13 Mart 2015 Cuma

Piri Reis, Zerrin Dağcı ve ben


Akdeniz’in ünlü korsanı Kemal Reis dermiş ki; “Gelibolu çocukları su içinde tıpkı bir timsah gibi yetişirler. Tekneler onların beşiği, denizlerin çırpıntısı ninnileridir.” Tarihler 1450-1500’leri gösteriyormuş. Amcan sürekli Akdeniz’de seferlere çıkıyor ve sen de bu seferlere katılıyorsun. Doğuştan şanslı dediğimiz cinsten. Piri Reis, bu seferlere katılmış ve bugün dünyanın en ünlü denizcilik kılavuzu sayılan Kitab-ı Bahriye’yi yazmış. Osmanlı’yı Osmanlı yapacak engin deniz bilgisini de bu seferlerde elde etmiş olacak ki, Piri Reis Akdeniz’deki savaşçı Türk denizcilerini Osmanlı donanmasına katmayı başarmış. Amcası ölünce çekilmiş bir köşeye denizcilik ve haritacılık üzerine yormuş kafayı. İlk çizdiği harita da, sonraki haritaları da padişahların aklını başından almış. Muhteşem haritalarıyla denizlerin ustası olmuş. Seferden sefere koşmuş ama gel gör ki, idam edilmiş. Şuursuz bir valinin şuursuz girişimiyle donanmayı zor durumda bırakmakla suçlanmış. Piri Reis’in haritaları halen denizcilerin en büyük kılavuzu. Denizlerde esip, geçmiş, gitmiş değil yani denizlere adını yazmış.


Aslında daha ayrıntılı okuyup, anlamakta fayda var. Piri Reis, ciddi bir reis: İşine baş koymuş, modern denizciliğin temellerini atmayı başarmış bir isim. Haritası göz kamaştırıcı. Çok yerde görmüştüm ama bu kez bir fuların üstüne resmedilmiş şekilde geçti elime. Sonrasında da bir yazar arkadaşım öğle yemeğine davet ettiğinde “Piri Reis Restaurant’ına gidelim” deyiverdi birden. Bir anda Piri Reis’in bana bir işaret vermeye çalıştığını düşündüm. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün içindeki bu lokantaya Piri Reis Meydanı adı verilen bölümden geçilerek ulaşılıyor. Ankara’da denizleri çağrıştıran bir yeşillik ortasından lokantaya atlayıveriyor insan. Heyecanım belki de Zerrin Dağcı’nın derin denizlerine ulaşıyor olmaktandı, belki de Piri Reis’in beni denizlere çağıran coşkusundandı, belki de aşktandı. Zerrin Dağcı yazar ya, çok iyi yazar ya, çok güzel bir yazar ya, bir anda bir çarpışma olduğunu hissettim aramızda. “Uzun denizlerde yorulmaz gözlerimiz artık” dedim. Ankara’da güzel bir Mart yağmuruna şemsiye açtığımızda uzun denizlere açılmış kadar olmuştuk. Deniz dalgalanmaya, satırlar uçmaya başlamıştı hayallerimizde.


Ben de uzun bir aradan sonra yeniden yazıyorsam, Piri Reis’e selam olsun. Haydi açılalım; denizler kadar büyük olsun hayallerimiz. Hayallerinizi büyütmek için Piri Reis’in hikayesi kadar Zerrin Dağcı arkadaşımın kitaplarını da şiddetle tavsiye ederim. 



21 Şubat 2014 Cuma

En güzel Shakespeare



,,,“Hayaller daha zengindir kelimelerden
Kelimeler gerçekliğiyle övünürken, hayaller etrafı süsler.
Servete kıymet biçen dilencilerdir yalnızca
Benim aşkımsa ölçülemez tüm servetlerin yanında…”

Bu dizeleri bu kez okurken içimde kabaran gurur duygusunu yaşadığım için yeryüzünün en mutlu insanlarından biri olduğumu söylemek zorundayım. Hayatın içinde yol alırken, benim de ona katkıda bulunduğumu bilmenin anlamı kalbimi sardıkça sardı. Ben de işe yaramışım. Dişe dokunur, elle tutulur, gözle görülür bir şey yapmışım dünyada.
 
Sözün özünü yazıp, kayıtlara geçiriyorum: Ezgi Ovat çevirdi. William Shakespeare’in bütün eserlerini Ezgi Ovat çevirdi. Romeo ve Juliet’i, Kral Lear’i, Othello’yu, Macbeth’i, Julius Caesar’ı, Soneler’i…..
Shakespeare’in soneler ve şiirleri ilk kez bu kadar geniş kapsamda Türkçe’yle buluştu, dudaklardan dökülmeye başladı.

 ,,,,” Bak bana, kor ateş görürsün içimde
Gençlik artık çokça kül, biraz duman
Sanki ölüm döşeği gibi yatar üzerinde
Tutuşturan alevle tükenip vadesi dolan.
Bak bana, bilirsin: ayrılık yakın;
Baktıkça büyür, güçlenir aşkın.”

Shakespeare’i  anlatacak söz kaldı mı, çevir çevir oku.  Ezgi Ovat; Türkçe’nin ne kadar cesur olduğunu, yenilmezliğini, gücünü Shakespeare’in bütün eserlerini çevirirken en ince ayrıntısına kadar ortaya koydu. Romeo ve Juliet’i  yeniden okurken, aşkın büyüsünden bu kez farklı şekilde dönecek başınız. Kalbiniz, çok tanıdık atacak: Sizden biri olacak tüm dizeler.

