristiyan Demokratlar’ın ortağı liberaller oldu. Dışişleri Bakanlığı’na ciddi anlamda liberal Guido Westerwelle oturdu. Dışişleri Bakanı olarak bugün Ankara’da bulunduğunu “Beni kısa pantolonlu turist sanmayın. Federal Alman hükümeti adına konuşuyorum” çıkışıyla dile getiren Westerwelle, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin arkasında olduğunu dile getirdi. Hop hop, altın top ! Merkel teyze Hristiyan Demokratlar’ın da lideri ya, ama Alman hükümetinde işte kendine aykırı bir ses var. Hop hop, altın top ! Hop hop, altın top! Valla aynen böyle söyledi Westerwelle: “Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili tartışmalar olabilir ama siz kağıt üstünde yazılanlara bakın.” Yani, Merkel’e ne bakıyoruz demeye getirdi. Hop hop, altın top ! Adam, bugün alacak başını, beraberindeki bir sürü işadamıyla birlikte İstanbul’a gidecek. Eee, her yıl 4 milyon Alman turist geliyormuş Türkiye’ye. Türkiye’yle daha çok iş bağlama peşinde.
Yaniii….Hop hop, altın top ! Demek ki, karşımızda 1 Almanya yok. Karşımızda 1 Merkel yok. Türkiye gibi Almanya da ‘siyasi oyunlar’ içinde. Merkel’i ayrı konuşuyor, Dışişleri Bakanı Westerwelle ayrı konuşuyor. Önemli olan bizim ne yaptığımız…Hop hop, altın top ! Vay Merkel vay !
Evet, 1961’de Türkiye’yle “İş Gücü Alımı Anlaşması” imzaladıktan sonra ‘ekmek parası’ için yollara düşen binlerce Türk’ün ikinci evi olan Almanya’da bugün 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Çoğu zaman “Alamancılar” olarak adlandırılıp da “kro, görgüsüz, zavallı” diye aşağılanan bu Türklerin yeni,yepyeni bir topluma, Alman havasına entegrasyonu elbette sancılı olmuş. Zaten Almanya’da Türkler’in çoğunlukta yaşadığı kentler, semtler uzaktan fark edilebiliyor. Diğer Avrupa ülkelerinde de öyle. Ama, İtalyanlar’ın da çoğunlukta yaşadığı kentler uzaktan fark edilebiliyor mesela. Bu; göçün doğasında var. Tamam, Türkler’in gerçekten filmlere konu olacak ölçüde hikayeleri var. Bizim yakınlara sormuştum da ben bir gün, bir dönem gerçekten balkonda kurban kesmeye bile kalkışanlar, olmadı bu işi küvette halletmek isteyenler çıkmış. Yazık ama yaa, ‘kro’ demeyelim onlara. Hem zaten zamanla gelişmeye, değişmeye, öğrenmeye de başlamışlar. Bugün Almanya’da “Alamancı” tiplerin yanısıra politikada, hukukta, gazetecilikte, iş dünyasında boy gösteren Türk sayısı da arttıkça artıyor.
Bu Almanya meselesini yaz-yaz bitmez kardeşim. Türklerin Almanya seferi üzerine master, doktora tezleri yazılıyor, filmler çekiliyor, oyunlar oynanıyor. Yani iki ülke birbiriyle sürekli iletişim halinde olan canlı iki organizma gibi. Kavga, gürültü, parırtı, küslük, aşk-meşk, ne ararsan var. Ama Almanya, 3 milyondan fazla Türk nüfusunun hakkını veriyor mu, vermiyor mu? 3 bin saat konuşulur bunun üstüne de. Benim burada dürteceğim kişi; Sevgili Şansölye Angela Merkel. Bu arkadaş, Hristiyan Demokrat arkadaş, AB’ye girmek için canla-başla çalışan Türkiye’nin ayağına çelme takmak için kalktı bir gün “Türkiye tam üye olamaz. Onları ayrıcalıklı ortak” yapalım dedi. Hiçbir AB kağıdında bahsi bile geçmeyen ‘ayrıcalıklı ortaklık’ lafını diline sakız edip, Türkiye’nin AB yolunda baş düşmanı oldu. Galip gelmek için, Fransa’nın uyanık cumhurbaşkanı Sarkozy’le her çeşit dansı da yapıyor biliyorsunuz. “Almanlar, bizi istemiyor. Bizi hiçbir Avrupa ülkesi istemiyor” diyen kompleksli Türklerin de ekmeğine yağ çalıyor arkadaş.
