4 Kasım 2009 Çarşamba

Sami ŞİİR YAZDI... "Sıcak KAHVE" / Let's read Sami's poem, Warm COFFEE


WARM COFFEE
Shady afternoons,
Rain and warm coffee,
Exhausted souls left over after summer,
Why are these winterweights wrinkled or were they packed away all of a sudden...

Days to get ready for winter, a little headache,
A little flu, a little need for a shoulder to lean on,
Curly hair from falling raindrops and
Again warm coffee, may be some milk but always less sugar...
Again a friend, may be some teardrops but always love, always love...

SICAK KAHVE
Karanlık öğleden sonraları,
Yağmur ve sıcak kahve,
Yazın yorgunluğundan kalan dinlenememiş ruhlar,
Neden ütüsüz bu kışlıklar, yoksa apar topar mı kaldırılmışlardı...

Kışa hazırlanılan günler, biraz başağrısı...
Soğukalgınlığı biraz, biraz yaslanılacak omuz ihtiyacı,
Yağmurda ıslanıp kıvrılan saçlar ve
Yine sıcak kahve, belki biraz süt ama az şeker...
Yine bir dost, belki biraz gözyaşı ama hep sevgi, hep sevgi...

3 Kasım 2009 Salı

Domuz gribi


Halkımızdaki bu Tayyip Erdoğan sevgisinin bugün başka bir kaynağını hissettim. Adam, devlete güvenmenin enayilik olduğunu çok iyi bilen kahvedeki Hüseyin Amca'nın içindeki ses sanki. Çıkıyor, car-car konuşuyor hem o iç ses. Diyor ki: Ben Sağlık Bakanı gibi düşünmüyorum. Eee nasıl düşünüyorsun. Tıpkı Hüseyin Amca gibi: "Ne biliyorsunuz aşının en iyi çözüm olduğunu. Kimseyi aşıya zorlayamazsınız. İsteyen yaptırır, isteyen yaptırmaz"

Oysa ki zavallı Sağlık Bakanı, Erdoğan'ın bu konuşmasından daha birkaç saat önce kameralar önünde domuz gribine karşı kendine aşı yaptırmış, halkı aşıya sevketmek için tüm sevecenliğini göstermişti. Ama adamcağız, şimdi televizyonlarda "Aslında, Sayın Başbakanımızla ben ayrı düşünmüyoruz. Söylediklerimizde fark yok" diye kıvranıp duruyor. Erdoğan tarafından ikiye katlanıp, beşe bölünmüş, yırtılarak çöpe atılmış zavallı karizmasının artık hiçbir ağırlığı kalmamış varlığı altında ezildikçe eziliyor.

Televizyonlarda "aşı iyi midir, kötü müdür" diye kapışan onca uzman sıfatlı doktorun tartışmasını dinlediğimiz yetmiyormuş gibi şimdi bir de Başbakan Erdoğan'la, Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın yarattığı ikircikli durumun bulantısını yaşayacağız. İşte telefon çaldı ve benim "Aşı olmak çok riskli. Olmayacağım galiba ben" diyen pimpirikli bir arkadaşım arıyor. Ooooo, o da Erdoğan'ın saflarına katılmış: "Bak, adam ne diyor. Aşı olayında garanti yok. biz sana söylememiş miydik." Olmazsan, olma. Bana ne yaaa..Başımızda böyle başbakan, böyle sağlık bakanı olduktan sonra daha ne virüslerden ölür Türk milleti, domuz gribi ne ki.... !

Halkın gözünde puan kazanmak isteyen Erdoğan, ne yapıyor. Basıyor Sağlık Bakanı Akdağ'a fırçayı. Domuz gribi paniğindeki vatandaşı içten içe rahatlatıyor. "Ooooh...Oh, canımıza değsin. Saçma sapan konuşma sen, adam. Bak, başbakan ağzının payını verdi bir güzel" diye evlerinde Sağlık Bakanı'ndan öç alan insanlar, bakalım salgın yayıldıkça kimden öç alacaklar. İşte Türkiye'de insanlar böyle bir çırpıda, hayatlar da saniyesinde harcanıyor. Ne güzel de söylemiş büyükler: "Bozuk para gibi"...

30 Ekim 2009 Cuma

Evet. Döndüm...


Evet, döndüm. Hem de şu yukarıda gördüğünüz mis gibi Amerikalı kocamı arkamda bırakarak döndüm. Tadı damağımdan hiç gitmeyecek bir aylık Amerika seyahatimin üstüne Ankara’ya döndüm. “Niye döndün, niye döndün?” Benim Amerika’da aslen ne yaptığımı merak eden ama umursamaz elbisesini giyinip de, sahnede dökülen etrafımdaki onca insanın sorduğu ilk soru buydu ne yazık ki. Israrla, iğnelercesine yöneltilen bu sorular, tabii ki gerçek bir soru niteliği taşımıyordu. Kimi, “Delisin sen, mis gibi Amerika bırakılıp, Türkiye'ye dönülür mü”, kimisi “Ankara’da ne yapacaksın şimdi”, kimisi “Bulamadın mı birini. Bulsaydın, kalsaydın”, kimisi de “Biz gidemedik-kalamadık, bari sen kalsaydın. Yazık sana” türünden deli saçması mesajları içeriyordu. Bu mesajları veren insanların, (onlar beni kendilerinin arkadaşı sanıyor oysa) asla benim neden ve ne amaçla Amerika’ya gittiğimden, niye döndüğümden, bir başka ülkeye nasıl ve neden yerleşildiğinden haberleri yoktu, zaten hiç olmamıştı. Küfür ede ede yaşadıkları bu ülkede ne yaşadıkları sıkıntının sıkıntı, ne yakaladıkları mutluluğun mutluluk olduğunun ayrımına varmışlardı. Hedefsiz, amaçsız, rastgele insan topluluğu...Yazık, ne yazık ki bu insanlar benim güzel ülkemin insanları…hatta gazetecileri, hatta yöneticileri, hatta okumuş-yazmış üst tabaka şahsiyetleri….

Bir de benim güzel ve duyarlı arkadaşlarım vardı. Hepsi burnumda tüten. Amerika seyahatinin her durağında onlar için yazdığım blogumu satır satır okuyan, meraktan bana nerdeyse her gün mesaj atan arkadaşlarım. Sanki bunları yazmama neden olacakmış gibi, Washington’da telefonumu kaybetmiştim. Onlarca telefon numarası uçup gitmişti hayatımdan. Ama bak, Ankara’ya döndüğümden beri benimle görüşmek için telefonumu aralıksız çaldırıp, beni merak eden, konuşmak için sıra bekleyen, yol yorgunluğunu-saat farkını üstümden attım mı, atmadım mı diye endişelenen ve gerçekten “Amerika nasıl bir yer. Nedir fark. Hilal, ne öğrendin” diye çırpınan güzel ve duyarlı arkadaşlarım, dostlarım. Hepinize kocaman bir “Hoş bulduk” diyorum.

Daha dün, çok sevdiğim “Beyaz Adam”la konuştuk. Bizi bu zorluklar ülkesi Türkiye’ye bağlayan neydi ki. Ne evliydik, ne çocuklarımız vardı. Evet, biraz ağır da olsa ailemizi, işimizi, arkadaşlarımızı geride bırakıp, Amerika’ya uçabilirdik. Ama ne için. Orada yeniden düzen kurmak mümkün müydü. Bu iş, önceden planlanmışsa, mümkündü. Ne yapacağımızı bilerek gidiyorsak herşey mümkündü. Türkiye’de çok çalışıp da, Amerika’da çalışmayacağız aldatmacasına tabii ki kapılmamalıydık. Tabii ki elimize fırsatlar geçtiğinde değerlendirecektik, altyapımıza, geleceğe bakış açımıza göre. Yani, her şeyin bir kitabı, bir hesabı vardı.

Bu ülkenin, Türkiye’nin ham demokratik yapısıyla hepimizi üzdüğünün farkındayız. Hayata ne kadar yüzeysel bakıldığının, sıfatların-sınıfların ne kadar meta gibi alınıp-satıldığının, içi dolu ne kadar değer varsa, özenilerek boşaltıldığının acısını ince ince yaşıyoruz. Ama bu acı hissi değil midir biraz da bize farkımızı gösterip, mutluluk yolunu açan. Sahte ve yalancı insanların her gün uyumadan önce ertesi günkü rollerini ezberlediklerini, boyalı aşıkların gizlenerek yaşayıp, ekmek parası uğruna aşklarını öldürdüklerini hepimiz bilmiyor muyuz. Bırakın, kimisi bedenini satarak kariyer basamaklarını tırmandığını zannetsin. Bırakın, kimi kendisinden akıllı işçisini ezdiğini sanarak marifetini ortaya koysun. Bırakın, kimi sahte parası, evi, ailesi, işi ve aşkıyla mutlu olduğunu zannetsin. Bırakın, bırakın, bırakın….Siz, kendinize bakın. Kendi yaratıcılığınıza, kendi değerinize, kendi samimiyetinize….

Her türlü ilişkide en önemli şey insanların birbirine dürüst olması demişti bana Amerika’daki sevgili kocam Jim…. Böyle olduğu için aradan bir yıl geçmesine karşın, arkadaşlığımıza, çılgınlığımıza, deliliğimize, gay liğimize kaldığımız yerden devam edebilmiştik. Amerika’da olmak mı, Türkiye’de mi? Sorusunun devamını getireceğim elbet…Hadi bakalım…..Samimiyetinize….Cheers…!!!

21 Ekim 2009 Çarşamba

We're back in San Francisco


Kelimeler uçtu, gitti. Sözlüğümü kaybettim sanki. Rotamı, yolumu...Nereden gelip, nereye gittiğimi unuttum. Ama hafızam bir o kadar yeni, yepyeni. Burada, San Francisco’da silbaştan yazılmış bir sözlükle yeniden anlatacağım kendimi ve Amerika’yı.

NewYork’tan 6 saatlik bir uçuşun ardından ulaştığım San Francisco’nun beni çarpacağını, aklımı başımdan alacağını zaten biliyordum. Hazırdım, yeni heyecanlara. Yeni bir şehre. Hazırdım, Batı’ya, California’ya. San Francisco’lu aşklarım Jimmy ve Erkan o kadar çok, o kadar çok anlatmıştı ki. Jimmy burada Amerika’nın tüm karanlığını unutuyor, Erkan sanki kendi İstanbul’unda yaşıyordu. İkisinin de kendi özel dünyaları vardı ve hiçkimse ama hiçkimse onların tavuğuna kışt demiyordu. Burada kışt denilecek tavuklar yaşamıyordu. Burada kendine özgü, orginal, yumuşak, kalpli, düzgün ve de tabii ki gayler-lezbiyenler yaşıyordu.

İnsan ne olursa olsun, kendi şehrinde kendini mutlu hissediyorsa o kadar özgürdür, yaratıcıdır. San Francisco da, ne olursa olsun insanlara kendi yaşam alanlarında rahat nefes imkanı sunuyor. Burada geçirdiğim her dakikada bunu daha çok hissediyorum ama bir de madalyonun öbür yüzü var. Castro’da gezinirken, Harvey Milk’ten sözederken, seks shop’ta Erkan’la alışveriş yaparken, San Francisco’nun ‘özel bir proje’ olduğunu, bu güzelim gay topluluğunun dünyanın hiçbir yerinde kendini burada olduğu kadar rahat hissedemeyeceğini konuştuk durduk. Tabii başka kentlerde de gayler var ama. Burası onların kalbi, anavatanı. Sonra, tüm Castro gayleri dediler ki, “Özgürlüğümüz burada. Burası bizim çiftliğimiz”. Şehirleriyle bu kadar barışık bu insanlarda garip bir hüzün var. İçime işledikçe işliyor, düşündükçe düşünüyorum: Ne kadar kanat çırpıyorlar. Gay olarak ne kadar varlar, ne kadar özgürler...

Sonra, Erkan’ın o cümlesi: “Gay olmasaydım, burada yaşamazdım”. Sonra, Jimmy’in o sözleri: “Hilal, seninle evlensem beni asla gay olarak kabul etmeyen ailem o kadar mutlu olurdu ki. Halen benim bir kızla evlenebileceğimi düşünüyorlar....” Gay haklarını harıl harıl tartışıyor ya Obama yönetimi, bilemiyorum ne olacak ama Amerika’da insanlar hiç de o kadar liberal, hiç de o kadar özgürlükçü değil. Burada, San Francisco’da, gay olduğu için ailesi ve arkadaşları tarafından dışlanmış yüzlerce insan var. ( Bir daha bana hava atmayın olur mu sevgili Amerikalı arkadaşlarım, ‘bizde gayler daha özgür yaşıyor’ diye...Onları San Francisco'ya kapatmak için sanki derin bir politika izlenmiş gibi. Sizin de zihniyet devrimine ihtiyacınız var, tıpkı Türkler gibi,,,,tıpkı Avrupalılar gibi, tıpkı....Herkes gibi)

Bütün bu çelişkili düşüncelere karşın San Francisco’da sanırım hayatımın en mutlu anlarını geçiriyorum. Beni sorgusuz, sualsiz kucaklayan Jimmy ve Erkan’la, masallardaki gibi çikolata tadındaki evlerle süslü sokaklarda gezinirken, Pasifik Okyanusu’nun kenarında saçlarımızı rüzgara bırakırken, binbir türlü yemekleri tadarken tüm savunma mekanizmalarımdan kurtulduğumu hissettim ve biricik arkadaşlarımın dudaklarına, yanaklarına sayısız öpücük kondurdum. Sisin durup durup kentin ışıklarını değiştirdiği burada yakamı bir türlü bırakmayan başağrılarımdan kurtuldum hem de sayısız kadeh şaraba karşın. Aklım bu kadar özgür, ruhum bu kadar mutluyken, kendimi bugün yeniden San Francisco’nun o birazcık ‘el yapımı’ dünyasına bırakacağım. Evet, ciddi bir deprem bölgesinde ve 43 tepe üzerine kurulu bu kent insana “Zorla güzellik olur” dedirtiyor.....Olsun bakalım, olsun.... Gelin, beraber dinleyelim San Francisco şarkımı.....”i know what you did / like a boy of summer gives his first kiss / love, is dancing on my finger / he got to the heart of the matter and lingered /now i'm walking with the living / i always liked steinbeck and those old men whistling/ we're back, we're back in san francisco / we're back and you tell me i'm home.....”

