2 Ekim 2009 Cuma

Personally I'm so excited !


Bu kadar aklı başında, bu kadar entellektüel ve bu kadar da çatlak gazetecinin arasına düşersen olacağı budur Ms. Carly. Sen ki, elalemin eyalet dışından girmek isteyip de asla kabul görmediği North Carolina Üniversitesi’nin Gazetecilik Okulu’na atlayıp, zıplayıp bir şekilde girmişsin gururumuzsun, onurumuzsun. Bilmem, dedikodu yapmaya gerek var mı? Washington’dan otobüsümüze atlayıp da, 4.5 saatlik güzelim yolculuğumuzun sonunda ulaştığımız Raleigh’deki ilk gün için hislerimize senden başka kimse ama kimse tercüman olamazdı: Personally, I’m so excited. (Kişisel olarak çok etkilendim)

Kişiseli mişiseli kalmadı bu işin. Otobüsteki 16 gazeteci, ilk günlerin garipliğinden çoktan sıyrılıp kaynaşma mı dersin, sataşma mı dersin, dedikodu mu dersin, merak mı dersin, ne dersen de marifetini ortaya koymaya başladı. Kusura bakma Vladimir, halen uyku sersemi gibiyim ve seninle içki konusunda yarışamayacağım. Ver şu bilgisayarını da seni bloguma yazacağım. İnanamıyorum, bütün resimlerimi kopya da çektin bu arada. Otobüste de bu kadar içilmez ki kardeşim. Çek misin, nesin ama ülkesindeki televizyonunda kendi özel şovuna sahip Karolina’nın ‘honey’isin. Kıskanıyorlar beni kıskanıyorlar. Hangi toplantıya girsek, konuşmacı söze”hımmm, durun bakiiim…Ben daha önce Türkiye’ye gittim. Aranızda da güzel bir Türk var” diye başlıyor. Herkes Türkiye’ye gelmek istiyor. Acaba yeni evimde ilk önce kimi ağırlasam? Tamam Karolina. Madem çok istiyorsun, gel bakalım.

Bu kadar da olmaz ki arkadaşım. Adam Danimarka’da araştırmacı gazeteci ama asansör fobisi var. Claus, sen yoksa asansörde kızların elini tutmak için mi yapıyorsun bu numarayı. Fobiyi de babasından devralmış….Mış..! yemezler !! Neyse, yakında çözülürsün. Ben geçen sene Letonya’ya gidip, Riga’ya aşık olmuştum ya, Tanrı oradan dünya güzeli bir Mara gönderdi bana. N’oldu Alexandru…Hem bara gelmiyorsun hem de Mara’nın kamerasındaki gece klubündeki çılgınlıklarımızı anlatan fotograf lara ağzının suyunu akıtarak bakıyorsun. Yes, yes…Hem de sandalyelerin üzerinde dansettik. Siyah adamlar da, beyazlardan daha seksiydi ve daha güzel dansediyorlardı. Yok mu bunlardan Romanya’da. Kankilerimizi ilan et tik biraz önce Karolina’yla. İrlanda’nın en tatlı radyocusu Shona ile otelin dışında buluşup, kırmızı şaraplarımızı içtik. Raleigh’de gezmediğimiz televizyon stüdyosu, radyo, gazete kalmayınca, yorgunluktan kendimizi zar zor attığımız alışveriş merkezinde yeniden toparlandık. Alışveriş manyaklığımızı anlatmayacağım. Utanıyorum!!!

Adam Sırp ama bu gazetecilik programına Kosova’yı temsilen katılmayı başarmış. Goran, Amerika’nın tanıdığı Kosova’ya böcek muamelesi yapıyor. Dövemiyorum, çünkü uzun ve kıvırcık saçlarıyla çok tatlı. Hem bana limuzinle yaptığımız gazete ve televizyon ziyaretlerinde refaket ediyor hem de Vladimir’in içkileri tek başına bitirmesine engel oluyor. Goran’la Amerikalı gazeteciler röportaj yapmak için sıraya gir ince en çok İspanyol, pardon Katalan Gemma kıskandı. Kız, illa ki Katalan olduğunu vurgulayacak her fırsatta. Vurgula canım,,,Basın, burda sonuna kadar özgür. Daha aramızda bir Norveçli, bir İsviçreli, Alman güzelimiz var. Offf 16 tanesiniz, hepinizin dedikodusunu aynı anda yapamam. Kafa kafaya vurunca ve tüm marifetlerinizi sergileyince tabii ki Carly’i etkilediniz. Carly, radyo ziyaretinin ardından bizi ağırlayan gazeteciye ‘Personally I’m so excited’ dediğinde de koptunuz di miiii….Tamam, sıkıştırmayın kızı artık bu sözlerle….”Personally I’m so excited’……Oooo, kızlar …! Bu kadar dedikodu ayıp mı oldu ne !!!! XOXO Gossip Girls !!!

30 Eylül 2009 Çarşamba

Yes, I can !


Evde, okulda, sokakta, takside, gece klubünde, barda, lokantada...O, her yerde. Siyahı, beyazı, sarışını, kimi ararsanız işte. 7’den 70’e herkes Obama’lı burda. Taksi şoförünü “aslında Amerika’nın yüzde 50’si onu istemiyor” diye fiştekleyen, arada “Yok canım, abartmayalım. Durun, durun bi bakalım” diyen Polonyalı çılgın televizyoncu Karolina bile gazete ve televizyon tarihinin günümüze filmlerle, tiyatrolarla, sergilerle aktarıldığı olağanüstü Newseum müzesine girince gördüğü Pulitzer ödüllü Obama fotoğrafının karşısında öyle bir eridi ki, fotoğrafı çat diye öpüp objektiflere yukarda gördüğünüz gibi yakalandı. Ben geri durur muyum ondan derken, müzedekiler de sıraya girdi Obama’yı öpmek için. Müzeye hareket kattığımız için bize teşekkür üstüne teşekkür yağdıran yönetim, Obama sayesinde Washington’ın üstünden kötü imajını attığını yeni bir hayata kavuştuğunu ballandıra ballandıra da anlattı.

Bu Obama sevgisi öyle böyle değil. İnsanlar gece klubünde fotoğraf çektirirken, biraraya gelip kameralara “Obama” diye gülümsüyorlar. Gitti cheese’ler, seks’ler, patato’lar....Otobüs’te, metroda canı sıkılanlardan “Obama, Obama” şarkısı yükseliyor. Washington’da öğle yemeklerini State Department’ın kente hakim terasında, ünlü Benjamin Franklin Salonu’nda ve Capitol Hill’ın okul kafeteryasını andıran sevimli yemekhanesinde yiyen gazeteci arkadaşlarla kaynaşma noktamız dün gece doruk noktasına çıktığında da, dilimizde yine Obama vardı. Eğlencenin, esprinin, motivasyonun, tabii yeri geldiğinde...herşeyin ama herşeyin tadı-tuzu, biberi, şekeri, tarçını, karanfili olan Obama, hangi McDonalds’a gidiyor, nerelerden alışveriş yapıyor, hangi caddede yürüyor herkes ama herkes biliyor Washington’da. “İyi de bize niye göstermediler Obama’yı” diyen dert yanan zavallı gazetecilere, “Yakında, çok yakında” diye takılan State Department’ın sevimli diplomatları, sevimli herkesi de Obama hayranı burada. Çok ama çok uzun süren votkalı, biralı, romlu, balsamlı, şaraplı gecenin sonunda yaptığımız esprileri de Obama süsledi. Birbirimize “Yes, we can” diye takılırken, aklımızda yarın çıkacağımız Raleigh yolculuğumuz için hazırlayacağımız valizler vardı. Raleigh bakalım nasıl olacak. Orada da sürecek mi bu Obama manyaklığı derken, gecelerin soğuğunda bile parmak arası terlikle dolaşan, böyle de otele tıpkı Araplar gibi girip çıkmaktan çekinmeyen Amerikalılar’a da sarhoş kafayla takılmadan edemedik işte. Niye parmak arası, bu soğukta, niyeeeee diye sorarsan, sen de alırsın yanıtı: “Think Obama”....

Obama’nın yalnızca Amerika’da değil dünyanın her yerinde neden bir stara dönüştüğünü sanırım anlatmama gerek yok. O, gerçek bir politikacı ve çok ama çok seksi. Atletik, karizmatik, Michell gibi güçlü bir kadının kocası, iki kız çocuğu babası, insanları motive ediyor, hamburger yiyor....Halkla, halk gibi yaşıyor. Başkanlık onun için sadece ama sadece bir post, o kadar. Kendinden hiç ama hiçbir şey kaybetmemiş. Bunlar, sokaktaki halktan alıntılar...Ben zaten Obama hayranıyım da, bilmem siz ne dersiniz. Hadi bakalım, “Yes, you can”.....

29 Eylül 2009 Salı

Woodward says: Get off your ass


Bu kurt, karizması Başkan Obama’yı bile sollayan gazeteci Bob Woodward’la, State Department (ABD Dışişleri Bakanlığı) çatısı altında buluşmamız gerçekten çok ama çok havalıydı. Sabahın köründe gittiğimiz Dışişleri Bakanlığı’nın güvenlik çemberini saatlerce süren bir uğraştan sonra geçen herkes Dışişleri Bakanlığı’na küfür mü, yoksa şükür mü edeceğini şaşırmıştı. Karşımızdaki, her gazetecinin bir gün mutlaka ulaşmak isteyeceği noktaya ulaşmış ve o noktada hayatın keyfini çıkaran efsanevi Bob Woodward’tı. All the President’s Men filmi çoktan başlamıştı. Bu filmde ünlü oyuncu Robert Redford tarafından canlandırılan Woodward, kanlı canlı haliyle burnumuzun dibindeydi ve bize gazetecilik anlatıyordu.

İşini bilen gazeteciye anlatmaya ne gerek vardı ki esasen. Woodward, “Get ouf of your ass- Kıçını kaldır” ve “I need your help– Yardımına ihtiyacım var” diye gazetecilik hayatının iki temel kuralını sıkı sıkı tembihledikten sonra, Nixon’dan Başkan Bush’a kadar uzanan geniş zaman diliminde ABD başkanlarını nasıl hizaya getirdiğini, nasıl adam ettiğini esprilerle anlatarak kendisini dört göz dört kulak dinleyen biz idealist gazetecilere, hayatımızın en güzel anlarından birini yaşattı. Kıçını kaldırıp da, haberin olduğu yere gitmeyen ama oturduğu bilgisayarın başında kendini gazeteci sananlardan olmamamızın ne kadar değerli olduğunu işte onunla bir kez daha anladık. İnsanlarla iletişim kurarken, “Hiiişt ben gazeteciyim, bana ötmek zorundasın” diye hava atmanın lüzumsuzluğunu onun halen insanlarla konuşurken “Yardımına ihtiyacım var” demekten vazgeçmemesinde bir kez daha anladık.

Watergate’i onunla tekrar yaşamak, özgür basının önemini bir kez daha kavramak çok ama çok heyecanlıydı. Kendisi de cumhuriyetçi olarak bilinen Woodward, 1972 – 74 yıllarında gelişen ve cumhuriyetçi Başkan Nixon’un ABD tarihine görevinden istifa eden ilk başkan olarak geçmesine yol açan Watergate skandalını ortaya çıkarmaktan nasıl vazgeçmediyse, bugün de herkesin hayran hayran izlediği Başkan Obama’nın peşinde. Tıpkı Başkan Bush’un peşinde olduğu gibi. Tıpkı 38 yılını verdiği gazetecilik hayatında takip ettiği her haberin peşinde olduğu gibi. Washington Post’un 38 yıllık gazetecisi, Pulitzer’lerin yalayıp yutucusu, en çok satan kitapların yazarı Woodward’a, gazetesi kadar devletin de sahip çıkması ne hoş değil mi. Hem o, devletle en ince ayrıntısına varana kadar uğraşmaktan asla vazgeçmezken. Dünyanın her yerinde onun haberlerinin satır satır okunduğunu bilen ABD Dışişleri Bakanlığı, rica minnet onu gazetecilerle buluşturuyor, ona bakanlığın kapılarını sonuna kadar açıyor. Türkiye’yle karşılaştırmayı hiç ama hiç istemiyorum ama .... Bizde ise nedense çoğunlukla ‘yalaka’ gazetecilere açıktır kapılar. Kimse bilmez ki, gerçek gazeteci için kapının anlamı yoktur, gerçek gazeteci için açılsın veya açılmasın o kapının ardındaki habere ulaşmak vardır. !!! Bakalım bizim Dışişleri Bakanlığı da, kıçını kaldırıp kapıları açabilecek ve (eğer bulursa tabii) yaşayan efsanevi bir gazeteciyi bakanlık çatısında genç gazetecilerle biraraya getirebilecek mi...N’olmaz, n’olmaz...Unutmayalım: UMUT, UMUT, UMUT..

Not: Woodward'a neden 38 yıldır Washington Post'ta olduğunu ve ne kadar maaş aldığını sordum. Yanıtı aynen şöyleydi: "Washington Post benim ailem gibi. Ayda 100 dolar maaşım var. Hayatımı kitaplarımdan kazanıyorum"....

28 Eylül 2009 Pazartesi

Good night and good luck Türkiye !!!


Siz Türkiye'de neredeyse uyanmak üzeresiniz ama ben bu yazıyı bitirip uykuya dalacağım. Size “Good night and good luck Türkiye” deyip, Amerika’daki programımın ilk gününü kapatacağım. Bu güzel dilekte esin kaynağım, tabii ki televizyon haberciliğinin Amerikalı babası Edward Morrow. Televizyoncu değilim ama ‘gözüpek araştırmacı gazeteci’ olduğumdan Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Edward Morrow anısına düzenlediği uluslararası gazetecilik programına seçilmiş bulunuyorum. Çok şanslıyım, çok…!!!

50’li yılların sonunda komünist avcılığına çıkan McCarthy’e hiçbirşeyden korkmadan, inatla demokrasi dersi veren ve “Good night and Good luck- iyi geceler ve iyi şanslar” şovuyla ünlenen Morrow, medyanın doğru düzgün ellerde, doğru düzgün gazeteciler tarafından kullanıldığında demokrasiye can vereceğine gönülden inanmış, basın özgürlüğünün yılmaz savunucusu olarak tarihe geçmişti.