Yaaa, böyle düdük bir durum. Derken, Almanya’da yapılan son seçimlerde oluşan koalisyon hükümetinde Türkiye’nin AB üyeliğini istemeyen Hristiyan Demokratlar’ın ortağı liberaller oldu. Dışişleri Bakanlığı’na ciddi anlamda liberal Guido Westerwelle oturdu. Dışişleri Bakanı olarak bugün Ankara’da bulunduğunu “Beni kısa pantolonlu turist sanmayın. Federal Alman hükümeti adına konuşuyorum” çıkışıyla dile getiren Westerwelle, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin arkasında olduğunu dile getirdi. Hop hop, altın top ! Merkel teyze Hristiyan Demokratlar’ın da lideri ya, ama Alman hükümetinde işte kendine aykırı bir ses var. Hop hop, altın top ! Hop hop, altın top! Valla aynen böyle söyledi Westerwelle: “Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili tartışmalar olabilir ama siz kağıt üstünde yazılanlara bakın.” Yani, Merkel’e ne bakıyoruz demeye getirdi. Hop hop, altın top ! Adam, bugün alacak başını, beraberindeki bir sürü işadamıyla birlikte İstanbul’a gidecek. Eee, her yıl 4 milyon Alman turist geliyormuş Türkiye’ye. Türkiye’yle daha çok iş bağlama peşinde.
Yaniii….Hop hop, altın top ! Demek ki, karşımızda 1 Almanya yok. Karşımızda 1 Merkel yok. Türkiye gibi Almanya da ‘siyasi oyunlar’ içinde. Merkel’i ayrı konuşuyor, Dışişleri Bakanı Westerwelle ayrı konuşuyor. Önemli olan bizim ne yaptığımız…Hop hop, altın top ! Vay Merkel vay !
5 Ocak 2010 Salı
Burak Özügergin is on-line. Let's chat.. !! Dışişleri Sözcüsü'yle sanal sohbet..
Bugünkü ‘kısa’ ama ‘tarihi’ notumun içinde Dışişleri Bakanlığı’nın yetiştirdiği Milenyum diplomatlarının arasında karnesi en çok ‘pekiyi’ ile dolu olan Burak Özügergin’e üstüste iltifatlar yağdırabilirim. Bunu isteyen istediği kadar ‘yalakalık’ olarak algılayabilir, isteyen de madalyonun gerçek yüzüne bakmayı tercih eder. Nasılsa şeffaflık ve demokrasinin memleketimize daha çok hakim olmasını topyekün istediğimiz bir dönemden geçiyoruz. Geçenler geçiyor, geçemeyenler arkada bakışıp kalıyor. Geçemeyenler oturup da, başkalarına laf çakacağına, toplum adına bir toplu iğne ucu kadar olsun hayrı dokunmuş mu onu düşünsün. Düşünmüyorsa da, üzülürüz o kadar. Bizim işimiz, gücümüz, umutlarımız, ideallerimiz var. Çağı yakalama telaşında, doğru ve gerçek bilgiyi en hızlı şekilde kavrayıp, uygulamaya koyup bir de paylaşma peşindeyiz.
