9 Aralık 2009 Çarşamba

Lütfen, Lütfen....Birazcık Çevre !


Karbon, küresel ısınma, Kyoto, iklim değişikliği ve Kopenhag. Çevirip, çevirip okuyorum olmuyor. 192 ülkenin temsilcisi BM İklim Konferansı için Kopenhag’da toplanmış, küresel ısınmanın hepimizin geleceğinin canına okumaması için neler yapılabileceğine kafa yormaya başlamış. Onlar iki hafta boyunca konuşacaklar ama bu süre içinde Grönland ve Antarktika’daki buzullar daha da eriyecek, dünyanın birçok yeri daha da ısınacak, Güney Doğu Anadolu kuraklığa bir adım daha atacak, açlıkla boğuşan Afrika’nın şansı biraz daha azalacak…Daha neler, neler. ??? “Kalk Hilal, kalk git. Bir uzman bul konuş, neler oluyor dünyamızda, nedir bu küresel ısınma vakasının boyutları” derken, kalktım gittim çok sıkı bir uzman buldum. Bayanlar, baylar….Buzda kayanlar, merdivenlerden düşenler…Size Dan Wilson’u takdim ediyorum.

Dan, küresel ısınmayla mücadelede dünyanın en iddialı ülkesi diye bilinen İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’ndeki özel diplomatı. Küresel ısınmayla doğrudan ilgili çevre ve enerji alanlarına kafa yoruyor. Böylesi bir uzman ne diğer ülkelerin büyükelçiliklerinde ne de Türk Dışişleri Bakanlığı’nda var. Dan, hem büyükelçiliğin internet sayfasından kamuoyunu uyandırmaya çalışıyor hem de Türkiye’ye küresel ısınmayla mücadele yolunda bir eylem planı hazırlamakta yardımcı oluyor. Böylesi yoğun bir tempoda bana da vakit ayırdığı için onu izninizle ‘Lord’ ilan ediyorum. Bu genç, yakışıklı ve gelecek vaadeden, insana hayat aşılayan İngiliz diplomatı, ben ilan etmesem zaten hükümeti kesinlikle bir gün onu ya ‘Sir’ ya da ‘Lord’ ilan edecektir.

Bildiğiniz gibi iklim değişikliği; aralarında karbondioksitin de bulunduğu kimi zararlı gaz emisyonlarının atmosferde artması ve bunların sera etkisi yaratarak yeryüzü ısısını artırmasıyla ortaya çıkması bilimsel olarak beklenen bir felaket. Sorun küresel düzeyde olduğundan ve herkesi er-geç etkileyeceğinden adı oluyor ‘küresel iklim değişikliği’. Yani, öyle uyduruk 2012 filmine takılacağınıza bu konuya takılıp, uyanmanız, bilimsel gerçeklerle yaşayıp, ona göre hareket etmeniz gerekiyor. Siz ne kadar “O kadar da ısınmıyoruz” deseniz de, İngiliz bilim adamları 150 yıl önce kaydedilmeye başlanan sıcaklıklarla karşılaştırıldığında, bu yılın en sıcak beş yıldan biri olacağı sonucuna vardı. Küresel ısınmadan dolayı 2050’de dünyada 300 milyar dolarlık afet zararı bekleniyor. Türkçesi; Orman yangınları artacak, seller sular toprakları alıp götürecek, kuraklık artacak, insanlar aç kalacak. “Bana bir şey olmaz” diyebilirseniz, deyin...Asıl Dan’in ne dediği önemli. Açtı, haritayı gösterdi: Hepimiz tehlikedeyiz.

Türkiye, ünlü Kyoto Sözleşmesi’ni şubatta imzalamış, yürürlüğe koymuştu. Sözleşme, küresel ısınmaya karşı alınabilecek en etkili yöntemin, soruna yol açan sera gazı emisyonlarının kontrol altına alınması olduğunu cümle aleme duyurmuştu. Peki ne oluyor da, sera gazı etkisini artırıyoruz, bizim sera gazı etkisiyle ilgimiz ne? Dan diyor ki, dev elektrik santralleriyle, fabrikaları uygunsuz işleten ülkeler sera gazı emisyonlarını artırıyorlar ancak bireyler de, bilinçsiz eneji ve yakıt tüketimiyle bu işle doğrudan sorumlular. Yani, hükümetler çevre dostu santraller yapmak, su kaynaklarını doğru düzgün kullanıma sunacak sistemler geliştirmekle sorumlular ama bireyler de adamakıllı enerji tasarrufuyla sera gazı emisyonlarının kontrol alınmasına katkıda bulunabilir. Bu konu çok derin olduğundan şimdi İngiltere Büyükelçiliği ofisinde çalışanlara yapılan uyarılardan örnek verip, sizi biraz soluklandıracağım. Dan’i dinlemeye devam edeceğiz tabii ki. Siz şimdi, lütfen okuyun. Please sir, please…Lütfen:

“Lütfen dişlerinizi fırçalarken ya da bulaşıklarınızı yıkarken suyun akıp gitmesine izin vermeyin !”
“Lütfen ofisinizi terk ederken ışıkları söndürmeyi unutmayın. Eğer ofisi terk eden son kişiyseniz, lütfen koridor ışıklarını söndürün. Lütfen tuvalet ışıklarını söndürmeyi unutmayın!”
“Lütfen cep telefonlarınızın şarj cihazlarını fişte takılı bırakmayın! Lütfen, su ısıtıcısını sonuna kadar doldurmayın, ihtiyacınız kadar su ısıtın, bu şekilde daha az enerji harcanaktır !”
“Lütfen ofisinizi terkederken, klimayı kapatmayı unutmayın. Eğer çok üşümüyorsanız lütfen kaloriferlerinizin derecelerini düşürün !”
“Lütfen kağıtlarınızın her iki tarafını da kullanmaya çalışın ! Lütfen pillerinizi ve tonerlerinizi atmayın, geri dönüştürülebilirler.”

7 Aralık 2009 Pazartesi

Erdoğan & Obama...2 good friends on TV


Bu ikisi gerçekten dost mu? Washington’daki basın toplantısını televizyondan izledikten sonra, kendi kendime sorduğum ilk soru bu oldu. Diplomaside, ülkelerarası ilişkide dostluk mümkün müydü? Ahh, can-ciğer Amerikalı arkadaşım Victoria’nın sesini kulağımda duyar gibi oldum birden şimdi…”Niçin olmaz, niçin olmaz? (Why not)” Haftasonunda Amerika-İngiltere, Güney Afrika, İsveç ve Çek karması arkadaş grubumla yediğim yemeklerin, uzun kahvaltıların konusu da neredeyse dostluk üzerineydi. Bir yandan İran’ın nükleer faaliyetlerinin çözümü için dört koldan diplomasi yürüten Türkiye’nin ‘dostça’ çabalarının sonuç verip vermeyeceğini sorguluyor, bir yandan Avrupa’daki ‘Türkiye dostları’ diye bilinen ülkelerin, Türkiye karşıtlığını yenip yenemeyeceği üzerine iddialara giriyorduk. Sonunda da gelip gelip, “Diplomaside de, dostluğun kuralı geçerli. Samimi olan kazanır” diyorduk. Bunu galiba en çok diplomat arkadaşlarım söylüyordu.

Evet, “Niçin olmaz.” 26-27 Ekim’deki İran ziyaretinin hemen ardından ABD Başkanı Obama’dan “Haydi atla, Washington’a gel” daveti alan Başbakan Erdoğan’ın, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına denk geldiği için ertelediği ziyaret nihayet bugün gerçekleşti işte. 2 saatlik görüşmenin ardından ‘kuş gibi’, tamam hakkını yemeyelim ‘güzel bir özet’ şeklinde yapılan basın toplantısını televizyon başında izlemek de ayrı bir stresmiş canım. Kime soru hakkı verilecek. Kaç soru alacaklar. Bak bak, Obama’nın yaptığına bak. Kendisine ekonominin gidişatıyla ilgili soru soran gazeteciye “Bu konuyu yarın konuşsak” demiyor da, Türkiye’yle ilgili konuşacağına ekonomide nasıl mucizeler yapacağını anlatıyor. Nerdeyse 4 dakikamızı yedin ya sevgili Obama…Helal olsun. !!!

“Aaaa, ‘Dostum’ mu dedi Türkiye’ye, Obama? ‘Türkiye’ye dostum demekten mutluyum’ mu dedi ?” Babam’dan kocaman bir “Eveeet” yanıtını almış olmanın rahatlığıyla Obama’yla Erdoğan’a olan konsantrasyonum daha da bir arttı şimdi. Daha geçen hafta İran için “Vakit daralıyor” çanları çalan Başkan Obama, bak şimdi ne diyor: “Türkiye, İran’la yaşadığımız nükleer krizin aşılmasında önemli bir aktör.” Demek ki, bu nükleer kriz daha çok diplomasi kaldıracak. Baş aktör de Türkiye olacak. Dışişleri Bakanı Davutoğlu olmasın, müsteşar yardımcısı Feridun Sinirlioğlu olsun baş aktör..Yakışır!

Bu konsantrasyon varken ben de, konuyu dağıtmayacağım merak etmeyin. Obama’nın bu ‘dostluk’ jestine, Erdoğan’dan gerçekten koyu kıvamda, tam yerine oturmuş bir yanıt geliyor, hakkını verelim: “Zaman, dost kazanma zamanıdır”. Vayyy, Yani Türkiye ile Amerika zaten dost da, İran’ı da kazanalım. Diplomasiyse diplomasi. Demek ki, Türkiye İran’ı kazanma konusunda her şeyi yapacak. Görürüz elbet, o günleri de. Hem Erdoğan hem Obama, dostların terörizmle savaşta her yerde birlikte olacağına vurgu yapıyorsa, Afganistan işi de olmuş demek ki. Yani Türkiye, Afganistan’da Taliban sayfasını kapatmaya uğraşan Amerika’ya daha çok, daha çok asker (‘more flexible, less caveat troops’) verecek. Askerin elinde nasılsa silahı var değil mi? Operasyona girmese de, bir şekilde, bir yerlerde savaşır. Afganistan’da savaşacak çok yer var, çok. Ankara’dan illa ki “savaşa gidiyorum” diye yola çıkmasına gerek yok.

Kameralar önünde iki dost olarak ‘iyi günde-kötü günde birlikte olacaklarını’ üstüne basa basa söyleyen Obama ile Erdoğan, tabii ki içerde ‘dostça uyarılar, dostça sitemle ve dostça beklentilerle’ birbirlerini dinlediler. Obama Erdoğan’a “Bak dostum, bu Ahmedinejad’a söyle adam olsun. Alırım onun nükleer tesislerini ayağımın altına. Sen de kiminle dansettiğine dikkat et” dedi. Erdoğan, önünde duran çikolata kutusuna uzanıp, sütlüsünden ağzına attıktan sonra yanıt verdi: “Tamam, doğru düzgün dansetmezse zaten, gereken yapılır. Bir daha söylerim. Dinler beni İran”…Dostlar birbirini uyarmayacak, birbirine kızmayacak da, kim kızacak ha,,,,kim kızacak...Dost bu…Acı söyler…..İyi de sevgili Obama, sadece iki soruyla bu güzelim basın toplantısı geçiştirilir mi? Hem de bir soruya koskocaman ekonomi konusunu sıkıştırmışsın….Tamam, tamam…”Niçin olmaz, niçin olmaz….!!!”

3 Aralık 2009 Perşembe

Türk Dışişleri'nin ilk dijital diplomatı: Namık Tan


Türk Dışişleri Bakanlığı’nın efsane diplomatı Namık Tan’ın, Ankara’ya dönüşü muhteşem olmuştur arkadaşlar. “Tel-Aviv’i bırakıp da, hiç boşu boşuna Ankara’ya dönmedim” dercesine aramıza katılan Namık Tan, bugün itibariyle Türk Dışişleri’ni ‘dijital ortama’ taşımıştır. Tüm rakiplerini zeki, çevik ve yakışıklı yapısıyla bir çırpıda eleyip, müsteşar yardımcılığı koltuklarından birine ‘hoooop’ diye oturan Namık Bey, aylardır üzerinde çalıştığı teknik altyapının ilk meyvesini güzide basın mensuplarıyla birlikte almıştır.

Neler söylüyorum ben, neler…Bu iş çok ciddi ki, ne ciddi. “Aloooooo,,,Lahey! Sesim geliyor mu?”…”Gelmez mi Namıkçıııım, gelmez mi....Arkadaşlar, hepinize merhaba. Lahey’den merhaba….” Burada ben konuşmuyorum. Bize, Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara’daki merkez binasında toplanan gazetecilere, Lahey’den bağlanan Büyükelçi Ahmet Üzümcü konuşuyor. Evet Namık Bey, evet. Sistem çalışıyor. Türk Dışişleri Bakanlığı tarihinde bir ‘ilk’e hep beraber imza atıyoruz ve Ankara-Lahey hattında kurulan bu video konferans sistemiyle basın toplantısının başka, başka örneklerini dört gözle bekliyoruz.

Zaman zaman bana telefonla ulaşıp, “Hilalcimmm, facebook’a girmek için eve gitmem gerek. Bakanlıkta yasak. Blogunu da sistemimizdeki filtreler yüzünden her zaman rahat okuyamıyorum. İnternetimiz sınırlı diye” dert yanan tüm diplomat arkadaşlarıma bugün müjde veriyorum. Haydi gözünüz aydın. Bakan Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kitabının derinliklerinde kaybolmadan önce, yeni çağa ayak uydurmak için canla başla çalışan müsteşar yardımcımız Namık Tan’a destek olun. Yakında size internette sörfün kralını yaşatacak. Hepinizi ‘dijital diplomat’ ilan ediyorum. Dijital diplomat da neyin nesi diye paniğe kapılmanıza gerek yok. Bugün Amerika, İngiltere, Estonya, Almanya, İsrail diplomatları internette cirit atıp, dünyanın en ücra noktasına ulaşıyorsa, siz de ulaşacaksınız. Sanal ortamdaki özel platformlarda bilginizi-birikiminizi artırırken, bir de bunları paylaşacaksınız. İnsanlar, Türkiye ve geleceği hakkında ne düşünüyor, Türklerden neler bekliyor öğrenip, ona göre diplomasiyi şekillendireceksiniz. Hantal bürokrasinin kurbanı olmayacaksınız. Kurban olursanız, dile getireceksiniz, çözüm arayacaksınız. Konuşacak, yazacak, çizeceksiniz. “Doğru söyleyeni, dokuz köyden kovarlar” öğretisinden kurtulup, “Müdürüm, bu olmamış. Ben bunu yeniden yazıyorum. Fransızlarla kahve içelim, Avusturyalılarla bilek güreşelim” diyeceksiniz mesela. Var mısınız, var mısınız?