16 Ekim 2009 Cuma

Filling the evaluation form or Amerika'da gazetecilik kursu aldım da noldu!


Sen bedavadan ye, iç, gez, bi de otur “Şurası olmamış. Burasını şöyle yapsaydınız. Siz bizi üniversite öğrencisi mi sandınız. Lüzumu yok fazla gazetecilik dersinin. Bana özel röportaj ayarlasaydınız” diye adamları eleştir. Bu kadarı da fazla. Höst, yok deve ! Ama State Department bulamaz ki bizden daha iyi eleştireni, bizden daha iyi akıl vereni. Çare yok, katlanacak eleştirilere.

Yaaa, bitti mi güzelim liderlik programı. Edward Murrow amcamın anısına düzenlenen gazetecilik bursu. Yine bir sertifikamız oldu. Çok fena ilerledik gazetecilik yolunda, çok fena. Ben Ankara’ya dönersem, editör falan dinlemeyeceğim. Bir tek temsilcim Murat Yetkin’i, bir de genel yayın yönetmenim İsmet Berkan’ı tanırım o kadar. Sevgili, dünya güzelim, akıllı sarışınım, editörüm Ceyda da kabul edecek ki, ben artık Amerika tescilli bir gazeteciyiim. Siz ‘Amerikancı’ derseniz deyin, hiç umurumda değil. State Department’a en sert eleştirileri de ben yönelttim...naberrr: )))

Kısa kes, meges! Hadi atla gel, deseler bir daha gelirim. Dolu dolu bir üç hafta geçirdik. Yağmuru, karı, denizi, rüzgarı, güneşi üç haftada içimize çektik. Amerikalı gazetecilerin de bizim Türkiye’deki gazeteciler gibi gelecek endişesi taşıdığına bizzat şahit olduk. Madem global kriz var, hep birlikte öleceğiz. Ya da hep birlikte hayatta kalacağız. Yazılı basın ölüyor diyenler ağırlık kazandıkça, teknolojideki gelişmeleri daha yakından takip etmemin önemini acaip derecede kavradık. Ben zaten önceden kavrayıp, sevgili blogumu kıymetli beğenilerinize sunmuştum. Görüyorsunuz, ne kadar öngörülü bir gazeteciyim. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de iyi şeyler ya da kötü şeyler olursa, Amerikan halkı benim sesimden olayları dinleyecek, okuyacak. Avrupalı 16 gazeteciyle öyle güzel bağlar kurmuş bulunuyorum ki, Türkiye sayemde Avrupa’ya bile girebilir. Türkiye’nin Avrupa üyeliğine tam ters açıdan bakan Avusturya’dan gelen gazeteci arkadaşıma da “Edward Murrow gazetecilik sertifikası”nı boşuna ben vermedim...(Ukalayım, ukala....Yok, yok bana ne dediler. Bütün Türkler benim gibiyse vah dünyanın haline....)

Blogumu ABD Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere Avrupalı arkadaşlarım, Amerikalı gazeteciler takip etmeye başladılar. Ellerinde bir bilgisyarları var, anında Türkçe’ye çeviriyorlar. Ama ben bundan böyle İngilizce de yayın yapacağım. Tabii google dan yararlanarak. Af buyrun ama iki dilde birden aynı anda kendi kalemimden yazamam.

Sordular bize “Sizi en çok ne etkiledi, Amerikan dış politikasında değişiklikler görüyor musunuz. İyi miyiz, kötü müyüz” diye. Daha hiçbir şeyi başarmasa da Başkan Obama’nın halk üzerinde yarattığı sempati halen çok büyük. Bu sempati bitmeden herhalde kendisi de birşeyler yapacaktır. Zaten sözü var. Tüm dünyada diyalog istiyor. İran’la diyalogda kararlı olması da etkileyici. Dışişleri Bakanlığı’ndakiler Türkiye’de olup biteni yakından izliyor. Türkiye-Ermenistan yakınlaştıysa, bu da Obama’nın sayesinde. Bir de Kıbrıs meselesine el atarsa, Türkiye’deki anti-Amerikanizm tam tersine dönebilir. Beni en çok etkileyen tabii kafamda yaptığım karşılaştırmalardı. Bir Amerikalı size “Merak etme, hallederiz” diyorsa, gerçekten halledecektir. Ama bir Türk böyle diyorsa, kesin sallıyordur. Burada, yükseklerden atıp tutan Türk tanıdıklarıma bir kez daha gıcık olduğumu ilan edebilirim. Dürüst olun kardeşim. Var mısın, yok musun!!! Seven sevsin, sevmeyen önden buyursun!

New York’ta son toplantılarımızı yapıyoruz ve her seferinde ağlaşıyoruz. Çok sevdik, çok kaynaştık birbirimizle. Kosova’yı temsilen grubumuza katılmış, katı Sırp arkadaşımız Goran’ın elinden aldım gazetecilik sertifikamı. O, “Kosova’ya hayır” ben “Evet” deyip, kavga etmiş olsak da, yine sarıldık birbirimize. Bu programın en güzel yanı da buydu galiba. Farklılıklar zenginliğimiz oldu. (Farklılıklar zenginliğimizdir diyen cumhurbaşkanımız Sevgili Abdullah Gül’ü burada sevgiyle anıyorum. Daha farklı bir Türkiye için, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye için ellerimi kendisine uzatıyorum...)

Program biter ama Amerika bitmez...Bilin bakalım, New York’tan sonra nereye gidiyorum.

15 Ekim 2009 Perşembe

You're so beautiful in NEWYORK


Efendimmmm.....geldik New York’a. Büyük elmayı ısırma yarışı başladı. Ne kadar yorgun, ne kadar uykusuz olursan ol New York’ta gözlerini kapatmak haram gibi. Ne de olsa Sinatra’nın hiç uyumayan şehrindeyiz. Sıkıysa otele gidip de uyu. Hayırrr!

Nereye gidiyoruz önce ? Işıkların tadını çıkarmaya. Manhattan’ın tam ortasındaki 6 gökdelenden oluşan 259 metre uzunluğundaki Rockefeller Center’ın tepesine çıkacağız. Denver’dan alışkınız zaten yükseklere. Çıkıp da saçlarını dağıtmayan, rüzgarda sallanmayan ne olsun...Geziyi yarıda bıraksın...Hayırrr! Girişteki, Tevrat’tan alıntı yazıyı okuduk bir kere: “wisdom and knowledge shall be the stability of thy times.”

Nedir bu ? Tevrat’ta devamı şöyle gelir: "and he will be the stability of your times, a wealth of salvation, wisdom and knowledge; the fear of the lord is his treasure." (isaiah 33:6 ) Türkçe’sini size şöyle çeviriyorum: “yaşadığınız sürenin güvencesi O’dur. Bol bol kurtuluş, bilgi ve bilgelik sağlayacak. Halkın hazinesi, rab korkusudur.” Yaaaaa....Allah’tan korkmayan, onun yarattığı hayatın tadını çıkarmayan taş olsun. Zaten yazının anlamını anlatan sevgili Amerikalı bekçimiz de, yazının Pagan bir tanrının duruşuna eşlik ettiğini söylüyor. Dünya akıl ve bilgidir. Aklın ve bilginin tanrısı olmayı başarabilirsen, varsın....Yaniiiii,,,,bol bol yaşa,,,hayat varken....Öyleyse içeriye buyrun...

Kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünün boşluğunu görebileceğiniz bir camla çerçevelenmiş asansöre bindiğimizde sanırım 75 kat birden tırmandık. Sonrasında da basamaklar, basamaklar....Anlamı: Hayatta herkes tırmanacak, tırmanacak !
New York’u, ışıl ışıl yanan bu kenti Rockefeller Center’ın tepesinden izleyip de, gözümüzün, gönlümüzün yaptğı ışık banyosundan sonra kesin efsunlandık. Yani, bir daha kimse bizim ışığımızı alamayacak. Tanrının kutsal ellerine bir kez daha, bir kez daha sevgiyle dokunduk. Tabii, hiçbirimizin ilk gelişi değildi NewYork’a. İlk olmadığı gibi, son da olmayacak. Dünyanın deli gibi döndüğünü taaa derinden hissettiğiniz bu şehirde, bu ışıklı gecede, varolmanın dayanılmaz hafifliğini bir kez daaha hissedip de, sizinle paylaştığım için çok ama çok mutluyum.

New York sokaklarını, caz kluplerini, gece barlarını bilmem anlatmaya gerek var mı. Broadway’deki insan selinden geçip de, izlediğimiz ‘God of Carnage’nin komiik sarhoşluğuyla bir gece daha, bir gece daha. Gündüz katıldığımız gazetecilik ve insan haklarıyla dolu seminerlerimizin hıncını daha kaç gece çıkaracağız kimbilir ama bu şehir tüm uykumuzu alıp götürdüyse olan olmuştur...’Ay ışığında saçların, dalgalı denizler gibi ve sen canım bu gece daha güzelsin’ diye şarkı söylerdik bir zamanlar....Şimdi de söylüyoruz...New York ışıklarında daha güzelsin, güzelim, GÜZEL..

12 Ekim 2009 Pazartesi

Goodbye, Colorado... Hello, www.InDenverTimes.com


Ben ‘elveda’ demiyorum aslında Colorado’ya. Gerçekten insanın içini garip bir şekilde sızlatan bir hava var bu eyalette. Denver, sanki gerçek Amerika ve gerçek Amerikalılar’la dolu. Şehrin ortasından güzelim bir otobüs geçiyor, insanları ücretsiz her noktaya taşıyor. Dışarda kar yağsa, sen o otobüste kendini sanki evinde hissediyorsun. Bir kahve içimi tadını yaşıyorsun, yüksek dağlara bakarken. Bir kadeh yudumlarken, gerçek samimi mavi ve yeşil gözlerle karşılaşıyorsun. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, insanlar sıcaklıklarından ve samimiyetlerinden birşey kaybetmiyor. Amannn bu kadar mı kolay etkileniyorum sıradan bir Amerikan kentinden... Evet, etkileniyorum. ‘Goodbye’ deyip de, insanların kalbinde yaşayan ve hayata sıkı sıkı tutunan gazeteccilerle beraber olduktan sonra benim Denver’i, Colorado’yu unutmam asla ama asla mümkün olmayacak.

Neden bahsediyorum. 27 Şubat 2009’da Colorado’nun ünlü gazetesi Rocky Mountain News ‘Goodbye, Colorado’ manşetiyle çıktı ve tam 150 yıllık yayın hayatına son verdi. Tam 220 gazeteci işini kaybetti. Denver halkı, ‘ne oluyor’ demeye kalmadan, Rocky Mountain tarihin sayfalarına gömüldü gitti. Rocky Mountain News son 10 yılda 4 kez ünlü Pulitzer ödülü almıştı. Ama 27 şubattaki son sayısında ‘büyük bir üzüntüyle’ okurlarına veda ettiğini yazan gazete çalışanları ‘inançlarını yitirmeden, susmadan, sorgulamaktan vazgeçmeden, doğruyu aramaktan yorulmadan’ yollarına devam edeceklerini de ilan ettiler. Evet, aynen öyleydi: Show must go on...! Aralık ayından beri gazeteyi satışa çıkartan, ancak alıcı bulamayınca yayını durdurmak zorunda gazete sahibi de elbette başının çaresine bakacaktı. Ama o, ekonomik krizde bir gazeteyi kapatmanın kendine ne kadara mal olduğunu hesaplarken, işsiz kalan gazeteciler hem üzülecekler, hem de yeniden ayakta kalmanın yollarını arayacaklardı. Neler yapmadılar ki, neler yapmıyorlar ki....

İşte, Steve Haigh ve Hank Schultz’la bu trajik ama bir o kadar güçlü, bir o kadar da insana ‘asla vazgeçmemeyi’ anlatan Rocky Mountain News hikayesi için buluştuk. ‘I Want My Rocky’ en ünlüsü olmak üzere onlarca internet gazetesi çıkaran, halkın büyük desteğini alan Rocky Mountain gazetecilerinden olan Steve ve Hank, şimdilerde InDenverTimes.Com’u çıkartıyorlar. Hem de gönüllü. Birisi karısının parasıyla, birisi de geçmişteki birikimleriyle geçiniyor ama hiç de kendilerini ‘kayıp kişilik’ olarak görmüyor. Evet, internet çok popüler ama para kazandırmıyor. Tabii şimdilik. Gazetelerin öldüğürü söyleyenlerin sayısı artarken, her gazeteci internette kendine yer açmaya çalışırken yepyeni bir medya pazarı gelişiyor. Ve bu pazarda da iyi olan kazanacak. Gazeteler ölüyor mu, ölmüyor mu diye uzun uzun yaptıığımız tartışmalara girmiyorum. Amaaaan, ölen gazete olsun. Steve ve Hank yaşıyor ya, gerisi yalan. GERÇEK GAZETECİ ÖLMEZ...Rocky Mountain ‘Goodbye Colarado’ diyerek ayrılmış Denver halkından ama ben, ‘See you Colorado’ diyorum....See you Colorado...