İşte g-mail hesabım soruyor: “Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi sizinle sohbet etmek istiyor. İzin verilsin mi?” Evet, evet, evet… 100 kere, bin kere evet. Dışişleri Bakanlığı Sözcülük görevini üstlendiğinde “Ben aslında hiç konuşkan değilimdir. Nasıl sözcü olacağım, ilginç” diyerek mütevaziliğini bir çırpıda serileyen, en sevgili yabancı diplomat arkadaşlarımın tanımlamasıyla “Yakışıklı, beyefendi ve çok akıllı” Türk diplomatı Burak Özügergin, ‘on-line’ efendim. Bugün açtı en teknolojik bilgisayarını, gazetecileri sanal bir ortamda biraraya getirdi ve dünyanın 4 bir yanına dağılmış ama ciddi bir ‘beyin fırtınası’ için Ankara’da toplanmış 200’den fazla büyükelçinin neler tartıştığını tek tek anlattı. Arada bir teknolojik sorun yaşandığında “Burak Bey, orda mısınız” diye kendisini on-line olarak dürten gazetecilere “Buradayım ama 1 saniye” deme cesaretini de gösterdi. Burak Özügergin; Türk Dışişleri’ne, Türk gazetecilerine günahıyla-sevabıyla tarihi bir gün yaşattı. İlk kez, evet ilk kez sanal ortamda gazetecilerle hem de ‘on the record’ (yazılmak kaydıyla) sohbet etti. Kötü haberler kadar iyi haberler de çabuk yayılıyor ki, beni taaa Amerika’dan arayan Amerikalı bir diplomat arkadaşım, “Hilalciiiim… Bravo Türklere, bravo Özügergin’e” dedi.
Öyle ya “Milletin uzaya uydu göndermesi” misali, Amerikan Dışişleri Bakanlığı İran’dan, Hindistan’a, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanına binlerce diplomat saldığı kadar, internet üzerinden kendi dış politikasını dünyaya anlatmaya başlayalı aylar yıllar olmuştu. İnternette bugün kullanıcı sayısı 300 milyonu bulan en popüler paylaşım sitesi olan facebook üzerinde 130 resmi sayfa açmış, “Hadi bizi eleştirin, alkışlayın, dövün, bağırın, çağırın” mesajı vererek, tüm dünyanın neleri konuşup, neleri tartıştığını en yakından izler olmuştu. Benim bir blog sayfam olduğunu duyup da, “Ah Hilal Hanım, gelin siz şöyle bir bakalım. Konuşacaklarımız var sizinle” diye bana özel davetiye gönderen Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, “Teknolojiye ayak uyduramayan sınıfta kalır” demiş, tüm dünyadaki Amerikan diplomatlarının internet üzerinden eğitim aldığını, iş bağlantılarını kuvvetlendirdiğini, çevreden-eğitime, kültürden-sağlığa, enerjiden-endüstriye kadar uzanan geniş bir yelpazede kendilerini nasıl uzmanlaştırdıklarını tek tek anlatmıştı.
İşte bunun adı ‘kamu diplomasi’siydi ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın da böylesi bir açılıma ihtiyacı vardı. Bu diplomasinin teknolojik olarak işlemesi için aylarca bakanlıkta teknik çalışma yapıldı. Ankara’ya Tel-Aviv’den müsteşar yardımcısı olarak ışınlanan Namık Tan, bu çalışmaların patronu, sorumlusu ilan edildi. Ama o da ne? Bir de baktık ki Namık Bey, Washington Büyükelçiliği koltuğunu ‘tembelliği’ yüzünden kaybettiği dedikodularının malzemesi olan Nabi Şensoy beyefendinin koltuğuna ışınlandı. Ah Azizim, Ah Namık Bey hani siz şu ‘lobicilik’ten, şu ‘network diplomasisi’nden çok anlardınız da, ‘kamu diplomasisi’nin yeni patronu olmuştunuz. Ne vardı sanki canım, “Yok ben Washington’ı istemiyorum. Bu kamu diplomasisini adamakıllı hayata geçireceğim” deseydiniz. “Hilal, komik olma. Washington çok parlak bir koltuk. Hangi diplomat reddeder” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta, duyduk...Şimdi duyduk...!!!