“Bizde para, imkan, vizyon yok. İnsanlar kıskanır, kapris yapar, hükümdarlığını paylaşmak istemez” diyen onlarca ses, şimdi diplomasi koridorlarında yankılanıyor biliyorum. Ama bakın, içinizden bir kahraman çıkıyor, diyor ki: “Varım, gelin beraber çalışalım”. Dışişleri’nin merkez binası ile dünyadaki tüm misyonları, dijital ortamda biraraya getirip, daha aktif bir diplomasi üretmeye soyunan kahramanımız Namık Tan’ın, bu noktada ciddi desteğe ihtiyacı vardır. Tabii yanlışı olursa önce ben söylerim, hiç merak etmeyin. “Bunun adı kamu diplomasisi” diyor ya Namık Bey, kamudan da olumlu-olumsuz tepkilerini anında alıp, değerlendirecektir. Kaçınılmaz. İyi bir iletişimin temel prensibinin güven olduğunu bu süreçte bence çok daha iyi öğrenip, Türk diplomasisine güven aşılayacaktır. Amerikan’ın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in, Amerikan diplomatlarının ‘dijital kapasitesi’ni benimle paylaşarak, tüm blog okurlarıma yaşattığı diplomasi keyfinden sonra, Namık Tan’ın da bizi böylesi bir keyfe hazırladığından eminiz. Evet Namık Bey, azizim. Size güvenmek istiyoruz. Bize güven verin ki, şu diplomasi koridorlarındaki kötü sesleri bütün desteğimiz ve gücümüzle yok edelim, olmaz mı….???

2 Aralık 2009 Çarşamba

more FLEXIBLE, less CAVEAT: Afganistan


Önce rakamları vermek istiyorum size. Afganistan’da 43 ülkeden asker görev yapıyor. Kaç tane mi? 34 bin 800 Amerikan askerine, 9 bin İngiliz, 4 bin 500 Alman, 4 bin Fransız, 2 bin 830 Kanadalı, 2 bin 2795 İtalyan askeri destek veriyor. Daha kimler, kimler, askeri varlıklarıyla Afganistan’da: Hollanda, Polonya, Avustralya, İspanya, Romanya, Türkiye, Danimarka...Nerdeyse bütün Avrupa. Bir de Azerbaycan, Bileşik Arap Emirlikleri, Yeni Zelanda…İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un bölgeye 500 yeni İngiliz askeri göndereceklerini açıklamasının ardından tüm gözler ABD Başkanı Obama’daydı ki, o da bölgeye ülkesinin 30 bin takviye asker göndereceğini açıkladı. Böylelikle, Afganistan’daki asker sayısı toplamda 143 bine çıkıyor, haberiniz olsun. Daha bu da yetmiyor. Obama, Afganistan’da bin 752 askeriyle boy gösteren Türkiye’nin de dahil olduğu tüm müttefiklerden daha çok asker istiyor. Adama sorarlar tabii. “Kardeşim ne yapacaksın bu kadar askeri. Sen nasıl asker istiyorsun. Derdin nedir?”

İşte yanıt: “More flexible, less caveat troops”. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in bize Afganistan konusunda yaptığı tüm açıklamaların ardından üzerinde saatlerce tartıştığımız cümle buydu. Evir, çevir olmuyor. Ama olacak. Bunu Türkçe’ye çevirip yazacağız. Yazdık da. Yani, şu anlama geliyor ki: Başkan Obama, daha esnek hareket edebilecek, görev tanımı çok sert koşullara bağlanmamış asker istiyor Türkiye’den. Bir daha yani: Asker gerektiğinde sıcak çatışmaya da girsin. Bir daha yani: Afganistan’daki Türk askeri, gerektiğinde geçsin Taleban teröristin karşısına ona ateş etsin. 'Bana bak seni öldürürüm' diye gözünü korkutsun. Terörist korkmadı, çat diye vursun onu.

Bu noktada çok şanslıyız ki; gökte ararken, yerde bulduk durumu oldu ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ü Fransız Büyükelçiliği’nde yakaladık. TBMM’nin asil mi asil diplomatı, prensi, kralı, dükü Yaşar Yakış’a bir de ‘şövalyelik nişanı’ takılmasına tanıklık etmeye büyükelçiliğe gelmiş Gönül’den “more flexible, less caveat troops” açıklaması almanın tam zamanı değil mi? Konuştu işte Gönül, hem de çok gönülden açıkladı: “Arkadaşlar, Amerika bizden sıcak operasyonlara girecek asker istiyor. Ama bizim rezervlerimiz sürüyor. Yani, biz askerimizi Afganistan’da savaştırmayız diyoruz. Askerimizi esnetmeyiz. Bizim askerimiz orada ne yapabilir? Etrafa çeki düzen verir, askeri eğitim verir”.

Yani ne olacak bu more flexible, less caveat işi? Obama’nın “Daha çok asker” diye açıkladığı yeni Afganistan stratejisinin ardından Türkiye’nin ne diyeceğini dört gözle bekleyen tüm AB ülkelerinin büyükelçileri bir gidip de Vecdi Gönül’le konuşmuyor. Kiminle konuşuyor? Gazetecilerle. Nasıl? Off the record. Yani, yazılmamak kaydıyla. Zaten, yazacak da bir şey söylemiyorlar. Akılları, fikirleri Türkiye ile ABD’nin işbirliğinin artıp, artmayacağında. Niye? İşlerine gelmeyecek. Kıbrıs konusunda sürekli kazıklıyorlar ya Türkiye’yi, bu kazıkların acısını Amerika’nın çıkaracağından korkuyorlar. Şimdi burada, AB’lilerin ruh halini yansıtırken ‘bir isim versem mi acaba’ diye içimden geçirmiyor değilim. Çünkü gerçekten çok komikler. Başkan Obama, Afganistan’da terörü bitirmekten sözediyor, müttefiklerden daha çok katkı istiyor, Türkiye Afganistan’ı ‘normalleştirmek’ için çırpınıyor… Ve bu arada sevgili AB’liler de “Ne olacak bu Türkiye-ABD işbirliğinin sonu” diye kara kara düşünüyor. Aloooo,,,orda sizin de askerleriniz var. Tamam, avuç içi kadarlar ama onlar da asker. Ha bir, ha 30 bin ne fark eder….Tamam şimdi buldum. Bu ‘more flexible, less caveat’ deyimi, bence Obama’dan AB’ye ciddi bir mesaj: “Daha çok esnek olun, sınırlamalara-kısıtlamalara takılmayın”…Nasıl olacaksa? Sahi, nasıl olacak bu : More flexible, less caveat ….?

26 Kasım 2009 Perşembe

Jeffrey'in BAYRAM böreği.......Interview with American Ambassador Jeffrey(3)


Gelelim börek meselesine… Kendi kültürünü ve geleneğini yüceltirken, farklı kültürlerin de keyfini saygıyla çıkarmayı kendine prensip edinmiş Amerikan’ın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’le röportaj için rezidansa gittiğimde, beğendiğim en güzel köşeye kuruldum. Yanımdaki tarihi masanın üstündeki kocaman bir satranç takımında atlar dört nala koşarken, rezidansın centilmen uşağını birden yanımda buldum. Kapıdan içeri girerken benim için zahmet üstüne zahmette bulunan, paltomu, eldivenlerimi, şapkamı çıkarmamda bana özenle yardımcı olan bu genç adam, bu kez bana ne içmek istediğimi soruyordu.

Röportajın fotoğraflarını çekmek için hazır ve nazır, Türkiye’nin en profesyonel foto muhabiri Altan da, kendince en uygun köşeye kurulmuştu tabii o sırada. İkimiz birden bu sevgili uşağa dönüp sütlü nescafe içmek istediğimizi söyledik. Öyle ya, Türk kahvesi vakti çoktan geçmiş, saatler akşam yemeğine doğru koşturuyordu. Nescafelerimizi içerken ve kahvelerin yanında gelen güzelim kurabiyelerden, keklerden yerken, geçse geçse en fazla 5 dakika geçmiştir. Bilemedin 10.

Ama bu kısacak bekletme için bile özür üstüne özür dileyerek başladı Büyükelçi Jeffrey röportaja. Altan, güzelim kareler çekerken, ben kendimi keyifli bir röportajın içinde bulmuştum. Bana arada bir “Böreğinizi yediniz mi bu arada, Hilal Hanım” diye soran Jeffrey’e röportajın bir yerinde “Bunlar, börek değil efendim” demeden duramadım. Durur muyum, hiiiiç... O, “Haaa, haaaa” demeye kalmadan, ben yediklerimizin muzlu cevizli kek ve çikolotalı, vanilyalı kurabiyeler olduğunu ve tatlarını çok beğendimi dile getirdim. Jeffrey, tüm centilmenliğiyle “Börek, diyelim kısaca” demekten geri durmadı bu arada: İşte, budur satranç: Saygı, centilmenlik ve kıvrak zeka. İşte, budur diplomasi, işte budur misafirperverlik.

Daha bir ay öncesinde bursla gittiğim Amerika’da, bizi gerçek Amerikan kültürünü anlayalım diye akşamları Amerikan ailelerinin evlerine yollamışlardı. Benim North Carolina’daki ailem de; haşlanmış mısır, ızgara biftek ve bir de ‘apple pie’dan oluşan bir sofra hazırlamış bana, “Hilalciiiim, afiyet olsun” anonsuyla yemeği başlatmıştı. Apple pie’dan (elmalı kek diyelim) yerken, canım birden güzelim Türk böreklerinden çekmişti. Özellikle de, annemin yufkasını kendi elleriyle açıp da yaptığı peynirli kol böreğinden. Ama Türkiye’ye geldiğimde insanların dilinde bir kuki, waffle, kek, kurabiye lafıdır gidiyordu. Börek yemek nerdeyse bir ‘alt sınıf işi’ne dönüşmüştü. Zamanla, çevremde kendi kültüründen ve geleneğinden uzaklaşıp, nereye özendiğini kendi de bilmeyen birçok insan olduğunu, Türk olduğunu keşfettim. Hatta kimisi, Kurban bayramımıza dil uzatmayı, kurban kesmeyi ‘katliam’ olarak nitelemeyi bile entellektüellik sayıyordu. Dini geleneklere saygısızlık, entellektüellik demekti haaaa. Dini bayramlarla dalga geçmek, kültürümüzün ana unsunlarını oluşturan ögeleri hiçe saymak (nazar boncuğu gibi), geleneksel kıyafetler için ‘kroluk’ nitelemesini yapmak, özel yemeklerimizi ‘banallık’ görmek… Yazık, çok yazık değil miydi kültür mirasımıza. Bakın, elin Amerikalısı bana saygı olsun diye kuki’den, börek diye sözediyordu. Böylelikle yakınlık gösterip, kültürlerimizi kaynaştırıyordu. (Jeffrey’le birlikte, güzel bir börek seansında buluşmak için anlaştık o ayrı…)

Bugün birçok Amerikan ailesinde Şükran Günü (Aile Bayramı) heyecanı var. Ailesinden uzakta olan birçok Amerikalı yollara düştü, aileleriyle kucaklaşmak için. Aileyle bu akşam yenecek Şükran Günü yemeğinde Tanrı’ya sağlık-mutluluk ve birliktelikleri için şükredecekler. Bizde de, yarın başlayacak Kurban Bayramı heyecanı var demek istiyorum. 4 günlük tatilin hesabı bırakılsın da bir, büyüklerin elleri öpülsün, kendiniz kesemezseniz konudan-komşudan gelecek etle kavurma yenilsin. Küçükler kucaklansın, arkadaşlar, dostlarla buluşulsun. Büyükelçi Jeffrey’in deyimiyle “Kurban Bayramı’nız hayırlı olsun.”

24 Kasım 2009 Salı

Jeffrey...........Digital Jeffrey / Büyükelçi Jeffrey'le söyleşi (2)


Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in aslında internette ne kadar aktif olduğuna, insanlarla Amerikan dış politikasını tartışmak için her ortamı değerlendirdiğine daha önce de şahit olmuştum. Çünkü, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Uluslararası Bilgi Bürosu (International Information Program) çalışanları, diplomatların internet ortamında dünyadan her çeşit insanla diplomasiyi tartışmalarını sağlamak için de özel bir sisteme sahip. Böylelikle diplomatlar ‘soğuk, iletişimden uzak, insanlardan kopuk’ imajından tamamen arındırılıyor ve bildiğimiz ‘dijital diplomatlar’a dönüşüyor. Ve, ekonomiden, diplomasiye, kültürden, global değişimlerin etkilerine kadar uzanan geniş bir yelpazade, internette tartışma ortamı başlıyor. Sistemin adı “Co.Nx” http://co-nx.state.gov

Video, döküman, tablo, grafik gibi çeşitli bilgilerin internet ortamında paylaşılmasını sağlayan bu sistem sayesinde bir gün Büyükelçimiz James Jeffrey, geçti kendi özel bilgisayarının başına tüm dünyadan insanların sorularını yanıtladı. Çin’den, Afrika’dan, İstanbul’dan, Rusya’dan Jeffrey’e sorular yağarken, Amerikan dış politikasıyla ilgili soruların yanıtlarını herkesin birebir görme imkanı da oldu. Büyükelçi Jeffrey, zaman zaman düzenlenen bu soru-cevap seanslarının yanısıra bir de büyükelçiliğin kendi internet ortamında “Ask the Ambassador –Büyükelçi’ye Sorun” köşesinden tüm Türkiye’den kendisine yöneltilen soruları cevaplıyor.