11 Ekim 2009 Pazar

Buffalo Bill & Rockers


Amerika’nın en yüksek eyaleti ‘Kızıl Toprak’ta yani Colorado’da, çocukluğumuzun ünlü kovboy filmlerine, kızılderililerine o kadar yakın, o kadar yakındık ki…Kar yağsın, etrafı sis bassın yılmadık ve Denver’dan yol alıp ünlü Rocky Mountains’ın (kayalık dağlar) yolunu tuttuk.Kuzey Amerika’da uzanan, üzerinde kimi volkanların da bulunduğu bu sıradağlar, 4 bin 500 -5 bin kilometre boyunca Meksika’dan başlayarak Amerika üzerinden Kanada ve Alaska’ya kadar uzanıyor. Bu kızıl kayalıklar, karla birlikte öyle nefis bir doğa harikasına dönüşüyor ki anlatamam: Kayadan kızıl, uzun bir çöl, birden John Wayne fırlayacak ortama, kovboy şapkasıyla bildik bakışını fırlatacak üzerimize, o da ne...yoksa biz de gidecek miyiz onun atının peşi sıra....Buffalolar koşmaya başladı bile....Şaka değil, etrafta onlarca geyik, buffalo, benim adını bile doğru düzgün sayamadığım onlarca vahşi hayvan var....Tabiii bir de kızılderililerin dumanları sardı etrafı....Uuuuuuuuh.....

Red Rocks (kızıl kayalar) da, bizi bekleyen kocaman bir sürpriz daha vardı....Rock müzesi mi dersiniz, tiyatrosu mu dersiniz, bu dağlarda, insanın içini bızlatan topraklarda kocaman bir rock efsanesi var. U2 tabii ki başta ve diğerleri, Beattles, Sting...hepsi ama hepsi konser vermişler...Bu karlı pazar sabahında hepinize kocaman kızıl bir öpücük gönderiyorum. Gönderilmeyecek gibi değil.

Bak sen şu Amerikalılar’a...O kayalıkların, karların arasından hiç üşenmeden tırmandık, yuvarlandık ve ünü halen dillerde olan Buffalo Bill’in mezarına, adına yapılmış doğal parka, buffalo biftekleriyle süslü öğlen yemeğimize kavuştuk. Adam manyak falan, yok katil falan, yok serseri ama halen kitapların, filmlerin, oyunların konusu. Ve Amerikalılar bu azılı seri katili bağırlarına basmışlar, bir zamanlar Kızılderili avcısı olan bu herif aracılığıyla tarihleriyle barışmaktan da geri durmamışlar. Onlarca kovboy şapkası denerken, Buffalo Bill sayesinde tarih sayfalarında geriye ilerledik. Tüm cumartesini kovboylaşmış gazetecilerle geçirmiş bir gazeteci olarak, size ‘ille de rock’ demeden önce, sevgili Bill’imizin geçmişine dair de küçük bir not aktarmak istiyorum. Kimbilir, bir gün yolunuz buralara düşer de, siz de kovboylaşırsınız...Hiç fena olmaz!

“Gerçek adı William Frederick Cody olan Buffalo Bill, usta bir avcıydı. Amerika Yerlilerine karşı yürü¬tülen savaşlardaki kılavuzluğu ile ün kazanmıştı. ABD'de Iowa kentinde doğdu. 15 yaşındayken Pony Express denen atlı posta servisinde çalışmaya başladı. Pony Express, Missouri'nin Saint Joseph kentinden California'nın Sacramento kentine uzanan 3.140 ki¬lometrelik yol boyunca çalışan bir posta dağıtım servisiydi. Her sürücü, at değiştirerek günde 120 km yol alıyordu. 1861'de Ameri¬kan İç Savaşı çıkınca Cody, Pony Express'teki işinden ayrıldı; iz sürücü ve kılavuz olarak Kuzey ordusuna katıldı. Cody'ye, Buffalo Bill adı, Kansas-Pasifik Demiryolu yapımında çalışanlara bir tür ya¬ban sığırı olan bizon eti sağlamayı üstlendiği için 1867'de verildi. 18 ay içinde tek başına 4 binden çok bizon öldürdüğü söylenir. 1883'te Yerlilerin ve sığır çobanlarının katı¬lımıyla ilk Vahşi Batı Gösterisi'ni düzenledi. Bu ilginç ve heyecan verici gösteri ABD'nin yanı sıra Avrupa'da da büyük ilgi uyandırdı.”

9 Ekim 2009 Cuma

Hey Obama...Enjoy your Nobel Prize !


Amerika’yı neredeyse adım adım dolaşırken, aklımda yanıt aradığım soruların neredeyse tümü Obama’yla ilgiliydi. Obama, gerçekten umut muydu, gerçekten dünyamız için yeni bir sayfa açabilecek miydi, savaşlar bitebilecek, diyalog ve barış dünya gündeminin önüne geçebilecek miydi...Sadece ülkesinde değil dünyada tam bir star, efsane, lider ne derseniz deyin inanılmaz bir sempati kazanan bu adam insanlara ne yapıyordu. Ne yapabilecekti?

Bu sorular sadece benim kafamda değildi elbet. Benimle birlikte Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın ‘en seçkin’ gazetecilik burslarından biri olan Edward Murrow bursunu kazanan 16 Avrupalı gazetecinin kafasındaydı. Washington’ı, North Carolina’yı geçtik ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler Colorado’da da insanların Obama’nın sözleri, çıkartmaları, oyuncakları, resimleri ile kendilerini motive ettiklerine tanık olunca “Tamam artık, duralım. Obama’yı geçelim” dediğimiz anda olan oldu. Ben Colorado hükümet binasında Obama fotoğraflarını çekerken, kulağıma “Bu kadarı da fazla” diye üfleyen Karolina, bu sabah yepyeni bir güne uyandığında Obama tişörtü giyiyordu. Niye? Ben tembel tembel uyurken, o üşenmemiş kendini Denver’daki lüks otelimizin spor salonuna atmış sonra da televizyonların Obama tartışmaları üzerine kurguladığı haberlerine ilk şahitliği yapmıştı.

“Hadi uyan bakalım. Hilay,,Senin Obama Nobel barış ödülü sahibi” diye de beni uyandırdı sonra. Sonra da binbir tartışma. Sokaklarda gazeteciler insanlarla röportajlar yapıyor, televizyonların çoğu (şu anda da zevkle izlediğim Fox tv) “Olmazzzz, olamaz...Obama ne yaptı ki” diye feryat figan içinde bağırıyordu. Zaten hiçbir konuda doğru düzgün anlaşamayan 16 kişilik Avrupalı gazeteci grubumuz da bu konuda ikiye bölünmüştü. Amerikan yönetiminin tanıdığı Kosova adına programa katılan ama kendisi katı bir Sırp olan Goran, “Ne yapmış da haketmiş” diye sorup, benim sinirlerimi zıplatıyordu. Onun için varsa yoksa Sırp kimliğiydi. Kosova umurunda değildi. Ama Kosova, Obama’nın umurundaydı. Bunu hatırlattığımda nerdeyse yanağıma bir şaplak yiyecektim ama kurtardım işte. Başkanlığında 9 ayı geride bırakan Obama, insanlar için, barış için umut olmuştu. Bu yetmiyor muydu?

Grubumuzun Norveçli güzeli Nazeneen, Nobel jürisinin çok zeki davranıp, Obama’nın omuzlarına ağır bir yük yüklediğini anlatırken, Danimarkalı zeki gazetecisi Klaus, “Bir insan, daha hiçbir şey yapmadan da, insanlara kendini inandırmışsa Nobel nedir ki” diyordu. Ben, Obama’nın dünyada bugüne kadar kendini ezilmiş, yok sayılmış, yoksul kalmış insanların sesini duyurma konusunda verdiği sözleri hatırlatırken, özellikle Amerikalı insanlarla daha çok konuşmaya karar verdik. Tüm çocuklar, kadınlar, siyahlar, beyazlar, müslümanlar, yoksullar için siyahi bir adam barış içinde yaşama şansını yakalamak için umut olmuşsa onun Nobel Barış Ödülü’nü alıp almamasının ne önemi vardı ki...Neden zaman tanımıyorduk ki ona,,,,,

Televizyonda bir yandan gözün. Bak halen tartışıyorlar. Ben güzelim Cuma gecesi için Denver sokaklarına çıkacağım birazdan ama onlar konuşmaktan, tartışmaktan vazgeçmiyorlar. Eski demokrat Başkan ve Nobel ödülü sahibi Jimmy Carter ödülün, Obama’nın barışa bağlılığına uluslararası alanda gösterilen desteği açıkça kanıtladığını söylüyor. İki yıl önce aynı ödülü alan eski demokrat başkan yardımcısı Al Gore da Obama’nın ödülü hakettiğini ve bunun ülke için bir onur olduğunu dile getiriyor. Bir de, cumhuriyetçilere bakın. Cumhuriyetçi Parti Başkanı Michael Steel, Obama’nın “star kimliğinin”, barış ve insan hakları alanlarında gerçek başarı sağlayan kişileri gölgede bırakmasının “talihsizlik” olduğunda ısrar ediyor. Steele, Amerikan halkının, Obama’nın gerçekte neyi başardığını merak ettiğini de soruyor. Bir de başarsın bakalım, neler sorulacak...!!! Hey Obama...Enjoy your Nobel prize.... : ))))

8 Ekim 2009 Perşembe

Colorado: Let's have a drink


İki gün önce North Carolina’nın tatlı Wilmington şehrinde okyanus sularında yüzen ben, “Haydi Batı’ya” diyen Amerikan Dışişleri Bakanlığı ekibine uyup, Amerika’nın en yüksek eyaleti olarak bilinen Colorado’ya gelmiş bulunuyorum. Kıçım donsa da, soğuktan gebereceğimi hissetsem de, “Oh beee, mis gibi gazeteci arkadaşlarım var. İşte, onlarla ne güzel eğleniyorum. İçmediğimiz içki kalmayacak yakında” diye havalı havalı geziyorum. Öyle böyle değil, adı İspanyolca’dan gelen ve ‘renkli toprak’ anlamına gelen Batı’daki Colorado’da rakım 2 bin 73 metreyi vurmuş durumda. Napıyoruz… Bol oksijenin vücudumuzu darma duman etmesine izin vermemek için bol bol su içiyoruz. Tabii, gündüzleri… !!!

Ve kar…! Yılın ilk karını burada görecekmişim demek ki…Öyle güzel yağıyor ki…Colorado’nun başkenti Denver’da lüks otelimize yerleştikten hemen sonra keşfe başladık. Zaten çok meşhur bu eyalet. Nesi, diyecek olursanız…Cheeseburger, Denver’da ortaya çıkmış. Dünyanın ilk rodeosu 1869’da Deer Trail’de gerçekleştirilmiş. Tim Allen (aktör), M. Scott Carpenter (astronot), Gene Fowler (yazar), Colorado’nun ünlülerinden. Colorado’nun merkezindeki Rocky Dağları’na gezintiye haftasonu çıkacağız ama şimdiden hazırlıklara başladık. Yok, yok,,,ben ne alsam faydası yok..Kesin donacağım..!! Ölümün böylesi de güzel olur değil mi hem… !!! Bi dee, çoook yaşanılası yer ilan edilmiş bu eyalet, özellikle Denver’dan sonra uğradığımız Boulder kenti…Yaniiiii…kim takar soğuğu….Hem öyle zevkli ki, ıslak ıslak karda yürümek, titremek….arada bir Starbucks’a uğramak,,,,olmadı sıcak şarap yudumlamak, sıcak kuki’lerle arkadaşlık etmek…. Yılda yaklaşık 1.5 milyon kişinin alkollü ya da uyuşturucu etkisi altında araç kullanmak suçundan tutuklandığı Amerika’da, Colorado’nun 'En sarhoş eyalet' seçildiğine dair notumu da buraya yazsam hiç fena olmayacak….Soğukta yapılabilecek iki şey var değil mi…Biri sex, öteki de içmek… !!! Bu yüzden olsa gerek, Colorado’ya seçimlerde ‘salıncak eyalet’ diye isim takıyorlar. Ne cumhuriyetçi ne de demokrat oldukları tam belli olmayan bu arkadaşların son seçimde gönlünü tabii ki Obama kazanmış. Obama, Batı’da da lider…ne diyebilirim ki…!!!

Bir yandan Halloween bir yandan da Christmas hazırlıklarının yapıldığı soğuk Denver sokaklarında gezinirken, nerdeyse siyahların tek tük görüldüğü bu yerde de Obama’nın kazandığını insan istemeden de olsa düşünüyor. Denver’lı gazeteciler Obama’nın kendileriyle pek fazla ilgilenmediğini söyleseler de ona ‘profesyonel’ demeden geçemiyorlar. Peki, bir lider nasıl profesyonel olur…? Yanıtı kısa: Bara girdiğinde insanların arasına geçer oturur ve sorar “Ne içiyoruz…”........ Yorumu size kalmış!!

6 Ekim 2009 Salı

"Life is what you make it"


Raleigh, Chapel Hil ve Durham, ‘güneyin üçgeni’ olarak biliniyor. Bu üç popüler kent, üniversite gençliğinin, işadamlarının ve yatırımcıların merkezi. North Carolina’nın bu şirin ve canlı kentlerini gezerken, insan biraz Washington’ın sıkıcı politik havasından kurtulduğuna seviniyor, biraz da hırs küplüğünden uzaklaşmış, hayata daha rahat takılan ama ‘fark yaratan’ insanlarla kaynaştığına seviniyor. Üniversite gençliği, North Carolina’da Obama’yla birlikte gelenekleri yıkmış ve Cumhuriyetçiler’e hezimet yaşatmış, Demokratlar’ı iktidara taşımayı başarmış.