Bana Shakespeare’in dizelerini böylesine kutsal anlamlarla sunduğu için Ezgi Ovat’a ne kadar teşekkür etsem az. Siz de ‘İtalik Kitaplar’dan çıkan Shakespeare eserlerini okuduğunuzda bana çok teşekkür edeceksiniz eminim. Ezgi Ovat’a verdiğim destek için ne kadar eminsem, okurlarımdan da o kadar eminim. İşte size, küçük bir parça daha:

 …..”Gel, gece. Gel, Romeo.
Gel, gecemin gündüzü.
Gecenin kanatlarıyla gel.
Gel, sevgili. Gel, siyah kirpikli gece.
Romeo’mu ver bana. ….. “
 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Sizin hiç babanız öldü mü ?.. Gazze'yi hiç duydunuz mu? Hiç ağladınız mı ?


Bir anda gelişti, bir anda oldu: Gazze'ye gidiyoruz.
Ne ürkünç bir cümleymiş ki bu, duyandan “Ah, vah, aman dikkat, n'apacaksınız orda ya, olur mu ya” inlemeleri, sızlamaları yükseldi. Orda insanlar ölsün, sen burdan uzaktan uzağa inle, sızla. Bu mu adalet? Tabii herkes gidemeyebilir ama giden gider, ağlayan ağlar, ölen ölür kardeşim. Hayat ne kadar gerçekse, Gazze de o kadar gerçek işte.

Ben heyecanlandım. Bombalar yağarken girmemiştim hiç o şehre daha önce. Aldım çantamı çıktım. “Ne yapacaktım ki o insanlar için. Görecektim o kadar. Ne yapacaktım ki o insanlar için. Ağlayacaktım o kadar...” Empati yoksunu, kolaycı insanlar böyle konuşsun dursun değil mi, hep konuşurlar zaten. 'Ne yapacağımı', var mı? Görüp, ortak olacaktım. Paylaşacaktım...
Sahi, “Sizin hiç babanız öldü mü”... Okudunuz mu bu şiiri, bir anlam yüklemeye çalıştınız mı?

Kahire Havalimanı'na indikten hemen sonra ilk bakışta insanda Hawai sempatisi uyandıran otobüslerimize bindik. Sonra markete gittik. Ne bulduysak doldurduk poşetlere. O dünya iyisi insan, büyükelçilik görevlisi diye hatırlıyorum, “Gazze'de yemek bulamayacaksınız. Bu marketten alabileceğinizi alın” dedikçe, doldurduk çantaları. 

Korkunç olacaktı biliyordum. Havadan ölüm yağan bir şehre doğru ilerliyorduk. Ama benim tek düşündüğüm; telefonların ve 3G mucizesinin çalışıp çalışmayacağıydı. Gazze'den yayın yapmak için ölüyordum.



 






























Otobüs saatlerce salladı bizi. Onlarca kontrol noktasından geçtik. Yol hiç bitmedi. 8 saate yakın sürdü otobüs içindeki sallanmamız. Korku tünelinde ilerledikçe özgürleştiğimizi düşündüm oysa ki ben. Bütün dünya, yalan dünya geride kalıyordu. Güneşin uzaktan bütün güzelliğiyle doğuşuna tanıklık ettiğim anda “Ölelim, n'olmuş” bile diyebildim. İnsanlığa giden bir yolsa Gazze yolculuğu, bu yolculukta ölüm küçücük bir adım olurdu ancak.

Ve o kutsal kapı : Refah Kapısı. Keşmekeşin filmlere taş çıkartan tablosu... Bizi kapıdan içeri sokan kutsal bayrak: Türk bayrağı.

“Türk bayrağına sarılı otobüslerle ilerleyeceğiz ki şehirde, bombalara hedef olmayacağız” dedi genç adam. Otobüs sarılıp, sarmalandı. Ve öfkeli tercüman konuşmaya başladı...

Gazze'deyiz...Şehri boydan boya kesen Selahaddin caddesinde ilerliyoruz”




















 Gazze bomboş. Şehir terkedilmiş. Hayır. İnsanlar, evlerinden çıkamıyor. Ve biz de o ölüm sireni gibi gelen heronların sesini duymaya başlıyoruz. İç sızlatan füze sesleri...Havada vızıldıyor ve pat düşüyor. Öldün. Bu kadar kolay, bu kadar yalın, bu kadar anlamsız işte. Ölümün insanlara dokunuşunu hissediyor ve yaşıyorsun. Sen de öleceksin. Hepimiz öleceğiz.

İsrail'den gelen insansız hava araçlarının şehre verdiği hasarı sadece izlemek istiyorum o an. Bu anlamsızlığın fotoğrafı olmamalı hayatımızda. Saçma sapan fotoğraflar çektiğimin farkındayım.

Bulut Sütunu bu operasyonun adı. Ölü sayısı 120'yi aştı. 900'den fazla yaralı var. İsrail'le Hamas arasında ateşkes olur mu, olmaz mı? Canı cehenneme ateşkesin. Siz bunu tartışırken insanlar ölüyor. İsrail, bunu niye yapıyor? İsrail, Gazze'yi niye bombalıyor? Hiç analize gerek yok. Büyükler, kendilerince analiz ettiklerini zannediyor. Gerçek şu: İsrail saçmalıyor. Niye saçmalıyor?
Yapay bir devlet olmanın acizliği mi bu? Böyle söylemek istemiyorum. Onlarca İsrailli arkadaş, dost edindik. Onlar da hep mutsuz olduklarını anlattılar içten içe her zaman. Politikacılardan dert yandılar. Büyük balık, küçük balığı yutsun. Büyüklüğünü göstersin. Ortalık karışsın. Egon şişsin.