Büyükelçi Jeffrey’le, Amerikalılar’ın geleneksel Şükran Günü (Aile Bayramı), bizim de Kurban Bayramı’mız öncesinde yaptığımız söyleşide “Amerikan Dijital Diplomasisi” üzerinde dururken, size ‘yeni medya’ dediğimiz sistemde kaç kişinin olduğu hakkında da bilgi vermek istedik. Hani şu hepimizin facebook’u var ya. Bu Amerikan icadı, internette en popüler paylaşım sitesi olan facebook’u kullananların sayısı 250 milyona ulaşmış durumda. Blog sayfa sahiplerinin sayıları da milyonlarla ifade ediliyor. Türkler, facebook’u en çok kullananlar arasında Amerikalılar, İngilizler ve Kanadalılar’dan sonra 4. geliyor. Türkler, Avrupa’da da internet kullanımında ilk 10'a girmiş durumda. Türkiye’de internet ortamındaki bu kadar yasağa karşın, halkın teknolojiye ve yeni iletişim tekniklerine ilgisini Büyükelçi Jeffrey, “Çünkü insanlar gelişime açık ve daha çok bireyselleşiyorlar” diye açıklıyor. Bu bireyselleşmenin, hani 'toplumdan-insanlardan kopuk, zombi' olma durumuyla ilgisi yok. Daha çok, insanın kendi bireysel yeteneklerine, görüşlerine sahip çıkma ve bunları daha çok insanla paylaşma isteğiyle ilgisi var. Demek ki, şöyle de bir durum var. Türkiye’de yasaklar sürse de, Türk halkı ne yapıp ne edip istediğine ulaşıyor. Türk dediğin de böyle birşey olmalı zaten. !!!

Büyükelçi Jeffrey, ‘dijital diplomasi’nin sınırsızlığını ve faydalarını anlatırken, bir de “Amerika’daki yabancı öğrenciler” konusuna dikkat çekti. Bakın size yine ilginç rakamlar veriyorum. Bu yıl Amerikan üniversitelerine 13 bin 263 Türk öğrenci kayıt yaptırdı. Bu rakam, geçtiğimiz yıl 12 bin 30’du. Rakam her yıl artıyor tabii. Siz, bir de Amerika’daki milyonlarca öğrenciyi düşünün. Hepsi oraya “Kendi farkını koymak” adına gitmiş. Ve, Amerikan yönetimi bu öğrencileri internet ortamında da bulup, tek tek ilgileniyor. Amerikalı öğrencilerle, diğerleri internet ortamında da kaynaşıyor. Kültürler değiş-tokuş yapılıyor.

“Hilal Hanım, böreği sevdiniz mi” diye yine söyleşimizin arasına girip, nefes aldırıyor bana Büyükelçi Jeffrey. Daha anlatacak çok şeyi var tabii bana. Benim de çok sorum. Böreeeek, çoook sevilesi….Öyleyse devam… !

"Burası Ankara, ABD rezidansı..Hep birlikte internetteyiz" (1)


Türk Dışişleri Bakanlığı'nda çalışanların mesai saatlerinde facebook'a erişimi yasak. TRT'de de yasak. Sonra, devletin diğer tüm kurum ve kuruluşlarında. Internette en popüler paylaşım sitelerinden olan youtube üzerindeki yasak da, tam kalkmış değil ülkemizde. Kimi internet sitelerinin çoğunun da yok 'bölücülük propagandası yapılıyor', yok 'Atatürk'e hakaret ediliyor', yok 'darbe çalışmasından yana' diye de, ya Genelkurmay Başkanlığı ya da Başbakanlık tarafından 'öcü' ilan edildiğini duymayanınız kalmadı zaten. Oysa ki, insanımız dijital teknolojiye, iletişime ne kadar açık, ne kadar aç. Kimin umurunda?

Evet, Amerika'nın umurundasınız. Benim de umurumdasınız. Doğrusunu, yanlışını tabii ki tartışacaksınız. Ama önce bilgiye, birikime, mesaja ulaşmanız gerek. Ama bu yasak ortamında nasıl? Ne yapmalı, ne etmeli diyen Başkan Obama'nın seçim zaferinde facebook ortamının ne kadar etkili olduğunu hatırlatacağım önce size. İnternette bir adres hesabı bile olmayan George Bush'un aksine tam teşekküllü dijital bir 'yeni çağ insanı' olan Obama, facebook ortamını kullanarak rakiplerinden daha çok insana ulaştı ve başkanlık zaferini ilan etti. Bugün elinde süper bir Blackberry'si var. Beyaz Saray içinde volta bile atarken tüm dünyayla mesajlaşıyor. "Hillary sen bir git Ortadoğu'yu ziyaret et. Seni Çin'den arayacağım" diyor. Kahire'de milyonlarca müslüman insana seslendiği sırada, konuşma metni dünyanın en dip bucağındaki insanın önündeki bilgisayara anında düşüyor. Ahmedinejad, ülkesindeki yasaklar zincirini ne kadar sıkılaştırırsa sıkılaştırsın, Amerikan diplomasisi dijital ortamda neredeyse tüm İranlılar'a ulaşıyor. İran'daki blog yazarları, facebook kullanıcıları ülkelerinde olan biteni dışarıya rahatça aktarabiliyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nda özel 'dijital diplomasi' ekibi, dünyanın her yeriyle iletişimi artırmak için harıl harıl çalışıyor.

Nasıl? Böreğimi iyice yemiş miyim? Bu soruyu, hem bir gazete muhabiri hem de blogger olduğum için bana uzun uzun Amerikan diplomasisindeki 'dijital devrim'i anlatan Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey'e soruyorum. Ankara'nın güzelim Çankayası'ndaki sıcacık rezidansında ben onu dinlerken, arada "Böreğini yedin mi bu arada" deyip, beynim kadar midemi de tok tutmaya çalışan Jeffrey'in hakkını nasıl ödeyeceğim. Tabii benimle paylaştıklarını, milyonlarca blog okuyucusuna, facebook kullanıcısına da ulaştırarak. "İletişim, paylaşım ve dijital medya. Bilgi, birikim, deneyim dolu blog sayfaları. Kaprisli editörlerden makas yememiş, yeniden yazılarak mahvedilmemiş röportajlar". Ne kadar da gözalıcı. Bundan böyle beni blog sayfamda daha yakından izleyecek Jeffrey'in, 'dijital medya'dan sözederken beni etkileyen en önemli cümlesini olduğu gibi yazacağım: "50 yıldır gazete okuyucusuyum ama hiçbir yeni medya ortamına kapılarımı kapatamam. Blackberry telefonumla rahat ve hızlı mesajlaşıyorum. İnternet ortamında yarattığımız ve sürdürdüğümüz diplomasi ile daha ve daha çok insana ulaşıyorum. Çok keyifli..."

"Hilal Hanım. Ne kadardır Radikal'de çalışıyorsunuz. Ben sizin haberlerinizi de dikkatle okuyorum"..Hem blogda yakından takipçim, hem de gazetede. Ben heyecanlıydım onunla konuşurken ama sanki onu daha çok heyecanlandırdım. "Tam 13 yıl" dedim. Amerika'nın 1950'lilerinin ünlü gazetecisi Edward Murrow adına düzenlenen burs programıyla Amerika'da bir ay kaldıktan sonra Ankara'ya yeniden döndüğümü söylediğim anda gözleri parladı ve hem de sevincini Türkçe "Ne güzzzelll, çok güzzelll" diye dile getirdi. 50 yıldır keyifle gazete okuyan ama teknolojiye kapılarını sonuna kadar açmış olan Jeffrey, bakın bakın şu yukarıda yazdığım 'dijital bilgiler'in yanısıra neleri paylaşarak beni daha nasıl heyecanlandırdı:

"Hepsinin yeri ayrı. İnternet, televizyon, gazete, radyo. Güzel bir yüzüm yok, o yüzden facebook'ta kişisel sayfa açmadım. Ama kızımın var. Bana, orada olup-biteni anlatıyor hep. Büyükelçiliğimizin İstanbul, Ankara ve Adana misyonlarının facebook sayfaları kullanımda. Bu sayfalar aracılığıyla her gün daha çok insana ulaşıyoruz. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın facebook ortamında tam 130 ayrı sayfası var. Blog sayfalarımız, twitter hesaplarımız. Tüm çabamız, daha çok insanla görüşlerimizi paylaşmak, gençlerin Amerikan diplomasisi üzerindeki dikkatini hep canlı tutmak."

Güzel yüzünün olmadığını söyleyerek tabii ki alçakgönüllülüğünü ortaya koyuyordu Jeffrey. Evet o, güzel insan. Gençlerle sürekli diyalog halinde hem de internet ortamında. Sürekli tartışıyor, konuşuyor. Yıllarca Türkiye'de görev yaptı ama Türkçe'si için güzel değil mükemmel diyorum. Büyükelçilik personeline Amerikan halkının perşembe günü kutlayacağı Şükran Günü (Thankgiving- Aile Bayramı) yemeği vermeden önce benimle buluşup, perşembeden bir sonraki günü, yani cumayı da unutmadı. Cuma da tüm müslüman dünyasında olduğu gibi Türk halkının Kurban Bayramı var. Ve Jeffrey, bu yıl birbirinin peşi sıra gelen iki bayramı birleştirip, Türkçe mesajını da verdi. Buradan, blog sayfamdan Jeffrey'in tüm dünyaya Thanksgiving ve Kurban Bayramı mesajını olduğu gibi aktarıyorum..

"Ne güzel ki, bu sene de Amerikan Aile Bayramı ve Kurban Bayramı biraraya gelecekler ve onun için hayırlı olsun..."

Burası Ankara ama hepinize "Merhaba", hepinize iyi bayramlar. Özellikle de benim için dünyanın en özel insanlarının yaşadığı, dünyanın en güzel yerlerine: Happy Thanksgiving Botswana. İyi Bayramlar San Francisco. North Carolina, Colorado, Washington, New York, Oslo, Latvia, Kosova, Prag, South Africa, London, Arnhem, Paris, İstanbul....

(Not: Jeffrey'le söyleşimizin daha başka ayrıntılarını sizinle paylaşmaya devam edeceğim. Börekten yemeye devam...)

21 Kasım 2009 Cumartesi

Beaujolais Nouveau


Fransa'nın centilmen büyükelçisi Bernard Emie, kulağıma eğilip de "Gençlik ve dostluğa içiyoruz" dediğinde ürpermedim değil. Kadehlerimizde 'Beaujolais Nouveau' doluydu ve gençliğimizin ihtişamıyla yepyeni bir dostluk yaratmaya hazırdık. Fransa'nın zaman zaman kendini kaybedip de Türkiye'nin AB üyeliğine kankası Alman Şansölye Merkel ile birlikte karşı çıkan cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'i, bu dostluğun gücü altında ezecektik. Damarlarımızda Beaujolais Nouveau dolaşırken, bunu gerçekten hissettik. Yalnız ben değil, Fransız büyükelçiliğinde toplanan 300 seçkin davetli bunu hissetti. Bu yılki Beaujolais Nouveau'yu tadacak 40 milyon genç, dost, şarapsaver de hissedecek.

Evet, Beaujolais Nouveau çok özel bir şarap. Bir kere 'dostluğun ve gençliğin' şarabı olarak biliniyor. Fransa'da Gamay üzümlerinden yapılıyor ve sadece Kasım ayının 3. haftasından 31 Aralık'a kadar içilmesi gerekiyor. İçtin, içtin. Yaşadın, yaşadın. Bu özel şarap, tam 20 yıldır dünyanın hemen her yerinde tüm Fransız dostlarınca, tüm şarapseverlerce tam bir şölen havasında yapılan kutlamalar eşliğinde tüm dünyaya sunuluyor. Bu kutlamalar, Türkiye'de de Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa'da Fransız ve şarap dostlarınca 10 yıldır gerçekleştiriliyor. Bu yılki şölenin çok çok daha özel bir anlamı var ki, o da "Fransa'da Türkiye mevsimi" etkinliklerine denk gelmesi. 1 Temmuz'da başlayan etkinlikleri Beaujolais Nouveau ile kutsadık ki, bu dostluğu dinamitlemeye çalışanların heveslerinin kursağında kalacağı şimdiden biline. Ayrıca Sarkozy'nin bu şarabı içip de, düşmanlık için çalışacağına inanmıyoruz. Çalışırsa da çalışsın...Kimin umurunda.. !

Bu nasıl güzel bir şarap. Duygu, tam tersini iddia ettikçe, ben gençliğim ve güzelliğimle "Yok, yok sarhoş değilim" diyordum. Fransa'dan özel getirilen peynirler mi dersiniz, sucuklar mı, yoksa salamlar mı...Hayır,,,ekmek. Gençliğin ve dostluğun tadını çıkarmak için ekmek-şarap-peynir üçlemesinin muhteşem birlikteliğini sonuna kadar mideye indirdik. Aslında Yurtdışında Yaşayan Fransızlar Derneği (UFE), Beaujolais Nouveau gecesini organize etmiş, şarap tatmakta usta insanları biraraya getirmiş, Büyükelçimiz Emie'den de büyük destek görmüştü. Şarap tatmakta bu kadar usta olduğumu da, Emie'den öğrendim. "Hilal, sen beğenirsen herkes beğenir" diyen oydu. (Hiiiiişşş, I love myself)

Her yıl 40 milyon Beaujolais Nouveau şişesi satışa sunuluyor. 31 Aralık'a kadar içilip, tüketilmesi gereken bu şarap için 40 milyon rakamının oldukça fazla olduğunu da bilginize sunarım. Taa Japonya'dan insanlardan tutun, tüm dünya bu şaraptan içmek için sıraya girmiş durumda. Siz de çok şanslısınız ki, ben de sizin için tattım ve 'muhteşem' diyorum. Damarlarınızda gençliğin ve dostluğun karışımını hissedip, uçmak için Beujolais Nouveau'yu mutlaka içmelisiniz. A la tienne...Cheers....ŞEREFE !!!

20 Kasım 2009 Cuma

ZAKUMI


Size bugün "Zakumi" diyorum. Çünkü 2010'da Güney Afrika'ya gidiyoruz. "Zakumi" de, Afrika'nın güneyinde kullanılan birçok dilde "Haydi gel" anlamını taşıyor. Zakumi, aynı zamanda Güney Afrika'da yapılacak 2010 Dünya Futbol Şampiyonası'nın sevimli mi sevimli, yeşil kıvırcık saçlı maskotu leoparın adı. Niye böylesi bir isim takmışlar sevimli leoparımıza? Çünkü, Güney Afrika'nın uluslararası trafikteki plakası, "ZA". "KUMI" de, birçok yerli dilde 10 rakamına işaret ediyor. 2010 Güney Afrika'nın yılı olacak anlayacağınız. Ben gidiyorum. Size de "Haydi gel" diyorum. Güney Afrika'ya, dünyanın en güzel ve en özel doğasına hazırım.