Gençler, siyahlar ve hayata umutla bakmak isteyenlerin oylarıyla başarıya ulaşan Obama’nın, North Carolina’daki başarısında, kendisini ‘fark yaratıcı’ imajıyla ortaya koymasının büyük önemi var. Bunu sadece burada aldığımız brifinglerden, akademisyen ve siyasetçilerle yaptığımız tartışmalardan değil, dün akşam bizi evinde ağırlayan Amerikan ailemizde de açıkça gözlemlemek doğrusu hiç fena olmadı. Sahi, neydi fark yaratmak.

“Life is what you make it” ....Belki de doğru çeviremem ama bu, hayatı sen yaratırsın, sen belirlersin anlamına geliyor. Gerçek Amerikalılar için bu felsefe tam bir klasikmiş. Bak, evini tam bir uluslararası müzeye dönüştüren evsahibimiz Sharon, yahudi olduğunu söylüyor ama yahudi lobisine tıkanıp kalmamış, hem bir modacı, hem de bankacı olarak dünyayı dolaştıktan sonra biraz evde oturmaya karar vermiş. Bir yılını da İstanbul’da geçiren bu renkli hanımefendi, şirket sahibi kocasıyla bize yemek hazırlarken, “Hayatın tadını doya doya çıkarın, istediğinizi yapın” diyor. Sonra bunun ne demek olduğunu eve bizimle birlikte evine konuk aldığı insanlardan daha iyi anlıyoruz. Moni, 55 yıllık bir evliliği, bir zamanlar aşık olduğu adam için bitirmiş ve aşkıyla 10 yıl yaşamayı başarmış. Aşkı 10 yıl aradan sonra öldüğünde Moni, kendi kendine “En azından içimde kalmadı” diyerek hayatı hazmetmiş. Hikaye gerçekten üzücü gibi ilk bakışta ama “Hayat,,,hayat...” dedirtiyor. Ve bu insanların son seçimde adresi Obama olmuş....Niye,,,Life is what you make it....Evde, 12 yıllık karısından ayrılıp başka bir adamla beraber olmaya başlayan bir adam daha vardı....Ve o da farklılıktan bahsediyordu....”Manyak mı bunlar ne” diye içimden geçirmedim değil ama .....sonra....insanlar neyi, nerde, nasıl yanlış yaptıklarını ya da neyi, niçin istediklerini zaman içinde keşfedince istediklerini yapmaktan çekinmiyorlar..diye düşündüm.. Ve ülke onları üzmüyor. Çünkü üzüntü geçmişte kalmış....Bu ülkede demokrasi çoğu zaman doğru düzgün işlemese de, insanlar geçmişte verdikleri savaşlardan sonra kazandıkları güçten ilham almayı başarıp, yollarına devam edebiliyorlar.....Belki, ayrıntıları daha sonra yazarım.. Çünkü şimdi yine bir ‘Life is what you make it...’ hikayesi için yola çıkmak zorundayım....

4 Ekim 2009 Pazar

U2....But,,,,the seks was good... :)))))))


Burada halen Bono rüzgarı esiyor. Önce Malta’lı arkadaşımız (adı neydi yaaa, kim bulup dosyayı da yazacak şimdi ) Nathaniel’in odasındaki tüm içkileri bitirdik, sıra şimdi Katalan kızımız Gemma’ın odasındakilere geldi. Nerdeyse güneş doğacak Raleigh’de ama biz halen uyanığız ve şarhoşuz....Aman be Bonoooo,,,,,ne yaptın bize !!!! Yok yok, böylesi cumartesi ne görülmüştür, ne duyulmuştur.

Hafta boyunca Washington’da brifing üstüne brifing alan beynimiz, kendini birden okyanus suyuna bırakınca yeniden canlı olduğunu hissetmeye başladı galiba. Washington’ın güneyindeki bu şirin kentte, Raleigh’de, hava sıcaklığı neredeyse 30 dereceyi gösteriyor. Cumartesi olup da, brifinglerden kurtulunca kendimizi okyanusa attık. Yaaa, ben diyordum kendime...Okyanusların balığıyım diye...Boşuna değil,,,,Bugüne kadar yüzemememin nedeni küçük denizlermiş. Bak okyanusta nasıl da yüzdüm. Tabii burda 16 Avrupalı gazetecinin okyanus sularındaki oyun bilmişliğinin hakkını vermem lazım. Oyun çok zevkli olunca,,,katılıyorum... : ))) Bu okyanus hikayesi sonraya kalsınnnn...Kalsın....Bono geliyor....

Okyanusların balıkları olarak, üniversite gençliğinin merkezi diye bilinen Chapel Hill’e koştuk. Niye...Tabiii Bono’yla buluşmaya. Bu Bono, Türkiye’ye gelecek diye bekleyecek halim yoktu. Hem bak, Avrupa’dan gazeteciler gelmiş dedi ve bizi davet etti. Kırar mıyız onu....Heyecandan kudurduk bilem. İşte VIP olmak budur...Adam 3 metre ötemizde şarkılarını söylerken, bize varolmanın dayanılmaz hafifliğini yaşattı. İşte,,,,benim şarkım çalıyor.... (But I’m still haven’t found what I’m looking for.....))) Bul artık, bulll .....Yok işte, hep aynı, hep aynı....aradığını bulamazsın bir türlü....belki de aradığını zannedersin de....yanılırsın.... !!!!

Bu manyak North Carolina’lılar var ya, deli gibi üşüşüyorlardı stadyuma. Stadyumu nasıl anlatsam ki....Tam bir uzay üssüne çevirmişler U2 için. Onlarca ışık gösterisi. Bono adım attıkça, o güzel pırıltılı tişörtlü arkadaşları gitarlarını çaldıkça, ışıklar üzerimize geliyordu ve sanki onlarla sarılıyorduk. Aslında, böyle de hissetmemize gerek kalmadı ve Bono dibimize düşüp.....benim kulağımaaaa (Only with youu......) bile dedi...Kanacak mıyım bu adama bilemiyorum ama bir zamanlar başucu cd m, U2’lu yıllarıma gittim. Kendisini deli gibi sevdiğim adam sabahın köründe U2 dinlemeye başlar ve “But I’m still haven’t found what I’m looking for” derdi.....Ben de....”Hiç bulamayacaksın” deyip, sabah kahvesinin tadını çıkartırdım...O halen U2 dinliyor ben de, kahvemin tadını çıkartıyorum....Heyyyy,,,benim U2 aşkım, benim sabah kahvem, benim konuşamadığım, benim dokunamadığım, benim çekingenliğim.....Hep sevdiğim, duy beni......Standy by me..... : ))))) Dinle,,,,Bono söylüyorrr.... !!!! Stand by me...

Stadyumda U2 için yapılan ışık gösterisinin ne kadar göz kamaştırıcı olduğunu anlatmam için binlerce fotoğraf çekmek zorunda kaldığımızı söylemem yeterli olur sanırım. Bono, yukardan sallanan ışıklı bir mikrofona tutunup, sallanmak bir yana mikrofonu sallayıp dinleyicilere atışıyla da büyüleyiciydi...Işıklı ceketi, insan hakları mesajları ve “I love you” deyişiyle Bono’ydu, kendiydi...U2’yu, çılgın ama meşhur gazeteci grubumuzun İrlandalı güzeli Shona’nın torpiliyle daha da yakından izlemenin ayrıcalığına erişince aramızda bir de ‘Irish mafia’ espirisi başladı....I love Irish mafia.... !!!!! Shona var ya,,,,,İrlanda’da meşhur bir radyocu ve U2 ne ki,,,,,kimlerle ilişkisi var...Bize şimdi bir Dublin buluşması ayarlayacak.... !!!!! (Kızlar, U2 dibinizdeyse,,,,,,,daha kimler dibinizde olacak...Vaaaay,,,I love Irish mafia.....again )Hem ne dedi Bono.... (Bu akıllı gazeteci grubunu İstanbul'a bekliyorum...Yaniiii, İstanbul'da da U2 için buluşçazz)))

2 saatlik Bono konserinden sonra uyuyamazdık herhalde...Halen içiyoruz, halen müzik dinliyoruz. Bizimle dalga geçer gibi yarın sabaha bir kilise ziyareti programı koymuşlar ama grubun önemli bir bölümü bu programı es geçecek....Sarhoş gazetecilerin, sarhoş müzikleri arasında ve halen kırmızı şarabımı yudumlayarak neler yazıyorum bilmiyorum ama,,,,belki yazdıklarımmmm çok kötü.....çok kötü..... But,,,the seks was goood... : )))))

Katalan gazetecimiz Gemma, sen bu sözü sabah sahile giderken etmiştin yaaaaa.....Yaz da demiştin.....oldu galiba.....But, the seks was good... : )))) Bono etkisiyle uykusuz kaldık,,,,,daha ne yazayım....!!!! SEKS was really good !!!

2 Ekim 2009 Cuma

Personally I'm so excited !


Bu kadar aklı başında, bu kadar entellektüel ve bu kadar da çatlak gazetecinin arasına düşersen olacağı budur Ms. Carly. Sen ki, elalemin eyalet dışından girmek isteyip de asla kabul görmediği North Carolina Üniversitesi’nin Gazetecilik Okulu’na atlayıp, zıplayıp bir şekilde girmişsin gururumuzsun, onurumuzsun. Bilmem, dedikodu yapmaya gerek var mı? Washington’dan otobüsümüze atlayıp da, 4.5 saatlik güzelim yolculuğumuzun sonunda ulaştığımız Raleigh’deki ilk gün için hislerimize senden başka kimse ama kimse tercüman olamazdı: Personally, I’m so excited. (Kişisel olarak çok etkilendim)

Kişiseli mişiseli kalmadı bu işin. Otobüsteki 16 gazeteci, ilk günlerin garipliğinden çoktan sıyrılıp kaynaşma mı dersin, sataşma mı dersin, dedikodu mu dersin, merak mı dersin, ne dersen de marifetini ortaya koymaya başladı. Kusura bakma Vladimir, halen uyku sersemi gibiyim ve seninle içki konusunda yarışamayacağım. Ver şu bilgisayarını da seni bloguma yazacağım. İnanamıyorum, bütün resimlerimi kopya da çektin bu arada. Otobüste de bu kadar içilmez ki kardeşim. Çek misin, nesin ama ülkesindeki televizyonunda kendi özel şovuna sahip Karolina’nın ‘honey’isin. Kıskanıyorlar beni kıskanıyorlar. Hangi toplantıya girsek, konuşmacı söze”hımmm, durun bakiiim…Ben daha önce Türkiye’ye gittim. Aranızda da güzel bir Türk var” diye başlıyor. Herkes Türkiye’ye gelmek istiyor. Acaba yeni evimde ilk önce kimi ağırlasam? Tamam Karolina. Madem çok istiyorsun, gel bakalım.

Bu kadar da olmaz ki arkadaşım. Adam Danimarka’da araştırmacı gazeteci ama asansör fobisi var. Claus, sen yoksa asansörde kızların elini tutmak için mi yapıyorsun bu numarayı. Fobiyi de babasından devralmış….Mış..! yemezler !! Neyse, yakında çözülürsün. Ben geçen sene Letonya’ya gidip, Riga’ya aşık olmuştum ya, Tanrı oradan dünya güzeli bir Mara gönderdi bana. N’oldu Alexandru…Hem bara gelmiyorsun hem de Mara’nın kamerasındaki gece klubündeki çılgınlıklarımızı anlatan fotograf lara ağzının suyunu akıtarak bakıyorsun. Yes, yes…Hem de sandalyelerin üzerinde dansettik. Siyah adamlar da, beyazlardan daha seksiydi ve daha güzel dansediyorlardı. Yok mu bunlardan Romanya’da. Kankilerimizi ilan et tik biraz önce Karolina’yla. İrlanda’nın en tatlı radyocusu Shona ile otelin dışında buluşup, kırmızı şaraplarımızı içtik. Raleigh’de gezmediğimiz televizyon stüdyosu, radyo, gazete kalmayınca, yorgunluktan kendimizi zar zor attığımız alışveriş merkezinde yeniden toparlandık. Alışveriş manyaklığımızı anlatmayacağım. Utanıyorum!!!

Adam Sırp ama bu gazetecilik programına Kosova’yı temsilen katılmayı başarmış. Goran, Amerika’nın tanıdığı Kosova’ya böcek muamelesi yapıyor. Dövemiyorum, çünkü uzun ve kıvırcık saçlarıyla çok tatlı. Hem bana limuzinle yaptığımız gazete ve televizyon ziyaretlerinde refaket ediyor hem de Vladimir’in içkileri tek başına bitirmesine engel oluyor. Goran’la Amerikalı gazeteciler röportaj yapmak için sıraya gir ince en çok İspanyol, pardon Katalan Gemma kıskandı. Kız, illa ki Katalan olduğunu vurgulayacak her fırsatta. Vurgula canım,,,Basın, burda sonuna kadar özgür. Daha aramızda bir Norveçli, bir İsviçreli, Alman güzelimiz var. Offf 16 tanesiniz, hepinizin dedikodusunu aynı anda yapamam. Kafa kafaya vurunca ve tüm marifetlerinizi sergileyince tabii ki Carly’i etkilediniz. Carly, radyo ziyaretinin ardından bizi ağırlayan gazeteciye ‘Personally I’m so excited’ dediğinde de koptunuz di miiii….Tamam, sıkıştırmayın kızı artık bu sözlerle….”Personally I’m so excited’……Oooo, kızlar …! Bu kadar dedikodu ayıp mı oldu ne !!!! XOXO Gossip Girls !!!

30 Eylül 2009 Çarşamba

Yes, I can !