Amerika'dan nefret ediyorum yine derin derin. Gazze'nin ortasındaki Şifa Hastanesi'nin bahçesinde ambulans sesleri, füze seslerine karışıyor. Ama Amerikalı da çok arkadaşım var benim. Hiçbirinin ölmesine tahammül edemem. Öldürülmesine izin vermem. Ama Amerikan devleti, 'devlet edası'nda, İsrail'e arka çıkıyor. İnsanlar ölüyor ve politikacılar bunu kendi hanelerine olumlu puan diye yazıyor.

Ambulans sesleri uzayıp gittikçe, bahçenin ortasında küçüldükçe küçüldüğünü duyuyorum. Büyük balık diye birşey yok. Süper güç de yok...Yalanlarla örülmüş gerçeklere karşı aslında tek bir gerçek var: Gözyaşı...

Şifa Hastanesi'nde her yer acıya, kana bulanmışken, ölüm herkese ama herkese yetişecek kadar güçlenmişken umutla çalışan doktorlarla tanışıyorum. Halen pırıldıyor gözleri. Benimkiler de pırıldar mı diye  gözlerinin tam içine bakıyorum. 'Yardım' diyoruz, bahçenin tam kenarına bir füze düşüyor... Hayat patlıyor, sessizce ağlıyoruz. 




















O hastaneyi asla ama asla unutmayacağımı biliyorum. İçeri dalıp, hayattan kopuk şekilde hayat aradığım dakikalar hep aklımda olacak. “Hastane iyi” demek istiyorum. “İçerden yaşam fışkırıyor” demek... Düzenli, konforlu yataklar değil elbet yaşam belirtisi her zaman. Burda da savaş koşulları var. Kargaşa bulutu genişledikçe genişliyor. Keşke bir sebep bulabilsem buna, bulamıyorum...Bahçeye yeniden döndüğümde hiçkimsenin gözüne bakmadan ağlıyorum...

Ben Şifa Hastanesi'nin bahçesinde ağlarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da hastanenin içinde acılı bir babaya sarılırken ağlıyordu... Gözyaşlarımızla dalga geçenlere, eğlenenlere hiç kızmıyorum. Belki günün birinde okurlar, belki günün birinde anlarlar... Onların da günün birinde “Sizin hiç babanız öldü mü...” mısralarıyla karşılaşıp, duymalarını, anlamalarını umut ediyorum... Sahi... Sizin hiç babanız öldü mü?

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Moskova'da, Erbil'de... Her yerde : Suriye

Önüm, arkam, sağım, solum Suriye. Yetti mi? Yetmedi. Her yer, her zaman Suriye. Koş, koş Moskova'ya koş. Orda ne var? Suriye var. Moskova'nın sihirli metrosu, özgürlüğe uzanmış sokakları, bembeyaz geceleri dönüyor da dönüyor. Tutamazsın, yakalayamazsın. Sen, geç-git o ışıl-ışıl Moskova hayatının içinden Kremlin'e gir. Giremezsin, bekle önce: “Tüm gücünle bekle / Kimseler beklemezken bekle/ Saçma da olsa bekleyişin bekle” Simonov, benim için mi yazmış bu güzelim şiiri yoksa... 

Evet, saatlerce bekledim masal dünyasını andıran Kızıl Meydan'da. Bu nasıl bir Suriye'dir ? Suriye için bekledim. Ama işte içerdeyim. Birazdan Başbakan Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin gelecek “Suriye'yi çözdük” açıklaması yapacak. Rüyalardan vazgeç Hiloş. Saatlerce aranmanın, taranmanın, Ankara-Moskova anlaşması nasıl olacak diye kıvranmanın sonucu kocaman bir boşluk. Sonuç yine Matrix: Gerçekle, düş karıştı. Suriye halen bir muamma. Putin, Esad'a destekten vazgeçmiyor. Başbakan Erdoğan “yapma” dese de, dinlemiyor. Basın toplantısı sırasında yanıma oturan Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov “Sen üzülme diyor” bana. Niye üzülmeyeyim? “Biz halledeceğiz. Suriye yüzünden birbirimize girmeyiz. Suriye yansın, dursun. Ortalık karışsın. Şimdi yangın zamanı. Hepsi biter, hepsi geçer” yanıtı alıyorum. 

Sonra yine bombalar, yine bombalar. Suriye'de yangın büyüyor. Kimin umurunda? Türkiye kadar nerdeyse kimse endişeli değil, kendini perişan etmiyor diyorum. Sonra kendime, herkese kızıyorum. Ve terör. Ve Kuzey Irak. Ve Barzani. Suriye'de Kürtler ayaklanmış, Barzani de onlara destek veriyormuş. Of demeyelim, yine yollara düşelim. Moskova valizinde küçük rötuşlar...Haydi sen Erbil'e git...Heyyyt, çekilin. Bölgesel Kürt Yönetimi'nin Başkanı Mesut Barzani'nin partisi KDP. Kürdistan Demokrat Partisi'nin Dış İlişkiler Sorumlusu Hemen Hewrami, röportaj teklifimizi kabul etti. İşte o röportajdan aklıma kazıdıklarım. Siz de bir yerlere not edin. Hemen Hewrami konuşuyoooor:
 * Suriye'de 2 milyon, Kuzey Irak'ta 5 milyon Kürt yaşıyor. Kürtlerin özgürlük arayışını her yerde destekleriz. Esad, yıllardır Kürtlere vatandaşlık bile vermedi.
* Ama biz Suriye'ye karışmayız. Şunu şöyle yapın, böyle yapmayın demeyiz. Kimse de demesin. Kimse Suriye'ye birşeyler empoze etmesin. Gelecekte ne olacağına onlar karar verecek.
* Suriye halkı güçlü bir değişimi hakediyor. Ve o değişim başladı. Kimse bunu durduramayacak. Esad, çok yakında gidecek. Suriye bölünür mü? Buna da Suriye halkı karar verecek. En ideali; Kürtlerin, Sünnilerin, Şiilerin hepsinin birlikte yaşaması.
* Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi, terörü destekleyecek hiçbir şey yapmıyor. Terörle mücadelede Türkiye'nin arkasındayız. Türkiye'nin endişelerini haklı buluyoruz ancak silahlı mücadelenin sonuç vermeyeceğini de söylememiz gerekiyor.