Size önümüzdeki dönemde Zakumi'yle ve tabii ki Güney Afrika'yla, 2010 FIFA Dünya Kupası final maçlarıyla ilgili bol bol yazacağım. Güney Afrika'da dünya kupası hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor ve biz çok heyecanlıyız. Ankara'daki can dostlarımdan dünya güzeli diplomat arkadaşım Rene, 2010'a konsantre olmuşken, benim de başka bir şeye konsantre olacak halim yoktu. Rene sayesinde Afrika ile ilgili birbirinden güzel şeyler öğrenmeye başlamışken, öğrendiklerimi sizinle de paylaşmanın zamanı geldi.

Zakumi adındaki bu canayakın leoparın, Güney Afrika'nın umutlarını ve hedeflerini yansıtan özel bir hayat hikayesi var. Güney Afrika'daki dünya kupası organizatörleri, Zakumi'nin ırk ayrımcılığına dayalı Apartheid rejiminin sona erdiği 16 Haziran 1994 tarihinde doğduğunu söylüyorlar. Bu tarih Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Gençlik Bayramı ve genç göstericilerin ilk kez beyazların yönetimine başkaldırdığı 1976 ayaklanmasının yıldönümü olarak da kutlanıyor. 2010 Dünya Kupası maskotunun tanıtımının yapıldığı televizyon programında, Zakumi kılığına girmiş bir oyuncu, 1996'da Güney Afrika'nın Afrika Kupası'nı kazanmasında büyük rol oynayan Mark Fish ile top koşturup, paslaştı. Maskot Zakumi'nin isminin ilk iki harfi, Güney Afrika'da kabul edilen 11 resmi dilden biri olan Afrikaan dilinde ülkenin başharflerini oluşturuyor. Dünya Futbolunu yöneten FİFA'nın yetkilisi Jerome Valcke, Zakumi için "Güney Afrika'nın halkını, coğrafyasını ve ruhunu temsil ediyor" dedi.

11 Haziran ve 11 Temmuz 2010 tarihleri arasında Güney Afrika'nın Cape Town, Johannesburg gibi dünyaca ünlü şehirlerinin de aralarında bulunduğu 10 ayrı şehrinde gerçekleşecek dünya kupası, tam bir şenliğe dönüşecek. Ama kimileri altın ve elmas madenleriyle ünlü Güney Afrika'yı öyle kıskanmış ki, ülkenin dünya kupasına hazır olmadığını bile iddia etmiş. Bu iddiaları açıktan yalanlayan FIFA'dan gelen son bilgiler, ülkede 2 milyar doları bulan bir yatırım yapıldığını yeni inşa edilen 5 stadyumun da, kupaya hazır olacağını duyurdu. İlk kez böylesi büyük bir uluslararası organizasyona ev sahipliği yapacak Güney Afrika, kupaya 2 milyon konuk bekliyor. Zaten, futbol maçları için biletler satışa çıkmış da, satılan bilet sayısı 650 bini bulmuş bile. Kupaya, Afrika kıtası dışından en büyük ilgi İngiltere, Amerika, Almanya ve İtalya'dan. Kupada futbol severlerin güvenliğinden tam 51 bin polisin sorumlu olması bekleniyor.

Daha neler, neler...Afrika'nın parlayan yıldızı Güney Afrika'nın, 2010'da daha bir parlak olacağı kesin. Şimdi size yeniden "Zakumi" diyorum. Güney Afrika'yla ilgili yeni haberlerde görüşeceğiz....( Bu sevimli Zakumi'yle şimdiden fotoğraf çektirmek isteyenlere de Filistin Caddesi/GOP adresindeki Güney Afrika Büyükelçiliği'ne uğramalarını öneriyorum..."Ankara...Ankara...Zakumi...")

18 Kasım 2009 Çarşamba

Hey,,sen....MONŞER !!!


Yine bizi unutmadı. Geceye son verirken, 'dersini çok iyi anlatmış' bir hoca edası içinde gazetecilere dönüp de "Sıkılmadınız, değil mi" diye soran oydu. Sordu da ne oldu demeyin. Ben hemen atlayıp, "Kitap tartışmaları sıkıcıydı. Gerisi güzel" demeyi hiç ihmal etmedim. Etmeyeceğim. Hemen her yerde, her koşulda görüşlerimi dile getirmekten çekinmeyeceğim...Sıkılıp sıkılmadığımızı kontrol ediyordu ama işte Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu da, zaman zaman gülmekten kırıldığımızın ya da "Öffff, nedir bu abukluklar" diye iç geçirdiğimizin bal gibi farkındaydı. Farkında olmaz olur mu hiç. CHP'nin 70'i sollamış ama fit ama çakı gibi milletvekillerinden Şükrü Elekdağ bile Davutoğlu'na "Civa gibi maşallah. Ne zaman televizyonda görsem, kameraların ardındaki muzip görüntüsü karizmasına katkıda bulunuyor" diye iltifat etmişti. İltifat mıydı?

Nasıl gülmezsin, kendini nasıl tutarsın. TBMM çatısı altındasın, koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanlığı'nın bütçesi görüşülüyor ve şu koskoca milletvekilleri ne tartışıyor? Görgüsü, bilgisi ve birikimi ile Türk diplomasisinde her zaman özel bir yeri olan ama MHP'den milletvekili olduğu andan itibaren irtifa kaybeden Deniz Bölükbaşı'nın taktığı konuya bak. Fena bir takıntı da değil hani. Kaptı mikrofonu Deniz Bey, karşıdaki badem bıyıklı AKP'li Eyüp Ayar'a güzelim mesajını gönderdi: "Sen geçenlerde bize laf atmışsın monşer diye. Bu sözcüğün anlamını biliyor musun. İşte, monşerler burada. Neyse derdin, konuşalım. Neyse kompleksin, takıntın."

Tabii konu burada kapanmadı. Sonra söz alan AKP'li Ayar, monşer sözcüğünün anlamını aslında bilmediğini ama zaman zaman 'monşer tipli' milletvekillerinin hükümeti rencide eden açıklamalarda bulunduğunu dile getirdi. O nasıl bir dile getiriş, buyrun yorumunu siz yapın: "Şimdi sözlüğe baktım. Monşer, 'Azizim' demekmiş. Ben bu anlamını bilmiyordum. Ama af buyurun ki, bu sözcük halk arasında 'batı özentisi içinde olmak', 'tuzu kuru', 'halktan kopuk', 'kendini çok bilmiş sayan' olarak kullanılıyor. Ben tabii ki, Dışişleri mensuplarını kastetmedim. Kastettiğim, hükümetimize dönük monşer tipli açıklamalar.."

Ben bu esnada gerçekten gülmekten koparken, bütçe salonunda renkli dakikalar yaşayanların sayısının hiç de az olmadığını, AKP cephesinden gelen "Gülüşmeler oluyor. Bu saygısızlık efendim" seslerinden anladım. Bunun üzerine komisyon başkanı, gülüşmek isteyenlerin dışarı çıkmasını bile kürsüden anons etti. Yok daha neler. N'olmuş yani. AKP'li bu milletvekilinin açıklamalarına, Bölükbaşı'nın çıkışlarına gülmeyecektik de ne yapacaktık. Ben güldüm, hatta kahkaha attım...

Daha ne tartışmalar, ne kendini öve öve bitirememeler. Birisi diyor ki Bakan Davutoğlu'na "Stratejik Derinlik kitabında AB'yi tenkit eden sizdiniz, ya şimdi neler oluyor. AB ne derse yapıyorsunuz". Davutoğlu da, uzun uzun kitabı hangi koşullarda hangi düşüncelerle yazdığını anlatıyor, yetmiyor bir daha anlatıyor, bir daha anlatıyor veeee bayıyor. Bu 'stratejik derinlik'te bir gün boğulmazsak ne olayım? Sayın Bakanım, pardon da şu ifadeler de neyin nesiydi: "Benim dedelerim de İngilizlere karşı savaştı. Savaşlar bitti, artık savaş değil barış dönemi. İran'ın nükleer işine karışıyoruz çünkü Çernobil yüzünden halen Samsun'da çocuklarımız kanser vakası yaşıyor. Türkiye'nin kimseye küsme lüksü yok. Biz ne doğu'yuz, ne batı'yız. Arkadaşlarımı topluyorum, etraflarına bir daire, bir kare, bir çember çiziyorum. O kitabı yazmadan önce de profesör olmuştum..."

Aslında buraya Dışişleri Bakanlığı'nın efsane Namık Tan'ının, mecliste nasıl bir ilgi odağı, sevgi yumağı olduğunu yazacaktım ama neler oldu işte, görüyorsunuz. Neyse, o da başka sefere. Yazıya da, "Namık Bey, azizim" diye başlarım artık !!!

13 Kasım 2009 Cuma

My first Reddaway story


Dün akşam İngiltere'nin yeni Ankara Büyükelçisi David Reddaway ile tanıştık. Yaşlı ama çok sevimli Reddaway'le buluşmamız, İngiltere Büyükelçiliği'nde önümüzdeki günlerde bir önceki büyükelçi Nick Baird döneminden daha neşeli, hoş ve verimli günler geçireceğimizin işareti gibiydi. Reddaway; gülümsemekten öteye geçemeyen, klasik İngiliz yorumlarına kendi yorumlarını katamayan Baird'in arkada kaldığını anımsatırcasına tüm sıcaklığıyla bizimle arkadaş olmak için çabaladı durdu. İki aydır Ankara'da bulunan Reddaway'in çoktan kendine yeni arkadaşlar edindiğine eminim aslında. Çünkü insana "Yaşın ne önemi var. Kalbime, ruhuma, enerjime bak. Pırıltı böyle birşey işte" dedirten cinsten enerjisi etrafa yayıldıkça yayılıyor.

Ben esasen Reddaway'in biraz farklı bir isim olacağını kendisi Ankara'ya gelmeden evvel aldığım haberlerle sezmiştim. Ankara'dan önce İrlanda'da görev yapan Reddaway, Ankara'ya gideceğini haber alır almaz "Atımla beraber gideriz. Atatürk'ün Ankara'sında şöyle bir keyif yaparız" demişti kendi kendine. Oldu da. Reddaway, Ankara'ya gelmeden güzelim atı geldi. O güzelim at için güzel bir ahır ayarlandı. Ankara'da; ya havaalanında konuk karşılayan ya özel ziyaretlerde trafik ve protokolle uğraşan ya da Türk Dışişleri Bakanlığı'nda rutin görüşmeler yapan İngiliz diplomatlar, bu sıkıcı işlerden bir an olsun kurtulabildi...Hem de Reddaway'in atı sayesinde. Atlardan da korkarım ben ama size söz, o atın üstüne binip, bir güzel fotoğraf çektireceğim. Reddaway'in bana bu kıyağı yapacağına eminim.

Tabii bir diplomat, İranlı bir hanım ile evli diye İran uzmanı olmuyor. İran'ın 'içi-dışı' oluyor. Reddaway de, İranlı bir hanımla evli: Roshan Taliyeh. Nasıl? Kulağa hoş geliyor değil mi bu isim. Size bir haber: Hem de tanıdık. Roshan Taliyeh, bir zamanlar yani ruhsuz-sönük-ışıksız Nick Baird'den önce Ankara'da görev yapıp da hepimizin kalbinde taht kuran, Türkiye sevgisini Bodrum'a yerleşmekle göstermekten çekinmeyen sevgili büyükelçimiz Peter Westmacott'un İran'lı eşi Suzie Westmacott'un çok yakın akrabası. Bu iki İranlı kadını, bu kadar şeker iki İngiliz'i bulup da evlendikleri için ayrıca tebrik ediyorum. Onların yerinde ben olsam, ben de ya Peter'la ya da David'le evlenirdim. İki adamda da ruh var, pırıltı var. Bildiğiniz soğuk İngilizleri çoktan aşmışlar.

Bu kadar dedikodu yeter mi? Maya geldi sordu bana. "Nasıl buldun David Reddaway'i" diye. "I love him" dedim. Pardon, galiba bu soru Giles'tan gelmişti. Herneyse. "Oooo...love haaa" diye de bir sıkıştırıldım. "Like değil, love kullanıyorum...." açıklamam tüm taraflar için iyi oldu. Maya da benim gibi mesela Miliband'ı seviyor. Obama'yı da. Obama is the first, Miliband is the second. Obama ve Miliband'in hem politik hem de erkeksi duruşuyla herkesi etkilediğini zaten biliyoruz. Bir de sadece politik duruşuyla insanları etkileyenler var. Örnek: Davutoğlu. Ben "Vaaaay,,,Evet, Davutoğlu hakkında da güzel yazılar çıkıyor. Etkileyici" derken, Davutoğlu'nun çoktan İngiliz entellektüellerinin gönlünü kazandığını öğrendim.

Evet, Reddaway de hoş, güleryüzlü ve sıcak. Türkiye ile ilgili kurduğu cümlelere bayıldım: "Türkiye'nin AB üyeliği bizim için de hayati önemde. Kıbrıs konusunda kararlı bir şekilde iyimseriz. Adada çözümü sonuna kadar destekleyeceğiz." Sonra, güzel güzel birasını yudumladı ve bir de şöyle konuştu: "Kapımız her zaman size açık. Tabii önce kapının zilini çalacaksınız." Hı? Şeker insan, ne dersiniz?

5 Kasım 2009 Perşembe

Gelincik Miliband


Onu bu kez bir ezik, bir kırgın, bir solgun ve bir de zorlama gülümseme çabası içinde gördüm. Koskocaman karizması, yakışıklı ve zeki, doğuştan bakan ve asil havası uçup gitmiş de sanki sokaktaki bir vatandaş havasına bürünmüş. Ama normal, ama normal. Afganistan’da hayatını kaybeden İngiliz asker sayısı her geçen gün artıyor. Şimdi son rakamlara bakıyorum; 2001’deki işgalden bu yana İngiltere, Afganistan’da 184 askerini kaybetmiş. Ölümler son günlerde öyle arttı ki, Birleşik Krallık yas içinde. Açın bakın BBC’yi, insanlar yakalarına gelincik rozeti takıyor son yüzyılda hayatını kaybeden askerler anısına, savaşırken kaybolup giden İngilizler adına.