Evde, okulda, sokakta, takside, gece klubünde, barda, lokantada...O, her yerde. Siyahı, beyazı, sarışını, kimi ararsanız işte. 7’den 70’e herkes Obama’lı burda. Taksi şoförünü “aslında Amerika’nın yüzde 50’si onu istemiyor” diye fiştekleyen, arada “Yok canım, abartmayalım. Durun, durun bi bakalım” diyen Polonyalı çılgın televizyoncu Karolina bile gazete ve televizyon tarihinin günümüze filmlerle, tiyatrolarla, sergilerle aktarıldığı olağanüstü Newseum müzesine girince gördüğü Pulitzer ödüllü Obama fotoğrafının karşısında öyle bir eridi ki, fotoğrafı çat diye öpüp objektiflere yukarda gördüğünüz gibi yakalandı. Ben geri durur muyum ondan derken, müzedekiler de sıraya girdi Obama’yı öpmek için. Müzeye hareket kattığımız için bize teşekkür üstüne teşekkür yağdıran yönetim, Obama sayesinde Washington’ın üstünden kötü imajını attığını yeni bir hayata kavuştuğunu ballandıra ballandıra da anlattı.

Bu Obama sevgisi öyle böyle değil. İnsanlar gece klubünde fotoğraf çektirirken, biraraya gelip kameralara “Obama” diye gülümsüyorlar. Gitti cheese’ler, seks’ler, patato’lar....Otobüs’te, metroda canı sıkılanlardan “Obama, Obama” şarkısı yükseliyor. Washington’da öğle yemeklerini State Department’ın kente hakim terasında, ünlü Benjamin Franklin Salonu’nda ve Capitol Hill’ın okul kafeteryasını andıran sevimli yemekhanesinde yiyen gazeteci arkadaşlarla kaynaşma noktamız dün gece doruk noktasına çıktığında da, dilimizde yine Obama vardı. Eğlencenin, esprinin, motivasyonun, tabii yeri geldiğinde...herşeyin ama herşeyin tadı-tuzu, biberi, şekeri, tarçını, karanfili olan Obama, hangi McDonalds’a gidiyor, nerelerden alışveriş yapıyor, hangi caddede yürüyor herkes ama herkes biliyor Washington’da. “İyi de bize niye göstermediler Obama’yı” diyen dert yanan zavallı gazetecilere, “Yakında, çok yakında” diye takılan State Department’ın sevimli diplomatları, sevimli herkesi de Obama hayranı burada. Çok ama çok uzun süren votkalı, biralı, romlu, balsamlı, şaraplı gecenin sonunda yaptığımız esprileri de Obama süsledi. Birbirimize “Yes, we can” diye takılırken, aklımızda yarın çıkacağımız Raleigh yolculuğumuz için hazırlayacağımız valizler vardı. Raleigh bakalım nasıl olacak. Orada da sürecek mi bu Obama manyaklığı derken, gecelerin soğuğunda bile parmak arası terlikle dolaşan, böyle de otele tıpkı Araplar gibi girip çıkmaktan çekinmeyen Amerikalılar’a da sarhoş kafayla takılmadan edemedik işte. Niye parmak arası, bu soğukta, niyeeeee diye sorarsan, sen de alırsın yanıtı: “Think Obama”....

Obama’nın yalnızca Amerika’da değil dünyanın her yerinde neden bir stara dönüştüğünü sanırım anlatmama gerek yok. O, gerçek bir politikacı ve çok ama çok seksi. Atletik, karizmatik, Michell gibi güçlü bir kadının kocası, iki kız çocuğu babası, insanları motive ediyor, hamburger yiyor....Halkla, halk gibi yaşıyor. Başkanlık onun için sadece ama sadece bir post, o kadar. Kendinden hiç ama hiçbir şey kaybetmemiş. Bunlar, sokaktaki halktan alıntılar...Ben zaten Obama hayranıyım da, bilmem siz ne dersiniz. Hadi bakalım, “Yes, you can”.....

29 Eylül 2009 Salı

Woodward says: Get off your ass


Bu kurt, karizması Başkan Obama’yı bile sollayan gazeteci Bob Woodward’la, State Department (ABD Dışişleri Bakanlığı) çatısı altında buluşmamız gerçekten çok ama çok havalıydı. Sabahın köründe gittiğimiz Dışişleri Bakanlığı’nın güvenlik çemberini saatlerce süren bir uğraştan sonra geçen herkes Dışişleri Bakanlığı’na küfür mü, yoksa şükür mü edeceğini şaşırmıştı. Karşımızdaki, her gazetecinin bir gün mutlaka ulaşmak isteyeceği noktaya ulaşmış ve o noktada hayatın keyfini çıkaran efsanevi Bob Woodward’tı. All the President’s Men filmi çoktan başlamıştı. Bu filmde ünlü oyuncu Robert Redford tarafından canlandırılan Woodward, kanlı canlı haliyle burnumuzun dibindeydi ve bize gazetecilik anlatıyordu.

İşini bilen gazeteciye anlatmaya ne gerek vardı ki esasen. Woodward, “Get ouf of your ass- Kıçını kaldır” ve “I need your help– Yardımına ihtiyacım var” diye gazetecilik hayatının iki temel kuralını sıkı sıkı tembihledikten sonra, Nixon’dan Başkan Bush’a kadar uzanan geniş zaman diliminde ABD başkanlarını nasıl hizaya getirdiğini, nasıl adam ettiğini esprilerle anlatarak kendisini dört göz dört kulak dinleyen biz idealist gazetecilere, hayatımızın en güzel anlarından birini yaşattı. Kıçını kaldırıp da, haberin olduğu yere gitmeyen ama oturduğu bilgisayarın başında kendini gazeteci sananlardan olmamamızın ne kadar değerli olduğunu işte onunla bir kez daha anladık. İnsanlarla iletişim kurarken, “Hiiişt ben gazeteciyim, bana ötmek zorundasın” diye hava atmanın lüzumsuzluğunu onun halen insanlarla konuşurken “Yardımına ihtiyacım var” demekten vazgeçmemesinde bir kez daha anladık.

Watergate’i onunla tekrar yaşamak, özgür basının önemini bir kez daha kavramak çok ama çok heyecanlıydı. Kendisi de cumhuriyetçi olarak bilinen Woodward, 1972 – 74 yıllarında gelişen ve cumhuriyetçi Başkan Nixon’un ABD tarihine görevinden istifa eden ilk başkan olarak geçmesine yol açan Watergate skandalını ortaya çıkarmaktan nasıl vazgeçmediyse, bugün de herkesin hayran hayran izlediği Başkan Obama’nın peşinde. Tıpkı Başkan Bush’un peşinde olduğu gibi. Tıpkı 38 yılını verdiği gazetecilik hayatında takip ettiği her haberin peşinde olduğu gibi. Washington Post’un 38 yıllık gazetecisi, Pulitzer’lerin yalayıp yutucusu, en çok satan kitapların yazarı Woodward’a, gazetesi kadar devletin de sahip çıkması ne hoş değil mi. Hem o, devletle en ince ayrıntısına varana kadar uğraşmaktan asla vazgeçmezken. Dünyanın her yerinde onun haberlerinin satır satır okunduğunu bilen ABD Dışişleri Bakanlığı, rica minnet onu gazetecilerle buluşturuyor, ona bakanlığın kapılarını sonuna kadar açıyor. Türkiye’yle karşılaştırmayı hiç ama hiç istemiyorum ama .... Bizde ise nedense çoğunlukla ‘yalaka’ gazetecilere açıktır kapılar. Kimse bilmez ki, gerçek gazeteci için kapının anlamı yoktur, gerçek gazeteci için açılsın veya açılmasın o kapının ardındaki habere ulaşmak vardır. !!! Bakalım bizim Dışişleri Bakanlığı da, kıçını kaldırıp kapıları açabilecek ve (eğer bulursa tabii) yaşayan efsanevi bir gazeteciyi bakanlık çatısında genç gazetecilerle biraraya getirebilecek mi...N’olmaz, n’olmaz...Unutmayalım: UMUT, UMUT, UMUT..

Not: Woodward'a neden 38 yıldır Washington Post'ta olduğunu ve ne kadar maaş aldığını sordum. Yanıtı aynen şöyleydi: "Washington Post benim ailem gibi. Ayda 100 dolar maaşım var. Hayatımı kitaplarımdan kazanıyorum"....

28 Eylül 2009 Pazartesi

Good night and good luck Türkiye !!!


Siz Türkiye'de neredeyse uyanmak üzeresiniz ama ben bu yazıyı bitirip uykuya dalacağım. Size “Good night and good luck Türkiye” deyip, Amerika’daki programımın ilk gününü kapatacağım. Bu güzel dilekte esin kaynağım, tabii ki televizyon haberciliğinin Amerikalı babası Edward Morrow. Televizyoncu değilim ama ‘gözüpek araştırmacı gazeteci’ olduğumdan Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Edward Morrow anısına düzenlediği uluslararası gazetecilik programına seçilmiş bulunuyorum. Çok şanslıyım, çok…!!!

50’li yılların sonunda komünist avcılığına çıkan McCarthy’e hiçbirşeyden korkmadan, inatla demokrasi dersi veren ve “Good night and Good luck- iyi geceler ve iyi şanslar” şovuyla ünlenen Morrow, medyanın doğru düzgün ellerde, doğru düzgün gazeteciler tarafından kullanıldığında demokrasiye can vereceğine gönülden inanmış, basın özgürlüğünün yılmaz savunucusu olarak tarihe geçmişti.

Bugün Washington’da dünyanın dört bir yanından seçilmiş yüzlerce gazeteci biraraya gelip, çeşitli gruplara ayrılıp ‘doğru düzgün gazeteci’lik yapabilmek adına neler yapabileceğimizi, kendimizi, çevremizi, insanlarımızı nasıl geliştirebileceğimizi tartışmaya başladık. Kısa, öz ama dolu dolu olan Washington turumuz, bu tartışmaların bizi gerçekten bir yere göstereceğinin kanıtı oldu bir yerde. Tarih ve gerçeklerden sapmadığımız sürece umudumuzu hep koruyabilirdik: ‘Memleketin babası’ olarak bilinen George Washington, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefferson, kölelik düzenini ortadan kaldırmak için canını ortaya koyan Abraham Lincoln..Bu isimleri sayıyorum, çünkü Washington’a geldiğinizde siz de Amerika’nın bu ünlü devlet başkanlarının anısına yapılan anıtları gezecek ve buram buram demokrasi kokan tarihi içinize çekeceksiniz. Daha çok demokrasi koklamak için de, siz devreye gireceksiniz. Tabii, önce gazeteciler devreye girecek. Cesur gazeteciler, demokrasiye inanmış gazeteciler…Var mı, diye sormuyorum buradan. Önce herkes kendine bakmalı ve cesursa elini kaldırmalı. Ben, “VARIM” diyorum ve size Washington’dan, Edward Morrow’un ünlü sözlerini aktarıyorum.

"Tarihimiz biz ne yaparsak odur. Ve bundan 50-100 yıl sonra tarihçiler üç yayın ağını inceleyecek olursa, renkli ve siyah beyaz olarak yaşadığımız dünyanın gerçeklerinde yozlaşma, dalalet ve tecritin izlerini görecekler. Şu anda şişman, rahat ve zenginiz. Sevimsiz bilgilere karşı bir alerjimiz var. Kitle medyamız bunu yansıtıyor. Ama göbeklerimizden kurtulup, televizyonun dikkatimizi dağıtmak ve bizi gerçeklerden koparmak için kullanıldığını göremezsek televizyon sahipleri, çalışanları ve izleyenleri bambaşka bir tabloyu çok geç fark edebilirler.”

"Tarih bizim yazdığımız şeydir. Böyle gidersek tarih öç alacak ve ceza bize kesilecek. Bilgi ve fikrin önemini bir an kenara koyalım. Normalde Ed Sullivan ile geçecek bir pazar gecesini Amerikan eğitimi üzerine bir araştırmaya ayırdığımızı düşleyelim. Birkaç hafta sonra Steve Allen’ın zamanında Amerika’nın Ortadoğu politikasını tartıştığımızı... Sponsorların şirket imajı zedelenir mi? Hissedarlar ayaklanıp şikayet eder mi? İnsanların kendilerinin ve şirketlerinin geleceğini belirleyecek konular hakkında birazcık bilgi edinmiş olmaları dışında ne olabilir? ’İnsanlar umursamaz, kayıtsızdır, içe kapanıktır’ diyenlere tek bir cevabım var: Bu düşüncenin aksine oldukça fazla kanıt var. Haklı olsalar bile, ne kaybederler? Çünkü haklılarsa bu alet (televizyon) eğlendirmek ve dikkat çekmek dışında bir işe yaramıyorsa işte tüp şimdi titriyor ve yakında bütün kavganın kaybedildiğini fark edeceğiz. Bu alet (televizyon) öğretir, aydınlatır ve ilham verir. Ama bu kullanan insanların amaçlarının ne kadar istediğine bağlıdır. Yoksa (televizyon) sadece ışık ve kablo dolu bir kutudur. İyi geceler ve iyi şanslar."