Bu notlar yeter mi, yeter. Bir Sezen Aksu şarkısı dinleyelim mi, dinleyelim... “Eller günahkar, diller günahkar...../ bütün dünya günahkar. Masum değiliz, hiçbirimiz... “

Hilal Erbil'de, orda-burda Suriye için daha neler yaptı, yapacak?... Bu yazının ikinci bölümünde görüşelim mi ? Görüşelim.... Evet, çok da uzatmayalım... !

24 Mayıs 2012 Perşembe

Her an Kürtçe kursuna gidebilirim. Ne dersin Kake ?






Aslında benim çok uzaklara gidesim vardı. Ne zamandır “Çölde Çay”, “İngiliz Hasta”, “Matrix”, “Pulp Fiction” gibi film ortamlarının kokusu geliyordu burnuma. Uzun ama amaçlı bir yolculuk yapmak istiyordum. İçimde ya da dışımda yeni bir keşif zamanı diye düşünüp duruyordum.... Ama birden kendimi Kuzey Irak'ta, Erbil'de buldum. (Victoria burda 'niçin olmaz' diye bağırabilir, ben de ona 'Evet canım, evet' diyebilirim. Tabii Kuzey Irak niçin olmaz da, o filmlerdeki uzaklığın içinde belki de yakında olurum, kimbilir...)



Burnumuzun dibi Kuzey Irak. Erbil, Türk dolu. Türk-Kürt karışmış işte birbirine. Ahenkle biraraya gelmiş renkler. Ulan ekmek parası, neler yaptırıyorsun sen insana. Boşverelim değil mi Kürtlüğü, Türklüğü değil mi... Yani boşvermeyelim de, bir arka plana atalım. Yok atmayalım. Olmaz, buralar Kürt topraklar. Vay arkadaş, bu Kürtler de, Türkler kadar inatçı. Yok yok, milliyetçilik sözkonusu olduğunda herkes birbiriyle yarışıyor işte. Ben girmem bu sidik yarışına. Bu topraklara bizim de katkımız büyük. Heyt beeee, coş Hilal coş. Bana gaz veremezsin tamam mı, ben bir dünya vatandaşıyım. Kimine sempatim olur, kimine olmaz ama Kürtlere ciddi bir sempatim var. Kırmızı çizgilerimi de ayrıcana bildireceğim sizlere...

Arabaya atlayıp, gidiyoruz. Bir daha gidiyoruz. Etrafta buram buram çöl havası. Sıcaklık basıyor, insan yanıyor ama temiz terliyor. Kokmuyor bu ter. Şehir insanının pis teri yok işte burda. Sonra bir farkettim ki, jipten başka araba yok bu memlekette. Var, var: BMW X5'ler, öteki büyükler falan filan. Markaların anlamsız dünyasında bu büyük arabaların anlamlı seçimini görüyorum. Çöldesin Hilal, çöldesin. Başımı öylesine bir çevirdim, baktım: Arabanın arkasında var bir şapka. Algım birdenbire değişti bak. Oldu bu, oldu : Çölde Çay.

Bak Kake; oturup salak salak Türkler mi Kürtleri öldürüyor yoksa Kürtler mi Türkleri öldürüyor diye konuşmayalım. PKK'nın terör örgütü olduğu konusunda hemfikir miyiz, o kadar. Düşmana fırsat vermeyelim. Evet, tabii ki senin de yapacakların var. Barzani Amca'dan daha somut tavır bekliyoruz. Kapına koyma PKK'yı, koyma. Ben tabii ki inanıyorum PKK'nın, Bölgesel Kürt Yönetimi'nin başkenti Erbil için de baş belası olduğuna.
E öyleyse, terörden niye halen çekiyoruz. Demek ki yapacağımız çok şey var. Sadece Kürt Bölgesi'nin değil, tüm Türkiye'nin de efsane gazetecisi Çetiner Çetin, elimden, kolumdan tuttu tartışmalar uzadı da, uzadı. Taaaa Barzani'ye kadar gitti. Ama bana hak verdiler. “Öyleyse niye insanlar ölüyor?” sorusuna onlar da anlamsızca takıldılar. Bana Kürtlerin ne kadar tatlı, şeker olduklarını anlatma, bana düşmana karşı birlikte miyiz onu söyle. Evet, öyleyse bitsin ölüm, bitsin.