İşte Britanya Dışişleri Bakanı David Miliband’in de yakasındaydı bu rozet. O hafif gelinciğin hüznüne bürünmüştü. Davutoğlu’yla düzenlediği basın toplantısında biz onu “Kıbrıs, Kıbrıs” diye sıkıştırırken, o kesin Afganistan’ın çukur cehenneminde Taliban’la deliler gibi savaşmak zorunda olan askerlerini düşünüyordu. Son 2.5 yılda 4. kez boşu boşuna gelmemişti Ankara’ya. Türkiye onlara Afganistan’da ya destek verecek ya da daha çok öleceklerdi. İşte, ölüm kartı. !!!!

Diplomasinin can alıcı kartı, ölüm kartı! İngiltere de, Kıbrıs sorunu ile AB üyeliği arasında sıkışıp kalan Ankara’ya ya yardım edecek ya da Afganistan’da kendi başının çaresine bakacaktı. Türk diplomasisi bu kartın üzerine çoktan atlamıştı bir kere. Taaa sevgili, Miliband’den daha yakışıklı, daha karizma, daha çikolata Obama Ankara’ya geldiğinde. O da Afganistan’da Türkiye’siz başaramayacaklarını biliyordu.

Neler oluyor bu arada. Kendini Türkiye’nin tepesindeki hakim güç zanneden AB, kalkıyor diyor ki “2009 sonunda Rumlara Türk limanları açılmazsa, Türkiye’nin AB üyelik müzakere sürecine müdahale ederim”…….Pışşııııııkkkk, derler adama. Afganistan’da ölümlerden ölüm beğenen İngiltere ve Amerika’nın hali ortadayken, onları o bataklıktan kurtaracak tek güç Türkiye’yken, AB de Türkiye’yi Kıbrıs konusunda terletecekmiş. Hiç ter falan yok Türk diplomatlarda haberiniz olsun. Öyle, sanki yeni bir Kıbrıs açılımı başlatmış gibi görünüyorlar, yoğun mesaide havası veriyorlar ama başı göklere ermiş dağlar kadar serinler. Terleyen varsa bir Amerika, bir de İngiltere…

Baksanıza şu Miliband’in haline. Ben son 2.5 yılda 4. kez görüyorsam onu ve diyorsam ki, “Bu sefer çok, çok üzgün bu adam. Mutsuz ve çaresiz. Yorgun yakışıklı”, bu ölüm kartı Türkiye’nin lehine işlemektedir. Gün geçtikçe daha da işleyecektir. Öyle çözülmez düğüm gibi görünen Kıbrıs, bir Obama ya da bir Miliband el hareketiyle birden bire gevşeyecektir. Gevşemezse de who cares. Türkiye, AB yolunda Kıbrıs’a rağmen çatır çatır ilerleyecektir. Böyleyken, bu treni durdurabileceğini zanneden Sarkozy ile Merkel, trenin ardından belki de Miliband’den daha üzgün…..yok yılgın, yok çaresiz, yok bitik, bakıııııp gidecektir…. Bilginize !

4 Kasım 2009 Çarşamba

Sami ŞİİR YAZDI... "Sıcak KAHVE" / Let's read Sami's poem, Warm COFFEE


WARM COFFEE
Shady afternoons,
Rain and warm coffee,
Exhausted souls left over after summer,
Why are these winterweights wrinkled or were they packed away all of a sudden...

Days to get ready for winter, a little headache,
A little flu, a little need for a shoulder to lean on,
Curly hair from falling raindrops and
Again warm coffee, may be some milk but always less sugar...
Again a friend, may be some teardrops but always love, always love...

SICAK KAHVE
Karanlık öğleden sonraları,
Yağmur ve sıcak kahve,
Yazın yorgunluğundan kalan dinlenememiş ruhlar,
Neden ütüsüz bu kışlıklar, yoksa apar topar mı kaldırılmışlardı...

Kışa hazırlanılan günler, biraz başağrısı...
Soğukalgınlığı biraz, biraz yaslanılacak omuz ihtiyacı,
Yağmurda ıslanıp kıvrılan saçlar ve
Yine sıcak kahve, belki biraz süt ama az şeker...
Yine bir dost, belki biraz gözyaşı ama hep sevgi, hep sevgi...

3 Kasım 2009 Salı

Domuz gribi


Halkımızdaki bu Tayyip Erdoğan sevgisinin bugün başka bir kaynağını hissettim. Adam, devlete güvenmenin enayilik olduğunu çok iyi bilen kahvedeki Hüseyin Amca'nın içindeki ses sanki. Çıkıyor, car-car konuşuyor hem o iç ses. Diyor ki: Ben Sağlık Bakanı gibi düşünmüyorum. Eee nasıl düşünüyorsun. Tıpkı Hüseyin Amca gibi: "Ne biliyorsunuz aşının en iyi çözüm olduğunu. Kimseyi aşıya zorlayamazsınız. İsteyen yaptırır, isteyen yaptırmaz"

Oysa ki zavallı Sağlık Bakanı, Erdoğan'ın bu konuşmasından daha birkaç saat önce kameralar önünde domuz gribine karşı kendine aşı yaptırmış, halkı aşıya sevketmek için tüm sevecenliğini göstermişti. Ama adamcağız, şimdi televizyonlarda "Aslında, Sayın Başbakanımızla ben ayrı düşünmüyoruz. Söylediklerimizde fark yok" diye kıvranıp duruyor. Erdoğan tarafından ikiye katlanıp, beşe bölünmüş, yırtılarak çöpe atılmış zavallı karizmasının artık hiçbir ağırlığı kalmamış varlığı altında ezildikçe eziliyor.

Televizyonlarda "aşı iyi midir, kötü müdür" diye kapışan onca uzman sıfatlı doktorun tartışmasını dinlediğimiz yetmiyormuş gibi şimdi bir de Başbakan Erdoğan'la, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın yarattığı ikircikli durumun bulantısını yaşayacağız. İşte telefon çaldı ve benim "Aşı olmak çok riskli. Olmayacağım galiba ben" diyen pimpirikli bir arkadaşım arıyor. Ooooo, o da Erdoğan'ın saflarına katılmış: "Bak, adam ne diyor. Aşı olayında garanti yok. biz sana söylememiş miydik." Olmazsan, olma. Bana ne yaaa..Başımızda böyle başbakan, böyle sağlık bakanı olduktan sonra daha ne virüslerden ölür Türk milleti, domuz gribi ne ki.... !

Halkın gözünde puan kazanmak isteyen Erdoğan, ne yapıyor. Basıyor Sağlık Bakanı Akdağ'a fırçayı. Domuz gribi paniğindeki vatandaşı içten içe rahatlatıyor. "Ooooh...Oh, canımıza değsin. Saçma sapan konuşma sen, adam. Bak, başbakan ağzının payını verdi bir güzel" diye evlerinde Sağlık Bakanı'ndan öç alan insanlar, bakalım salgın yayıldıkça kimden öç alacaklar. İşte Türkiye'de insanlar böyle bir çırpıda, hayatlar da saniyesinde harcanıyor. Ne güzel de söylemiş büyükler: "Bozuk para gibi"...

30 Ekim 2009 Cuma

Evet. Döndüm...


Evet, döndüm. Hem de şu yukarıda gördüğünüz mis gibi Amerikalı kocamı arkamda bırakarak döndüm. Tadı damağımdan hiç gitmeyecek bir aylık Amerika seyahatimin üstüne Ankara’ya döndüm. “Niye döndün, niye döndün?” Benim Amerika’da aslen ne yaptığımı merak eden ama umursamaz elbisesini giyinip de, sahnede dökülen etrafımdaki onca insanın sorduğu ilk soru buydu ne yazık ki. Israrla, iğnelercesine yöneltilen bu sorular, tabii ki gerçek bir soru niteliği taşımıyordu. Kimi, “Delisin sen, mis gibi Amerika bırakılıp, Türkiye'ye dönülür mü”, kimisi “Ankara’da ne yapacaksın şimdi”, kimisi “Bulamadın mı birini. Bulsaydın, kalsaydın”, kimisi de “Biz gidemedik-kalamadık, bari sen kalsaydın. Yazık sana” türünden deli saçması mesajları içeriyordu. Bu mesajları veren insanların, (onlar beni kendilerinin arkadaşı sanıyor oysa) asla benim neden ve ne amaçla Amerika’ya gittiğimden, niye döndüğümden, bir başka ülkeye nasıl ve neden yerleşildiğinden haberleri yoktu, zaten hiç olmamıştı. Küfür ede ede yaşadıkları bu ülkede ne yaşadıkları sıkıntının sıkıntı, ne yakaladıkları mutluluğun mutluluk olduğunun ayrımına varmışlardı. Hedefsiz, amaçsız, rastgele insan topluluğu...Yazık, ne yazık ki bu insanlar benim güzel ülkemin insanları…hatta gazetecileri, hatta yöneticileri, hatta okumuş-yazmış üst tabaka şahsiyetleri….

Bir de benim güzel ve duyarlı arkadaşlarım vardı. Hepsi burnumda tüten. Amerika seyahatinin her durağında onlar için yazdığım blogumu satır satır okuyan, meraktan bana nerdeyse her gün mesaj atan arkadaşlarım. Sanki bunları yazmama neden olacakmış gibi, Washington’da telefonumu kaybetmiştim. Onlarca telefon numarası uçup gitmişti hayatımdan. Ama bak, Ankara’ya döndüğümden beri benimle görüşmek için telefonumu aralıksız çaldırıp, beni merak eden, konuşmak için sıra bekleyen, yol yorgunluğunu-saat farkını üstümden attım mı, atmadım mı diye endişelenen ve gerçekten “Amerika nasıl bir yer. Nedir fark. Hilal, ne öğrendin” diye çırpınan güzel ve duyarlı arkadaşlarım, dostlarım. Hepinize kocaman bir “Hoş bulduk” diyorum.

Daha dün, çok sevdiğim “Beyaz Adam”la konuştuk. Bizi bu zorluklar ülkesi Türkiye’ye bağlayan neydi ki. Ne evliydik, ne çocuklarımız vardı. Evet, biraz ağır da olsa ailemizi, işimizi, arkadaşlarımızı geride bırakıp, Amerika’ya uçabilirdik. Ama ne için. Orada yeniden düzen kurmak mümkün müydü. Bu iş, önceden planlanmışsa, mümkündü. Ne yapacağımızı bilerek gidiyorsak herşey mümkündü. Türkiye’de çok çalışıp da, Amerika’da çalışmayacağız aldatmacasına tabii ki kapılmamalıydık. Tabii ki elimize fırsatlar geçtiğinde değerlendirecektik, altyapımıza, geleceğe bakış açımıza göre. Yani, her şeyin bir kitabı, bir hesabı vardı.

Bu ülkenin, Türkiye’nin ham demokratik yapısıyla hepimizi üzdüğünün farkındayız. Hayata ne kadar yüzeysel bakıldığının, sıfatların-sınıfların ne kadar meta gibi alınıp-satıldığının, içi dolu ne kadar değer varsa, özenilerek boşaltıldığının acısını ince ince yaşıyoruz. Ama bu acı hissi değil midir biraz da bize farkımızı gösterip, mutluluk yolunu açan. Sahte ve yalancı insanların her gün uyumadan önce ertesi günkü rollerini ezberlediklerini, boyalı aşıkların gizlenerek yaşayıp, ekmek parası uğruna aşklarını öldürdüklerini hepimiz bilmiyor muyuz. Bırakın, kimisi bedenini satarak kariyer basamaklarını tırmandığını zannetsin. Bırakın, kimi kendisinden akıllı işçisini ezdiğini sanarak marifetini ortaya koysun. Bırakın, kimi sahte parası, evi, ailesi, işi ve aşkıyla mutlu olduğunu zannetsin. Bırakın, bırakın, bırakın….Siz, kendinize bakın. Kendi yaratıcılığınıza, kendi değerinize, kendi samimiyetinize….

Her türlü ilişkide en önemli şey insanların birbirine dürüst olması demişti bana Amerika’daki sevgili kocam Jim…. Böyle olduğu için aradan bir yıl geçmesine karşın, arkadaşlığımıza, çılgınlığımıza, deliliğimize, gay liğimize kaldığımız yerden devam edebilmiştik. Amerika’da olmak mı, Türkiye’de mi? Sorusunun devamını getireceğim elbet…Hadi bakalım…..Samimiyetinize….Cheers…!!!

21 Ekim 2009 Çarşamba

We're back in San Francisco


Kelimeler uçtu, gitti. Sözlüğümü kaybettim sanki. Rotamı, yolumu...Nereden gelip, nereye gittiğimi unuttum. Ama hafızam bir o kadar yeni, yepyeni. Burada, San Francisco’da silbaştan yazılmış bir sözlükle yeniden anlatacağım kendimi ve Amerika’yı.

NewYork’tan 6 saatlik bir uçuşun ardından ulaştığım San Francisco’nun beni çarpacağını, aklımı başımdan alacağını zaten biliyordum. Hazırdım, yeni heyecanlara. Yeni bir şehre. Hazırdım, Batı’ya, California’ya. San Francisco’lu aşklarım Jimmy ve Erkan o kadar çok, o kadar çok anlatmıştı ki. Jimmy burada Amerika’nın tüm karanlığını unutuyor, Erkan sanki kendi İstanbul’unda yaşıyordu. İkisinin de kendi özel dünyaları vardı ve hiçkimse ama hiçkimse onların tavuğuna kışt demiyordu. Burada kışt denilecek tavuklar yaşamıyordu. Burada kendine özgü, orginal, yumuşak, kalpli, düzgün ve de tabii ki gayler-lezbiyenler yaşıyordu.

İnsan ne olursa olsun, kendi şehrinde kendini mutlu hissediyorsa o kadar özgürdür, yaratıcıdır. San Francisco da, ne olursa olsun insanlara kendi yaşam alanlarında rahat nefes imkanı sunuyor. Burada geçirdiğim her dakikada bunu daha çok hissediyorum ama bir de madalyonun öbür yüzü var. Castro’da gezinirken, Harvey Milk’ten sözederken, seks shop’ta Erkan’la alışveriş yaparken, San Francisco’nun ‘özel bir proje’ olduğunu, bu güzelim gay topluluğunun dünyanın hiçbir yerinde kendini burada olduğu kadar rahat hissedemeyeceğini konuştuk durduk. Tabii başka kentlerde de gayler var ama. Burası onların kalbi, anavatanı. Sonra, tüm Castro gayleri dediler ki, “Özgürlüğümüz burada. Burası bizim çiftliğimiz”. Şehirleriyle bu kadar barışık bu insanlarda garip bir hüzün var. İçime işledikçe işliyor, düşündükçe düşünüyorum: Ne kadar kanat çırpıyorlar. Gay olarak ne kadar varlar, ne kadar özgürler...