2 Eylül 2009 Çarşamba

Sayın Bakanım, ben sade içerim


“Şu Viyana notlarımı kayda geçirmeden önce ben demi bir Türk kahvesi içip, kendime gelsem” diye içimden geçirirken, çoktan elim telefona uzanmış resepsiyondaki şirine Avusturyalı’ya bana bir Türk kahvesi yapıp, yapamayacaklarını sormuştum. “Nayır, Nalan, nolamaz” derken, tıpkı Türk filmlerindeki gibi bu şirine, “İlle de kahve içecekseniz, neden cappucino ya da espresso olmasın. Göndereyim size bir kahve, Türk bölümünü unutursunuz” diye de ince bir espri yapmayı da ihmal etmemişti. (Bunlar, ciddi düşman mı ne) Hilalcim, bak burada öyle Türk kahvesi diye tutturmanın lüzumu yok. Şimdi yatarsın, kahveli bir rüya görürsün, yarın memleket topraklarına bastığında en kralını içersin. Hem Viyana’daki Türk büyükelçiliğinde içtiğin yetmedi mi. Gözün doysun, gözün…

Viyana kapılarından girdiğimiz ve Tuna boyunca hızla ilerlediğimiz sıralarda “Aaah napsak da, şu Avusturyalılarla bizim Türkleri kaynaştırsak” diye beyin cimnastiği yaparken, Başmüzakereci Egemen Bağış’ın gittiği her yerde zaman zaman Avrupalılar’a Türk kahvesi ikram etmesi fikri üzerinde accccaip bir geyik çevirmiştik. Kimisi “Yok abartmayın, bunun sonu gelmez. Adamı yakında bir piknik tüpüyle de gezdirirsiniz. Maymun mu yapcaksınız biz benim bakanımı” diye dalgasını geçiyor, kimisi ciddi ciddi “Arçelik’le konuşalım, böylesi bir fikre sponsor olsun” diye kafasını kaşıyor, tabii ki ben de “Yaaa kahveyi ben pişirsem, Bağış da ikram etse” diye eğleniyordum. Bu geyiğin üstüne kalkıp, bir de koskoca başmüzakereciyle, bakanla bunu paylaştık. Elalemin gavurunu sabırla dinleyen adam, bizi de dinledi, helal olsun. Gerektiğinde folklor kıyafetiyle sahneye bile çıkabileceğini söyleyip, kafa da buldu kendince ama…

Amaaa, aklının bir köşesine not etti. Bir gün önce Avusturyalılar’a “Sizi Türk kahvesiyle uyandıracağım” diyen Egemen Bağış, Viyana Üniversitesi’ndekilere de Türk kahvesi fincanı hediye etti. Hişşşt, ne haber şekerim. Sen o fincanı kullanmak için ya Türk kahvesinin nasıl yapıldığını öğreneceksin ya da sana kahve yapacak birini bulacaksın. Kaynaşacaksın, Türk’le kaynaşacaksın, kaçış yok… (Ortalık, buram buram Türk kahvesi kokarken şimdi ben nasıl uyuyacağım, bilemiyorum. İş mi yani bu şimdi…!!!)

Uyuyacaksın Hilal, değişeceksin. Ne dedi Selim Yenel. Evet, evet, hazır ol Ankara. Viyana büyükelçimiz yakında yuvaya dönüyor. İnanılır gibi değil ama Voltran’ın tüm bacakları, kolları tamamlanıyor. AB ekibi, gerçekten gözkamaştırıcı. Hımm, ne diyordum. Değişim. Ben tabii ki diyorum da, bunu Selim Bey’in de demesi gerçekten Türkiye’de de birtakım şeylerin değiştiğinin açık göstergesi. “Devletimiz değişiyor, zihniyetler değişiyor” deyip, Viyana’da 3. bir başkonsolosluk binasını, başmüzakereci Egemen Bağış’la birlikte hizmete açan Selim Bey, çıtayı aşmış, gerçek büyükelçinin nasıl olduğunu tarihe geçirmiştir. Devletin koskoca büyükelçisi, “Devlet değişiyor. Vatandaşla kaynaşıyor, ona birinci sınıf hizmet için çalışıyor” diyebiliyorsa, cesaretini ve inancını çekinmeden ortaya koyabiliyorsa olmuştur bu iş, olmuştur. Ha ha ha...Değiş Türkiye, değiş. “Büyükelçi oldum, hem Afrika’da çalışmıyorum, benim görev yerim AGİT, Nato, BM” diye hava atanlar da değişecek, “Yok, yok ben muhabir değilim. Ara ara köşe yazarım” diyenler de değişecek, “Hişşşt, elbiseni Beymen’den mi aldın, yoksa Samanpazarı’ndan mı” diyenler de değişecek. Ye kürküm ye dönemi bitecek. Baksana, adam bakan olmuş, başmüzakereci olmuş ama dinliyor bizi Avusturyalılar’a kahve ikram ediyor. Aşçıyla, şoförle, başkatiple, gazeteciyle konuşuyor, tartışıyor. Viyana Üniversitesi’nde kendisine yöneltilen soruları usanmadan, sabırla yanıtlayan Bağış’tan nasıl etkilendiğini “He’s a real main negotiator” diye söze döken Avusturyalı şirinenin hislerini şimdi, yani bu satırları yazarken daha iyi anlıyorum galiba… Avrupa’nın kafasına kazılıyor…”TÜRKİYE DEĞİŞİYOR” …Sayın Bakanım, bana da bir kahve lütfen, SADE.

1 Eylül 2009 Salı

Şerefe Viyana


Duramıyorum, duramıyorum… Alkolden uzak duramıyorum. Oysa son alkol sefasından sonra karar almıştım, en az bir haftalık aralıklarla bu ilişkiyi seviyeli bir boyuta taşıyacaktım. Ama, gerçekten çok ciddi bir sebebim var bu kez, bu kararı ileri bir tarihe ertelemek için. Haberin konusu, ekmek param alkol olmuşsa ben ne yapabilirim. Hem içerim, hem yazarım.

‘Ermenistan açılımı’ haberi yüzünden hastalıktan gebermiş bir halde evde yatarken, apar topar kalkmış, gazeteye gitmiş ve pazartesi gecesini ofiste geçirmiş bir zavallı gazeteci olarak ben, gecenin bir köründe de Avrupa yollarına düşmüştüm. “Hay, düşmez olaydım” diyeceğim ama olmuyor, Avrupa yolundan da önemli bir yol bu : Avusturya yolu. Ha Avrupa, ha Avusturya gibi görünebilir ama öyle değil. Kim der, bu Avusturya’ya Avrupa’lı diye. Milliyetçilik kan doldurmuş gözlerini, fışkırıyor. Türkiye karşıtlığı almış başını yürümüş. Türkiye’nin AB üyeliğine destek atan bir tek adam kalmamış nerdeyse sokaklarında. Zaten topu topu 8 milyon 300 bin nüfus. Ama, kararlıyız biz. Bu Avusturya’yı bu kez kalbinden fethedeceğiz. Çekilin, Türkler geliyor. (Iııııııyhhh…Çok faşistçe mi oldu ne) Tamam, daha entelini yazarım. Çekilin, Türkiye’nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve “medya üzerine değil de AB üzerine tez yazsaydım ODTÜ’lü hocaların elinden daha az çekerdim, hiç olmazsa durup durup gazeteciliğimi başıma kakmazlardı” diyen Hilal geliyor…

Sen böyle dalganı geç Hilal. Bak, bu Avusturya olayı gerçekten garip. Şaka gerçek oldu. Almanya sınırına yakın güzelim dağ esintili, yeşil cenneti Alpbach’a girdin, entel-dantel Avusturya takımının Türkiye konusunda neler tartıştığına şahit oldun. O yetmedi, üstüne bir entel-dantel Türk, üstelik kadın, üstelik, üstelik…çok üstüne bir kadın yazarın AB konusunda ne düşündüklerine, yok, düşünemediklerine tanık oldun…( İçeceğim, çare yok! )

Ne güzel bir forum toplantısı yapmışlar size işte. Daha derin, daha içten tartışsanız ya Türkiye’yi, AB’nin gidişatını. Yok, bir Avusturyalı kalkıyor, Bakan Bağış’a soruyor, “Türkiye, sizin gibi bir başmüzakereciyi atamak için niye 5 yıl bekledi”…Öteki, espri yapıyor, “Anlaşılan siz, bir Türk kahvesi getirmişsiniz, Avusturya halkına sunmak için”…Allah’tan Bağış, tamamlıyor da gülüyoruz : “İçsinler ki, uyansınlar”…Sorular, evlere şenlik, evlere : “Avusturya’yı nasıl kazanacaksınız”….Çok para yatırcaz bu işe çooook… !!!

Bakan Bağış’ın ukala, iki lafından birinin “Sayın Başbakanımız Erdoğan” olduğunu düşünüp de, kendisini beğenmeyeleri bir kez daha kınıyorum burada. Bana “Bağış yalakası” diyeceklerini bile bile kınıyorum. Adam, kendini Avrupalı zannedenlere öyle bir sabırla yanıt veriyor, onları öyle bir bilgilendiriyor, üstüne öyle espriler yapıyor ki, alkışlamamak mümkün değil. Daha ne yapsın, daha ne yapsın…

Yaptı…Dahasını da yaptı : “Alkol açılımı” ….Türkiye’de alkolün yasak olduğunu, doğru düzgün içilemediğini iddia eden Buket Uzuner’e güzel bir açıklama yapıp, AKP’nin “Alkol açılımı”na da imza atan bakan oldu. Garibim Uzuner, kimi AKP'li belediyelerin alkol yasağı konusundaki ısrarlarına gönderme yapıyordu. Ama o belediyelerin herzamanki lüzumsuz işlerinden biriydi o kadar. Hem AKP, bu belediyeleri hiç takmamış. Bakın bakın, neler öğreniyoruz. Uzuner'e yanıt veren Egemen Bağış konuşuyor : “Türkiye, en kaliteli rakıya AKP döneminde kavuştu. Rekabeti açtı, rakıya kalite geldi, çeşit geldi. Eskiden iki çeşit rakı bulan vatandaş, şimdi onlarca çeşit rakı içebiliyor. İspirtoyu votka diye kakalayanların devri kapandı..Biz, rakının hakkını koruduk….” Eeeee, ne diyorsunuz, yazayım mı, içeyim mi…hem de bugün Alpbach’tan kalkıp, Viyana’ya geçiyor olmamızın şerefine……Tabii ki içiyorum. Şerefe Viyana… !!!

28 Ağustos 2009 Cuma

Hadi işine Rasmus'cuuuum...!!!


N'oldu? Haliç'te iftar yapamadın, Ankara'da iftar yaptın Erdoğan'la. Yedin, içtin. Demek öyle, "Sıradışı ve özel bir deneyim" oldu senin için iftar. Bir de bunu, üstüne basa basa Davutoğlu'yla basın toplantısında söyledin. Hz. Muhammed'le dalga geçen karikatürler yüzünden İslam dünyasıyla hiç de gerginlik yaşamamış gibi yaptın. Haaa, bak bu noktada Hocamız Davutoğlu'ndan da destek gördün. Sayende öğrendik ki, Davutoğlu da güzel 'mış gibi' yapıyor. "Afganistan için daha çok destek, daha çok destek" diye tutturdun, 'mış gibi' yapabilen Davutoğlu'ndan da söz aldın. Ne istiyorsun Türkiye'den, bir tam anlayabilsem, daha mutlu olacaktım ama emin olamadım. Tamam güzel de 'güçlü ortaklık' diye tutturman, güçlenip ne yapacaksın? Amacın ne? Güzel açıklama: Terörün Afganistan'a sığınmasına göz yumamayız. Yumma daaaa, ne yapacaksın, ne? Bunun için Türk askerini mi çarpıştıracaksın orda? Mümkün mü, mümkün mü?

Bu Rasmussen'in abidik-gubidik konuştuğu yetmiyormuş gibi, Hocamız Davutoğlu'nun 'bır, bır, bır, bır...mır, mır, mır' konuşma halleri de 'hayırlı cuma'mızı daralttı da, daralttı. Hocam, belki bir gün tane tane konuşur, biz de güzel güzel not alırız umuduyla ne zamana kadar çekeceğiz bu daraltıyı bilemiyorum. "Asker talebi yok" diyorsunuz da, niye biz "Asker göndermiyoruz" demiyorsunuz. Bir gün önce Erdoğan'dan "Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi ol" dayağı yiyen Rasmussen, bir gün sonra nasıl sizin 'dostunuz, kardeşiniz' oldu, niye açıklamıyorsunuz. Bu mudur diplomasi...Budur...Yok Hilal yok, sen kudur. Madem sıkışmış bu Rasmussen Afganistan konusunda...Bastır Türkiye, bastır. NATO'da ağırlık kazan, Yunan'a gol at, İslam Konferansı Örgütü'yle NATO'yu biraraya getir, evir, çevir, kemir....Sonra öğrendik ki, yapacak Türkiye bunu. Cin olmuş, şişeden çıkmış Rasmussen, demiş ki "Yeter ki, Afganistan'ı kurtaralım. Dilesin Türkiye benden, ne dilerse"...Vayyy,,,Haydi Türkiye, haydi...Yen şu Rasmussen'i...

Ben sıkıldım ya Rasmussen'den, o anıt misali haberimi yazdıktan sonra soluğu Afganistan konusunda uzman bir Avrupalı diplomatımın yanında aldım. Daha ben hiçbirşey anlatmadan, güldü gevrek gevrek..."Hadi işine Rasmus'cuuum, hadi işine. Afganistan çok uzak ve kimse oraya çarpışacak asker gönderemez. Hilal, şehit anaları bir de Afganistan'da ölecek askerler için ağlayamaz"...Aaa, bak sen şu NATO müttefiki diplomatın dediğine...Dediği gibi de içtim kahvemi, Rasmussen'i unuttum...Yoksa gerçekten onun dediği gibi mi olacak. Yani Afganistan iyice kayıplara karışacak, Rasmussen de Afganistan bataklığından çıkamayacak. Karzai'nin kardeşi Amerika'dan almış bir otel. Paranın kaynağı eroin, esrar, haşhaş. Afgan halkı da böyle geçinip, gidiyor, kadınlar, çocuklar, ölüyor. Ve NATO, doğru düzgün çözüm üretemiyor. Hiçbir NATO müttefiki de, Afganistan'a savaşsın diye asker göndermek istemiyor. Benim bir kahve daha içmem gerekiyordu bu sohbetin üstüne, içtim de...Eee, Mr. Rasmussen, sen ne yapacaksın. Göreceğiz elbet, göreceğiz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Ankara'da öteki'ler-beriki'ler


Ankara nasıl solgun, nasıl baygın, nasıl bunalgın, nasıl sıkıcı...Yaz, yaz bitmez gibi. Kimisinin 'Kürt açılımı', kimisinin 'demokratik açılım' diye tanımladığı 'Kürtlerle kardeşlik, PKK'ya silah bıraktırma, üniter devlet içinde farklılıkları zengin kılma' projesini AKP yürütüyor, asker de buna ses çıkarmıyor diye çatır çatır çatlayanlar bile renklendiremiyor bu baygın havayı. Hani insan alır eline Türk bayraklarını Anıtkabir'e yürür, mitingler düzenler, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganları atar falan di mi yaa...Sadece bas bas bağırmak MHP lideri Devlet Bahçeli'ye kalıyor. Adam bu gidişle yalnız kalırsa, fena olacak.