Toz bulutu kaplıyor etrafı zaman zaman. Bambaşka bir evrene geçiyoruz hep birlikte. Oldu bu, oldu: Matrix. Yapabildiğimi, yapıyorum. Çölde ilerleyen HaberTürk ekibine gösterdiği incelik yüzünden ona hayran kalıyorum. Seviyorum lan, seviyorum. Mustafa Barzani'yi seviyorum. Çok sevdiğim birinden daha sözedeceğim. 22 yaşında şirinlik abidesi, zehir gibi genç bir işadamı: Neçirvan Kapkiç. Senin ismini yesinler.. İnternetin varlık gösteremediği, tüm elektronik sistemlerin çöküş yaşadığı bu topraklara hayat vermeye çalışıyor. İşte karşınızda Eda Telekom. Arkadaşın ofisinde internet cayır, cayır. Çıkarım çatıya, yayın yaparım. Helooo Erbil... Nefis yayındı, nefis. Her ay basarsan bin doları, senin de internetin olur. Türkiye'deki internet fiyatlarından şikayet etmeyin olur mu, civcivler. Burda hayatın karşlığı dolar. Dolar hayat burda, hayat !



Erbil muhteşem. Tarih yazıyor sokaklar. Ben yükseklerden uçarım, evet uçarım. Çıktım işte Erbil kalesine. Tanrıların aşk kalesindeyim. Uzaklara bir bakıyorsun, kendini uzaklarda buluyorsun. Benim ciddi bir önerim var. Bırakalım şu terör belasını, PKK işlerini de keyfimize bakalım. Aşka bakalım. Ne diyorsun Kake, olur mu?

Not: Hani Kürtçe'de Kak, abi anlamına geliyordu ya,,, Kake de, kardeş demek. Kürtçe'ye sempatim artıyor. Niye artmasın Kake, niye....

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Urfa-Adıyaman.... Bir dahakine daha temiz !


 İnsanın resmen göğsü kabarıyor, gözleri yaşarıyor. Toprak ne kadar kutsalsa, insan emeği de o kadar kutsal. "Bizim barajımız var" dedirtiyor işte. Ben bu barajı düşünenleri de, planlayanları da, yapanları da, şimdi yönetip, çalışıp milyonlarca umudu yeşertenleri de öperim, o kadar: ATATÜRK BARAJI.

Çok tartıştık, çok; dünyanın kaçıncı büyük barajı diye? Ben ısrarlıyım, 8. büyük barajı diyorum. Türkiye'nin en büyük. Rakamların ne önemi var? Çok önemi var. Tüm Doğu, Güneydoğu, yok yok tüm Türkiye'yi besliyor bu baraj. Coştum, coşuyorum : ATAM, SEN ÇOK YAŞA.

Urfa'da çok tur attı ama onu da en çok Atatürk Barajı etkiledi. Gözlerinin içi gülüyordu. Tutku, saygı vardı bakışlarında. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Urfa-Adıyaman sınırındaki Atatürk Barajı'nda daha bir candan oldu, daha bir içten, daha bir sıcak. "Hadi gelin çocuklar, sizinle de çektirelim" dedi. Atladık hemen. İnsan böylesi anlarda sağındaki, solundaki, önündeki, arkasındaki herkese sarılmak istiyor. Sarılamadık Gül'le ama sarılmış kadar olduk. Bir daha ki sefere artık...



Bakın, iştahınız kabarsın hayata karşı. Güller bu kadar saf sarı olsun. Burda bir de lale ekilseymiş neler olurmuş acaba? Hayata aşkım depreşir, Atatürk Barajı'ndan çıkamazdım herhalde. Sağa sola ekilen çiçeklerden sadece sarı gülleri paylaşıyorum sizinle. Sadece sarı, sadece gül, sadece içten...

Sonra, Adıyaman yolunda karşınıza çıkan bu yeşil tarla. Atatürk Barajı'nın yarattığı kücük cennet bahçelerinden bir bölüm. Balıklar yıllarca suda. Balıklı Göl, hep gizemli. Hava yine sıcak. Urfa, yine sakin. Sokaklar, binalar, insanlar, zaman... Hepsi aynı yerde duruyor sanki. Ama dönüş yolunda yine aynı soru? Daha temiz olamaz mıydı buralar. Daha pırıl pırıl. Herşeyi doğadan beklemek haksızlık değil miydi? Bir daha gidişimde daha temiz bir Urfa bekliyorum, o kadar. Daha temiz....


                                       


22 Nisan 2012 Pazar

Abiniz Barzani konuşuyor


“Ben PKK'nın lideri değilim ki, onlara 'silah bırakın' diyeyim. Bırakmaları gerekir elbet. Zaten, savaşla hiçbir işin çözülemeyeceğini herkes anladı. Herkesin barışçıl politika izlemesi gerekir. Ama diyelim PKK, savaşı tercih etti; onları Kuzey Irak'ta yaşatmam...”

Bakın şu konuşana....
Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'nin Başkanı Mesut Barzani. Nam-ı diğer; Kak Mesut. Abi Mesut yani.... (Burdaki Kak, Kürtçe abi anlamına geliyor)

Çok yakınındayım. Tamam Ankara'ya gelmiş, yakın olmayıp da ne yapacağım ama inanamıyorum. Bana hiç inandırıcı gelmiyor. Beni bu kadar güvensiz yapan nedir? Bu arkadaşın PKK'yla olan bağı mı, olmayan bağı mı ? Yıllardır dökülen kan, gözyaşı mı? Bu üst perdeden konuşmaların hepsi hikaye mi? Eğer gerçek bir irade olursa çözülüp, gider mi terör sorunu? Gerçek irade dediğiniz, abi Mesut'ta mı var?

Neden olmasın? Haydi iyimser olalım. Baksana neler değişti, değişiyor. Hepimiz barışçıl politikaların arkasındayız. Ama ne zaman barış adına bir adım atılsa, birileri suyu bulandırıyor. “Yine aynı düşman” hayalkırıklıklarını yaşıyoruz. Milletçe kan ağlıyoruz. Tüm umutlarımız kesiliyor. Yaşama yeniden sarılmak için bir yerlerden mutluluk buluyoruz, yolumuza devam ediyoruz. Sonra yine hep o salak kısırdöngü. Yalan, yalan, yalan.. Hayat, yalan...