Sonra ben yine öğrendim ki, bu ‘kamu diplomasisi’nin Türk Dışişleri için ne kadar gerekli olduğu üzerinde durup, uykuları kaçan gerçek kişi Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’ydu. Namık Bey Washington’a gidiyordu ama onun içi rahattı. Namık Tan’ın yerini Dışişleri sınıfının ay yıldızlı, pekiyi’li, hatta takdirlik öğrencisi gencecik Selim Yenel dolduracaktı. Uygulamada da, bana “Ne kadar eksantrik bir tipsin” derken bile çok samimi olduğuna inandığım Burak Özügergin devreye girecekti. İşte devrede…İşte o, on-line. Tam 1 saat boyunca, Ankara’da toplanan büyükelçilerin neler tartıştıklarını “Valla çok hararetli tartışmalar yapıyorlar” gibi samimi cümlelerle paylaşan, sanal ortamda bile ayrıntı vermekten kaçınmayıp “Demokratik açılıma tüm dünyadan destek arayışı” var gibi açıkça konuşan Burak Özügergin’di. Burak Özügergin’le ‘kamu diplomasisi’ne doğru adım atan, ‘dijital diplomasi’yi başlatan Türk Dışişleri Bakanlığı, bu kez gerçekten yol almıştı… Haydi bakalım, 2. sanal sohbette buluşmak üzere…
İşte g-mail hesabım soruyor: “Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi sizinle sohbet etmek istiyor. İzin verilsin mi?” Evet, evet, evet… 100 kere, bin kere evet. Dışişleri Bakanlığı Sözcülük görevini üstlendiğinde “Ben aslında hiç konuşkan değilimdir. Nasıl sözcü olacağım, ilginç” diyerek mütevaziliğini bir çırpıda serileyen, en sevgili yabancı diplomat arkadaşlarımın tanımlamasıyla “Yakışıklı, beyefendi ve çok akıllı” Türk diplomatı Burak Özügergin, ‘on-line’ efendim. Bugün açtı en teknolojik bilgisayarını, gazetecileri sanal bir ortamda biraraya getirdi ve dünyanın 4 bir yanına dağılmış ama ciddi bir ‘beyin fırtınası’ için Ankara’da toplanmış 200’den fazla büyükelçinin neler tartıştığını tek tek anlattı. Arada bir teknolojik sorun yaşandığında “Burak Bey, orda mısınız” diye kendisini on-line olarak dürten gazetecilere “Buradayım ama 1 saniye” deme cesaretini de gösterdi. Burak Özügergin; Türk Dışişleri’ne, Türk gazetecilerine günahıyla-sevabıyla tarihi bir gün yaşattı. İlk kez, evet ilk kez sanal ortamda gazetecilerle hem de ‘on the record’ (yazılmak kaydıyla) sohbet etti. Kötü haberler kadar iyi haberler de çabuk yayılıyor ki, beni taaa Amerika’dan arayan Amerikalı bir diplomat arkadaşım, “Hilalciiiim… Bravo Türklere, bravo Özügergin’e” dedi.
Öyle ya “Milletin uzaya uydu göndermesi” misali, Amerikan Dışişleri Bakanlığı İran’dan, Hindistan’a, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanına binlerce diplomat saldığı kadar, internet üzerinden kendi dış politikasını dünyaya anlatmaya başlayalı aylar yıllar olmuştu. İnternette bugün kullanıcı sayısı 300 milyonu bulan en popüler paylaşım sitesi olan facebook üzerinde 130 resmi sayfa açmış, “Hadi bizi eleştirin, alkışlayın, dövün, bağırın, çağırın” mesajı vererek, tüm dünyanın neleri konuşup, neleri tartıştığını en yakından izler olmuştu. Benim bir blog sayfam olduğunu duyup da, “Ah Hilal Hanım, gelin siz şöyle bir bakalım. Konuşacaklarımız var sizinle” diye bana özel davetiye gönderen Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, “Teknolojiye ayak uyduramayan sınıfta kalır” demiş, tüm dünyadaki Amerikan diplomatlarının internet üzerinden eğitim aldığını, iş bağlantılarını kuvvetlendirdiğini, çevreden-eğitime, kültürden-sağlığa, enerjiden-endüstriye kadar uzanan geniş bir yelpazede kendilerini nasıl uzmanlaştırdıklarını tek tek anlatmıştı.