Bugün Washington’da dünyanın dört bir yanından seçilmiş yüzlerce gazeteci biraraya gelip, çeşitli gruplara ayrılıp ‘doğru düzgün gazeteci’lik yapabilmek adına neler yapabileceğimizi, kendimizi, çevremizi, insanlarımızı nasıl geliştirebileceğimizi tartışmaya başladık. Kısa, öz ama dolu dolu olan Washington turumuz, bu tartışmaların bizi gerçekten bir yere göstereceğinin kanıtı oldu bir yerde. Tarih ve gerçeklerden sapmadığımız sürece umudumuzu hep koruyabilirdik: ‘Memleketin babası’ olarak bilinen George Washington, Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı Thomas Jefferson, kölelik düzenini ortadan kaldırmak için canını ortaya koyan Abraham Lincoln..Bu isimleri sayıyorum, çünkü Washington’a geldiğinizde siz de Amerika’nın bu ünlü devlet başkanlarının anısına yapılan anıtları gezecek ve buram buram demokrasi kokan tarihi içinize çekeceksiniz. Daha çok demokrasi koklamak için de, siz devreye gireceksiniz. Tabii, önce gazeteciler devreye girecek. Cesur gazeteciler, demokrasiye inanmış gazeteciler…Var mı, diye sormuyorum buradan. Önce herkes kendine bakmalı ve cesursa elini kaldırmalı. Ben, “VARIM” diyorum ve size Washington’dan, Edward Morrow’un ünlü sözlerini aktarıyorum.

"Tarihimiz biz ne yaparsak odur. Ve bundan 50-100 yıl sonra tarihçiler üç yayın ağını inceleyecek olursa, renkli ve siyah beyaz olarak yaşadığımız dünyanın gerçeklerinde yozlaşma, dalalet ve tecritin izlerini görecekler. Şu anda şişman, rahat ve zenginiz. Sevimsiz bilgilere karşı bir alerjimiz var. Kitle medyamız bunu yansıtıyor. Ama göbeklerimizden kurtulup, televizyonun dikkatimizi dağıtmak ve bizi gerçeklerden koparmak için kullanıldığını göremezsek televizyon sahipleri, çalışanları ve izleyenleri bambaşka bir tabloyu çok geç fark edebilirler.”

"Tarih bizim yazdığımız şeydir. Böyle gidersek tarih öç alacak ve ceza bize kesilecek. Bilgi ve fikrin önemini bir an kenara koyalım. Normalde Ed Sullivan ile geçecek bir pazar gecesini Amerikan eğitimi üzerine bir araştırmaya ayırdığımızı düşleyelim. Birkaç hafta sonra Steve Allen’ın zamanında Amerika’nın Ortadoğu politikasını tartıştığımızı... Sponsorların şirket imajı zedelenir mi? Hissedarlar ayaklanıp şikayet eder mi? İnsanların kendilerinin ve şirketlerinin geleceğini belirleyecek konular hakkında birazcık bilgi edinmiş olmaları dışında ne olabilir? ’İnsanlar umursamaz, kayıtsızdır, içe kapanıktır’ diyenlere tek bir cevabım var: Bu düşüncenin aksine oldukça fazla kanıt var. Haklı olsalar bile, ne kaybederler? Çünkü haklılarsa bu alet (televizyon) eğlendirmek ve dikkat çekmek dışında bir işe yaramıyorsa işte tüp şimdi titriyor ve yakında bütün kavganın kaybedildiğini fark edeceğiz. Bu alet (televizyon) öğretir, aydınlatır ve ilham verir. Ama bu kullanan insanların amaçlarının ne kadar istediğine bağlıdır. Yoksa (televizyon) sadece ışık ve kablo dolu bir kutudur. İyi geceler ve iyi şanslar."

2 Eylül 2009 Çarşamba

Sayın Bakanım, ben sade içerim


“Şu Viyana notlarımı kayda geçirmeden önce ben demi bir Türk kahvesi içip, kendime gelsem” diye içimden geçirirken, çoktan elim telefona uzanmış resepsiyondaki şirine Avusturyalı’ya bana bir Türk kahvesi yapıp, yapamayacaklarını sormuştum. “Nayır, Nalan, nolamaz” derken, tıpkı Türk filmlerindeki gibi bu şirine, “İlle de kahve içecekseniz, neden cappucino ya da espresso olmasın. Göndereyim size bir kahve, Türk bölümünü unutursunuz” diye de ince bir espri yapmayı da ihmal etmemişti. (Bunlar, ciddi düşman mı ne) Hilalcim, bak burada öyle Türk kahvesi diye tutturmanın lüzumu yok. Şimdi yatarsın, kahveli bir rüya görürsün, yarın memleket topraklarına bastığında en kralını içersin. Hem Viyana’daki Türk büyükelçiliğinde içtiğin yetmedi mi. Gözün doysun, gözün…

Viyana kapılarından girdiğimiz ve Tuna boyunca hızla ilerlediğimiz sıralarda “Aaah napsak da, şu Avusturyalılarla bizim Türkleri kaynaştırsak” diye beyin cimnastiği yaparken, Başmüzakereci Egemen Bağış’ın gittiği her yerde zaman zaman Avrupalılar’a Türk kahvesi ikram etmesi fikri üzerinde accccaip bir geyik çevirmiştik. Kimisi “Yok abartmayın, bunun sonu gelmez. Adamı yakında bir piknik tüpüyle de gezdirirsiniz. Maymun mu yapcaksınız biz benim bakanımı” diye dalgasını geçiyor, kimisi ciddi ciddi “Arçelik’le konuşalım, böylesi bir fikre sponsor olsun” diye kafasını kaşıyor, tabii ki ben de “Yaaa kahveyi ben pişirsem, Bağış da ikram etse” diye eğleniyordum. Bu geyiğin üstüne kalkıp, bir de koskoca başmüzakereciyle, bakanla bunu paylaştık. Elalemin gavurunu sabırla dinleyen adam, bizi de dinledi, helal olsun. Gerektiğinde folklor kıyafetiyle sahneye bile çıkabileceğini söyleyip, kafa da buldu kendince ama…

Amaaa, aklının bir köşesine not etti. Bir gün önce Avusturyalılar’a “Sizi Türk kahvesiyle uyandıracağım” diyen Egemen Bağış, Viyana Üniversitesi’ndekilere de Türk kahvesi fincanı hediye etti. Hişşşt, ne haber şekerim. Sen o fincanı kullanmak için ya Türk kahvesinin nasıl yapıldığını öğreneceksin ya da sana kahve yapacak birini bulacaksın. Kaynaşacaksın, Türk’le kaynaşacaksın, kaçış yok… (Ortalık, buram buram Türk kahvesi kokarken şimdi ben nasıl uyuyacağım, bilemiyorum. İş mi yani bu şimdi…!!!)

Uyuyacaksın Hilal, değişeceksin. Ne dedi Selim Yenel. Evet, evet, hazır ol Ankara. Viyana büyükelçimiz yakında yuvaya dönüyor. İnanılır gibi değil ama Voltran’ın tüm bacakları, kolları tamamlanıyor. AB ekibi, gerçekten gözkamaştırıcı. Hımm, ne diyordum. Değişim. Ben tabii ki diyorum da, bunu Selim Bey’in de demesi gerçekten Türkiye’de de birtakım şeylerin değiştiğinin açık göstergesi. “Devletimiz değişiyor, zihniyetler değişiyor” deyip, Viyana’da 3. bir başkonsolosluk binasını, başmüzakereci Egemen Bağış’la birlikte hizmete açan Selim Bey, çıtayı aşmış, gerçek büyükelçinin nasıl olduğunu tarihe geçirmiştir. Devletin koskoca büyükelçisi, “Devlet değişiyor. Vatandaşla kaynaşıyor, ona birinci sınıf hizmet için çalışıyor” diyebiliyorsa, cesaretini ve inancını çekinmeden ortaya koyabiliyorsa olmuştur bu iş, olmuştur. Ha ha ha...Değiş Türkiye, değiş. “Büyükelçi oldum, hem Afrika’da çalışmıyorum, benim görev yerim AGİT, Nato, BM” diye hava atanlar da değişecek, “Yok, yok ben muhabir değilim. Ara ara köşe yazarım” diyenler de değişecek, “Hişşşt, elbiseni Beymen’den mi aldın, yoksa Samanpazarı’ndan mı” diyenler de değişecek. Ye kürküm ye dönemi bitecek. Baksana, adam bakan olmuş, başmüzakereci olmuş ama dinliyor bizi Avusturyalılar’a kahve ikram ediyor. Aşçıyla, şoförle, başkatiple, gazeteciyle konuşuyor, tartışıyor. Viyana Üniversitesi’nde kendisine yöneltilen soruları usanmadan, sabırla yanıtlayan Bağış’tan nasıl etkilendiğini “He’s a real main negotiator” diye söze döken Avusturyalı şirinenin hislerini şimdi, yani bu satırları yazarken daha iyi anlıyorum galiba… Avrupa’nın kafasına kazılıyor…”TÜRKİYE DEĞİŞİYOR” …Sayın Bakanım, bana da bir kahve lütfen, SADE.

1 Eylül 2009 Salı

Şerefe Viyana


Duramıyorum, duramıyorum… Alkolden uzak duramıyorum. Oysa son alkol sefasından sonra karar almıştım, en az bir haftalık aralıklarla bu ilişkiyi seviyeli bir boyuta taşıyacaktım. Ama, gerçekten çok ciddi bir sebebim var bu kez, bu kararı ileri bir tarihe ertelemek için. Haberin konusu, ekmek param alkol olmuşsa ben ne yapabilirim. Hem içerim, hem yazarım.

‘Ermenistan açılımı’ haberi yüzünden hastalıktan gebermiş bir halde evde yatarken, apar topar kalkmış, gazeteye gitmiş ve pazartesi gecesini ofiste geçirmiş bir zavallı gazeteci olarak ben, gecenin bir köründe de Avrupa yollarına düşmüştüm. “Hay, düşmez olaydım” diyeceğim ama olmuyor, Avrupa yolundan da önemli bir yol bu : Avusturya yolu. Ha Avrupa, ha Avusturya gibi görünebilir ama öyle değil. Kim der, bu Avusturya’ya Avrupa’lı diye. Milliyetçilik kan doldurmuş gözlerini, fışkırıyor. Türkiye karşıtlığı almış başını yürümüş. Türkiye’nin AB üyeliğine destek atan bir tek adam kalmamış nerdeyse sokaklarında. Zaten topu topu 8 milyon 300 bin nüfus. Ama, kararlıyız biz. Bu Avusturya’yı bu kez kalbinden fethedeceğiz. Çekilin, Türkler geliyor. (Iııııııyhhh…Çok faşistçe mi oldu ne) Tamam, daha entelini yazarım. Çekilin, Türkiye’nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve “medya üzerine değil de AB üzerine tez yazsaydım ODTÜ’lü hocaların elinden daha az çekerdim, hiç olmazsa durup durup gazeteciliğimi başıma kakmazlardı” diyen Hilal geliyor…

Sen böyle dalganı geç Hilal. Bak, bu Avusturya olayı gerçekten garip. Şaka gerçek oldu. Almanya sınırına yakın güzelim dağ esintili, yeşil cenneti Alpbach’a girdin, entel-dantel Avusturya takımının Türkiye konusunda neler tartıştığına şahit oldun. O yetmedi, üstüne bir entel-dantel Türk, üstelik kadın, üstelik, üstelik…çok üstüne bir kadın yazarın AB konusunda ne düşündüklerine, yok, düşünemediklerine tanık oldun…( İçeceğim, çare yok! )

Ne güzel bir forum toplantısı yapmışlar size işte. Daha derin, daha içten tartışsanız ya Türkiye’yi, AB’nin gidişatını. Yok, bir Avusturyalı kalkıyor, Bakan Bağış’a soruyor, “Türkiye, sizin gibi bir başmüzakereciyi atamak için niye 5 yıl bekledi”…Öteki, espri yapıyor, “Anlaşılan siz, bir Türk kahvesi getirmişsiniz, Avusturya halkına sunmak için”…Allah’tan Bağış, tamamlıyor da gülüyoruz : “İçsinler ki, uyansınlar”…Sorular, evlere şenlik, evlere : “Avusturya’yı nasıl kazanacaksınız”….Çok para yatırcaz bu işe çooook… !!!

Bakan Bağış’ın ukala, iki lafından birinin “Sayın Başbakanımız Erdoğan” olduğunu düşünüp de, kendisini beğenmeyeleri bir kez daha kınıyorum burada. Bana “Bağış yalakası” diyeceklerini bile bile kınıyorum. Adam, kendini Avrupalı zannedenlere öyle bir sabırla yanıt veriyor, onları öyle bir bilgilendiriyor, üstüne öyle espriler yapıyor ki, alkışlamamak mümkün değil. Daha ne yapsın, daha ne yapsın…

Yaptı…Dahasını da yaptı : “Alkol açılımı” ….Türkiye’de alkolün yasak olduğunu, doğru düzgün içilemediğini iddia eden Buket Uzuner’e güzel bir açıklama yapıp, AKP’nin “Alkol açılımı”na da imza atan bakan oldu. Garibim Uzuner, kimi AKP'li belediyelerin alkol yasağı konusundaki ısrarlarına gönderme yapıyordu. Ama o belediyelerin herzamanki lüzumsuz işlerinden biriydi o kadar. Hem AKP, bu belediyeleri hiç takmamış. Bakın bakın, neler öğreniyoruz. Uzuner'e yanıt veren Egemen Bağış konuşuyor : “Türkiye, en kaliteli rakıya AKP döneminde kavuştu. Rekabeti açtı, rakıya kalite geldi, çeşit geldi. Eskiden iki çeşit rakı bulan vatandaş, şimdi onlarca çeşit rakı içebiliyor. İspirtoyu votka diye kakalayanların devri kapandı..Biz, rakının hakkını koruduk….” Eeeee, ne diyorsunuz, yazayım mı, içeyim mi…hem de bugün Alpbach’tan kalkıp, Viyana’ya geçiyor olmamızın şerefine……Tabii ki içiyorum. Şerefe Viyana… !!!