İyi de düşman kim? Barzani mi ? Aslında onun da çok ezik, üzgün, kırgın olduğunu gözlerinden okumak mümkün. Bildiğin bıkkınlık var adamda. Ağzından çıkanı o da anlamakta zorlanıyor çoğu zaman. Düzgün çevir şunu sayın bay çevirmen...

Abi Barzani Başbakan Tayyip Erdoğan'la, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le konuştu yetmedi demek ki, bir de benim gibi olayın özünü, sözünü çözmeye çalışan zavallı gazetecilerle biraraya geldi. Biraraya geldik de ne oldu? Anladık mı olayın özünü, sözünü. Bu arkadaşın PKK'yla bağının olmadığına inansak, sorunlar bitecek mi? İşte böyle saçma bir kısırdöngü bu terör işi. Enerjimizi sömürüyor, beynimizi kemiriyor. Belli ki bu işin içinde sadece Türkiye, Irak yok. O da var, bu da var ama başka başka abiler var. Ve işte o abiler, terörün ekmeğini yiyor. Zehir zıkkım olsun, diyeceğim ama beddua kime yarar.

Barzani kendi hedefinin peşinde: Bağımsız Kürdistan. Bu konuda Şii Başbakan Maliki'yle anlaşamamış da, Türkiye'den destek bekliyormuş. Yok, daha neler? Diyelim oldu böyle bişey... yok daha neler, yok daha neler? Bölük, pörçük coğrafya kime mutluluk getirir ki üstadım... Benim burda hayal gücüm tükeniyor dostlar....

İyi de Barzani geldi, ne oldu? 9 yıllık Amerikan işgalinden kurtulan Irak'ın yine allak bullak olduğunu görüyoruz değil mi? Şii Başbakan Maliki, sünnilerin tepesinde. Kürtler, sünnilere destek çıkıyor ama ittifak kurmanın ülkedeki bölücülüğü artıracağını biliyor. Sonra Maliki, Türkiye'ye “içişlerimize karışmayın” diye esip, kükrüyor. Al sana bir “1 minute” vakası daha. Tayyip Erdoğan konuşuyor: “Biz, en zor zamanlarında Irak'ın yanındayız. Kem söz sahibine aittir”... Valla döveriz seni Maliki...

Bu yazdıklarımın “iyi de Barzani geldi, ne oldu?”sorusuna yanıt olmadığının hepimiz farkındayız değil mi arkadaşlar. Bişey olmadıysa, ne yapabilirim ki... Gelen gelsin, giden gitsin.. Bişey olmadı abi ya,,,, hiçbirşey olmadı.....

4 Mart 2012 Pazar

KAR, Hüsran ve INSTAGRAM...


Kar, deli yağdı. Günlerce yağdı. Herkesi bir kenera itti. Şehrin hakimi oldu. Kafasına eseni yaptı. Dalga geçti, alay etti. Sevindirdi, kızdırdı. İstediğini yaptı. Bu kış, çok kar yağdı. Bütün güzelliğiyle, bütün hüznüyle, bütün gücüyle yağdı. 

(Blogu bıraksam, şiir mi yazsam şimdi acaba? Ya da Simonov okusam, delice okusam: Bekle beni geleceğim – bütün gücünle bekle- kimseler beklemezken bekle – karlar tozarken bekle – yalnız sen olsan da bekleyen beni- bekle beni geleceğim)


Benim sevgili okurlarım bilirler. Böyle konudan konuya geçiyormuş gibi görünsem de, aslında bu bir çeşit konsantrasyon tekniğidir. Kar; şehrimizi, ruhumuzu, sinirlerimizi, kalbimizi alıp götürürken, daha neler neler getirmiştir. Gittiğimiz yerler neresidir, uyuduğumuz uyku kimindir, hangi zamana uyanmışızdır, hangi yaralarımız iyileşmiş, hangileri derinleşmiştir. Kar, bana ne yapmıştır? Kar, bize ne yapmıştır?

 Prag Mezarlığı’nın son yaprağını kapattığım anda, kendimi karla kaplı bir mezarlıkta, gözyaşlarıyla bulmam bir tesadüf müdür? Kontrol edemediğim gözyaşlarım, kontrolsüz gülüşlerim kadar hüzünlü müdür? Kışın ortasındayız ama her yerden ‘sarı lale’ fışkırması neyin nesidir? Ben yanlış mı düşünüyorum;  sadece mevsimlerde değil, ruh iklimlerimizde demi  gel-git’ler olmaktadır? Sorular, sorular, sorular.... (Halen sorulara bayılıyorum,,,, bilmiyorum nereye kadar? Haydi sen de sor. Hep sor.)

 
Bu kadar işin gücün arasında seyre dal, kara bat, içine kapan. Eve de kapanabilirsin. Hüsran olsun cümlelerin sonu. Islansın gözlerin. Ama bana bir kahve yap. Sade olsun... (Benim sevgili okurlarım, burda saçmalamaktan çok, yoğun hüzün baskısı altında kendime bir çıkış yolu aradığımın farkındasınız, değil mi... ) Bir yol buldum sanki şimdi: Uykulu gözlerle döndüm rüyamdan, sana sarı laleler aldım çiçek pazarından... (Şarkılar iyi geliyor hep, biraz daha acıyor yaralar ama olsun,,,oluyor işte...)