Sonra, Erkan’ın o cümlesi: “Gay olmasaydım, burada yaşamazdım”. Sonra, Jimmy’in o sözleri: “Hilal, seninle evlensem beni asla gay olarak kabul etmeyen ailem o kadar mutlu olurdu ki. Halen benim bir kızla evlenebileceğimi düşünüyorlar....” Gay haklarını harıl harıl tartışıyor ya Obama yönetimi, bilemiyorum ne olacak ama Amerika’da insanlar hiç de o kadar liberal, hiç de o kadar özgürlükçü değil. Burada, San Francisco’da, gay olduğu için ailesi ve arkadaşları tarafından dışlanmış yüzlerce insan var. ( Bir daha bana hava atmayın olur mu sevgili Amerikalı arkadaşlarım, ‘bizde gayler daha özgür yaşıyor’ diye...Onları San Francisco'ya kapatmak için sanki derin bir politika izlenmiş gibi. Sizin de zihniyet devrimine ihtiyacınız var, tıpkı Türkler gibi,,,,tıpkı Avrupalılar gibi, tıpkı....Herkes gibi)

Bütün bu çelişkili düşüncelere karşın San Francisco’da sanırım hayatımın en mutlu anlarını geçiriyorum. Beni sorgusuz, sualsiz kucaklayan Jimmy ve Erkan’la, masallardaki gibi çikolata tadındaki evlerle süslü sokaklarda gezinirken, Pasifik Okyanusu’nun kenarında saçlarımızı rüzgara bırakırken, binbir türlü yemekleri tadarken tüm savunma mekanizmalarımdan kurtulduğumu hissettim ve biricik arkadaşlarımın dudaklarına, yanaklarına sayısız öpücük kondurdum. Sisin durup durup kentin ışıklarını değiştirdiği burada yakamı bir türlü bırakmayan başağrılarımdan kurtuldum hem de sayısız kadeh şaraba karşın. Aklım bu kadar özgür, ruhum bu kadar mutluyken, kendimi bugün yeniden San Francisco’nun o birazcık ‘el yapımı’ dünyasına bırakacağım. Evet, ciddi bir deprem bölgesinde ve 43 tepe üzerine kurulu bu kent insana “Zorla güzellik olur” dedirtiyor.....Olsun bakalım, olsun.... Gelin, beraber dinleyelim San Francisco şarkımı.....”i know what you did / like a boy of summer gives his first kiss / love, is dancing on my finger / he got to the heart of the matter and lingered /now i'm walking with the living / i always liked steinbeck and those old men whistling/ we're back, we're back in san francisco / we're back and you tell me i'm home.....”

16 Ekim 2009 Cuma

Filling the evaluation form or Amerika'da gazetecilik kursu aldım da noldu!


Sen bedavadan ye, iç, gez, bi de otur “Şurası olmamış. Burasını şöyle yapsaydınız. Siz bizi üniversite öğrencisi mi sandınız. Lüzumu yok fazla gazetecilik dersinin. Bana özel röportaj ayarlasaydınız” diye adamları eleştir. Bu kadarı da fazla. Höst, yok deve ! Ama State Department bulamaz ki bizden daha iyi eleştireni, bizden daha iyi akıl vereni. Çare yok, katlanacak eleştirilere.

Yaaa, bitti mi güzelim liderlik programı. Edward Murrow amcamın anısına düzenlenen gazetecilik bursu. Yine bir sertifikamız oldu. Çok fena ilerledik gazetecilik yolunda, çok fena. Ben Ankara’ya dönersem, editör falan dinlemeyeceğim. Bir tek temsilcim Murat Yetkin’i, bir de genel yayın yönetmenim İsmet Berkan’ı tanırım o kadar. Sevgili, dünya güzelim, akıllı sarışınım, editörüm Ceyda da kabul edecek ki, ben artık Amerika tescilli bir gazeteciyiim. Siz ‘Amerikancı’ derseniz deyin, hiç umurumda değil. State Department’a en sert eleştirileri de ben yönelttim...naberrr: )))

Kısa kes, meges! Hadi atla gel, deseler bir daha gelirim. Dolu dolu bir üç hafta geçirdik. Yağmuru, karı, denizi, rüzgarı, güneşi üç haftada içimize çektik. Amerikalı gazetecilerin de bizim Türkiye’deki gazeteciler gibi gelecek endişesi taşıdığına bizzat şahit olduk. Madem global kriz var, hep birlikte öleceğiz. Ya da hep birlikte hayatta kalacağız. Yazılı basın ölüyor diyenler ağırlık kazandıkça, teknolojideki gelişmeleri daha yakından takip etmemin önemini acaip derecede kavradık. Ben zaten önceden kavrayıp, sevgili blogumu kıymetli beğenilerinize sunmuştum. Görüyorsunuz, ne kadar öngörülü bir gazeteciyim. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de iyi şeyler ya da kötü şeyler olursa, Amerikan halkı benim sesimden olayları dinleyecek, okuyacak. Avrupalı 16 gazeteciyle öyle güzel bağlar kurmuş bulunuyorum ki, Türkiye sayemde Avrupa’ya bile girebilir. Türkiye’nin Avrupa üyeliğine tam ters açıdan bakan Avusturya’dan gelen gazeteci arkadaşıma da “Edward Murrow gazetecilik sertifikası”nı boşuna ben vermedim...(Ukalayım, ukala....Yok, yok bana ne dediler. Bütün Türkler benim gibiyse vah dünyanın haline....)

Blogumu ABD Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere Avrupalı arkadaşlarım, Amerikalı gazeteciler takip etmeye başladılar. Ellerinde bir bilgisyarları var, anında Türkçe’ye çeviriyorlar. Ama ben bundan böyle İngilizce de yayın yapacağım. Tabii google dan yararlanarak. Af buyrun ama iki dilde birden aynı anda kendi kalemimden yazamam.

Sordular bize “Sizi en çok ne etkiledi, Amerikan dış politikasında değişiklikler görüyor musunuz. İyi miyiz, kötü müyüz” diye. Daha hiçbir şeyi başarmasa da Başkan Obama’nın halk üzerinde yarattığı sempati halen çok büyük. Bu sempati bitmeden herhalde kendisi de birşeyler yapacaktır. Zaten sözü var. Tüm dünyada diyalog istiyor. İran’la diyalogda kararlı olması da etkileyici. Dışişleri Bakanlığı’ndakiler Türkiye’de olup biteni yakından izliyor. Türkiye-Ermenistan yakınlaştıysa, bu da Obama’nın sayesinde. Bir de Kıbrıs meselesine el atarsa, Türkiye’deki anti-Amerikanizm tam tersine dönebilir. Beni en çok etkileyen tabii kafamda yaptığım karşılaştırmalardı. Bir Amerikalı size “Merak etme, hallederiz” diyorsa, gerçekten halledecektir. Ama bir Türk böyle diyorsa, kesin sallıyordur. Burada, yükseklerden atıp tutan Türk tanıdıklarıma bir kez daha gıcık olduğumu ilan edebilirim. Dürüst olun kardeşim. Var mısın, yok musun!!! Seven sevsin, sevmeyen önden buyursun!

New York’ta son toplantılarımızı yapıyoruz ve her seferinde ağlaşıyoruz. Çok sevdik, çok kaynaştık birbirimizle. Kosova’yı temsilen grubumuza katılmış, katı Sırp arkadaşımız Goran’ın elinden aldım gazetecilik sertifikamı. O, “Kosova’ya hayır” ben “Evet” deyip, kavga etmiş olsak da, yine sarıldık birbirimize. Bu programın en güzel yanı da buydu galiba. Farklılıklar zenginliğimiz oldu. (Farklılıklar zenginliğimizdir diyen cumhurbaşkanımız Sevgili Abdullah Gül’ü burada sevgiyle anıyorum. Daha farklı bir Türkiye için, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye için ellerimi kendisine uzatıyorum...)

Program biter ama Amerika bitmez...Bilin bakalım, New York’tan sonra nereye gidiyorum.

15 Ekim 2009 Perşembe

You're so beautiful in NEWYORK


Efendimmmm.....geldik New York’a. Büyük elmayı ısırma yarışı başladı. Ne kadar yorgun, ne kadar uykusuz olursan ol New York’ta gözlerini kapatmak haram gibi. Ne de olsa Sinatra’nın hiç uyumayan şehrindeyiz. Sıkıysa otele gidip de uyu. Hayırrr!

Nereye gidiyoruz önce ? Işıkların tadını çıkarmaya. Manhattan’ın tam ortasındaki 6 gökdelenden oluşan 259 metre uzunluğundaki Rockefeller Center’ın tepesine çıkacağız. Denver’dan alışkınız zaten yükseklere. Çıkıp da saçlarını dağıtmayan, rüzgarda sallanmayan ne olsun...Geziyi yarıda bıraksın...Hayırrr! Girişteki, Tevrat’tan alıntı yazıyı okuduk bir kere: “wisdom and knowledge shall be the stability of thy times.”

Nedir bu ? Tevrat’ta devamı şöyle gelir: "and he will be the stability of your times, a wealth of salvation, wisdom and knowledge; the fear of the lord is his treasure." (isaiah 33:6 ) Türkçe’sini size şöyle çeviriyorum: “yaşadığınız sürenin güvencesi O’dur. Bol bol kurtuluş, bilgi ve bilgelik sağlayacak. Halkın hazinesi, rab korkusudur.” Yaaaaa....Allah’tan korkmayan, onun yarattığı hayatın tadını çıkarmayan taş olsun. Zaten yazının anlamını anlatan sevgili Amerikalı bekçimiz de, yazının Pagan bir tanrının duruşuna eşlik ettiğini söylüyor. Dünya akıl ve bilgidir. Aklın ve bilginin tanrısı olmayı başarabilirsen, varsın....Yaniiiii,,,,bol bol yaşa,,,hayat varken....Öyleyse içeriye buyrun...

Kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünün boşluğunu görebileceğiniz bir camla çerçevelenmiş asansöre bindiğimizde sanırım 75 kat birden tırmandık. Sonrasında da basamaklar, basamaklar....Anlamı: Hayatta herkes tırmanacak, tırmanacak !
New York’u, ışıl ışıl yanan bu kenti Rockefeller Center’ın tepesinden izleyip de, gözümüzün, gönlümüzün yaptğı ışık banyosundan sonra kesin efsunlandık. Yani, bir daha kimse bizim ışığımızı alamayacak. Tanrının kutsal ellerine bir kez daha, bir kez daha sevgiyle dokunduk. Tabii, hiçbirimizin ilk gelişi değildi NewYork’a. İlk olmadığı gibi, son da olmayacak. Dünyanın deli gibi döndüğünü taaa derinden hissettiğiniz bu şehirde, bu ışıklı gecede, varolmanın dayanılmaz hafifliğini bir kez daaha hissedip de, sizinle paylaştığım için çok ama çok mutluyum.

New York sokaklarını, caz kluplerini, gece barlarını bilmem anlatmaya gerek var mı. Broadway’deki insan selinden geçip de, izlediğimiz ‘God of Carnage’nin komiik sarhoşluğuyla bir gece daha, bir gece daha. Gündüz katıldığımız gazetecilik ve insan haklarıyla dolu seminerlerimizin hıncını daha kaç gece çıkaracağız kimbilir ama bu şehir tüm uykumuzu alıp götürdüyse olan olmuştur...’Ay ışığında saçların, dalgalı denizler gibi ve sen canım bu gece daha güzelsin’ diye şarkı söylerdik bir zamanlar....Şimdi de söylüyoruz...New York ışıklarında daha güzelsin, güzelim, GÜZEL..

12 Ekim 2009 Pazartesi

Goodbye, Colorado... Hello, www.InDenverTimes.com


Ben ‘elveda’ demiyorum aslında Colorado’ya. Gerçekten insanın içini garip bir şekilde sızlatan bir hava var bu eyalette. Denver, sanki gerçek Amerika ve gerçek Amerikalılar’la dolu. Şehrin ortasından güzelim bir otobüs geçiyor, insanları ücretsiz her noktaya taşıyor. Dışarda kar yağsa, sen o otobüste kendini sanki evinde hissediyorsun. Bir kahve içimi tadını yaşıyorsun, yüksek dağlara bakarken. Bir kadeh yudumlarken, gerçek samimi mavi ve yeşil gözlerle karşılaşıyorsun. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, insanlar sıcaklıklarından ve samimiyetlerinden birşey kaybetmiyor. Amannn bu kadar mı kolay etkileniyorum sıradan bir Amerikan kentinden... Evet, etkileniyorum. ‘Goodbye’ deyip de, insanların kalbinde yaşayan ve hayata sıkı sıkı tutunan gazeteccilerle beraber olduktan sonra benim Denver’i, Colorado’yu unutmam asla ama asla mümkün olmayacak.

Neden bahsediyorum. 27 Şubat 2009’da Colorado’nun ünlü gazetesi Rocky Mountain News ‘Goodbye, Colorado’ manşetiyle çıktı ve tam 150 yıllık yayın hayatına son verdi. Tam 220 gazeteci işini kaybetti. Denver halkı, ‘ne oluyor’ demeye kalmadan, Rocky Mountain tarihin sayfalarına gömüldü gitti. Rocky Mountain News son 10 yılda 4 kez ünlü Pulitzer ödülü almıştı. Ama 27 şubattaki son sayısında ‘büyük bir üzüntüyle’ okurlarına veda ettiğini yazan gazete çalışanları ‘inançlarını yitirmeden, susmadan, sorgulamaktan vazgeçmeden, doğruyu aramaktan yorulmadan’ yollarına devam edeceklerini de ilan ettiler. Evet, aynen öyleydi: Show must go on...! Aralık ayından beri gazeteyi satışa çıkartan, ancak alıcı bulamayınca yayını durdurmak zorunda gazete sahibi de elbette başının çaresine bakacaktı. Ama o, ekonomik krizde bir gazeteyi kapatmanın kendine ne kadara mal olduğunu hesaplarken, işsiz kalan gazeteciler hem üzülecekler, hem de yeniden ayakta kalmanın yollarını arayacaklardı. Neler yapmadılar ki, neler yapmıyorlar ki....