İşte bunun adı ‘kamu diplomasi’siydi ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın da böylesi bir açılıma ihtiyacı vardı. Bu diplomasinin teknolojik olarak işlemesi için aylarca bakanlıkta teknik çalışma yapıldı. Ankara’ya Tel-Aviv’den müsteşar yardımcısı olarak ışınlanan Namık Tan, bu çalışmaların patronu, sorumlusu ilan edildi. Ama o da ne? Bir de baktık ki Namık Bey, Washington Büyükelçiliği koltuğunu ‘tembelliği’ yüzünden kaybettiği dedikodularının malzemesi olan Nabi Şensoy beyefendinin koltuğuna ışınlandı. Ah Azizim, Ah Namık Bey hani siz şu ‘lobicilik’ten, şu ‘network diplomasisi’nden çok anlardınız da, ‘kamu diplomasisi’nin yeni patronu olmuştunuz. Ne vardı sanki canım, “Yok ben Washington’ı istemiyorum. Bu kamu diplomasisini adamakıllı hayata geçireceğim” deseydiniz. “Hilal, komik olma. Washington çok parlak bir koltuk. Hangi diplomat reddeder” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta, duyduk...Şimdi duyduk...!!!
Sonra ben yine öğrendim ki, bu ‘kamu diplomasisi’nin Türk Dışişleri için ne kadar gerekli olduğu üzerinde durup, uykuları kaçan gerçek kişi Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’ydu. Namık Bey Washington’a gidiyordu ama onun içi rahattı. Namık Tan’ın yerini Dışişleri sınıfının ay yıldızlı, pekiyi’li, hatta takdirlik öğrencisi gencecik Selim Yenel dolduracaktı. Uygulamada da, bana “Ne kadar eksantrik bir tipsin” derken bile çok samimi olduğuna inandığım Burak Özügergin devreye girecekti. İşte devrede…İşte o, on-line. Tam 1 saat boyunca, Ankara’da toplanan büyükelçilerin neler tartıştıklarını “Valla çok hararetli tartışmalar yapıyorlar” gibi samimi cümlelerle paylaşan, sanal ortamda bile ayrıntı vermekten kaçınmayıp “Demokratik açılıma tüm dünyadan destek arayışı” var gibi açıkça konuşan Burak Özügergin’di. Burak Özügergin’le ‘kamu diplomasisi’ne doğru adım atan, ‘dijital diplomasi’yi başlatan Türk Dışişleri Bakanlığı, bu kez gerçekten yol almıştı… Haydi bakalım, 2. sanal sohbette buluşmak üzere…
4 Ocak 2010 Pazartesi
Konnichiwa Türkiye...Arigato, Sermet Atacanlı...
Dünyanın dört bir yanına dağılmış 200’den fazla Türk büyükelçi ve diplomatik misyon şefi Ankara’da toplandı. Anlayacağınız ‘beyin fırtınası’ var. Türkiye’nin en okumuş, yazmış, mürekkepleri yalayıp yutmuş sınıfına giren büyükelçiler, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Hoca’nın önderliğinde, Türkiye’nin geleceğine yön verecek taktik diplomatik stratejiler belirleyecekler. Öyle böyle değil, Türkiye’yi dünyanın yıldızı parlak ülkeleri arasına sokmak için kimi zaman bilgisayar başında, kimi zaman gurbet sokaklarında, kimi zaman yabancı insanlar arasında ürettikleri fikirleri birbirleriyle paylaşacaklar. Kimisi kalkmış Brezilya’dan gelmiş, kimisi Singapur’dan, kimisi Bağdat’tan. Bu beyin fırtınası hafta boyunca sürecek olduğundan daha fazla ayrıntıya girmeyip, sadece büyükelçilerin toplanması şerefine konuştukça açılan, açıldıkça konuşan Bakan Davutoğlu’nun “Diplomaside söylemimiz evrensel dilde de doğruluk göstermeli” sözünü buraya not ediyorum. Hadi bakalım, hangi babayiğit büyükelçi çıkıp da “Sayın Başbakan’a birisi şu 1 minute’in diplomaside yerinin olmadığını anlatsın. Ya da, Türkiye’yle ilgili eksen tartışmalarına aslında yıllar öncesinden noktayı Atatürk koymuştu, o da ‘muassır Batı medeniyeti’ demişti. Siz daha neyi tartışıyorsunuz. Bu tartışmalara girmeyin. Ya da zaman zaman Türkiye’den yükselen ‘Bu AB’de ne oluyor. Ne karışıyor’ içişlerimize seslerinin tonunu düşürmekte fayda var” diyecek. Hadi bakalım, bir hafta sonrasında göreceğiz. Dışişleri’nde gerçek beyin fırtınası oluyor mu, yoksa bu beyin fırtınaları, sırf fırtına olsun diye mi yapılıyor anlayacağız.