Mevzu derinleşti. Kar da hep derin oldu ama. Eeeee, sonuç ? :  Instagram’ımdaki ‘yalnız’ fotoğraflar... Yukarda yazdıklarımı silsem de acaba şimdi sadece “ İnstagram’ı seviyorum “ mu desem... Evet, seviyorum...


1 Ocak 2012 Pazar

Gitti 2011, geldi 2012..... Beni izlemeye devam edin.... !


Üstünden atlayıp, geçemem. Sıradandı, öylesineydi hiç diyemem. 2011'i kayıtlara geçirmem şart... 2011'le birlikte televizyonculuğa başladım ben. Ben bir televizyon yıldızı oldum n'aber.... !!!

Şaka bir yana, televizyondan hep uzak durmuştum. Yazmak, çizmekti benim hayatım, mutluluk kaynağım, enerji depom. Hiloş bir de televizyonda olsan ne iyi olur diyenlere resmen burun kıvırırdım. Yazının, gazetenin büyülü havasında hiç dolaşmadıklarını düşünür, içten içe onlar adına üzülürdüm. Ben sözcüklerin prensesi, gazete haberlerinin büyücüsü, kaleminin üstadı bir gazeteciydim... Bu kadar da beğenirim kendimi işte ! Zaten beni çok yakından tanıyan bilir, siz de bilin. İnsan kendini beğenip, kendini sevmezse hiçkimseyi sevemez, hiçbir katkıda bulunamaz şu fani aleme....

Ama o da ne; 2010'un sonlarında 14 yıl çalıştığım gazetemle aramızdaki aşk; sorunlar yaşadı. Ayrılmak zorunda kaldık. Hep özleyeceğim bir aşktı geride kalan ama hep de yaşatacağım bir sevgi. Tra la laaaaa..... Merhaba HaberTürk-TV....

Artık televizyondasın... Daha güzelsin, daha kıvraksın, zekisin. Koş Hiloş, koş... Nereyeeee? Yapmadığım hata kalmadı. En safiyene hatalar... Uykusuz geceler geçirdim, bu iş nasıl olacak diye yedim, bitirdim kendimi... Ama inanılır gibi değildi, yepyeni arkadaşlarım oldu. Benim gibi bir canavarı, habere gözü doymaz, hırslı, aç bir gazeteciyi bağırlarına bastılar. Sayelerinde, nefis bir yıl geçirdim. HaberTürk TV'ye şimdi gerçekten, kocaman ayrı bir teşekkür etmek istiyorum. Beni izlemeye devam edin, canlarım....

Gerçek gazeteci, gerçeklere aitti. Gerçeklerden beslenirdi. Onun besin kaynağı; sormakla, sorgulamakla ortaya çıkardı. Gazetecilik için yaptığım ilk çeviri metin, 1900'lü yılların başında Missouri Üniversitesi Gazetecilik Okulu Dekanlığı yapmış Walter Williams'a aitti. Williams, “gerçek gazeteciye her zaman çok ihtiyacımız var. Çünkü o bizim can damarımız” demişti... Bunu niye yazdım? Bilerek yazdım. Gerçeklerden ayrılmayalım, 2012'de de gerçeğin peşinde olalım diye yazdım. Bir de; sizi gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışanları da, gerçeklerin içine çekelim diye yazdım... Öfke yok, kırgınlık yok. Sevgi, aşk ve şevk olsun diye yazdım... Hepimizle ama hepimizle çok güzel bir yıl daha paylaşalım, gerçekleri konuşalım diye yazdım.... Hoşgeldin 2012...

6 Aralık 2011 Salı

Beni uzaya götür Baydın,,,, Biden :)))))


Ankara'dan Biden ( 'baydın' diye okuyorum bunu ) geçti gitti. Ne kaldı geriye, ne kaldı? Aklımda sadece Amerika'nın 2 numaralı başkanlık uçağı Air Force-2'ye eşlik eden uçaktan çıkan bu garip adamların kaldığını söyleyebilirim. Evet, koskoca ziyaretten bu görüntü kaldı aklımda...

 Kimdi bu adamlar? Biden'a eşlik eden uçaktan çıktılar, sonra da Ankara'ya dağıldılar. Amaçları, güvenliği sağlamaktı. Havada kuş uçurtmamaktı, kelebekleri cansız bırakmaktı, soluğunu kesmekti tüm olağan şüphelilerin. Savaşta mıyız, hayır. Bu ne? Gerçekten, bu ne? Biden'ın güvenlik ordusu... Amerika Başkanı Barack Obama'nın yardımcısıydı Biden, Amerika'nın 2 numarası dedik kısaca biz ona.

Tamam, Irak'tan Ankara'ya uçmuştu. Kimin elinin, kimin cebinde olduğu halen belli olmayan Irak'ta son gözlemlerini yaptı belki de Biden. Niye ? Amerikan kuvvetleri, işgalin ardından çekiliyordu Irak'tan. Yıl sonunda çıplak bir Irak olacak elimizde. Amerikasız bir Irak. Kendi halinde bir Irak. Zararsız bir Irak. Normal mantık; bunu gerektiriyordu. Amerikalılar çekilirse Irak'ta daha az ayak oyunu dönebilirdi. Bir yandan Kürt yönetimiyle bir yandan da öteki Irak halkıyla dirsek temasını sürdüren, aynı zamanda Türkiye'ye “PKK'ya karşı birlikteyiz” diyen Amerika, terörle mücadelede küme düşmüştü. Umurunda mıydı bugüne kadar? “Elbette” diye yanıtladı büyükler. Ama hayır, ama hayır. Bugüne kadar hiç umursamadı ki; Türkiye'ye bütün iştahıyla saldırdı PKK.