28 Ağustos 2009 Cuma

Hadi işine Rasmus'cuuuum...!!!


N'oldu? Haliç'te iftar yapamadın, Ankara'da iftar yaptın Erdoğan'la. Yedin, içtin. Demek öyle, "Sıradışı ve özel bir deneyim" oldu senin için iftar. Bir de bunu, üstüne basa basa Davutoğlu'yla basın toplantısında söyledin. Hz. Muhammed'le dalga geçen karikatürler yüzünden İslam dünyasıyla hiç de gerginlik yaşamamış gibi yaptın. Haaa, bak bu noktada Hocamız Davutoğlu'ndan da destek gördün. Sayende öğrendik ki, Davutoğlu da güzel 'mış gibi' yapıyor. "Afganistan için daha çok destek, daha çok destek" diye tutturdun, 'mış gibi' yapabilen Davutoğlu'ndan da söz aldın. Ne istiyorsun Türkiye'den, bir tam anlayabilsem, daha mutlu olacaktım ama emin olamadım. Tamam güzel de 'güçlü ortaklık' diye tutturman, güçlenip ne yapacaksın? Amacın ne? Güzel açıklama: Terörün Afganistan'a sığınmasına göz yumamayız. Yumma daaaa, ne yapacaksın, ne? Bunun için Türk askerini mi çarpıştıracaksın orda? Mümkün mü, mümkün mü?

Bu Rasmussen'in abidik-gubidik konuştuğu yetmiyormuş gibi, Hocamız Davutoğlu'nun 'bır, bır, bır, bır...mır, mır, mır' konuşma halleri de 'hayırlı cuma'mızı daralttı da, daralttı. Hocam, belki bir gün tane tane konuşur, biz de güzel güzel not alırız umuduyla ne zamana kadar çekeceğiz bu daraltıyı bilemiyorum. "Asker talebi yok" diyorsunuz da, niye biz "Asker göndermiyoruz" demiyorsunuz. Bir gün önce Erdoğan'dan "Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi ol" dayağı yiyen Rasmussen, bir gün sonra nasıl sizin 'dostunuz, kardeşiniz' oldu, niye açıklamıyorsunuz. Bu mudur diplomasi...Budur...Yok Hilal yok, sen kudur. Madem sıkışmış bu Rasmussen Afganistan konusunda...Bastır Türkiye, bastır. NATO'da ağırlık kazan, Yunan'a gol at, İslam Konferansı Örgütü'yle NATO'yu biraraya getir, evir, çevir, kemir....Sonra öğrendik ki, yapacak Türkiye bunu. Cin olmuş, şişeden çıkmış Rasmussen, demiş ki "Yeter ki, Afganistan'ı kurtaralım. Dilesin Türkiye benden, ne dilerse"...Vayyy,,,Haydi Türkiye, haydi...Yen şu Rasmussen'i...

Ben sıkıldım ya Rasmussen'den, o anıt misali haberimi yazdıktan sonra soluğu Afganistan konusunda uzman bir Avrupalı diplomatımın yanında aldım. Daha ben hiçbirşey anlatmadan, güldü gevrek gevrek..."Hadi işine Rasmus'cuuum, hadi işine. Afganistan çok uzak ve kimse oraya çarpışacak asker gönderemez. Hilal, şehit anaları bir de Afganistan'da ölecek askerler için ağlayamaz"...Aaa, bak sen şu NATO müttefiki diplomatın dediğine...Dediği gibi de içtim kahvemi, Rasmussen'i unuttum...Yoksa gerçekten onun dediği gibi mi olacak. Yani Afganistan iyice kayıplara karışacak, Rasmussen de Afganistan bataklığından çıkamayacak. Karzai'nin kardeşi Amerika'dan almış bir otel. Paranın kaynağı eroin, esrar, haşhaş. Afgan halkı da böyle geçinip, gidiyor, kadınlar, çocuklar, ölüyor. Ve NATO, doğru düzgün çözüm üretemiyor. Hiçbir NATO müttefiki de, Afganistan'a savaşsın diye asker göndermek istemiyor. Benim bir kahve daha içmem gerekiyordu bu sohbetin üstüne, içtim de...Eee, Mr. Rasmussen, sen ne yapacaksın. Göreceğiz elbet, göreceğiz.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Ankara'da öteki'ler-beriki'ler


Ankara nasıl solgun, nasıl baygın, nasıl bunalgın, nasıl sıkıcı...Yaz, yaz bitmez gibi. Kimisinin 'Kürt açılımı', kimisinin 'demokratik açılım' diye tanımladığı 'Kürtlerle kardeşlik, PKK'ya silah bıraktırma, üniter devlet içinde farklılıkları zengin kılma' projesini AKP yürütüyor, asker de buna ses çıkarmıyor diye çatır çatır çatlayanlar bile renklendiremiyor bu baygın havayı. Hani insan alır eline Türk bayraklarını Anıtkabir'e yürür, mitingler düzenler, "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganları atar falan di mi yaa...Sadece bas bas bağırmak MHP lideri Devlet Bahçeli'ye kalıyor. Adam bu gidişle yalnız kalırsa, fena olacak.

Sen bak bir de, 'öteki cephe'ye : , (beriki, öteki, seninki, benimki..Türkler çok severler böyle tanımlamaları) Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şehit ailelerine iftar veriyor, kendisiyle Türkçe anlaşamayanlara Kürtçe tercüman tedarik ediyor, "Devlet sizi hiç yalnız bırakmadı, daha da bırakmaz" diyor. Beni de yalnız bırakma Gül Baba! Başbakan Tayyip Erdoğan da hiç geri kalır mı Gül'den. Her gün bir açıyor, pir açıyor ağzını. Açılım, açılım, sonu nereye varacak, heyecanlandırıyor insanı. "Çıkacak, çıkacak af çıkacak, bütün PKK'lılar serbest kalacak" deyiverdi bir arkadaşım, biz harıl-gürül spor yaparken, öteki takıldı ona.."Çıkacak, çıkacak, kuş çıkacak."

Ben, "haydi bakalım, AKP kıvıracak bu işi" diye düşünürken, pekçok Avrupalı diplomat arkadaşımın "Hilalcim; Türkiye açıldı zaten. Bak etrafına. İyi-kötü bir diyalog var ortada" yorumlarıyla karşılaşmanın dayanılmaz hafifliğini de yaşadım. Hatta daha sene başında "AB yolunda başaşağı düşeceksiniz" espirisi yapan soğuk AB'linin teki, "Vayy be Türkiye'ye bak. Bu kadar açılım, AB'yi sollamıştır" noktasına da ulaştı. Yani yurdumdaki Türkü, Kürdü, Çerkezi, Müslümanı, Yahusi, Rumu, AB'lisi, Afrikalısı beklemede. Başbakan Erdoğan'ın verdiği heyecan gazı da rutine bindiğine göre yeni birşeyler yapmak lazım. Mümkünse NATO'nun Danimarkalı yeni genel sekreteri Anders Fogh Rasmussen'in bugün AKP'nin yeni otel karargahı Rixos Otel'de Ankara'nın önde gelenleriyle yapacağı iftara katılmamak lazım. Mümkün mü, mümkün! Yok, değil. Hayır, mümkün. Niye, ben gazete temsilcisi falan da değilim. Ama diplomasi muhabirisin. Ama yemeği Başbakan organize ediyor, başbakanlık muhabiri izler. Ama ona takviye lazım. Bak, Rasmussen ayağıma takılmasa belki Ankara havasını biraz renklendirirdim...Ya Hilal, bırak ! Öteki, beriki renklendirememiş, sen mi renklendireceksin...Dur ya çekiştirme ! Niye renklendirmeyeyim canım. En azından Pilates üstü DVD yapardım. Ha ha ha...Ankara'da herşey çok mümkün ama bir o kadar da mümkünsüz.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Sayın müsteşarım, baylar, bayanlar...kaynaşanlar!


Onun diplomasi muhabirlerine veda ederken dolan gözlerini, titreyen cümlelerini, bize olan 'babacan sevgisi'ni yazmalıyım esasen. Yer-gök, olmuş Ertuğrul Apakan, ben de aklım sıra onunla yaşadığımız engin ve derin deneyimleri çeyizime saklamayı düşünüyorum. Saklayamazsın Hilal, saklayamazsın. Yaz da okusun cümle alem: "Türkiye küresel güç, bölgesel güç. Türkiye aslan, kaplan". Valla şaka değil, Türkiye küresel güç olmuşsa bunun arkasında kapı gibi Ertuğrul Apakan var, cengaver diplomasi muhabirleri var. Var ki, sevgili Dışişleri Bakanımız, hocamız, herşeyimiz, Kissenger'ımız (nassııı...böyle yağcıyımdır, üstüme adam tanımam) Ahmet Davutoğlu'nun, müsteşar Apakan için verdiği veda resepsiyonuna Ankara'da gelmeyen kalmadı. Sheraton'daki bu görkemli resepsiyonun onur konukları da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve diplomasi muhabirleriydi. Gerisi mi? Gerisi yalan-dolan. Tamam, tamam. Kimseyi harcamıyorum. Dışişleri'nin 60'ına merdiven dayamış ama gençlikte sınır tanımayan, 40'larında büyükelçilik koltuğuna oturacak olmanın çocuk sevincini yaşayan diplomatları da ordaydı. Tabii ki, saygıdeğer hanımefendi diplomatik eşler de.

Bir deee, Dr. Sare Davutoğlu. Takdim etmek isterim. Kendisi Davutoğlu bakanımızın kadın-doğum uzmanı eşi oluyor. Eminim bundan sonraki diplomatik programlarda daha çok karşımızda olacak da, "Vayy beee Türkiye, sen nelere kadirsin" inlemeleri çektirecek bize. Sare Hanım'la el sıkışmanın, onunla kaynaşmanın, onunla yakınlaşmanın onuruna erişen yerli-yabancı diplomatik hanımların ne hissettiğini hemen test ettim resepsiyon gecesi. Şıklıkta birbirleriyle yarışır derecesinde güzel bu diplomatik hanımlar, Sare Hanım'dan akan sadelik, zerafet ve dolgunluktan etkilendiler tabii ki. Ben hiç laf eder miyim onun türbanına. Etmem tabii ki. Haşaaaa! Ama diğer kadınlar, şık diplomatik monşereler sade türbanıyla süslediği boydan boya kapalı kıyafetin içindeki Sare Hanım'ı şöyle baştan aşağı süzerken hep aynı değerlendirmeyi yaptılar birbirlerine: "Çok şeker, çok şeker. Biz onu böyle de seviyoruz. Bilemezsin ki neden türbanlı. Böyle de güzel hanım. Böyle de hoş..."

Vay, vay, vaaaay. Zamanında türban konusunda aslan-kaplan kesilen bu diplomatik hanımlar; Hayrünnisa Gül ve Zeynep Babacan'dan sonra Dışişleri'nde türbanlı bir first lady'e alışmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlardı. Hayrünnisa Hanım olmuştu baş first lady, Zeynep biblo gibi güzelliğiyle göz kamaştırmaya devam ediyor, Sare Hanım tüm zerafetiyle "Kadınlar, her yerde-herşekilde" mesajı veriyordu. Demek ki, Dışişleri'nde türban sorunu kalmamıştı. Tam böyle derken, birisi çekti kolumdan "Dışişleri koridorlarında türbanlılar da dolaşsa nasıl olur" diye sordu. Her işi bitirdik, bu kaldı. Diyecektim, diyemedim. Nasıl olurr...hoş oluuuur....diye de geçiştirdim. Şimdi oturup, türban meselesini etraflıca değerlendiremeyecektim. Haaaaaaa, bu türbanlı first ladyler benimseniyor demek ki, belki ortalıkta, yani kamuoyu önünde daha çok olsalar tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi türban sorununda da bir 'açılım' yapabiliriz, neden olmasınnn hıııımmm...dedim..Valla dedim. Dolaşsınlar daha çok ortalıkta da, tanıyalım onları. Bir kaynaşalım bakalım, neler olacak. Kaynaşanlardan örnek de veriyorum: Kadın-doğum uzmanı yani jinekolog Sare Davutoğlu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kız kardeşi Vesile İlden'in yakın dostuymuş. Erdoğan'ın kızı Esra Albayrak'ın doğumunu da Sare Hanım yaptırmış. Arkadaşlar, Sare Hanım kürtaj karşıtı görüşleriyle tanınıyormuş sağlık camiasında, haberiniz olsun. Üyesi olduğu Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmet Vakfı'nın amaçlarından biri de kürtaja karşı mücadeleymiş. Benden söylemesi !!!

13 Ağustos 2009 Perşembe

RAS-putin, Haliç'te iftar..Allahuuuuekber!















Sen baygın baygın izler misin Rusya'nın kaplan avcısı Başbakanı Putin'in uçağın merdivenlerinden tavşan misali zıp zıp zıplayıp Esenboğa'ya inişini. "Ne var, izlerim" derken, olan olmuştu bile. Türk Dışişleri Bakanlığı'nın karizma ötesi karamel tatlısı üst düzey diplomatlarından birisi kulağıma eğilip, "Hilal Hanım, biliyorsunuz Ağustos ayının iki önemli konuğu var bizim için. Biri Putin, diğeri Rasmussen. N'oluyo? Rasputin" esprisiyle kıkırdatmıştı beni. Aaa tamam canım, kendisi de kıkırdadı n'olmuş. Putin'in arkasından Nato Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen de Türkiye'ye gelecekse, hem de gelmek için Ramazan'ı seçip, hem de Başbakan Tayyip Erdoğan'la iftar yapıp müslüman dünyasına barış çubuğu uzatacaksa bal gibi kıkırdarız. Allaaaahuekberrr nidasıyla kıkırdasak da yeridir. Kıkırdayamayanlar kıskanmasınlar diye de bu yazıyı yazıyorum. Kıymetinizi bilin!