Ama onca büyükelçinin içinden çok özel bir ismi çekip çıkaracağım buraya. O da, Türkiye’nin Japonya Büyükelçisi Sermet Atacanlı. Beyefendiliği ve sessiz-sakin kimliği ile bilinen Sermet Bey, Türkiye ile Japonya’nın yakınlaşması adına Ankara’da bu kez. Öyle ki, Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada’nın da katılımıyla “2010: Türkiye’de Japonya Yılı” etkinliklerinin açılışı yapıldı. Ve Sermet Bey, bu etkinliklerin Türkiye adına yaraşır bir şekilde tamamlanması için ‘arııı, vız-vız-vız” misali çalışan minik Japonlarla, sıkı bir işbirliği yürütüyor. Demek ki, Türkiye’nin sözden çok icraata ihtiyacı var. Sermet Bey de, bunun en güzel örneklerinden biri. Yukarıda fotoğrafta Sermet Bey kadar çok Türk-Japon dostluğu için çalışan bir başka ismi, Japonya'nın Türkiye Büyükelçisi Nabuaki Tanaka'yı görüyorsunuz. Sermet Bey'in biraz işi var, o sonra fotoğrafa girecek. Dostluk adına, fotoğraf önceliğinin Tanaka'da olmasına dikkatinizi çekerim...
Yaaa, Evet. !!! Türkiye’de Japonya Yılı. Yıl, 2010 ! Bu yıl hızlı başladı. İzmir, Mersin, Safranbolu, Kaman, Ankara, İstanbul..! Japonya’yla kaynaşmaya hazır mısınız. Japonya’nın ünlü tiyatro oyunculaından Ayumi Takano ile sesi, göbeği ve güzelliği ile göz dolduran, adından “Tam, Turkish delight” diye sözettiren Hadise de, bu yılın yıldızlarından. Konserler ve çeşitli oyunlarla Türk-Japon dostluğu için çalışacaklar. Yıl boyunca sürecek etkinliklere yerinden kıpırdaması için neredeyse dünyanın yıkılması gereken Japon imparatoru da katılırsa hiç şaşırmayın. Çünkü bu Japonlar, kafayı Türklerle yakınlaşmaya takmış durumdalar. Ben 2003’te “Japonya’da Türkiye yılı” onuruna Japonya’ya gittiğimde de, Türkiye diyor da başka bir şey demiyorlardı.
“Türkiye’de Japonya yılı etkinlikleri olacak da, bize ne hayrı dokunacak” diye sorabilirsiniz. Sorun ben de yanıtlayayım. Şu olacak efendim: İstanbul’dan uçağa atlayıp, Tokyo’ya uçmak 16 saate yakın sürüyor. Bi dolu yol. Burasından bakınca çok zor görünüyor, dünya kültürüne adını yaldızlı harflerle yazdırmış Japon mucizesi ile yakından tanışmak. Gelenekle, değişimin, mucizeyle, azmin birleşip de nasıl özel bir kültür yarattığına tanıklık eden, mutlaka o kültürle yakınlığını hep koruyor. Yani Japon kültürüyle yakınlaşmak bir ayrıcalık. Hani arada bir gidip de Karaoke barlarda dağıtıyorsunuz ya bir güzel, ya da gidip fellik fellik en güzel Sushi restoranı arıyorsunuz. “Aaaah geyşalar” diye iç geçiriyorsunuz. “Bu nasıl bir teknolojik manyaklık, bu kadar da olmaz ki canım. Bu Japonlar kafayı yemiş” şaşkınlıkları yaşıyorsunuz. Sonra, “Saygılar efendimmm” deyip, saygı duyduğunuz karşısında Japonca eğiliyorsunuz. Bunlar nasıl ayrıntılar, bu Japonlar nasıl insanlar, işte tüm bu ayrıntıları “2010: Türkiye’de Japonya Yılı” etkinlikleriyle göreceksiniz. Kaman’da Kalehöyük Arkeoloji Müzesi’nin açılışına bekleriz. Etrafınızdaki tiyatro salonlarında gösterime giren Japon oyunlarına biraz vakit ayırın. Her yerde kimono gösterileri olacak, gözünüzü biraz açın. Siz de çok seversiniz bu lafı…. Hadi, Konnichi wa (Merhaba)…..Tamam bir de Ohayo gozaimasu, bir de Arigato var… Ben izninizle, büyükelçi Sermet Atacanlı’ya bu etkinlikler için gösterdiği çabalardan ötürü Arigato diyorum.. Çok Arigato Sermet Bey, Çok teşekkürler…