İşte, Steve Haigh ve Hank Schultz’la bu trajik ama bir o kadar güçlü, bir o kadar da insana ‘asla vazgeçmemeyi’ anlatan Rocky Mountain News hikayesi için buluştuk. ‘I Want My Rocky’ en ünlüsü olmak üzere onlarca internet gazetesi çıkaran, halkın büyük desteğini alan Rocky Mountain gazetecilerinden olan Steve ve Hank, şimdilerde InDenverTimes.Com’u çıkartıyorlar. Hem de gönüllü. Birisi karısının parasıyla, birisi de geçmişteki birikimleriyle geçiniyor ama hiç de kendilerini ‘kayıp kişilik’ olarak görmüyor. Evet, internet çok popüler ama para kazandırmıyor. Tabii şimdilik. Gazetelerin öldüğürü söyleyenlerin sayısı artarken, her gazeteci internette kendine yer açmaya çalışırken yepyeni bir medya pazarı gelişiyor. Ve bu pazarda da iyi olan kazanacak. Gazeteler ölüyor mu, ölmüyor mu diye uzun uzun yaptıığımız tartışmalara girmiyorum. Amaaaan, ölen gazete olsun. Steve ve Hank yaşıyor ya, gerisi yalan. GERÇEK GAZETECİ ÖLMEZ...Rocky Mountain ‘Goodbye Colarado’ diyerek ayrılmış Denver halkından ama ben, ‘See you Colorado’ diyorum....See you Colorado...

11 Ekim 2009 Pazar

Buffalo Bill & Rockers


Amerika’nın en yüksek eyaleti ‘Kızıl Toprak’ta yani Colorado’da, çocukluğumuzun ünlü kovboy filmlerine, kızılderililerine o kadar yakın, o kadar yakındık ki…Kar yağsın, etrafı sis bassın yılmadık ve Denver’dan yol alıp ünlü Rocky Mountains’ın (kayalık dağlar) yolunu tuttuk.Kuzey Amerika’da uzanan, üzerinde kimi volkanların da bulunduğu bu sıradağlar, 4 bin 500 -5 bin kilometre boyunca Meksika’dan başlayarak Amerika üzerinden Kanada ve Alaska’ya kadar uzanıyor. Bu kızıl kayalıklar, karla birlikte öyle nefis bir doğa harikasına dönüşüyor ki anlatamam: Kayadan kızıl, uzun bir çöl, birden John Wayne fırlayacak ortama, kovboy şapkasıyla bildik bakışını fırlatacak üzerimize, o da ne...yoksa biz de gidecek miyiz onun atının peşi sıra....Buffalolar koşmaya başladı bile....Şaka değil, etrafta onlarca geyik, buffalo, benim adını bile doğru düzgün sayamadığım onlarca vahşi hayvan var....Tabiii bir de kızılderililerin dumanları sardı etrafı....Uuuuuuuuh.....

Red Rocks (kızıl kayalar) da, bizi bekleyen kocaman bir sürpriz daha vardı....Rock müzesi mi dersiniz, tiyatrosu mu dersiniz, bu dağlarda, insanın içini bızlatan topraklarda kocaman bir rock efsanesi var. U2 tabii ki başta ve diğerleri, Beattles, Sting...hepsi ama hepsi konser vermişler...Bu karlı pazar sabahında hepinize kocaman kızıl bir öpücük gönderiyorum. Gönderilmeyecek gibi değil.

Bak sen şu Amerikalılar’a...O kayalıkların, karların arasından hiç üşenmeden tırmandık, yuvarlandık ve ünü halen dillerde olan Buffalo Bill’in mezarına, adına yapılmış doğal parka, buffalo biftekleriyle süslü öğlen yemeğimize kavuştuk. Adam manyak falan, yok katil falan, yok serseri ama halen kitapların, filmlerin, oyunların konusu. Ve Amerikalılar bu azılı seri katili bağırlarına basmışlar, bir zamanlar Kızılderili avcısı olan bu herif aracılığıyla tarihleriyle barışmaktan da geri durmamışlar. Onlarca kovboy şapkası denerken, Buffalo Bill sayesinde tarih sayfalarında geriye ilerledik. Tüm cumartesini kovboylaşmış gazetecilerle geçirmiş bir gazeteci olarak, size ‘ille de rock’ demeden önce, sevgili Bill’imizin geçmişine dair de küçük bir not aktarmak istiyorum. Kimbilir, bir gün yolunuz buralara düşer de, siz de kovboylaşırsınız...Hiç fena olmaz!

“Gerçek adı William Frederick Cody olan Buffalo Bill, usta bir avcıydı. Amerika Yerlilerine karşı yürü¬tülen savaşlardaki kılavuzluğu ile ün kazanmıştı. ABD'de Iowa kentinde doğdu. 15 yaşındayken Pony Express denen atlı posta servisinde çalışmaya başladı. Pony Express, Missouri'nin Saint Joseph kentinden California'nın Sacramento kentine uzanan 3.140 ki¬lometrelik yol boyunca çalışan bir posta dağıtım servisiydi. Her sürücü, at değiştirerek günde 120 km yol alıyordu. 1861'de Ameri¬kan İç Savaşı çıkınca Cody, Pony Express'teki işinden ayrıldı; iz sürücü ve kılavuz olarak Kuzey ordusuna katıldı. Cody'ye, Buffalo Bill adı, Kansas-Pasifik Demiryolu yapımında çalışanlara bir tür ya¬ban sığırı olan bizon eti sağlamayı üstlendiği için 1867'de verildi. 18 ay içinde tek başına 4 binden çok bizon öldürdüğü söylenir. 1883'te Yerlilerin ve sığır çobanlarının katı¬lımıyla ilk Vahşi Batı Gösterisi'ni düzenledi. Bu ilginç ve heyecan verici gösteri ABD'nin yanı sıra Avrupa'da da büyük ilgi uyandırdı.”

9 Ekim 2009 Cuma

Hey Obama...Enjoy your Nobel Prize !


Amerika’yı neredeyse adım adım dolaşırken, aklımda yanıt aradığım soruların neredeyse tümü Obama’yla ilgiliydi. Obama, gerçekten umut muydu, gerçekten dünyamız için yeni bir sayfa açabilecek miydi, savaşlar bitebilecek, diyalog ve barış dünya gündeminin önüne geçebilecek miydi...Sadece ülkesinde değil dünyada tam bir star, efsane, lider ne derseniz deyin inanılmaz bir sempati kazanan bu adam insanlara ne yapıyordu. Ne yapabilecekti?

Bu sorular sadece benim kafamda değildi elbet. Benimle birlikte Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın ‘en seçkin’ gazetecilik burslarından biri olan Edward Murrow bursunu kazanan 16 Avrupalı gazetecinin kafasındaydı. Washington’ı, North Carolina’yı geçtik ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler Colorado’da da insanların Obama’nın sözleri, çıkartmaları, oyuncakları, resimleri ile kendilerini motive ettiklerine tanık olunca “Tamam artık, duralım. Obama’yı geçelim” dediğimiz anda olan oldu. Ben Colorado hükümet binasında Obama fotoğraflarını çekerken, kulağıma “Bu kadarı da fazla” diye üfleyen Karolina, bu sabah yepyeni bir güne uyandığında Obama tişörtü giyiyordu. Niye? Ben tembel tembel uyurken, o üşenmemiş kendini Denver’daki lüks otelimizin spor salonuna atmış sonra da televizyonların Obama tartışmaları üzerine kurguladığı haberlerine ilk şahitliği yapmıştı.

“Hadi uyan bakalım. Hilay,,Senin Obama Nobel barış ödülü sahibi” diye de beni uyandırdı sonra. Sonra da binbir tartışma. Sokaklarda gazeteciler insanlarla röportajlar yapıyor, televizyonların çoğu (şu anda da zevkle izlediğim Fox tv) “Olmazzzz, olamaz...Obama ne yaptı ki” diye feryat figan içinde bağırıyordu. Zaten hiçbir konuda doğru düzgün anlaşamayan 16 kişilik Avrupalı gazeteci grubumuz da bu konuda ikiye bölünmüştü. Amerikan yönetiminin tanıdığı Kosova adına programa katılan ama kendisi katı bir Sırp olan Goran, “Ne yapmış da haketmiş” diye sorup, benim sinirlerimi zıplatıyordu. Onun için varsa yoksa Sırp kimliğiydi. Kosova umurunda değildi. Ama Kosova, Obama’nın umurundaydı. Bunu hatırlattığımda nerdeyse yanağıma bir şaplak yiyecektim ama kurtardım işte. Başkanlığında 9 ayı geride bırakan Obama, insanlar için, barış için umut olmuştu. Bu yetmiyor muydu?

Grubumuzun Norveçli güzeli Nazeneen, Nobel jürisinin çok zeki davranıp, Obama’nın omuzlarına ağır bir yük yüklediğini anlatırken, Danimarkalı zeki gazetecisi Klaus, “Bir insan, daha hiçbir şey yapmadan da, insanlara kendini inandırmışsa Nobel nedir ki” diyordu. Ben, Obama’nın dünyada bugüne kadar kendini ezilmiş, yok sayılmış, yoksul kalmış insanların sesini duyurma konusunda verdiği sözleri hatırlatırken, özellikle Amerikalı insanlarla daha çok konuşmaya karar verdik. Tüm çocuklar, kadınlar, siyahlar, beyazlar, müslümanlar, yoksullar için siyahi bir adam barış içinde yaşama şansını yakalamak için umut olmuşsa onun Nobel Barış Ödülü’nü alıp almamasının ne önemi vardı ki...Neden zaman tanımıyorduk ki ona,,,,,

Televizyonda bir yandan gözün. Bak halen tartışıyorlar. Ben güzelim Cuma gecesi için Denver sokaklarına çıkacağım birazdan ama onlar konuşmaktan, tartışmaktan vazgeçmiyorlar. Eski demokrat Başkan ve Nobel ödülü sahibi Jimmy Carter ödülün, Obama’nın barışa bağlılığına uluslararası alanda gösterilen desteği açıkça kanıtladığını söylüyor. İki yıl önce aynı ödülü alan eski demokrat başkan yardımcısı Al Gore da Obama’nın ödülü hakettiğini ve bunun ülke için bir onur olduğunu dile getiriyor. Bir de, cumhuriyetçilere bakın. Cumhuriyetçi Parti Başkanı Michael Steel, Obama’nın “star kimliğinin”, barış ve insan hakları alanlarında gerçek başarı sağlayan kişileri gölgede bırakmasının “talihsizlik” olduğunda ısrar ediyor. Steele, Amerikan halkının, Obama’nın gerçekte neyi başardığını merak ettiğini de soruyor. Bir de başarsın bakalım, neler sorulacak...!!! Hey Obama...Enjoy your Nobel prize.... : ))))

8 Ekim 2009 Perşembe

Colorado: Let's have a drink


İki gün önce North Carolina’nın tatlı Wilmington şehrinde okyanus sularında yüzen ben, “Haydi Batı’ya” diyen Amerikan Dışişleri Bakanlığı ekibine uyup, Amerika’nın en yüksek eyaleti olarak bilinen Colorado’ya gelmiş bulunuyorum. Kıçım donsa da, soğuktan gebereceğimi hissetsem de, “Oh beee, mis gibi gazeteci arkadaşlarım var. İşte, onlarla ne güzel eğleniyorum. İçmediğimiz içki kalmayacak yakında” diye havalı havalı geziyorum. Öyle böyle değil, adı İspanyolca’dan gelen ve ‘renkli toprak’ anlamına gelen Batı’daki Colorado’da rakım 2 bin 73 metreyi vurmuş durumda. Napıyoruz… Bol oksijenin vücudumuzu darma duman etmesine izin vermemek için bol bol su içiyoruz. Tabii, gündüzleri… !!!

Ve kar…! Yılın ilk karını burada görecekmişim demek ki…Öyle güzel yağıyor ki…Colorado’nun başkenti Denver’da lüks otelimize yerleştikten hemen sonra keşfe başladık. Zaten çok meşhur bu eyalet. Nesi, diyecek olursanız…Cheeseburger, Denver’da ortaya çıkmış. Dünyanın ilk rodeosu 1869’da Deer Trail’de gerçekleştirilmiş. Tim Allen (aktör), M. Scott Carpenter (astronot), Gene Fowler (yazar), Colorado’nun ünlülerinden. Colorado’nun merkezindeki Rocky Dağları’na gezintiye haftasonu çıkacağız ama şimdiden hazırlıklara başladık. Yok, yok,,,ben ne alsam faydası yok..Kesin donacağım..!! Ölümün böylesi de güzel olur değil mi hem… !!! Bi dee, çoook yaşanılası yer ilan edilmiş bu eyalet, özellikle Denver’dan sonra uğradığımız Boulder kenti…Yaniiiii…kim takar soğuğu….Hem öyle zevkli ki, ıslak ıslak karda yürümek, titremek….arada bir Starbucks’a uğramak,,,,olmadı sıcak şarap yudumlamak, sıcak kuki’lerle arkadaşlık etmek…. Yılda yaklaşık 1.5 milyon kişinin alkollü ya da uyuşturucu etkisi altında araç kullanmak suçundan tutuklandığı Amerika’da, Colorado’nun 'En sarhoş eyalet' seçildiğine dair notumu da buraya yazsam hiç fena olmayacak….Soğukta yapılabilecek iki şey var değil mi…Biri sex, öteki de içmek… !!! Bu yüzden olsa gerek, Colorado’ya seçimlerde ‘salıncak eyalet’ diye isim takıyorlar. Ne cumhuriyetçi ne de demokrat oldukları tam belli olmayan bu arkadaşların son seçimde gönlünü tabii ki Obama kazanmış. Obama, Batı’da da lider…ne diyebilirim ki…!!!

Bir yandan Halloween bir yandan da Christmas hazırlıklarının yapıldığı soğuk Denver sokaklarında gezinirken, nerdeyse siyahların tek tük görüldüğü bu yerde de Obama’nın kazandığını insan istemeden de olsa düşünüyor. Denver’lı gazeteciler Obama’nın kendileriyle pek fazla ilgilenmediğini söyleseler de ona ‘profesyonel’ demeden geçemiyorlar. Peki, bir lider nasıl profesyonel olur…? Yanıtı kısa: Bara girdiğinde insanların arasına geçer oturur ve sorar “Ne içiyoruz…”........ Yorumu size kalmış!!