Önce haberleeer: Putin'in peşi sıra Türkiye'nin yolunu tutmuş olan Rasmussen, 27 Ağustos akşamı İstanbul'da Başbakan Tayyip Erdoğan'la iftar yemeği yiyecek. Ramazan'ın tüm kutsallığı ve görkemini üzerinde bir kraliçe elbisesi gibi taşıyor olacak İstanbul, Rasmussen'in müslüman dünyasıyla diyalog arayışına tanıklık edecek. Yabancıların 'Altın boynuz'u, bizim Haliç'imizde yenecek bu kutsal iftarın görüntüleri anında müslüman alemiyle paylaşılacak. Rasmussen, Allah taksiratını affetsin! Sen, Daminarka başbakanıyken ülkende Hazreti Muhammed'i teröristle eş tutan, müslümanlıkla kafa bulan karikatürler yüzünden deliye dönen müslümanlara "Dinlere saygılıyım" açıklamasından öteye açıklama yapma, parmağını kıpırdatma sonra da gel İstanbul'da "Yaaa, lütfen barışalım" görüntüsü ver. Haberlere devam: 28 Ağustos'ta da Ankara'da olacak Rasmussen herkesle görüşecek. Gül, Erdoğan, Davutoğlu, Orgeneral İlker Başbuğ...

Bu Rasmussen Amca'nın NATO genel sekreteri olmasına Türkiye karşı çıkmıştı hatırlayın. Sonra da araya Obama girdi, yok Türkiye'ye sözler verildi, allem kallem Rasmussen NATO'nun başına geçti. Karikatür krizini geç, bir de Roj TV sorunu var bu Danimarka'yla Türkiye'nin. Türkiye diplomatik notalar yazıyor çiziyor, "PKK'nın yayın organını susturun" diyor, ülkesinin ifade özgürlüğünde tavan yaptığını düşünen Rasmussen Amca'dan "Araştırıyoruz Roj TV'yi" sesinden başkaca da ses çıkmıyordu. Amca, genel sekreter oldu, önceliklerini sıraladı. Bayram gelmeden, ramazan şekeri dağıttı Türklere, müslümanlara: "Karikatür krizi geçmişte kaldı. Türkiye'ye verilen sözlerin tutulmasını sağlayacağız. (Türkiye'nin NATO'da bir genel sekreter yardımcısı olabilir)"

Rasmussen, Putin'in üstüne Ankara'ya geldiği için oluyor Rasputin. Kelalaka ya da kelime oyunu gibi geliyor ama bir Rus efsanesi olarak bilinen, adına şarkı yazılan Rasputin'den biraz bahsedince siz de benim gibi "Bak şu Allah'ın işine" diyebilirsiniz. Rusya'nın ünlü vaizi, ikna gücü, hipnozcusu diye tarihe adını yazdıran Rasputin'in, küçükken en vahşi atları bile sadece konuşarak sakinleştirdiği öne sürülüyor. Uzun yıllar Rus hanedanını ve sarayını etkisi altına alan Rasputin, kadınlara olan düşkünlüğüyle de ünlü. Tüm dünyada 'seks makinası' yaftası da yiyor. Penisinin 30 cm olduğu söylentisi günümüze kadar ulaşmış. Nassı bişeysin sen Rasputin? İn misin, cin misin? Eğer Rasmussen de bu Türkiye gezisinde doğru-düzgün bir profil çizemezse, millet arkasından boney m'in Rasputin'in için yazdığı şarkıyı söyleyecek:

"Ra ra rasputin /lover of the russian queen /there was a cat that really was gone /ra ra rasputin /russia's greatest love machine /it was a shame how he carried on /but when his drinking and lusting and his hunger/for power became known to more and more people/the demands to do something about this outrageous/man became louder and louder/this man's just got to go! declared his enemies/but the ladies begged "dont you try to do it,please"/no doubt this rasputin had lots of hidden charms/though he was a brute they just fell into his arms/then one night some men of higher standing/set a trap, they're not to blame/"come to visit us" they kept demanding/and he really came/ra ra rasputin.....

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Lolipop Başbakanlık


Başbakan Erdoğan'ın eski ama çoook meşhur basın sözcüsü Akif Beki'ye kendimi ihbar etmek istedim şimdi. İhbarı alır almaz harekete geçer, beni 'akreditasyon' konusunda bilgilendirir, muhabirlere derin perde arkası bilgilerin aktarıldığı bilgilendirme toplantısına 'akredite basın kartım' olmadığı için katılamayacağımı söylerdi. Bir tost, bir çay ikram edip teselli ederdi. "Dünyanın her yerinde böyle. Hilal, seni de akredite yaptırsınlar, başbakanlıkta istediğin zaman bilgilendirme toplantılarına katıl" nutukları çekerdi. Aaah Akif Bey aaaah, siz yoksunuz başbakanlığın hiç tadı-tuzu yok. Gazeteciler, bildiğin kuzu gibi çalışıyor. "Action çok zayıf, hem de çoook"

Başbakanlık muhabirimiz Tarık Işık, tatil yaptığından ben de Bakanlar Kurulu toplantısını izlemek için Başbakanlık binasına geldim. Kocaman, güzel bir ofis var bahçede gazeteciler için. Tam teşekküllü. Uzun bir toplantı masasının üzerinde her çeşit gazete. Seç, beğen oku. Televizyon, fotokopi makinesi, yazıcı, çay ocağı. Kimisi haberlerini yazıyor tıkır tıkır, kimisi volta atıyor, kimisi tv izliyor, kimisi kitap okuyor klimalı ortamda serin serin. Buraya mesai vermek kolay değil tabii, çalışma koşulları da iyi olmak zorunda. İnternet bağlantılı bilgisayarlar, laptoplar...Diplomasi muhabiri olarak kıskanmamak elde değil. Dışişleri Bakanlığı'nın NewYork'a yeni tayin olmuş, eski müsteşarı Ertuğrul Apakan'ın da diplomasi muhabirleri için bakanlık bahçesinde böyle bir ofis kurma projesi vardı ama yalan oldu. Kimbilir, belki yeni müsteşar Feridun Sinirlioğlu bu projeyi yeniden canlandırır. İyi mi olur, kötü mü olur tartışılabilir ama Başbakanlık'taki ofis oldukça iyi, onu söylemek istiyorum. Bir tek, bizim gazetenin uzantısı olan bilgisayar sürekli tekliyor. (Tarıkkk, tatilden döner dönmez bilgisayarcıyı çağırıp, adam etmelisin bunu....)

Bakanlar Kurulu toplantısı öncesi anons yaptı Hacı Bey, "Bilgilendirme toplantısı yapcaz" diye. (Bu Hacı Bey'i, Akif Beki döneminden biliyorum. Ağzı var, dili yok adamcağızın. Ortalıkta hep dolaşıyor. Bir gazetecilerin ofisine giriyor, bir başbakanlık binasına. Akif Beki'ye olduğu gibi yeni sözcü Kemal Öztürk'e de yardımcı oluyor galiba. Gazeteciler arasında dolaşarak nasıl yardımcı oluyordur, onu da siz düşünün) Neyse, ben de heveslendim bilgilendirme toplantısı için. Kalktım gittim. Beni durdurdu. Bana "Siz giremezsiniz, diplomasi muhabirlerini almıyoruz. Sadece akredite başbakanlık muhabirleri giriyor bu toplantılara. Hem ortalıkta diplomatik bir olay da yok" dedi. Hacı Bey, beni kapıdan kibarca çevirdi. Akreditasyon konusunda tabii ki bir uygulaması olabilir başbakanlığın ama bir kurumun başbakanlığa akredite muhabiri tatile çıkmışsa, o kurumdan başkası 'akreditasyon kartı yok' diye başbakanlığı izleyemeyecek mi, içerdeki 'derin kulislerden' bilgi toplayamayacak mı? Sözcülüğü bıraktıktan sonra onlarca kez televizyona çıkıp bu konuda kamuoyunu bilgilendirdiği için Akif Beki'nin görüntüleri, sesleri, açıklamaları geldi gözümün önüne: "Akreditasyon kartı olmayan giremez. Giremez, giremez, giremez." Yani, bahçeye girebilirsin, ofisi kullanabilirsin ama Başbakanlık yazısının arkasındaki ana binada işin olmaz.

Oooof, ooof....Kırk yıllık karizmam fena çizildi. Çok tanınmış bir gazetecisin ama Akif Beki kuralları senin için de geçerli Hilal Hanım. Akif Beki'nin "Amerika'dan, modern ülkelerden ithal ettik" dediği bu kuralların ne kadar ithal olup olmadığını sonra yazacağım. Çünkü, benim şu an önümdeki bilgisayarla internete girip 'etik notlarım'ın ayrıntılarına ulaşmam imkansız görünüyor. Ama özeti şu ki: Burdaki kurallar yani T.C. Başbakanlık binasındaki kurallar Akif Beki tarafından yazılmış. Kendine özgü, orjinal.

N'apalım? N'apalım'ı yok. Bana şimdilik Milliyet gazetesinin en beyefendi muhabiri Murat Pazarbaşı'nın aldığı kola aromalı lolipop'umu yalamak kalıyor. Sonrasında ne yapacağımı biliyorum.

Haaaa...Bir not daha: Başbakanlık kafeteryasından ayvalık tostu ve diet kola ikilisini öğle yemeği için hiç de fena bulmadım. Özellikle de bizim gazetenin yemekhanesinde zaman zaman çıkan yağ oranı yüzde yüz olan arnavut ciğeri, köfte, pilav ve salata derlemesiyle karşılaştırıncaaaa...

7 Ağustos 2009 Cuma

Güney Hanım, Sayın Silvio & one-minute


Rusya'nın siyah kuşak judocu ve kaplan avcısı Başbakanı Vladimir Putin'e, Güney Sibirya'daki kamp tatilinde verdiği yarı çıplak pozların şöhreti yetmedi, üstüne 'enerjik' bir Ankara ziyareti sosu döküldü. Sosa bak sosa. İçinde ne ararsan var: Seks, kadın, karmaşa, silah, para, bir de BORU...

Daha bir gün önceki gazetelerde Putin'in at üstündeki yarı çıplak kaslı gövdesini görüp 'Uuuuh' diyen cümle alem, Esenboğa'da bu kaplan avcısının beyaz gömlekle de nasıl göründüğüne yakından tanıklık etti. (Cümle alemden kasıt, kendim oluyorum galiba. Yok yok, bir de diğer gazeteciler, diplomatlar ve de Türk polisler var) Çekiliiin, Putin geliyor. 'Cüneyt Arkın'ın tozunu attıracak bu adam' demeye kalmadı, silahlı adamların camlardan sarkarak etrafı kolaçan ettiği konvoylar eşliğinde Esenboğa'dan başbakanlığa ulaştı, bu seksi siyah kuşak judocu. Trafik, ölmüş. Yollar, sadece yol. Hedefe kilitlenmiş Greenpeace'ciler Güven Park ve Başbakanlık Konutu önünde eylem yapıyorlar ama kenti Putin ele geçirmiş bir kere. Putin'in yatağını hedef alan seksi telefon konuşmalarıyla sadece telekızların değil tüm dünyanın seks gündemini meşgul eden Berlusconi'nin 'son dakika' Ankara ziyareti bile Putin'i gölgeleyemiyor. Varsa yoksa Putin. Var, Var!

Başbakanlık'ta ortalık karman çorman. Bir zamanlar Başbakan Erdoğan'ın silahşör danışmanı Cüneyt Zapsu, Putin'le birlikte başrollerde. Koridorun en gülen adamı ilan ediyoruz onu. Çevirdi enerji işlerini, mutlu oldu. (Mutluluk bu mudur senin için Sayın Zapsu) Bekle allah bekle çıkmıyor Berlusconi, Putin, Erdoğan görüşmeden. Neler oluyor içeride? Basın toplantısı salonuna kilitlenmiş gazetecilere su dağıtıp, içerdeki boğuk havayı bozacağını zanneden korumacı çocuklar yanılıyor. Foto muhabirleri sağa sola 'Çekil ordan' talimatları yağdırıp, en iyi fotoğraf karesi için en iyi pozisyonu bulmaya çalışıyor. İtalyan-Rus-Türk üçlemesinin geyikleri havada uçuşuyor. Güney Akım değil, Güney Hanım... Dur, daha gülemedim, Greenpeace'ci Nevin Sungur'a karşı kızsal bir kıskançlık yaşadığım analizini yapan ünlü Türk fotoğrafçısı Ümit Bektaş'a laf yetiştiriyorum. (Yetiştirmesem daha iyi. Şimdi oturup bir de Nevin Sungur muhabbeti çekemem) Berlusconi, başbakanlığa girişinde hem Putin'i hem de Erdoğan'ı şöyleee çekmiş enseden, yanaklara öpücük kondurmuş. Fotoğraflar gerçekten bakılası güzellikte. "Putin'in yatağı da var mı içeride" diyor birisi. Bu geyikleri burda kessem mi acaba. Baksana yaa: "Aaah, Erdoğan'la yatak muhabbeti de yapılmaz ki. Bilmez ki. Yapılır. En iyi yatak İdaş. Erdoğan'ınki ortopedik..." Tamaaam, kesiyorum.

Vee sahnede Erdoğan'la, Putin. Mutlu ikili. Yok, Putin yorgun gibi. Ağır abi pozlarıyla sağa sola dönerken siyah kuşak judocu Vladimir, Erdoğan'da çocuksu bir sempati var. Güney Hanım'da anlaşmışlar. Hooop, Nabucco'ya goool. "Nooooo. Gol yok. Nabucco'yla Güney Hanım'ın seviyeli bir ilişkisi olacak" açıklaması geliyor Erdoğan'dan. Kıskanmayın, Türkiye'nin enerjik şöhreti artıyor. Gel bakalım Berlusconi sen de sahneye, el sıkışalım. Dost, düşman görsün voltranı. Voltran, voltran, voltran! "Bi dakkaaaaa,,,one-minute" diye yatıştırdı foto muhabirlerini Erdoğan, bu poz için. Ve Berlusconi için sahne anonsunu yaptı: "Sayın Silvio...Come here"...Dur, yine gülmeyeceğim. Benim, konuştukları güzel Türkçe'leriyle meşhur Rus diplomatlarım soruyor: "Hilal hanımmm, birileri 'I hate Russians' mı demişti. İsimleri alıcaz sizden, salondan ayrılmayın..." Yok canım, daha neler...Güney Hanım, hazır mısınız haftasonu çayına!!!