Yaaa, Evet. !!! Türkiye’de Japonya Yılı. Yıl, 2010 ! Bu yıl hızlı başladı. İzmir, Mersin, Safranbolu, Kaman, Ankara, İstanbul..! Japonya’yla kaynaşmaya hazır mısınız. Japonya’nın ünlü tiyatro oyunculaından Ayumi Takano ile sesi, göbeği ve güzelliği ile göz dolduran, adından “Tam, Turkish delight” diye sözettiren Hadise de, bu yılın yıldızlarından. Konserler ve çeşitli oyunlarla Türk-Japon dostluğu için çalışacaklar. Yıl boyunca sürecek etkinliklere yerinden kıpırdaması için neredeyse dünyanın yıkılması gereken Japon imparatoru da katılırsa hiç şaşırmayın. Çünkü bu Japonlar, kafayı Türklerle yakınlaşmaya takmış durumdalar. Ben 2003’te “Japonya’da Türkiye yılı” onuruna Japonya’ya gittiğimde de, Türkiye diyor da başka bir şey demiyorlardı.
“Türkiye’de Japonya yılı etkinlikleri olacak da, bize ne hayrı dokunacak” diye sorabilirsiniz. Sorun ben de yanıtlayayım. Şu olacak efendim: İstanbul’dan uçağa atlayıp, Tokyo’ya uçmak 16 saate yakın sürüyor. Bi dolu yol. Burasından bakınca çok zor görünüyor, dünya kültürüne adını yaldızlı harflerle yazdırmış Japon mucizesi ile yakından tanışmak. Gelenekle, değişimin, mucizeyle, azmin birleşip de nasıl özel bir kültür yarattığına tanıklık eden, mutlaka o kültürle yakınlığını hep koruyor. Yani Japon kültürüyle yakınlaşmak bir ayrıcalık. Hani arada bir gidip de Karaoke barlarda dağıtıyorsunuz ya bir güzel, ya da gidip fellik fellik en güzel Sushi restoranı arıyorsunuz. “Aaaah geyşalar” diye iç geçiriyorsunuz. “Bu nasıl bir teknolojik manyaklık, bu kadar da olmaz ki canım. Bu Japonlar kafayı yemiş” şaşkınlıkları yaşıyorsunuz. Sonra, “Saygılar efendimmm” deyip, saygı duyduğunuz karşısında Japonca eğiliyorsunuz. Bunlar nasıl ayrıntılar, bu Japonlar nasıl insanlar, işte tüm bu ayrıntıları “2010: Türkiye’de Japonya Yılı” etkinlikleriyle göreceksiniz. Kaman’da Kalehöyük Arkeoloji Müzesi’nin açılışına bekleriz. Etrafınızdaki tiyatro salonlarında gösterime giren Japon oyunlarına biraz vakit ayırın. Her yerde kimono gösterileri olacak, gözünüzü biraz açın. Siz de çok seversiniz bu lafı…. Hadi, Konnichi wa (Merhaba)…..Tamam bir de Ohayo gozaimasu, bir de Arigato var… Ben izninizle, büyükelçi Sermet Atacanlı’ya bu etkinlikler için gösterdiği çabalardan ötürü Arigato diyorum.. Çok Arigato Sermet Bey, Çok teşekkürler…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük
Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...
-
Almanya’nın su yerine bira içtiği her halinden belli, zaman zaman da sevimli olmayı gerçekten başarabilen Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’...
-
Bu kez sadece yepyeni bir hafta değil, yepyeni bir hayat başladı benim için. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan mezun olup ...
-
Güneşin sırtımıza yumuşak masajlar yaptığı bir Pazartesi öğle sonrasında Central Park’ta çimlerin üzerindeydik. New York’un kalbi gibi duran...
