Sen bak bir de, 'öteki cephe'ye : , (beriki, öteki, seninki, benimki..Türkler çok severler böyle tanımlamaları) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şehit ailelerine iftar veriyor, kendisiyle Türkçe anlaşamayanlara Kürtçe tercüman tedarik ediyor, "Devlet sizi hiç yalnız bırakmadı, daha da bırakmaz" diyor. Beni de yalnız bırakma Gül Baba! Başbakan Tayyip Erdoğan da hiç geri kalır mı Gül'den. Her gün bir açıyor, pir açıyor ağzını. Açılım, açılım, sonu nereye varacak, heyecanlandırıyor insanı. "Çıkacak, çıkacak af çıkacak, bütün PKK'lılar serbest kalacak" deyiverdi bir arkadaşım, biz harıl-gürül spor yaparken, öteki takıldı ona.."Çıkacak, çıkacak, kuş çıkacak."

Ben, "haydi bakalım, AKP kıvıracak bu işi" diye düşünürken, pekçok Avrupalı diplomat arkadaşımın "Hilalcim; Türkiye açıldı zaten. Bak etrafına. İyi-kötü bir diyalog var ortada" yorumlarıyla karşılaşmanın dayanılmaz hafifliğini de yaşadım. Hatta daha sene başında "AB yolunda başaşağı düşeceksiniz" espirisi yapan soğuk AB'linin teki, "Vayy be Türkiye'ye bak. Bu kadar açılım, AB'yi sollamıştır" noktasına da ulaştı. Yani yurdumdaki Türkü, Kürdü, Çerkezi, Müslümanı, Yahusi, Rumu, AB'lisi, Afrikalısı beklemede. Başbakan Erdoğan'ın verdiği heyecan gazı da rutine bindiğine göre yeni birşeyler yapmak lazım. Mümkünse NATO'nun Danimarkalı yeni genel sekreteri Anders Fogh Rasmussen'in bugün AKP'nin yeni otel karargahı Rixos Otel'de Ankara'nın önde gelenleriyle yapacağı iftara katılmamak lazım. Mümkün mü, mümkün! Yok, değil. Hayır, mümkün. Niye, ben gazete temsilcisi falan da değilim. Ama diplomasi muhabirisin. Ama yemeği Başbakan organize ediyor, başbakanlık muhabiri izler. Ama ona takviye lazım. Bak, Rasmussen ayağıma takılmasa belki Ankara havasını biraz renklendirirdim...Ya Hilal, bırak ! Öteki, beriki renklendirememiş, sen mi renklendireceksin...Dur ya çekiştirme ! Niye renklendirmeyeyim canım. En azından Pilates üstü DVD yapardım. Ha ha ha...Ankara'da herşey çok mümkün ama bir o kadar da mümkünsüz.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Sayın müsteşarım, baylar, bayanlar...kaynaşanlar!


Onun diplomasi muhabirlerine veda ederken dolan gözlerini, titreyen cümlelerini, bize olan 'babacan sevgisi'ni yazmalıyım esasen. Yer-gök, olmuş Ertuğrul Apakan, ben de aklım sıra onunla yaşadığımız engin ve derin deneyimleri çeyizime saklamayı düşünüyorum. Saklayamazsın Hilal, saklayamazsın. Yaz da okusun cümle alem: "Türkiye küresel güç, bölgesel güç. Türkiye aslan, kaplan". Valla şaka değil, Türkiye küresel güç olmuşsa bunun arkasında kapı gibi Ertuğrul Apakan var, cengaver diplomasi muhabirleri var. Var ki, sevgili Dışişleri Bakanımız, hocamız, herşeyimiz, Kissenger'ımız (nassııı...böyle yağcıyımdır, üstüme adam tanımam) Ahmet Davutoğlu'nun, müsteşar Apakan için verdiği veda resepsiyonuna Ankara'da gelmeyen kalmadı. Sheraton'daki bu görkemli resepsiyonun onur konukları da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve diplomasi muhabirleriydi. Gerisi mi? Gerisi yalan-dolan. Tamam, tamam. Kimseyi harcamıyorum. Dışişleri'nin 60'ına merdiven dayamış ama gençlikte sınır tanımayan, 40'larında büyükelçilik koltuğuna oturacak olmanın çocuk sevincini yaşayan diplomatları da ordaydı. Tabii ki, saygıdeğer hanımefendi diplomatik eşler de.

Bir deee, Dr. Sare Davutoğlu. Takdim etmek isterim. Kendisi Davutoğlu bakanımızın kadın-doğum uzmanı eşi oluyor. Eminim bundan sonraki diplomatik programlarda daha çok karşımızda olacak da, "Vayy beee Türkiye, sen nelere kadirsin" inlemeleri çektirecek bize. Sare Hanım'la el sıkışmanın, onunla kaynaşmanın, onunla yakınlaşmanın onuruna erişen yerli-yabancı diplomatik hanımların ne hissettiğini hemen test ettim resepsiyon gecesi. Şıklıkta birbirleriyle yarışır derecesinde güzel bu diplomatik hanımlar, Sare Hanım'dan akan sadelik, zerafet ve dolgunluktan etkilendiler tabii ki. Ben hiç laf eder miyim onun türbanına. Etmem tabii ki. Haşaaaa! Ama diğer kadınlar, şık diplomatik monşereler sade türbanıyla süslediği boydan boya kapalı kıyafetin içindeki Sare Hanım'ı şöyle baştan aşağı süzerken hep aynı değerlendirmeyi yaptılar birbirlerine: "Çok şeker, çok şeker. Biz onu böyle de seviyoruz. Bilemezsin ki neden türbanlı. Böyle de güzel hanım. Böyle de hoş..."

Vay, vay, vaaaay. Zamanında türban konusunda aslan-kaplan kesilen bu diplomatik hanımlar; Hayrünnisa Gül ve Zeynep Babacan'dan sonra Dışişleri'nde türbanlı bir first lady'e alışmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlardı. Hayrünnisa Hanım olmuştu baş first lady, Zeynep biblo gibi güzelliğiyle göz kamaştırmaya devam ediyor, Sare Hanım tüm zerafetiyle "Kadınlar, her yerde-herşekilde" mesajı veriyordu. Demek ki, Dışişleri'nde türban sorunu kalmamıştı. Tam böyle derken, birisi çekti kolumdan "Dışişleri koridorlarında türbanlılar da dolaşsa nasıl olur" diye sordu. Her işi bitirdik, bu kaldı. Diyecektim, diyemedim. Nasıl olurr...hoş oluuuur....diye de geçiştirdim. Şimdi oturup, türban meselesini etraflıca değerlendiremeyecektim. Haaaaaaa, bu türbanlı first ladyler benimseniyor demek ki, belki ortalıkta, yani kamuoyu önünde daha çok olsalar tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi türban sorununda da bir 'açılım' yapabiliriz, neden olmasınnn hıııımmm...dedim..Valla dedim. Dolaşsınlar daha çok ortalıkta da, tanıyalım onları. Bir kaynaşalım bakalım, neler olacak. Kaynaşanlardan örnek de veriyorum: Kadın-doğum uzmanı yani jinekolog Sare Davutoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kız kardeşi Vesile İlden'in yakın dostuymuş. Erdoğan'ın kızı Esra Albayrak'ın doğumunu da Sare Hanım yaptırmış. Arkadaşlar, Sare Hanım kürtaj karşıtı görüşleriyle tanınıyormuş sağlık camiasında, haberiniz olsun. Üyesi olduğu Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmet Vakfı'nın amaçlarından biri de kürtaja karşı mücadeleymiş. Benden söylemesi !!!

13 Ağustos 2009 Perşembe

RAS-putin, Haliç'te iftar..Allahuuuuekber!















Sen baygın baygın izler misin Rusya'nın kaplan avcısı Başbakanı Putin'in uçağın merdivenlerinden tavşan misali zıp zıp zıplayıp Esenboğa'ya inişini. "Ne var, izlerim" derken, olan olmuştu bile. Türk Dışişleri Bakanlığı'nın karizma ötesi karamel tatlısı üst düzey diplomatlarından birisi kulağıma eğilip, "Hilal Hanım, biliyorsunuz Ağustos ayının iki önemli konuğu var bizim için. Biri Putin, diğeri Rasmussen. N'oluyo? Rasputin" esprisiyle kıkırdatmıştı beni. Aaa tamam canım, kendisi de kıkırdadı n'olmuş. Putin'in arkasından Nato Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen de Türkiye'ye gelecekse, hem de gelmek için Ramazan'ı seçip, hem de Başbakan Tayyip Erdoğan'la iftar yapıp müslüman dünyasına barış çubuğu uzatacaksa bal gibi kıkırdarız. Allaaaahuekberrr nidasıyla kıkırdasak da yeridir. Kıkırdayamayanlar kıskanmasınlar diye de bu yazıyı yazıyorum. Kıymetinizi bilin!

Önce haberleeer: Putin'in peşi sıra Türkiye'nin yolunu tutmuş olan Rasmussen, 27 Ağustos akşamı İstanbul'da Başbakan Tayyip Erdoğan'la iftar yemeği yiyecek. Ramazan'ın tüm kutsallığı ve görkemini üzerinde bir kraliçe elbisesi gibi taşıyor olacak İstanbul, Rasmussen'in müslüman dünyasıyla diyalog arayışına tanıklık edecek. Yabancıların 'Altın boynuz'u, bizim Haliç'imizde yenecek bu kutsal iftarın görüntüleri anında müslüman alemiyle paylaşılacak. Rasmussen, Allah taksiratını affetsin! Sen, Daminarka başbakanıyken ülkende Hazreti Muhammed'i teröristle eş tutan, müslümanlıkla kafa bulan karikatürler yüzünden deliye dönen müslümanlara "Dinlere saygılıyım" açıklamasından öteye açıklama yapma, parmağını kıpırdatma sonra da gel İstanbul'da "Yaaa, lütfen barışalım" görüntüsü ver. Haberlere devam: 28 Ağustos'ta da Ankara'da olacak Rasmussen herkesle görüşecek. Gül, Erdoğan, Davutoğlu, Orgeneral İlker Başbuğ...

Bu Rasmussen Amca'nın NATO genel sekreteri olmasına Türkiye karşı çıkmıştı hatırlayın. Sonra da araya Obama girdi, yok Türkiye'ye sözler verildi, allem kallem Rasmussen NATO'nun başına geçti. Karikatür krizini geç, bir de Roj TV sorunu var bu Danimarka'yla Türkiye'nin. Türkiye diplomatik notalar yazıyor çiziyor, "PKK'nın yayın organını susturun" diyor, ülkesinin ifade özgürlüğünde tavan yaptığını düşünen Rasmussen Amca'dan "Araştırıyoruz Roj TV'yi" sesinden başkaca da ses çıkmıyordu. Amca, genel sekreter oldu, önceliklerini sıraladı. Bayram gelmeden, ramazan şekeri dağıttı Türklere, müslümanlara: "Karikatür krizi geçmişte kaldı. Türkiye'ye verilen sözlerin tutulmasını sağlayacağız. (Türkiye'nin NATO'da bir genel sekreter yardımcısı olabilir)"

Rasmussen, Putin'in üstüne Ankara'ya geldiği için oluyor Rasputin. Kelalaka ya da kelime oyunu gibi geliyor ama bir Rus efsanesi olarak bilinen, adına şarkı yazılan Rasputin'den biraz bahsedince siz de benim gibi "Bak şu Allah'ın işine" diyebilirsiniz. Rusya'nın ünlü vaizi, ikna gücü, hipnozcusu diye tarihe adını yazdıran Rasputin'in, küçükken en vahşi atları bile sadece konuşarak sakinleştirdiği öne sürülüyor. Uzun yıllar Rus hanedanını ve sarayını etkisi altına alan Rasputin, kadınlara olan düşkünlüğüyle de ünlü. Tüm dünyada 'seks makinası' yaftası da yiyor. Penisinin 30 cm olduğu söylentisi günümüze kadar ulaşmış. Nassı bişeysin sen Rasputin? İn misin, cin misin? Eğer Rasmussen de bu Türkiye gezisinde doğru-düzgün bir profil çizemezse, millet arkasından boney m'in Rasputin'in için yazdığı şarkıyı söyleyecek:

"Ra ra rasputin /lover of the russian queen /there was a cat that really was gone /ra ra rasputin /russia's greatest love machine /it was a shame how he carried on /but when his drinking and lusting and his hunger/for power became known to more and more people/the demands to do something about this outrageous/man became louder and louder/this man's just got to go! declared his enemies/but the ladies begged "dont you try to do it,please"/no doubt this rasputin had lots of hidden charms/though he was a brute they just fell into his arms/then one night some men of higher standing/set a trap, they're not to blame/"come to visit us" they kept demanding/and he really came/ra ra rasputin.....