4 Ağustos 2009 Salı

Putinnnn....gel, gör beni!


Rusya Başbakanı Vladimir Putin'i beklerken garip bir telefon trafiğindeyiz: İleri-geri gidişler, anlamsız duraklamalar, birilerine yol vermeler, arkadan zar-zar korna sesleri...Sanki, bildiğin abuk Ankara trafiği. Kimin ne yaptığı, kime laf söylediği, ya da kendi kendine konuşup konuşmadığı hiç mi hiç belli değil.

Dışişleri Bakanlığı'nı aradın mı, aradın. "Yaaa, nedir bu Putin işi Allahaşkına" diye inleyen Türk diplomatik sesine, "Hiiç, laf olsun torba dolsun misali Putin ziyaretiyle uğraşıyoruz" demek geliyor insanın içinden ama olmuyor. Benim soluksuz bir duraksamamın ardından karşı taraf atlıyor: "Bu iş enerji, ekonomi işi. Nabucco'sundan tut, Güney Akım, Mavi Akım-2, nükleer santraline kadar herşey var içinde. Varoğlu var. Hangisini anlatayım." Tabii, telefonda sözkonusu bile değil bu kadar konunun içine girmekk....."Kapat kızım Hilal. Kapat şu telefonu..." diyorum yine sessizce, kendime. Daha ne zamana kadar içime atacağımdan emin değilim. Patlarsam, fena olacak ama!

Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği'nin akıcı Türkçe'siyle insanı büyülüyen tüm elemanları arazi olmuş durumda. Kimse masasında yok. Kimisi, "Sen biliyor musun, kaç bin tane güvenlikçi geldi. Onların peşindeyim. Putin'in güvenliğinden ben sorumluyum" telaşı yaşıyor bir otel lobisinde, kimisi Ankara sokaklarında dolaşırken "Ben, ön heyetlerarası görüşmelere başladım. Beni 1.5 saat sonra arasan" diye kıvranıyor. 6 Ağustos'ta 6 saatliğine Ankara'ya uğrayacak Putin'e, 200 kişilik bir heyetin eşlik edeceği anlaşılıyor, bu konuşmalardan sonra. Daha fazla Rusla konuşmak istemiyorum ama o da ne? Birisi işini, gücünü bıraktı beni arıyor hem de teşekkür için. "Biz çok gördük bu teşekkürlerden" diyeceğim, gene olmuyor!! Yaa, bakk..Bence de olmuyor. "Madem, gazetede çıkan kibrit kutusu büyüklüğündeki haberden bu kadar etkilendiniz, ben de özel bir votkayı hakettim" diyorum. Oh be, konuştum kurtuldum. "Hilal, utanmadın mı bu rüşvetten" dediğim anda kendi kendime, yine kendi kendimi rahatlattım: "Bu Ruslar, unuturlar..." Amaaan zaten ben Rus votkası değil, Absolute severim!

Putin'in gelmesine saatler kaldı ya, bu Avrupalılar'daki 'geri sayım' etkisi de yine gösterdi kendini. Daha geçen hafta Putin'in ziyareti hakkında konuşurken uluorta hepsinden bir "ıııııyyy" sesi çıkmıştı. Hiç ilgilenmiyormuşçasına bana soğuk soğuk bakan bu soğukkanlılar, şimdi telefonumu çaldırıyorlar: "Hilal Hanım, neymiş program. Kimlerle görüşüyormuş Putin Ankara'da?" "Siz, bana yardım ettiniz miki, ben size çırpına çırpına öğrendiklerimi anlatcam ulaaaaan"....Bak yine 'monşere' damarım beni engelliyor. Kibar kibar "6 saatlik program yoğun işte" diye söze girip, diplomatik diplomatik, "Görüşmelerde herşey var" diye kıvırıyorum.

Putinnnnn....gel, gör beni bu telefon trafiği neyledi.... !!!

30 Temmuz 2009 Perşembe

Davutoğlu'yla kaynaşma

"Bunları yazmayın" dediği için, yazılamayacak bölümleri yazmayacağım. Bu bölümler için, "yazın" demiş olsaydı bile merak etmeyin içinde kayda değer birşey yok. Karşılıklı bir dertleşme deyin, sohbet, muhabbet deyin. İşte o kadar. Sevgili Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu, bakanlığa geçti de ne oldu? Vay be...Zaman hızlı akıyor. Davutoğlu'nun bakanlığında da üç ay geride kalmak üzere nerdeyse. "Hiiiişt, Davutoğlu'yla aranız nasıl" diye beni köşe bucak sıkıştıranlar da, bu yazıyla biraz olsun rahatlamış olacak.

Sevgili hocamız (kendisi profesör ya), yok yok, dahası var. Başbakan Erdoğan'ın danışmanlığını yaptığı günlerde 'hocam hocam' diye peşi sıra bizi deliler gibi koşturan Davutoğlu, gene yaptı yapacağını. Gazetecilerin gözünde Babacan'a ilk golü attı. Dün Sırp Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj'la basın toplantısı düzenledikten sonra bir işaret çakıp "Gelin bakalım çocuklar. Şöyle bir muhabbet edelim" şirinliğiyle bizimle kaynaştı. Yaa, 'an itibariyle' Davutoğlu'yla kaynaşmanın ayrıcalığını yaşayan bir gazeteciyim. (Artık, sırtım yere gelmez)

Sevgili hocamız geçenlerde gazetelerin Ankara temsilcileri ile bir kahvaltıda buluşup, medyadan beklediklerini-beklemediklerini anlattı ya onlara, bizi de dışlamayıp "Gelin sizinle de kaynaşalım" demekten geri durmadı. (Kendini dışlanmış hissedenlere lafım. Çünkü bendeniz devlet büyükleriyle kahvaltı ve yemeklerin ne kadar sıkıcı olduğunu çooktan keşfettim. Zorunlu olmadıkça,,,hayır!)

Yine de, haydi hep beraber Davutoğlu'na 'bravo' diyelim. Bakanlığı döneminde bizimle karşılıklı gülümsemekten öteye geçmeyen Babacan'a kıyasla Davutoğlu, medyayla 'iletişim'den yana. Ne kadar da yardımsever. "Sizin için ne yapabiliriz. Oturup, hep beraber konuşalım" diyor. (Bakanım bana haber ver. Bakanım bana haber veeeer ! diye konuştu durdu iç sesim burada)
Dışişleri mensuplarıyla da sık sık, bakanlık kafetaryasında, uçakta, havada, karada sohbetten uzak durmayan sevgili hocamız (pardon bakanımız) Davutoğlu'nun, diplomasi muhabirlerini ne kadar çok sevdiğini de, temsilcilere "Bakın onlar çok koşturuyor. Onların emeğinin kıymetini bilin" telkininden anlamış bulunuyoruz. (Halen haber yook...Bu iç sesim haber manyağı mıdır, nedir? Kendi kendine de soruyor. Kürt açılımından haber var mı? 150 kişilik PKK'lı listesi noldu?)

İsteklerimizi ve sıkıntılarımızı dinlerken, bizi anladığını başını makul ve mantıklı bir şekilde salladığından anladığımız Davutoğlu'nun "Diplomasi muhabiri ayrıdır. Diplomasi muhabirlerini dünya okur. Onların yazdıkları en küçük haber devlet politikalarının, diplomatik gerilimlerin seyrini belirler" sözleriyle yaptığı 'iltifatlar' ayrı bir yazı konusu. Tabii, bunları yapan diplomasi muhabirinin 'yurttaşlık bilinci' en yüksek seviyede hareket etmesi de gerekiyor. Yani Davutoğlu'nun bir bakan olarak bizden "Yurttaşlık bilincini asla yitirmemek" gibi bir beklentisi var.

Ben dünden beri yine aynı sorunun baskısı altındaydım. "Önce Türk sonra gazeteci miyim, ya da önce gazeteci, sonra Türk müyüm?" Aynı soru 2006'da tamamlayıp verdiğim master tezimin de temel duraklarından biriydi. 'Medya Etiği' ana başlıklı tezim için okumadık, taramadık, analiz etmedik kaynak kalmadığı gibi, onlarca yerli-yabancı uzmanın başını ağrıtmıştım. Ve tüm yollar, tüm kutsal yollar gazeteciliğe çıkmıştı. Aklı başında, etik kuralları hazmetmiş bir gazeteci için böylesi bir soru gerçek bir 'ıvır-zıvır'dı. Çünkü gerçek gazeteci, gazeteciydi o kadar. (aaaah ne oluyorsa zaten, gazetecilikten sapıp da, saçma sapan işlere giren gazeteciler yüzünden oluyor. haber kaynakları da senin güzelim kutsal mesleğine doğal olarak şüpheyle yaklaşıyor) Neyse ki, Davutoğlu anladı da açıklamalarımızı, kafasındaki şüpheleri giderebildik. (mi? derseniz, test edip yazarım ben....hiç merak etmeyin)

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sami'yle müzik


Ankara'nın en muhteşem iki DJ'inin kimler olduğunu, Hilal'in Notları'nı okuyanlar zaten biliyor. Yeni okurlar için tekrarlayalım: Sami ve Neşet. Bizi kavurucu yaz sıcağı ve içimizdeki müzikle başbaşa bırakıp, hayat coşkusunun doruğa ulaştığı partilerine kısa bir ara veren yeryüzünün bu özel iki insanının yokluğunda yaşadığımız "Ne dinlesek" derdine çareyi buldum. Çare yine onlarda. Bakın, muhteşem Sami "Hilal'in Notları" okurlarına özel bir sürpiz yaptı ve yakışıklı parmaklarıyla nefis bir yazı yazdı. Haftanın her gününe müzikle hayat verdi, renk kattı. Bu hafta çok şanslıyız, her gün Sami'nin belirlediği şarkıları dinleyip, mutlu olacağız. Müsaadenizle bu dünya iyisi DJ'e kocaman bir teşekkür edip, onun bana gönderdiği enfes 'müzikli yazı'yı beğenize sunuyorum.

Müzikli yazı
Pazartesi : Her Pazartesi düşünmez miyiz, “Keşke bugün de tatil olsaydı”? Tatilin en kötüsü bile çalışma gününden iyidir düşüncesiyle, hani öğlenlere kadar uyusaydık, ya da tabiata atsaydık kendimizi, ardından sosyal ortamlarda iki kadeh bir şey içseydik, sonra belki bir film, belki bir konser olsaydı programımızda dediğimiz gündür bu gün. Ama hayırrrrrrrrr. İşte bu gündür herşeyin başlangıcı, unutmayın Eski Ahit’e göre Tanrı’nın enerjisi bugün girmeye başladı eşsiz dünyamızın ruhuna.
O zaman gri Pazartesi için; “Natalie Merchant”dan “Carnival” dinliyoruz. New York’lu romantiğin şarkısında, o güzel sesin yanısıra şarkı arka planındaki Tanrısal enerjiyi hissedeceğiz.
Salı : İkinci gün... Yine sabah erken kalkma, yine o yenilmez işe koşma, masanın başına oturma motivasyonu... Pazartesi akşamı şarap, fazla kaçtıysa, biraz mide ağrısı ve susuzluk hissiyle sert ekspressodan alınan ilk acı yudum....Çalışmak lazım, çalışmak!
O zaman sarı Salı için; “Placebo”dan “English Summer Rain”i dinleye dinleye yola devam edeceğiz ve sözlere pek ehemmiyet vermeyeceğiz. “Always stays the same / Nothing ever changes / English summer rain seems to last for ages”...Sonuçta Salı’lar gider, Salı’lar gelir….
Çarşamba:
Güzel gündür. Anglosaksonlar 'Hump Day' derler bizim Çarşamba'mıza. Yani kambur gün. Yani Çarşamba bittiğinde kambur aşılmış olur. Eee sonuçta herkes haftasonunu çekmiyor mu artık, eline geçirdiyse ipi, urganı, halatı?
O zaman turuncu Çarşamba için; günün öğleden sonrasına yakışan “Sade”den “Kiss Of Life”dır. Akşamına biraz sert gidecek olsa da, birkaç doz “Reamonn”dan “Starting To Live” ya da yine aynı gruptan “Starship” sizi kendinize getirecek, haftanın kamburunu aşmak üzere olduğunuza sizi inandıracaktır.
Perşembe: İşte, arada kalmış, hafiften itilmiş, değerini bulamamış bir gün. Cuma'nın arifesi, Çarşamba’nın mirasyedisi. Hump Day aldatmacasına kanıp kalenizin dışında biraz dolaştıysanız, biraz da şarap eşlik ettiyse size, buyrun Fars usulü bol şekerli çaya benzeyen Perşembe'ye. Hani bol şekerden çayın tadını alamadığınız, çay olmasa bu kadar şekeri bünyenize nasıl ekleyecebileceğinizi defalarca tarttığınız şekliyle, yerine uymayan Perşembe’ye hoşgeldiniz.
O zaman mor Perşembe için; Her bulunduğu ortama son derece yakışan uçarı İsveçli “Jay-Jay Johanson”dan “Anywhere Anytime” dinleyin bütün gün. Amaa, gece kapanışı “Parov Stellar”dan “Powder” ile yapmadan önce... Ne de olsa bugün mor; hani uçarı, umarsız ya da ne bileyim, dikkatsiz falan…
Cuma: İşteeeeeeeee, haftanın çalışma haftası ya da tatil haftası olduğu fark edilmeden neşe ve istekli yaşanan yegane gün. Hatta “kutsal” Cumartesi’den bile iyidir Cuma. En karakterli gündür, asla yarı yolda bırakmaz insanı, bilirsiniz güvenilir gündür. Akşamı bir başkadır, hele bir de yaz mevsimindeyse…
O zaman turkuaz Cuma için; öğleden hemen sonra karizmatik delikanlı “Bon Jovi”den “Have a Nice Day” ile bir giriş yapın. Gün batımında bir İtalyan harikası olan “Eros Ramazzotti”den “La Aurora” dinleyin bence. İtalyanca'nın yürek yakan vurguları ile söylenmiş güzel aşk şarkısı bu saatin en iyi gideni olabilir. Kırmızı İtalyan şarabı yanında güzel gidecektir. Kapanış şarkısı dinlemeyin, hatta kapanışı yapmayın bile...
Cumartesi : Ve evet, evet, evet, dünyanın her yerinde kutsal gün… Bakın Tanrı bile işini bugün itibariyle bitirmiş. Siz de öyle yapın. İşle güçle ilgilenmeyin, gurmelik yapın, degüstatörlük yapın, DJ’lik yapın, ne biliyim iş olmasın da ne olursa olsun, tekrarını yapın. Akşamında gönlünüzden ne geçiyorsa onu yapın, sosyal kelebek olun, aşık olun, evde bizim çocuklarla biralı - patatesli bilgisayar oyun partileri yapın, ya da sevdiğinizle birlikte patlamış mısırlı - kolalı bir romantik komedi gecesi yapın...Ama her ne yaparsanız yapın, bu günü asla müziksiz geçirmeyin, asla… Çünkü müziğe en çok yakışan gün cumartesidir.
O zaman kırmızı Cumartesi için: Sabahında “Blues Traveller”dan “Hook” parçasını alın bence listeye, biraz Peter Pan ya da Tinkerbell gibi hissetmemek için hiçbir neden yok. Öğlene biraz ciddileşin ve eski, çok eski “Blondie”den “Call Me”yi alın gündeme. Hani bu akşam için arayacak mutlaka ama mutlaka biri vardır. Gece çıkmadan önce asla ve asla blues dinlemeyin, en güzel gömleğinizin bile kusurlu görünme ihtimali artar. O nedenle dışarı çıkmadan hemen önce “Jamiroquai” CD’sini koyun ve “Love Foolosophy” deyin, geceye en iyi bu hazırlar sizi. Eeee artık gittiginiz yerde Latin, Rock, Electronica, Dance, Pop ne dinlerseniz onu zaten siz kontrol edemeyeceksiniz, hayatımızda bir çok şeyi kontrol edemediğimiz gibi. Ama eve döndüğünüzde, yatmadan önce Portishead’in müthiş güzel vokali, güzel kadın “Beth Gibbons”dan bir yudum “Lonely Carousel” sizi uykuya daha rahat götürecektir.
Pazar: Hmmmmm... Bazıları için uyku kokan, bazıları için uçurtma ya da trekking lideri peşinde oksijen zehirlenmesine yol açan, bazıları içinse brunch ve sinemaya gidilen gün olan o kutsal gün. Bugün de iş yok, ne olsa ertesi gün fazlası ile var. Bence uyuşmalı, hatta siestalar sokmalı araya. Akşamı en çabuk gelen gündür Pazar, nedendir bilinmez….
O zaman yeşil Pazar için : Benim yetiştiğim evde klasik müzik çalardı Pazar sabahları, güzel olurdu, huzur hissederdim. Chopin ya da Tchaikovsky iyi gidecektir. Cumartesi gecesi abartılı, orantısız geçtiyse başağrısına da yardımcı olabilir bu seçim. Ama arkasından modern zamanlara dönülmeli ve kahvaltıya mutlaka bir “Dean Martin”den “Sway” ile girilmeli. Hatta sevdiğinizle birlikte pijamalar içinde sway de deneyebilirsiniz. Yalnızsanız, boşverin gitsin, sadece dinleyin. Akşamında sakin bir şeyler dinlemekte fayda var. Bence “Leonard Cohen”i abartmayın çünkü Pazartesi’ye intibakta güçlük çekebilirsiniz.