6 Ekim 2009 Salı

"Life is what you make it"


Raleigh, Chapel Hil ve Durham, ‘güneyin üçgeni’ olarak biliniyor. Bu üç popüler kent, üniversite gençliğinin, işadamlarının ve yatırımcıların merkezi. North Carolina’nın bu şirin ve canlı kentlerini gezerken, insan biraz Washington’ın sıkıcı politik havasından kurtulduğuna seviniyor, biraz da hırs küplüğünden uzaklaşmış, hayata daha rahat takılan ama ‘fark yaratan’ insanlarla kaynaştığına seviniyor. Üniversite gençliği, North Carolina’da Obama’yla birlikte gelenekleri yıkmış ve Cumhuriyetçiler’e hezimet yaşatmış, Demokratlar’ı iktidara taşımayı başarmış.

Gençler, siyahlar ve hayata umutla bakmak isteyenlerin oylarıyla başarıya ulaşan Obama’nın, North Carolina’daki başarısında, kendisini ‘fark yaratıcı’ imajıyla ortaya koymasının büyük önemi var. Bunu sadece burada aldığımız brifinglerden, akademisyen ve siyasetçilerle yaptığımız tartışmalardan değil, dün akşam bizi evinde ağırlayan Amerikan ailemizde de açıkça gözlemlemek doğrusu hiç fena olmadı. Sahi, neydi fark yaratmak.

“Life is what you make it” ....Belki de doğru çeviremem ama bu, hayatı sen yaratırsın, sen belirlersin anlamına geliyor. Gerçek Amerikalılar için bu felsefe tam bir klasikmiş. Bak, evini tam bir uluslararası müzeye dönüştüren evsahibimiz Sharon, yahudi olduğunu söylüyor ama yahudi lobisine tıkanıp kalmamış, hem bir modacı, hem de bankacı olarak dünyayı dolaştıktan sonra biraz evde oturmaya karar vermiş. Bir yılını da İstanbul’da geçiren bu renkli hanımefendi, şirket sahibi kocasıyla bize yemek hazırlarken, “Hayatın tadını doya doya çıkarın, istediğinizi yapın” diyor. Sonra bunun ne demek olduğunu eve bizimle birlikte evine konuk aldığı insanlardan daha iyi anlıyoruz. Moni, 55 yıllık bir evliliği, bir zamanlar aşık olduğu adam için bitirmiş ve aşkıyla 10 yıl yaşamayı başarmış. Aşkı 10 yıl aradan sonra öldüğünde Moni, kendi kendine “En azından içimde kalmadı” diyerek hayatı hazmetmiş. Hikaye gerçekten üzücü gibi ilk bakışta ama “Hayat,,,hayat...” dedirtiyor. Ve bu insanların son seçimde adresi Obama olmuş....Niye,,,Life is what you make it....Evde, 12 yıllık karısından ayrılıp başka bir adamla beraber olmaya başlayan bir adam daha vardı....Ve o da farklılıktan bahsediyordu....”Manyak mı bunlar ne” diye içimden geçirmedim değil ama .....sonra....insanlar neyi, nerde, nasıl yanlış yaptıklarını ya da neyi, niçin istediklerini zaman içinde keşfedince istediklerini yapmaktan çekinmiyorlar..diye düşündüm.. Ve ülke onları üzmüyor. Çünkü üzüntü geçmişte kalmış....Bu ülkede demokrasi çoğu zaman doğru düzgün işlemese de, insanlar geçmişte verdikleri savaşlardan sonra kazandıkları güçten ilham almayı başarıp, yollarına devam edebiliyorlar.....Belki, ayrıntıları daha sonra yazarım.. Çünkü şimdi yine bir ‘Life is what you make it...’ hikayesi için yola çıkmak zorundayım....

4 Ekim 2009 Pazar

U2....But,,,,the seks was good... :)))))))


Burada halen Bono rüzgarı esiyor. Önce Malta’lı arkadaşımız (adı neydi yaaa, kim bulup dosyayı da yazacak şimdi ) Nathaniel’in odasındaki tüm içkileri bitirdik, sıra şimdi Katalan kızımız Gemma’ın odasındakilere geldi. Nerdeyse güneş doğacak Raleigh’de ama biz halen uyanığız ve şarhoşuz....Aman be Bonoooo,,,,,ne yaptın bize !!!! Yok yok, böylesi cumartesi ne görülmüştür, ne duyulmuştur.

Hafta boyunca Washington’da brifing üstüne brifing alan beynimiz, kendini birden okyanus suyuna bırakınca yeniden canlı olduğunu hissetmeye başladı galiba. Washington’ın güneyindeki bu şirin kentte, Raleigh’de, hava sıcaklığı neredeyse 30 dereceyi gösteriyor. Cumartesi olup da, brifinglerden kurtulunca kendimizi okyanusa attık. Yaaa, ben diyordum kendime...Okyanusların balığıyım diye...Boşuna değil,,,,Bugüne kadar yüzemememin nedeni küçük denizlermiş. Bak okyanusta nasıl da yüzdüm. Tabii burda 16 Avrupalı gazetecinin okyanus sularındaki oyun bilmişliğinin hakkını vermem lazım. Oyun çok zevkli olunca,,,katılıyorum... : ))) Bu okyanus hikayesi sonraya kalsınnnn...Kalsın....Bono geliyor....

Okyanusların balıkları olarak, üniversite gençliğinin merkezi diye bilinen Chapel Hill’e koştuk. Niye...Tabiii Bono’yla buluşmaya. Bu Bono, Türkiye’ye gelecek diye bekleyecek halim yoktu. Hem bak, Avrupa’dan gazeteciler gelmiş dedi ve bizi davet etti. Kırar mıyız onu....Heyecandan kudurduk bilem. İşte VIP olmak budur...Adam 3 metre ötemizde şarkılarını söylerken, bize varolmanın dayanılmaz hafifliğini yaşattı. İşte,,,,benim şarkım çalıyor.... (But I’m still haven’t found what I’m looking for.....))) Bul artık, bulll .....Yok işte, hep aynı, hep aynı....aradığını bulamazsın bir türlü....belki de aradığını zannedersin de....yanılırsın.... !!!!

Bu manyak North Carolina’lılar var ya, deli gibi üşüşüyorlardı stadyuma. Stadyumu nasıl anlatsam ki....Tam bir uzay üssüne çevirmişler U2 için. Onlarca ışık gösterisi. Bono adım attıkça, o güzel pırıltılı tişörtlü arkadaşları gitarlarını çaldıkça, ışıklar üzerimize geliyordu ve sanki onlarla sarılıyorduk. Aslında, böyle de hissetmemize gerek kalmadı ve Bono dibimize düşüp.....benim kulağımaaaa (Only with youu......) bile dedi...Kanacak mıyım bu adama bilemiyorum ama bir zamanlar başucu cd m, U2’lu yıllarıma gittim. Kendisini deli gibi sevdiğim adam sabahın köründe U2 dinlemeye başlar ve “But I’m still haven’t found what I’m looking for” derdi.....Ben de....”Hiç bulamayacaksın” deyip, sabah kahvesinin tadını çıkartırdım...O halen U2 dinliyor ben de, kahvemin tadını çıkartıyorum....Heyyyy,,,benim U2 aşkım, benim sabah kahvem, benim konuşamadığım, benim dokunamadığım, benim çekingenliğim.....Hep sevdiğim, duy beni......Standy by me..... : ))))) Dinle,,,,Bono söylüyorrr.... !!!! Stand by me...

Stadyumda U2 için yapılan ışık gösterisinin ne kadar göz kamaştırıcı olduğunu anlatmam için binlerce fotoğraf çekmek zorunda kaldığımızı söylemem yeterli olur sanırım. Bono, yukardan sallanan ışıklı bir mikrofona tutunup, sallanmak bir yana mikrofonu sallayıp dinleyicilere atışıyla da büyüleyiciydi...Işıklı ceketi, insan hakları mesajları ve “I love you” deyişiyle Bono’ydu, kendiydi...U2’yu, çılgın ama meşhur gazeteci grubumuzun İrlandalı güzeli Shona’nın torpiliyle daha da yakından izlemenin ayrıcalığına erişince aramızda bir de ‘Irish mafia’ espirisi başladı....I love Irish mafia.... !!!!! Shona var ya,,,,,İrlanda’da meşhur bir radyocu ve U2 ne ki,,,,,kimlerle ilişkisi var...Bize şimdi bir Dublin buluşması ayarlayacak.... !!!!! (Kızlar, U2 dibinizdeyse,,,,,,,daha kimler dibinizde olacak...Vaaaay,,,I love Irish mafia.....again )Hem ne dedi Bono.... (Bu akıllı gazeteci grubunu İstanbul'a bekliyorum...Yaniiii, İstanbul'da da U2 için buluşçazz)))

2 saatlik Bono konserinden sonra uyuyamazdık herhalde...Halen içiyoruz, halen müzik dinliyoruz. Bizimle dalga geçer gibi yarın sabaha bir kilise ziyareti programı koymuşlar ama grubun önemli bir bölümü bu programı es geçecek....Sarhoş gazetecilerin, sarhoş müzikleri arasında ve halen kırmızı şarabımı yudumlayarak neler yazıyorum bilmiyorum ama,,,,belki yazdıklarımmmm çok kötü.....çok kötü..... But,,,the seks was goood... : )))))

Katalan gazetecimiz Gemma, sen bu sözü sabah sahile giderken etmiştin yaaaaa.....Yaz da demiştin.....oldu galiba.....But, the seks was good... : )))) Bono etkisiyle uykusuz kaldık,,,,,daha ne yazayım....!!!! SEKS was really good !!!

2 Ekim 2009 Cuma

Personally I'm so excited !


Bu kadar aklı başında, bu kadar entellektüel ve bu kadar da çatlak gazetecinin arasına düşersen olacağı budur Ms. Carly. Sen ki, elalemin eyalet dışından girmek isteyip de asla kabul görmediği North Carolina Üniversitesi’nin Gazetecilik Okulu’na atlayıp, zıplayıp bir şekilde girmişsin gururumuzsun, onurumuzsun. Bilmem, dedikodu yapmaya gerek var mı? Washington’dan otobüsümüze atlayıp da, 4.5 saatlik güzelim yolculuğumuzun sonunda ulaştığımız Raleigh’deki ilk gün için hislerimize senden başka kimse ama kimse tercüman olamazdı: Personally, I’m so excited. (Kişisel olarak çok etkilendim)

Kişiseli mişiseli kalmadı bu işin. Otobüsteki 16 gazeteci, ilk günlerin garipliğinden çoktan sıyrılıp kaynaşma mı dersin, sataşma mı dersin, dedikodu mu dersin, merak mı dersin, ne dersen de marifetini ortaya koymaya başladı. Kusura bakma Vladimir, halen uyku sersemi gibiyim ve seninle içki konusunda yarışamayacağım. Ver şu bilgisayarını da seni bloguma yazacağım. İnanamıyorum, bütün resimlerimi kopya da çektin bu arada. Otobüste de bu kadar içilmez ki kardeşim. Çek misin, nesin ama ülkesindeki televizyonunda kendi özel şovuna sahip Karolina’nın ‘honey’isin. Kıskanıyorlar beni kıskanıyorlar. Hangi toplantıya girsek, konuşmacı söze”hımmm, durun bakiiim…Ben daha önce Türkiye’ye gittim. Aranızda da güzel bir Türk var” diye başlıyor. Herkes Türkiye’ye gelmek istiyor. Acaba yeni evimde ilk önce kimi ağırlasam? Tamam Karolina. Madem çok istiyorsun, gel bakalım.

Bu kadar da olmaz ki arkadaşım. Adam Danimarka’da araştırmacı gazeteci ama asansör fobisi var. Claus, sen yoksa asansörde kızların elini tutmak için mi yapıyorsun bu numarayı. Fobiyi de babasından devralmış….Mış..! yemezler !! Neyse, yakında çözülürsün. Ben geçen sene Letonya’ya gidip, Riga’ya aşık olmuştum ya, Tanrı oradan dünya güzeli bir Mara gönderdi bana. N’oldu Alexandru…Hem bara gelmiyorsun hem de Mara’nın kamerasındaki gece klubündeki çılgınlıklarımızı anlatan fotograf lara ağzının suyunu akıtarak bakıyorsun. Yes, yes…Hem de sandalyelerin üzerinde dansettik. Siyah adamlar da, beyazlardan daha seksiydi ve daha güzel dansediyorlardı. Yok mu bunlardan Romanya’da. Kankilerimizi ilan et tik biraz önce Karolina’yla. İrlanda’nın en tatlı radyocusu Shona ile otelin dışında buluşup, kırmızı şaraplarımızı içtik. Raleigh’de gezmediğimiz televizyon stüdyosu, radyo, gazete kalmayınca, yorgunluktan kendimizi zar zor attığımız alışveriş merkezinde yeniden toparlandık. Alışveriş manyaklığımızı anlatmayacağım. Utanıyorum!!!

Adam Sırp ama bu gazetecilik programına Kosova’yı temsilen katılmayı başarmış. Goran, Amerika’nın tanıdığı Kosova’ya böcek muamelesi yapıyor. Dövemiyorum, çünkü uzun ve kıvırcık saçlarıyla çok tatlı. Hem bana limuzinle yaptığımız gazete ve televizyon ziyaretlerinde refaket ediyor hem de Vladimir’in içkileri tek başına bitirmesine engel oluyor. Goran’la Amerikalı gazeteciler röportaj yapmak için sıraya gir ince en çok İspanyol, pardon Katalan Gemma kıskandı. Kız, illa ki Katalan olduğunu vurgulayacak her fırsatta. Vurgula canım,,,Basın, burda sonuna kadar özgür. Daha aramızda bir Norveçli, bir İsviçreli, Alman güzelimiz var. Offf 16 tanesiniz, hepinizin dedikodusunu aynı anda yapamam. Kafa kafaya vurunca ve tüm marifetlerinizi sergileyince tabii ki Carly’i etkilediniz. Carly, radyo ziyaretinin ardından bizi ağırlayan gazeteciye ‘Personally I’m so excited’ dediğinde de koptunuz di miiii….Tamam, sıkıştırmayın kızı artık bu sözlerle….”Personally I’m so excited’……Oooo, kızlar …! Bu kadar dedikodu ayıp mı oldu ne !!!! XOXO Gossip Girls !!!

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...