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Lolipop Başbakanlık


Başbakan Erdoğan'ın eski ama çoook meşhur basın sözcüsü Akif Beki'ye kendimi ihbar etmek istedim şimdi. İhbarı alır almaz harekete geçer, beni 'akreditasyon' konusunda bilgilendirir, muhabirlere derin perde arkası bilgilerin aktarıldığı bilgilendirme toplantısına 'akredite basın kartım' olmadığı için katılamayacağımı söylerdi. Bir tost, bir çay ikram edip teselli ederdi. "Dünyanın her yerinde böyle. Hilal, seni de akredite yaptırsınlar, başbakanlıkta istediğin zaman bilgilendirme toplantılarına katıl" nutukları çekerdi. Aaah Akif Bey aaaah, siz yoksunuz başbakanlığın hiç tadı-tuzu yok. Gazeteciler, bildiğin kuzu gibi çalışıyor. "Action çok zayıf, hem de çoook"

Başbakanlık muhabirimiz Tarık Işık, tatil yaptığından ben de Bakanlar Kurulu toplantısını izlemek için Başbakanlık binasına geldim. Kocaman, güzel bir ofis var bahçede gazeteciler için. Tam teşekküllü. Uzun bir toplantı masasının üzerinde her çeşit gazete. Seç, beğen oku. Televizyon, fotokopi makinesi, yazıcı, çay ocağı. Kimisi haberlerini yazıyor tıkır tıkır, kimisi volta atıyor, kimisi tv izliyor, kimisi kitap okuyor klimalı ortamda serin serin. Buraya mesai vermek kolay değil tabii, çalışma koşulları da iyi olmak zorunda. İnternet bağlantılı bilgisayarlar, laptoplar...Diplomasi muhabiri olarak kıskanmamak elde değil. Dışişleri Bakanlığı'nın NewYork'a yeni tayin olmuş, eski müsteşarı Ertuğrul Apakan'ın da diplomasi muhabirleri için bakanlık bahçesinde böyle bir ofis kurma projesi vardı ama yalan oldu. Kimbilir, belki yeni müsteşar Feridun Sinirlioğlu bu projeyi yeniden canlandırır. İyi mi olur, kötü mü olur tartışılabilir ama Başbakanlık'taki ofis oldukça iyi, onu söylemek istiyorum. Bir tek, bizim gazetenin uzantısı olan bilgisayar sürekli tekliyor. (Tarıkkk, tatilden döner dönmez bilgisayarcıyı çağırıp, adam etmelisin bunu....)

Bakanlar Kurulu toplantısı öncesi anons yaptı Hacı Bey, "Bilgilendirme toplantısı yapcaz" diye. (Bu Hacı Bey'i, Akif Beki döneminden biliyorum. Ağzı var, dili yok adamcağızın. Ortalıkta hep dolaşıyor. Bir gazetecilerin ofisine giriyor, bir başbakanlık binasına. Akif Beki'ye olduğu gibi yeni sözcü Kemal Öztürk'e de yardımcı oluyor galiba. Gazeteciler arasında dolaşarak nasıl yardımcı oluyordur, onu da siz düşünün) Neyse, ben de heveslendim bilgilendirme toplantısı için. Kalktım gittim. Beni durdurdu. Bana "Siz giremezsiniz, diplomasi muhabirlerini almıyoruz. Sadece akredite başbakanlık muhabirleri giriyor bu toplantılara. Hem ortalıkta diplomatik bir olay da yok" dedi. Hacı Bey, beni kapıdan kibarca çevirdi. Akreditasyon konusunda tabii ki bir uygulaması olabilir başbakanlığın ama bir kurumun başbakanlığa akredite muhabiri tatile çıkmışsa, o kurumdan başkası 'akreditasyon kartı yok' diye başbakanlığı izleyemeyecek mi, içerdeki 'derin kulislerden' bilgi toplayamayacak mı? Sözcülüğü bıraktıktan sonra onlarca kez televizyona çıkıp bu konuda kamuoyunu bilgilendirdiği için Akif Beki'nin görüntüleri, sesleri, açıklamaları geldi gözümün önüne: "Akreditasyon kartı olmayan giremez. Giremez, giremez, giremez." Yani, bahçeye girebilirsin, ofisi kullanabilirsin ama Başbakanlık yazısının arkasındaki ana binada işin olmaz.

Oooof, ooof....Kırk yıllık karizmam fena çizildi. Çok tanınmış bir gazetecisin ama Akif Beki kuralları senin için de geçerli Hilal Hanım. Akif Beki'nin "Amerika'dan, modern ülkelerden ithal ettik" dediği bu kuralların ne kadar ithal olup olmadığını sonra yazacağım. Çünkü, benim şu an önümdeki bilgisayarla internete girip 'etik notlarım'ın ayrıntılarına ulaşmam imkansız görünüyor. Ama özeti şu ki: Burdaki kurallar yani T.C. Başbakanlık binasındaki kurallar Akif Beki tarafından yazılmış. Kendine özgü, orjinal.

N'apalım? N'apalım'ı yok. Bana şimdilik Milliyet gazetesinin en beyefendi muhabiri Murat Pazarbaşı'nın aldığı kola aromalı lolipop'umu yalamak kalıyor. Sonrasında ne yapacağımı biliyorum.

Haaaa...Bir not daha: Başbakanlık kafeteryasından ayvalık tostu ve diet kola ikilisini öğle yemeği için hiç de fena bulmadım. Özellikle de bizim gazetenin yemekhanesinde zaman zaman çıkan yağ oranı yüzde yüz olan arnavut ciğeri, köfte, pilav ve salata derlemesiyle karşılaştırıncaaaa...

7 Ağustos 2009 Cuma

Güney Hanım, Sayın Silvio & one-minute


Rusya'nın siyah kuşak judocu ve kaplan avcısı Başbakanı Vladimir Putin'e, Güney Sibirya'daki kamp tatilinde verdiği yarı çıplak pozların şöhreti yetmedi, üstüne 'enerjik' bir Ankara ziyareti sosu döküldü. Sosa bak sosa. İçinde ne ararsan var: Seks, kadın, karmaşa, silah, para, bir de BORU...

Daha bir gün önceki gazetelerde Putin'in at üstündeki yarı çıplak kaslı gövdesini görüp 'Uuuuh' diyen cümle alem, Esenboğa'da bu kaplan avcısının beyaz gömlekle de nasıl göründüğüne yakından tanıklık etti. (Cümle alemden kasıt, kendim oluyorum galiba. Yok yok, bir de diğer gazeteciler, diplomatlar ve de Türk polisler var) Çekiliiin, Putin geliyor. 'Cüneyt Arkın'ın tozunu attıracak bu adam' demeye kalmadı, silahlı adamların camlardan sarkarak etrafı kolaçan ettiği konvoylar eşliğinde Esenboğa'dan başbakanlığa ulaştı, bu seksi siyah kuşak judocu. Trafik, ölmüş. Yollar, sadece yol. Hedefe kilitlenmiş Greenpeace'ciler Güven Park ve Başbakanlık Konutu önünde eylem yapıyorlar ama kenti Putin ele geçirmiş bir kere. Putin'in yatağını hedef alan seksi telefon konuşmalarıyla sadece telekızların değil tüm dünyanın seks gündemini meşgul eden Berlusconi'nin 'son dakika' Ankara ziyareti bile Putin'i gölgeleyemiyor. Varsa yoksa Putin. Var, Var!

Başbakanlık'ta ortalık karman çorman. Bir zamanlar Başbakan Erdoğan'ın silahşör danışmanı Cüneyt Zapsu, Putin'le birlikte başrollerde. Koridorun en gülen adamı ilan ediyoruz onu. Çevirdi enerji işlerini, mutlu oldu. (Mutluluk bu mudur senin için Sayın Zapsu) Bekle allah bekle çıkmıyor Berlusconi, Putin, Erdoğan görüşmeden. Neler oluyor içeride? Basın toplantısı salonuna kilitlenmiş gazetecilere su dağıtıp, içerdeki boğuk havayı bozacağını zanneden korumacı çocuklar yanılıyor. Foto muhabirleri sağa sola 'Çekil ordan' talimatları yağdırıp, en iyi fotoğraf karesi için en iyi pozisyonu bulmaya çalışıyor. İtalyan-Rus-Türk üçlemesinin geyikleri havada uçuşuyor. Güney Akım değil, Güney Hanım... Dur, daha gülemedim, Greenpeace'ci Nevin Sungur'a karşı kızsal bir kıskançlık yaşadığım analizini yapan ünlü Türk fotoğrafçısı Ümit Bektaş'a laf yetiştiriyorum. (Yetiştirmesem daha iyi. Şimdi oturup bir de Nevin Sungur muhabbeti çekemem) Berlusconi, başbakanlığa girişinde hem Putin'i hem de Erdoğan'ı şöyleee çekmiş enseden, yanaklara öpücük kondurmuş. Fotoğraflar gerçekten bakılası güzellikte. "Putin'in yatağı da var mı içeride" diyor birisi. Bu geyikleri burda kessem mi acaba. Baksana yaa: "Aaah, Erdoğan'la yatak muhabbeti de yapılmaz ki. Bilmez ki. Yapılır. En iyi yatak İdaş. Erdoğan'ınki ortopedik..." Tamaaam, kesiyorum.

Vee sahnede Erdoğan'la, Putin. Mutlu ikili. Yok, Putin yorgun gibi. Ağır abi pozlarıyla sağa sola dönerken siyah kuşak judocu Vladimir, Erdoğan'da çocuksu bir sempati var. Güney Hanım'da anlaşmışlar. Hooop, Nabucco'ya goool. "Nooooo. Gol yok. Nabucco'yla Güney Hanım'ın seviyeli bir ilişkisi olacak" açıklaması geliyor Erdoğan'dan. Kıskanmayın, Türkiye'nin enerjik şöhreti artıyor. Gel bakalım Berlusconi sen de sahneye, el sıkışalım. Dost, düşman görsün voltranı. Voltran, voltran, voltran! "Bi dakkaaaaa,,,one-minute" diye yatıştırdı foto muhabirlerini Erdoğan, bu poz için. Ve Berlusconi için sahne anonsunu yaptı: "Sayın Silvio...Come here"...Dur, yine gülmeyeceğim. Benim, konuştukları güzel Türkçe'leriyle meşhur Rus diplomatlarım soruyor: "Hilal hanımmm, birileri 'I hate Russians' mı demişti. İsimleri alıcaz sizden, salondan ayrılmayın..." Yok canım, daha neler...Güney Hanım, hazır mısınız haftasonu çayına!!!

4 Ağustos 2009 Salı

Putinnnn....gel, gör beni!


Rusya Başbakanı Vladimir Putin'i beklerken garip bir telefon trafiğindeyiz: İleri-geri gidişler, anlamsız duraklamalar, birilerine yol vermeler, arkadan zar-zar korna sesleri...Sanki, bildiğin abuk Ankara trafiği. Kimin ne yaptığı, kime laf söylediği, ya da kendi kendine konuşup konuşmadığı hiç mi hiç belli değil.

Dışişleri Bakanlığı'nı aradın mı, aradın. "Yaaa, nedir bu Putin işi Allahaşkına" diye inleyen Türk diplomatik sesine, "Hiiç, laf olsun torba dolsun misali Putin ziyaretiyle uğraşıyoruz" demek geliyor insanın içinden ama olmuyor. Benim soluksuz bir duraksamamın ardından karşı taraf atlıyor: "Bu iş enerji, ekonomi işi. Nabucco'sundan tut, Güney Akım, Mavi Akım-2, nükleer santraline kadar herşey var içinde. Varoğlu var. Hangisini anlatayım." Tabii, telefonda sözkonusu bile değil bu kadar konunun içine girmekk....."Kapat kızım Hilal. Kapat şu telefonu..." diyorum yine sessizce, kendime. Daha ne zamana kadar içime atacağımdan emin değilim. Patlarsam, fena olacak ama!

Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nin akıcı Türkçe'siyle insanı büyülüyen tüm elemanları arazi olmuş durumda. Kimse masasında yok. Kimisi, "Sen biliyor musun, kaç bin tane güvenlikçi geldi. Onların peşindeyim. Putin'in güvenliğinden ben sorumluyum" telaşı yaşıyor bir otel lobisinde, kimisi Ankara sokaklarında dolaşırken "Ben, ön heyetlerarası görüşmelere başladım. Beni 1.5 saat sonra arasan" diye kıvranıyor. 6 Ağustos'ta 6 saatliğine Ankara'ya uğrayacak Putin'e, 200 kişilik bir heyetin eşlik edeceği anlaşılıyor, bu konuşmalardan sonra. Daha fazla Rusla konuşmak istemiyorum ama o da ne? Birisi işini, gücünü bıraktı beni arıyor hem de teşekkür için. "Biz çok gördük bu teşekkürlerden" diyeceğim, gene olmuyor!! Yaa, bakk..Bence de olmuyor. "Madem, gazetede çıkan kibrit kutusu büyüklüğündeki haberden bu kadar etkilendiniz, ben de özel bir votkayı hakettim" diyorum. Oh be, konuştum kurtuldum. "Hilal, utanmadın mı bu rüşvetten" dediğim anda kendi kendime, yine kendi kendimi rahatlattım: "Bu Ruslar, unuturlar..." Amaaan zaten ben Rus votkası değil, Absolute severim!

Putin'in gelmesine saatler kaldı ya, bu Avrupalılar'daki 'geri sayım' etkisi de yine gösterdi kendini. Daha geçen hafta Putin'in ziyareti hakkında konuşurken uluorta hepsinden bir "ıııııyyy" sesi çıkmıştı. Hiç ilgilenmiyormuşçasına bana soğuk soğuk bakan bu soğukkanlılar, şimdi telefonumu çaldırıyorlar: "Hilal Hanım, neymiş program. Kimlerle görüşüyormuş Putin Ankara'da?" "Siz, bana yardım ettiniz miki, ben size çırpına çırpına öğrendiklerimi anlatcam ulaaaaan"....Bak yine 'monşere' damarım beni engelliyor. Kibar kibar "6 saatlik program yoğun işte" diye söze girip, diplomatik diplomatik, "Görüşmelerde herşey var" diye kıvırıyorum.

Putinnnnn....gel, gör beni bu telefon trafiği neyledi.... !!!

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...