Aslında her günün bir rengi var bende. Sizde de vardır mutlaka, o güne ait aklınıza ilk gelen rengi düşünün o gün boyunca. Göreceksiniz günler renkli, anlamlı. Yeter ki siyah günler en az olsun hayatımızda. Ve giden günler gelmiyor geriye, yaşanmalı doya doya. Yaşanmalı müzikle, müzikle ve müzikle...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Ofis ve organizasyon işleri

Ankara'nın keyfi sessizliğinde mi gizlidir nedir? Bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Başbakan Erdoğan da, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Ankara'yı terkediyor. Öyle koşturmaca falan yok. Ofiste sessiz sessiz çalışacağız. Günün anlam ve önemine atfen evde unuttuğum cep telefonumu bile eve gidip alma ihtiyacı duymuyorum. Ofisten ulaşın bana, ofisten...

Ofiste oturmayı özleyeceğimi de hiç düşünmezdim. Ama bak, neler oluyor üç gündür. Tolga, tatilden döndü ve esprileriyle beni yine baymaya başladı. (Tolgaaaaa, iyi ki geldinnnnn) Sürekli acıkma krizine girip ya yaş pasta yiyoruz kızlarla ya da lahmacun. Lahmacunları genelde tek başına yiyorum ama yenilmeyecek gibi de değiller. O kadar sporu boşuna yapmıyorum elbet. Yemekten çekinmeyeceğim, yiyeceğim. Ölmeyecek miyim. İyi ki Kebap 44 var, iyi ki kendimi zorlaya zorlaya spor salonuna atıyorum. Tatilden dönen bir başka insan; can dostum Ayşe olduğu için ayrı bir mutluyum. Onunla da akşam üzeri bira keyfi yapıp, yeni keyifler için planlar kurmak müthiş oldu. Tropikal iklime bürünüp, aklına estiği anda yağmurları pat pat indiren Ankara havasında hep 'daha yaz gelecek' hissine kapıldığımdan; aklımda kitaplarım, filmlerim, arkadaşlarım, havuzum, ucunu gösterip gösterip geri çekilen tatil organizasyonlarım var. Ofiste oturmaya fırsat bulunca bir yandan özel işler planları, bir yandan da haber işleri daha düzenli yapılabiliyor. Gazeteci; yeni haberlere, yeni fikirlere daha rahat konsantre olabiliyor. Bak bak; 6 Ağustos'ta Rusya Başbakanı Vladimir Putin geliyor, Eylül'de sıkı bir konuğu daha var Ankara'nın ama buraya yazamam (önce haberini yaparım belki), sonrasında Irak açılımları. Organize olmak gerek, organize.

Tabii bir-iki günlüğüne kapıldığım sevinç her an kararabilir. Bir günlüğüne gittiği Suriye'den bomba dosyalarla dönebilir Başbakan Erdoğan. Zaten, kendisine eşlik eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye'den neredeyse Ankara'ya dönmeden Sırbistan'a, vızzt Karadağ'a gidiyor. Cumhurbaşkanı Gül; Bayburt, Erzurum ve İstanbul seyahatleriyle haftayı kapatma planında. Sahi, bu adamlar ne zaman tatil yapacaklar. Tatiliniz gelmedi mi sizin diye soracağım olmuyor. "Devlette işler durmaaaaaaz...." Ama ben, biraz sakinlik istiyorum. Yatışmak istiyorum. Ankara'da bu da mümkün demek istiyorum. Gül ve Davutoğlu neyse de, sanırım korkuyorum Erdoğan'dan. Korkuma yenik düşmemeye kararlıyım ama. Ofis keyfime, yani iç dünyama dönüp, gerektiğinde kafamı kabuğumdan çıkartırım düşüncesiyle şimdi kendime bir kahve yapıyorum.

17 Temmuz 2009 Cuma

Gül'ü seven dikenine katlanır


"Hiç de bilem, ben en çok karanfil severim, hem de kan kırmızısından" diyebilirim ama bu gül, bambaşka bir gül: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Güllerin içinden değil de, isimlerinden hiç anlamadığım ama Çankaya Köşkü'nü rengarenk coşturan çiçeklerin arasından koşarak gittim 864 rakımlı tepeye. Sıkıysa koş! (Dikkatli okurlara not: Çankaya Köşkü'nün gerçek rakımı 864 değil)

Geç kaldım ama kapıda kalmadım. 11.20'de başlayacak Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas-Cumhurbaşkanı Gül görüşmesine yetişme derdime basın bürosundan Nihan çare oldu. Bana özel (tabii ki yalan, herkese yapar bunu) kapıya araba yolladı, gittim E kapısına, çiçekleri koklaya koklaya. Ama E kapısındaki güvenlikçi kız, hiç sevmedi beni "Zaten bir sürü basın mensubu varmış içerde, bana ne gerekmiş". Açtı telefonu, komiseriyle konuştu. Komiseri de beklenmedik saatte gelen misafirlere hiç alışık olmadığından gelip karşıma ters ters baktı bir güzel. "Noldu bu basın toplantısı" sersemliğindeki ben güvenlikçi kızın da, komiserin de beni sinirlendirmesine ramak kala kendimi basın toplantısı salonunda buldum.

Bana "Niye geç kalıyosun Sayın Radikal" diye takılan basın bürosu görevlisiyle şekerce takışmamızı 'özel hayata müdahale olur' gerekçesiyle geçiyorum. 11.20'de başlaması gereken basın toplantısının 12.15'te başladığını, Çankaya Köşkü'ndeki bu basın toplantısı rötarlarının adeta bir gelenek haline geldiğini yazmak zorundayım. (Adeta gelenek, adeta soykırım...Vayst! Başbakan Erdoğan'ın adeta sözcüğüne verdiği yeni imajın etkisine de bak.)

Ben ne yapsam Cumhurbaşkanı Gül, sorumu yanıtlamayacaktı. Karar çoktan verilmişti. Bir yabancı, bir de Türk gazeteci soru soracaktı. İşte bir Köşk geleneği daha. Basın toplantısından önce belirlenen isimden başka gazeteci soru soramazdı. İsim belirleme işlemleri demokratik bir ortamda yapıldığından itirazım yok. Ama bazen kaçırıyorum bu işlemleri, üzülüyorum. "Ah o soruyu ben soracaktım ki..." diye hırsımdan eriyorum. Ama dikkat ettim, yabancı tarafta bizden biri, yani El-Cezire'den Yusuf El-Şerif olduğunda, mutlaka Abdulah Gül ona söz hakkı veriyor. Yusuf'un yarı Arapça, yarı Türkçe konuşmalarını Gül hayranlıkla dinliyor. Zaman olsa eminim bana da soru sorma hakkı verecek. Çünkü Gül, gerçekten kendisine soru sorulmasından hoşlanıyor. Bir de gazetecilerin meraklı bakışlarının etkisinde kalıyor. Noluyo bana ya, konuyu çarpıtıyorum. Basın toplantılarında rötar olmasın, daha çok gazeteciye soru hakkı tanınsın mesajı vermekti asıl derdim. Ben de konuyla pek bir ilgisini göremedim ama yine konuyu böyle kapatalım: Gül'ü seven dikenine katlanır.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Dostum, dostsun, dostuz


Gece saat 02.10'da aldığım telefon mesajıyla konuyu kapatmalıydım belki. Duygusallığımın en derin yerindeyken daldığım uykudan hiç uyanmamalıydım. Sorular sormamalıydım. "Mutluluk dostlarla katlanır" mesajını, bağrıma basıp yola devam etmeliydim. Oysa şimdi, o güzelim uykudan sonra yaptığıma bak. Yazıyorum, hem de dostluk üstüne. Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Bernard Emie ve Türkiye'nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış bir çift okkalı laf etmiş de dostluk üstüne, ben etmeyecek miyim. Yook, onlarla 'sidik yarıştırdığım' için değil, konunun onlarla doğrudan bağlantısı olduğu, benim derin kuyulara girme senaryomda yer aldıkları için lafı onlara da getirdim. Çok basitmiş gibi görünüyor ama karışabilir de yazacaklarım. Aklımı toparlamalıyım. Evet; konu DOSTLUK.

Herşey bu Emie ile Bağış'ın, Fransa'nın 14 Temmuz bağımsızlık günü kutlamasında yaptıkları konuşmalarda üstüne basa basa 'dostluk' kavramı üzerinde durmalarıyla başladı. Kolay değildi bunu yapmak. Özellikle de Emie için. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, bulduğu her fırsatta Türkiye'nin AB üyeliğine taş koyuyor, zaman zaman da Türk insanının sigortalarını attırırcasına Türkiye'yle dalga geçmekten de geri durmuyordu. Sarkozy, sadece Türkleri değil, Fransızları da çileden çıkartıyordu. Ama ne yaptı Büyükelçi Emie? Aldı eline mikrofonu, sonra da Türkiye'yi en yakın dostlarından biri ilan etti. Dahası, "Dostluk elimi uzatıyorum Türklere. Yaşasın Türk-Fransız dostluğu" dedi. Emie'ye 'bravo'lar çeken bahçedeki kalabalık, Egemen Bağış'ın "Kanuni Sultan Süleyman ile 1. Fransuva'nın temellerini attığı dostluğu, biz de yaşatmalıyız. Dostluk, sadece tarafların birbirine doğru bildiğini söylemesi değil, tarafların her zaman koşulsuz destekle birbirlerine sahip çıkmasıdır" sözleriyle iyiden iyiye coştu. Kadehler, dostluğun şerefine kaldırıldı.

Dostluk gecesiydi bu ya, şaşırmamam gerekirdi. Fransa Büyükelçiliği'nin sevimli basın ateşesi Bertrand Buchwalter, benim gibi zaman zaman kendisine sorun çıkaran gazetecilere bile büyük bir nezaket içinde yardım etti. Daha ben istemeden bana, Fransa'da Türk mevsimini tanıtan nazar boncuklu tanıtım kitapçığından vakit geçirmeksizin verdi. Büyükelçinin konuşma metnini büyük bir hızla gazetecilere dağıttı. "Aaa, hem de Waterloo olayından sonra Bertrand bana iyi davranıyor" şaşkınlığı içindeydim ki, diplomatik resmiyetin yerini diplomatik partiye, çılgın eğlenceye bıraktığı saatlerde bu şaşkınlığımın ne kadar da 'safça' olduğunu hissetmenin acısına boğuldum. Bertrand, çoktan yanıma gelmiş bir taraftan 'barış yapalım' mesajları gönderiyor, bir taraftan da beni kimlere şikayet ettiği konusunda "Kutu kutu Waterloo" başlıklı yazımla dalga geçiyordu. Sayesinde, o yazım çok okundu. Reytingime katkısı oldu ama sigortalarım çoktan atmıştı: "Ulan nerdeydi bu dostluk?" Sadece resmi demeçlerde, resmi çıkar ilişkilerindeydi belki. Ben böylesine acı sorgumalar içindeyken, Bertrand'ın dans teklifine evet diyemezdim. Bertrand'a sadece "Bye-bye" dedim. Zaten Washington'a gidiyor. Belki zamanla, biraz da Amerikalılarla çalışınca dostluğun ne demek olduğunu daha iyi anlayacak. Bertrand, beni kırdıysa bunu hissetmeliydi. Dostluk, işte tam da böyle birşeydi. Gerçekten hissettirmek.

Karanlığa boğulmuş dans pistinin ortasında kafamı çevirdiğim o anda da, dostlukta ne kadar katı olduğumu hissettim. Böyle olmasa olmazdı. Dostlar çok katı olmalıydı çok. Susmuşsa, sonsuza dek susmalıydı. Konuşacaksa, dostuyla beraberken de konuşmalıydı. Dostluk ya kopuk, ya da bütünleşik olmalıydı. İşte dansın tam zamanıydı. Faruk, Öznur, Altan, Zeynep, Helena ve Urban dansetmeliydi, dans. Hem de dostluk adına.

14 Temmuz 2009 Salı

İçimizi kararttın be Hristofyas


Ortadoğu ve Hazar doğalgazını Avrupa'ya taşıyacak Nabucco Projesi'nde dün hükümetlerarası anlaşmayı imzalayan Başbakan Tayyip Erdoğan, bugün KKTC lideri Mehmet Ali Talat'la görüşüyor. Nabucco'yla gazlanan Erdoğan'ın, kördüğüme dönüşen Kıbrıs sorununda Türkiye'yi nereye taşıyacağı gerçekten merak konusu.

Dün ben Nabucco'yla uğraşırken, Talat Çankaya Köşkü'nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le beraberdi. Sonra da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'yla gece mesaisi yaptı. 3Eylül 2008'de, Rum lider Dimitris Hristofyas'la başladığı kapsamlı çözüm müzakerelerinde gelinen aşamayı bir bir anlattı Gül ile Davutoğlu'na Talat. Kıbrıs'ta tüm klişeleri yıkarak başbakanlık yaptığı dönemde sadece benim değil tüm Avrupa'nın, tüm çözüm yanlılarının, 'yes be annem'cilerin gönlünü fetheden Talat'ın, Hristofyas'la sürdürdüğü müzakerelerin ardından moralinin nasıl olduğunu merak etsem de, onunla konuşmayı değil konuştukları kişilerle temas kurmayı tercih ettim. Kafamdaki 'parlak, zeki ve devrimci Talat' imajını kırmamaya kararlıyım. Her ne olursa olsun, Talat hep 'özgürlüğün, çözümün, demokrasinin, anlayışın, diyaloğun ve de aşkın' sembolü olacak. Avrupalı bir diplomat arkadaşımla bir gün Kıbrıs sorununu tartışırken konu Talat'a gelmiş, benden bir "I love Talat" sesi çıktığında, o da "Noooo, he's my Talat" diyerek hislerime ortak olmuştu. Neyse, yeryüzünde Talat'a karşı duyulan sevgi ayrı bir yazı konusu. Evet, bir gün de Talat'ı neden sevdiğimi yazmalıyım. (yaşasınnn)

Müzakerelerde sürekli ipe un seren, "yok ben takvim istemiyorum", "eşit siyasi haklara sahip, yeni bir ortaklıktan ne kastediyorsunuz" diye sürekli, çözüm parametlerini sallayan Hristofyas'ın sadece Talat'ın değil, Kıbrıs sorununa canla-başla asıldığını söyleyen AKP'nin de canını fena halde sıktığının farkındayım. Artık, iş çığrından çıkmış durumda. "Çözüm olsun, lütfeeeen" diye bağıran çaresiz iç sesimi, yatıştıran hırslı bir Türk diplomat sesi oldu. Telefonda "Bu Hristofyas'a sıkı bir kırmızı kart göstermenin zamanı geldi. Üzülme sen" diyordu.

Peki, nasıl kırmızı kart gösterilecek. Bu Kıbrıs işinde pirinci kim ayıklayacak. Müzakarelerden yorulan ve sıkılan Türkiye ile KKTC, bu yıl sonunda bir referandum yapılıp, bu pirincin ayıklanmasında karar kılmışlar. Yılsonu bu iş ya biter, ya biter. Ya da bitmez. Kıbrıslı Türkler, adada izolasyon altında, Rumların gölgesinde, Türklerin kalbinde yaşamayı sürdürür. Ne acı değil mi? Avrupa da çaresiz, ABD de çaresiz, Türkiye de çaresiz, KKTC de. Ve AB, Rumların temsiliyetiyle Kıbrıs'ı bağrında taşıdığını zanneder.

Sabah sabah içimi kararttın ya Hristofyas, tanrı senin de içini karartsın. Sen de AB'nin koynunda üvey evlat ol. Ne olursan ol, yine gelme KKTC'ye. Yine gelme Türkiye'ye.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Yok mu Nabucco'ya gaz veren


İşte o büyük gün. Asya kıtasından Avrupa’ya doğalgaz taşıyacak 8 milyar dolarlık Nabucco Projesi’nde hükümetlerarası anlaşma resmen imzalandı. Başbakan Tayyip Erdoğan, Nabucco’nun Türkiye dışındaki tarafları Romanya, Macaristan, Avusturya ve Bulgaristan’ı başbakan düzeyinde Ankara’da ağırlıyor. Nabucco’nun doğrudan tarafı olmasa da Irak Başbakanı Nuri El-Maliki de burada. Neredeyiz? Atatürk Bulvarı’nın en kilit noktasına son dönemde krallar gibi kurulan Rixos Oteli’nde. Tanrım, ben yine milyonlarca kopyası varmış izlenimi veren bodyguard’ların arasından kelebek gibi sıyrıldım. Amerikalılar, Avrupalılar da Nabucco için buraya akın edince, Ankara’nın gözdesi Rixos’a bodyguard’lar yağmış ama etrafı seyretmekten başka da yaptıkları birşey yok. Güvenlikçi mi olsaydım ne? Neyse, bugün onlarla takışmadığım için mutluyum.

Şimdi Ezgi söyledi. Tam yerli-yabancı 340 tane gazeteci Nabucco için çalışıyor bugün. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matt Bryza, yanmış görüntüsündeki kıpkırmızı suratıyla gazetecilere en çok yardım eden isim. Kim soru sorsa, hemen yanıtlıyor. En çok üzerinde durduğu konu da İran. Türkiye’nin Nabucco’ya gaz vermesi için uğraştığı İran’ı, Bryza iplemiyor bile. “Projenin ortağı değil. İran’a ihtiyaç yok” deyip, geçiştiriyor. ABD-İran sürtüşmesi, Nabucco’dan gazetecilere çok iş çıkartacak gibi görünüyor. İran’lı yetkili yok ortada ama İran’lı gazeteci var. Kardeş kardeş çalışıyoruz, basık ve bulanık basın odasında. Ezgi telaş yapmasa, belki daha rahat çalışacağız ama onun o heyecanlı telaşı bana gazetecilikteki ilk günlerimi hatırlattıkça, gülümsüyorum.

Bir de Rusya meselesi var. Türkiye, davet etmişti Rusya’yı buradaki imza törenine, hatta ‘bir gelen olur’ diye ülke bayraklarının sıralandığı duvar kenarına Rusya bayrağı bile yerleştirilmişti. Ama gelen yok. Avrupa’ya zaman zaman ‘doğalgazı keserim haaa’ tehdidi savuran Ruslar, çoktan Nabucco’ya ‘bye-bye’ demişler. Avrupa aksini savunsa da, Rusya “gaz tekelimi kırdırmam” diyor.

Tamam, Irak Nabucco’ya gaz vereceğini söylüyor ama 15 milyar metreküp. Peki, Nabucco’dan geçmesi öngörülen 31 milyar metreküplük gazın diğer bölümü nereden sağlanacak. Enerji Bakanı Taner Yıldız’a sordum, o da bilmiyor. Bu iş ‘uzun vadeliymiş. Nabucco’ya gaz sağlama sorumluluğu da sadece Türkiye’nin değilmiş’....Burada ‘miş-mış’lı bölüm çok.

“Nabucco gazlandı da, gazsız olmasın” diye geçirdim içimden. Günboyu Rixos’a kapanmak da çok sıkıcı oldu. Bu Rixos’ta şöyle bir hava var. Kocaman bir tarlanın içindesiniz ve herşey tarlanın muhtelif yerlerine saçılmış. Bul, bulabilirsen. Eskiden, gazetecileri bu tür basın odalarında beslerler, sularlardı. Ama biz kuruduk. Gidip, bir yerlerden gaz mı bulsak ne...Nabucco’yu bilmem ama Selahattin Sönmez’den aldığım şu güzelim fotoda harıl harıl çalıştıkları görülen gazeteci arkadaşlarım kuruyup, gidecek yoksa....

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Bana da bak Obama


Fotoğrafı görür görmez, Sarkozy'nin hin bakışları altında asaletin Obama'nın üstünden nasıl damla damla aktığını düşündüm. Bakışlarını yukarıdan aşağıya indirdiği anda merdivendeki kızın poposunu yakalamış Obama'nın gözleri, hiç de öyle popoya kilitlenmiş de, salağa dönmüş halde değil. Kadın poposuna yapışmayı seven, yapıştıkça salaklaşan havadan eser yok Obama'da. Popoyu yakalayan gözlerin bir saniye sonra etraftaki diğer objelere mükemmelce kayacağına eminim. Nitekim, Obama'nın G-8 Gençler grubunun Brezilyalı 16 yaşındaki delegesi Mayara Tavares'e arkasından bakarken görüntüsünün videosunu izleyenler, Obama'nın basamaklarda olduğu için genç kızın ayaklarına dikkat etmeye çalıştığı izlenimine de kapılıyor.

Fotoğrafın üstüne videoya gerek var mı? Yok tabii. Obama'nın da popoya bakma hakkı niye olmasın ki? Baksın adamcağız. Bu bakışlar onun ne kadar doğal olduğunu ortaya koymaz mı? Yani biz hep Obama'yı cinsel kimliğinden sıyrılmış fotoğraflarla mı görmek zorundayız? Popoya bakılınca nasıl bakılır? Hangi bakış iğrençtir, hangi bakış asildir? Obama tarzı bakış, kadınların midesini bulandıran "Oooy anam, yerim seni" bakışının kaç kilometre uzağındadır? Böylesi bakışın asaleti olabilir mi?

Ben, soru üstüne sorular sıralarken kafamda, cep telefonumu çaldırıp beni pazar günü havuz keyfine davet eden 'süper vücut' dünya güzeli kız arkadaşım, "Oooh be....Obama budur işte. Gerçek erkek. Saman altından su yürütmüyor. Görmüş bir popo, gözü takılmış, nolmuş" deyiverdi. Benim de kanımdaki 'bakılası kadın', "Bana da bak Obama" diye seslendi. Böyle seslenince olmuyo tabii, ortam denk gelecek ki, Obama bana da bakacak.

Küresel ısınmayla mücadele adımlarının atıldığı, yoksul ülkelere üç yılda 20 milyar dolarlık yardım yapılmasının kararlaştırıldığı İtalya'daki G8 zirvesinden de hatıralarda bu fotoğraf kalıyor. Obama'nın fotoğrafına birçok kadının "İyi aile babası, düzgün adam imajı zedelendi. Yapılır mı bu" diye kızdığı da haber olmuş gazetelere. Oysa ki bu kadınların 'bakılası popolar' için yoga, pilates, kinesis, aerobic soslu kardiyo çalışmalarında helak olduğuna şahidim. Benim fırsat buldukça kaçtığım spor salonum Renewa'da erkeklerden çok kadınlar var. Yarın havuzda da erkeklerden çok kadınlar olacak. "Canım, erkekler baksın diye değil güzel popo çabamız" diye çoğu zaman konuya açıklık getirdikleri de oluyor bana ama "Şöyle asalet dolu bir bakış da motive etmez mi kadınları" dediğimde, hiçbirinden 'gık' çıkmıyor. Üüüüüüüf,,,,bu 'Popo ve bakış' meselesi çok yorucu değil mi yaaaa....Bakanınız çok olsun. Bakarsa baksın, Obama baksın!

8 Temmuz 2009 Çarşamba

You're always in my heart


Öldüğünü öğrendiğimiz haftasonu Victoria, Wes ve ben televizyonun başından kalkamamıştık. Ben "Michael, sen ölemezsin" diye iç geçirirken Victoria, Michael'ın ünlü dans figürlerini ardı ardına tekrarlıyor, Wes donuk gözlerle televizyon ekranına bakıyordu. "Beat it", Victoria'ın favorisiydi. Çocukluğunda televizyon ekranından Michael'ı tıpa tıp kopyalamış, müthiş dans figürleriyle hayatına renk katmıştı. Michael beyazlaştıkça Victoria kendine sürekli "Hiçbirşey siyah-beyaz değil. Böylesi ayrımlar çok yaralayıcı" demişti. O yüzden Michael siyah mı, beyaz mı diye hiç tartışmadık, gün boyu en sevdiğimiz videolarını izlerken. Homoseksüel olup, olmadığı da bizi ilgilendirmiyordu, ilaç alıp almadığı da. Böylesi yaratıcı bir deha, kalbimize gömülmüştü işte. O, herşeyiyle Michael'ımızdı.

Benim bir "I'm BAD" tişörtüm vardı, ortaokuldayken. Hatta, Pepsi'nin promosyonuydu o zamanlar bu tişörtler. Tişörtümü geçirip sırtıma Michael gibi dansetmeye çalışırdım saatlerce. Arada durup, kendime "Ne diyor, bu adam. İnsan kendi kendine kötü olduğunu söyler mi" diye kafa yorardım. Evet, Michael Jackson söylemişti, kendi kendine kötü olduğunu, söyleyebilmişti. Sahi, hepimizin içinde iyilik kadar kötülük de vardı işte. İçimizdeki tüm kötülükleri dışa vuran bu adam, kötü'nün değil cesaretin simgesiydi.

Ölümünün üstünden bir hafta geçmesinin ardından da sadece Los Angeles'a değil, tüm dünyaya coşkulu bir yas töreni yaşatan yine Michael'dı. Cenaze törenini izlemek için bilet alma şansını yakalayanların gözlerindeki heyecanı, Michael için şarkı söyleyenlerin yüzlerindeki gerçekliği izledikçe, bize gerçekleri hatırlatıp, yaşatanlar için şarkı söyledim. Michael gibi söyledim; çok gerçekçi, çok içten...

".....In my anguish and my pains / Through my join and my sorrow / In the promise of another tomorrow / I'll never let you part / For you're always in my heart..."

6 Temmuz 2009 Pazartesi

İngiltere çevreciyse, Türkiye de çevreci


AB Dönem Başkanlığı'nı 6 ayrılığına devralan İsveç'in iklim değişikliğiyle küresel mücadeleyi dış politikadaki temel önceliği yaptığını daha önce size en ince ayrıntısına kadar yazmıştım. Çöpü, havayı, suyu, kömürü, gazı, petrolü adam gibi değerlendirmeyi kafaya takan sadece İsveç değil arkadaşlar. Bu kez, burnumuzun dibinden bir örnek vererek dudaklarınızı uçuklatacağım. Bunu, birileri havaya girsin diye değil, biz Türklerin havamızın, iklimimizin, enerjimizin kıymetini daha iyi bilelim diye yapacağım. Elalemin İngiliz'i yapıyorsa, biz de yaparız. Hem de daha güzelini yaparız. Haydi Türkler kollarınızı sıvayın.

Bakın, şöyle olmuş. Birleşik Krallık'ın yakışıklı Dışişleri Bakanı David Miliband, iklim değişikliğiyle mücadeleyi dört dış politika önceliğinden biri saymış, bunun için özel bir fon yaratmış. İklim değişikliğiyle mücadele edecek ülkelere de bu fondan destek sağlamayı görev bilmiş. Güzel haber: Türkiye, İngiltere'den gelecek böylesi bir finansal destek sayesinde 'iklim değişikliği ulusal eylem planı' oluşturmaya başladı. Bu planın yıl sonuna kadar tamamlanması, planın da Türkiye'nin güneşten, sudan, havadan, gazdan, kömürden nasıl daha verimli yararlanacağının ayrıntılarını göstermesi, iklim değişikliği konusunda 'nasıl adam olunur'un Türkçe'sini dillendirmesi hedefleniyor.

İngiltere, Türkiye'ye böylesi cömert bir desteğin yanısıra, 'parlak fikir ve kıskanılası uygulamalarla' da karşımıza çıkıyor. Her İngiliz Büyükelçiliği çalışanının çevreye yaptığı kötü etkileri (çevresel ayakizlerini) azaltmak için harekete geçilmiş haberiniz olsun. Ankara'daki büyükelçilik binasındaki düzenlemeleri de 'ideal örnek' diye sunma niyetindeler. Elçilik bahçesindeki havuzu güneş enerjisi paneliyle ısıtmaya, Türkiye genelindeki yeşillendirme çalışmalarının yönetimi için tam zamanlı çevre uzmanı çalıştırmaya çoktan başlayan büyükelçilik yönetimi, elçilik konutunda yağmur suyu biriktirme sistemi kurup, bu yılki su tüketimini yüzde 5 oranında azaltmayı planlıyor. Plan çok: En ekonomik ışıklandırma sistemi benimsenip bu yılki enerji tüketimi de yüzde 5 oranında azaltılacak. Daha ekonomik ulaşım araçları tercih edilecek, özel arabaya daha az binilecek. Nasıl mı? Taksi değil de havaalanı servisleri kullanılacak örneğin.

Bir güzel haber daha: İngilizler, örnek almak için gerçekten doğru seçim. İsveç dahil diğer ülke yabancıları, çevre için yaptıklarını bana anlatırken, her defasında "Siz Türkler, nasıl da hoyratsınız çevreye karşı. Çocuklar, okulda bile ellerine ne geçirirlerse sokağa atıyorlar. Çöp kavramınız bile yok" diye hissettire hissettire Türkleri aşağılama çabasından hiç geri durmadılar. Başardılar mı, hayır. Ama İngilizler gerçekten hayranlık uyandırıcı. İngiliz Büyükelçiliği Müsteşarı Giles Portman, büyükelçilik binasındaki gelişmeleri sıkılmadan anlatırken, Türklerle işbirliğinin önemine de çok içten vurgular yaptı. Çevre için ortaklık olsun diye el uzattı. Olsun tabi Giles, olsun. Türkler, gerçekten kendilerine samimi yaklaşanların ellerini tutuyorlar.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Taygan Abi'cim, nerdesin?

Şimdiye çoktaan karpuzu, kavunu dilimlemiştim. Tertemiz bir meyve tabağı yapmıştım. Tatlı tatlı, tadını çıkarıyorduk güzelim bir temmuz akşamının. Sen, gözlerini dikmiş bilgisayar ekranına, bir cin titizliğiyle tararken satırları, ben bana verdiğin haber ödevlerini gözden geçiriyordum uysal uysal. Ödevlerimi bitirmeden, haberleri doğru dürüst yazmadan kapıdan çıkıp gitmem yasaktı. Zaten, hiç gidesim yoktu ki, ofisten. Hararetle haberleri tartışır, arada bana dönüp "Kızım, siz sabah gündem toplantısında konuşmandınız mı bu haberleri nasıl toparlayacağınızı" sözleriyle başlayan sert çıkışlarının ardından, 'büyük gazetecilik' dedikodularına girerdik. "Ama Taygan Abi" dememe hiç meydan vermeden, bana saatlerce üzerinde uğraştığım bir haberi yeni baştan yazdırırdın. Şimdiye çoktaaan o haberin üçüncü versiyonunu bitirmiştik.

Beni kızdırır, sonra bir ara 'çok iyi gazeteci olacaksın da, bir fırsat verseler' deyip güldürür, bir bira içmemin ardından da "Mezarlıklar, manşet yazan gazeteci dolu" çıkışı yapar hüzne boğardın. Şimdiye çoktaaan, doyumsuz bir gece nöbetinin giriş bölümünü tamamlamış olurduk. Saatler 21.41'i gösterdiğine göre, benim de senden izinsiz ofisi terkedemeyeceğime göre, gazete de henüz basılmamış olduğuna göre yeni bir haber yazabilirdik. "Yine mi haber" isyanındaki ben, senin buzla serinlettiğin rakından bir yudum alışını gördüğüm andaki hayranlığımla, içimdeki isyanı bastırır, "Tamam Taygan Abi, yazarım ben bir daha" çığlığı bile atardım.

Üff yaa, Taygan Abi nerdesin! Niye şimdi bu gece nöbetini sensiz tutuyorum ve niye bu nöbetin hiç tadı tuzu yok. Sanki sen varmışsın gibi yaptığım her numara boşa çıkıyor. "Telefon çalsa, koşsam heyecanlansam" diyorum, ofisteki ürkünç sessizliğe çarpıyorum. Kebap 44'ten tavuk şiş söyledim, çok yavan. Senden sonra, tuzlu fıstıklarla nöbet hiç geçiremedim zaten. Hepsi çok bayat çook..! Bak, senin dediğin gibi yaptım, haber ajanslarını kontrol ettim bir bir. Tek satır göremiyorum, haber değeri taşıyan. "Yoksa, ben yorgun muyum?". Sana da sorardım böyle. Sen "Sabah uyandığında koşa koşa gelirsin" dalganı yayar üzerime, yorgunluğumu zehirlerdin. "Sen olmadığında, ben nasıl nöbet tutacağım" sorumun üzerine beraber kafa yorduğumuzda, sonuca sen ulaşmıştın. Demiştin ki; "Ben olmadığımda, sen olacaksın."

Taygan Abici'm. Burdayım ve seni çoook özlüyorum. Merak etme, Radikal'in tüm hatıralarını da yazacağım, hem de bir bir. Hatıralarımızı yaşatacağım. Bana bir satır öğretenlerin ardından özlemle, saygıyla eğileceğim, tıpkı bu gece olduğu gibi. Taygan Abi'cim, "tamam, tamam uzatmayacağım", ölümünle uğraşmayacağım.

3 Temmuz 2009 Cuma

Kriz içindeki resepsiyonlar


Dünya dört bir koldan çözüm arıyor ama tünelin ucu ne yazık ki görünmüyor. Ekonomik kriz, aldı başını gidiyor. Ankara'daki görkemli kutlamalar, törenler, resepsiyonlar, yıldönümleri son buldu. Kim renkli bir tören yapmaya kalkışsa 'bütçe duvarı'na çarpıyor.

Kraliçe Elizabeth'in doğumgününü milli gün olarak kutlayan İngilizler, bu yıl onlarca çeşit ve bollukta yemek, meyve, tatlı sunamadı davetlilerine. Kendi ülkelerinden bir şarkıcıyı getirip, İncek'teki görkemli rezidans bahçelerinde milli gün kutlaması yapan Kanadalılar, bahçeyi dolduran onlarca davetliyi aç bıraktı. İngiliz ve Kanada bahçelerinde aç kalan diplomatların, gazetecilerin, siyasetçilerin hem gözünü hem de karnını doyuran İsveç oldu. AB dönem başkanlığını alma onuruna büyükelçilik bahçesinde özel bir İsveç aşçısının elinden çıkma zengin balık menüsü sunan İsveç büyükelçiliği, 6 aylık dönem başkanlıkları boyunca cömertlikten geri durmayacağa benziyor.

Peki, ya Amerika'ya ne demeli. Krizi en çok onlar yaşıyor, onlar hissediyor. Bağımsızlık günü kutlaması için akın akın ABD Büyükelçiliği'ne koşan Ankara'nın 'high society'si büyük düş kırıklığı yaşadı. Tüm Ankara'nın büyükelçilik bahçesine nasıl akın ettiğini, kapıda nasıl uzun kuyruklar oluşturduğunu, Altan arkadaşımın kamerasından çıkan yukarıdaki fotoğrafta göreceksiniz. "Hilal, yaz bak" diye isyan eden diplomat ve siyasetçi tanıdıklarım dediği için yazmıyorum. Evet, ben de gözlemledim. Onlarca sponsor olmasına karşın, kimse Amerika'nın ne ünlü donot'larından yiyebildi ne de hotdog'larından. Patates'i bırakın, kokusu bile yoktu ortalıkta. Kalabalık müzik grupları coşturmadı güzelim büyükelçilik bahçesini. Aç kalmak bir yana, saat 21.00'i gösterdiğinde bahçeyi terketmek zorunda kalan davetliler, "Nerde, havai fişekler" diye soramadan edemedi. Kriz içindeyiz, kriz. Lale devri sona erdi. Haberiniz olsun.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Ahmet Ümit, Elif Şafak ve Mevlana














Ben Orhan Pamuk'çuydum. Pamuk'un derin, dalgın, hülyalı ve kayıp satırlarından sonra Elif Şafak'ı okumaya her kalkıştığımda yavanlık hissine kapılırdım. Sonra bir baktım, herkesin elinde pembe kaplı bir kitap, hem de adı "AŞK". Gazete sayfalarında boy boy AŞK reklamları, kitapçılarda dizi dizi AŞK yığınları. "Noluyoruz kuzum" demeye kalmadı, yaşamın ve dünyanın en derin sularında hissederek dolaşmanın erdemliğine erişmiş yaşam koçum "Oku da bak, hem Mevlana var" dedi önce, sonra da eklemeden edemedi: "Kitabı Şafak mı yazmış, yoksa Mevlana mı. Hem insan, aynı kaynaktan esinlenen iki romancıdan hangisinin daha romancı olduğunu Şafak'la, Ümit'i ardı ardına okuyunca daha iyi anlıyor. Mevlana hikayesinde romancı Ahmet Ümit'tir.."

"Nice insanlar gördüm, üstünde elbise yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok"

Çarpılmayan, içi yarılmayan olabilir mi bu dizelerin üstüne. İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış Fars kökenli (kimi araştırmacıların iddialarına göre Tacik) şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsü olan Mevlana Celal-ed-Din Muhammed Rumi'nin bunun gibi 25 bin 700 beyiti vardı dünyaca ünlü Mesnevi'sinde. Bunun anlamı binlerce AŞK'tı. Binlerce Mesnevi dizesinden bir tane duymuş, okumuş ama devamını getiremeyen için Elif Şafak, güzel bir derleme yapmıştı.

Mevlana'nın, Tebriz'li derviş Şems ile karşılaşmasından sonra AŞK'la yoğrulan hayatı bugün tüm dünyanın ilgi alanında. Bir de bu hayatın, kendi hayatımızla karşılaştırılması, mutsuzluklarımızın nedenlerine, varlığımızın anlamına gönderme yapılması, içinden çıkılmaz sorgulamalarımızın sonuca bağlanmasında yarattığı matematiksel formüller üretmesi var. İşte; Mevlana'daki düğüm de buradaydı. Hayatın sorgulamalarını, aşkın çeşitli hallerini, yokluğumuzu, hiçliğimizi, dağınıklığımızı Mesnevi'deki binlerce beyitten alıp bir düzene sokabilirdik ya da bu hissi yaşayabilirdik. Şafak da, böyle bir düzenleme yaptığı için takdiri hakediyor. Ama Ahmet Ümit, sadece Mevlana ile derviş Şems'in hayatına yaptığı göndermelerle kalmıyor, 700 yıl önceki hayatla bugünkü hayat arasındaki köprüleri ince ince kuruyor romanında. Mevlana'ya, Şems'e yeni bir elbise giydiriyor ya da giydikleri elbisenin içinde yaşayan insanı bize, kendimizin gözünden gösteriyor. Bizim soyutladıklarımız somut bir kimliğe bürünüyor. Romancı, "Aktarıcı değil romancıyım" diyor "BAB-I ESRAR" da...."

Her ikisi de okunsun, karşılaştırması yapılsın" diyen ben, bugünlerde her iki kitabın da izini süren bir sürü Avrupalı, Amerikalı olduğunu öğrendiğimde sevinçle doldum. Mevlana tabii ki yaşayacak ama Türk romancıları da "Yaşasın, yaşasın..YAZSIN"

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...