Ama bak, şimdi Biden geldi. Ve mesele yine Irak. Türkiye'nin yardımını alamazsa Amerika, Irak'tan adam gibi çekilemeyecek. Para üstüne para harcayacak. Olmaazz, olamaz... Türkiye'nin yardımını almak zorundayız. Öyleyse, gel sen kenera. Kardeşim, bu uzaylı adamlarla mı inilir uçaktan. Burası Irak mıki sen halen aynı güvenlik önlemlerinin içindesin. Kimler olağan şüpheli, açıkla da rahatlayalım. Ne olacak, Biden'ın kılına zarar mı gelecek Türkiye'de...

Topla konuyu Hiloş, topla ! Ama yok, ben taktım bu uzaylı adamlara. Bunlar Ankara'da ne yaptı, ne yedi, ne içti, kimi dinledi, kimi kurcaladı ? Yeraltına indiler ya da kelebek olup uçtular. Bir daha kendilerini göremedik. O kadar da Biden'ı takip etmemize rağmen. Sonra duyduk ki, Biden söz vermiş Türkiye'ye. “PKK ortak düşmanımız. Savaşırız, kanımızın son damlasına kadar” demiş. Niçin olmazzzz,,,, yaaaa niçin olmaz.... Bir Biden için bu uzaylı adamlar devredeyse, PKK'ya karşı bizim bilmediğimiz kimbilir neler devrede? Hadi bana sürpriz yap Biden, hadi. Bu uzaylı adamların için gönlümü al. “Helal” dedirt bana “helal”... Beni uzaya götür Baydın, beni uzaya.... 

8 Kasım 2011 Salı

Gez de, eğlen... Toz da öğren... In the gettoooooo.....


Tamam; gez, toz da,,, nereye kadar? Bu saçma soruyu soranlara, sorduranlara aldanır mıyım hiç. Hep eğlence, hep eğlence.... Sen şikayetini edersin, durursun. İç sesin, etrafını saran saçma duvarların konuşur da konuşur. Konuşsun bakalım.. Evet tabii ki hep eğlence, tabii ki gez-toz. Neyin sonu var hayatta. Biz finallerle uğraşmıyoruz....

İnsan böööyle kaptırınca kendini doya doya eğlenmeye, kendine paranoyak paranoyak baktığı çok oluyor. Allahım, bu nasıl bir kopmaca, bu nasıl bir eğlence. Her şarkının ayrı bir tadı, atılan her adımın ayrı bir anlamı kalıyor aklında. “Yok, yok, bu kadar da güzel olamaz herşey “ diye saçma sapan şekillerde karşına çıkıyor o şeytan. Aman, içimde olmasın. Karıştırsın, dursun aklımı arada bir. Dursun. Dursun orda.

Bak şimdi nefis bir öğleden sonra Varşova’nın tam da ortasında oturmuşsun bir banka Şopen (özellikle böyle yazıyorum artıkın... orjinali aklımızda) dinliyorsun. Düğme yapmışlar, basıyorsun. Al sana hayat, al sana Şopen. Ruhun değil, için açılıyor. (Strasburg’daki Kayhan arkadaşıma tüyolar bunlar... dahasını o bulsun sonrasında. Her seferinde parantez açamam!) Ruhun senin oluyor, senin. Burada çok mühim küçük bir not: Ruhunun senin olabilmesi için onu gerçekten elektriğini saran birileriyle kucaklaştırman lazım. Benim gibi zavallı faninin şansına bakar mısın. Beşlemişim olayı. Birbirini ahenkle bütünleyen beş kadın ruh. Hadi ordan... İnsan ruh!!! Bunun kadını, erkeği yok. 

15 yıllık muhabir olursun, dış haberlere ömrünü verirsin ama Polonya’yı  bu kadar içten öğrenemezsin. Öğrenmen için yaşaman şarttır. Yaşaman için paylaşman. Ama bak, bak.. şu paylaştığına bak... In the gettooooo..... Karolina değil, öteki Polonyalı arkadaşı, bize şehri karış karış dolaştıran utangaç çocuk:  Aslında Polonya, Yahudileri çok sevdi ama Almanların kurbanı oldu. Arkadaşım; 2 milyon Yahudi, 2. Dünya Savaşı’nda Polonya’da ölmüş mü, ölmüş. Artık bunun hesabını, kitabını tutmanın anlamı var mıdır, insanlara bu kadar eziyet çektirmenin. Tarihin acı gerçekleriyle yüzleşen, yüzleşmiş. Yok valla ben Almanya’ya bok atamam, Polonyalı arkadaşlarım var diye. Şahsen diyorum ki,  bu Yahudi katliamı olayını abartmayalım. Abartılmış zamanında. İspanyolu, İrlandalısı kızdı bana. Grubumun en şekerleri. Kızarsanız kızın...
Gittik, Varşova gettosundan kalan duvar parçasının önünde fotoğraf çektirdik. Öldürülenleri saygıyla andık. Yetmez mi, yetmez... Arkadaşım; işte Varşova’da nefis bir müze var. Ne olmuş, olmamış 2. Dünya Savaşı’nda, kim kimi öldürmüş, Yahudiler nasıl acı çekmiş öğren de öğren. Müze, çok güzel. Eee, kim öldürdü bu Yahudileri? Valla, bir şarkıyla es geçmezsek bitmeyecek bu fasıl,,,, In the gettoooooo......  Öyle bir dürtüyor ki içimizdeki bilgiye aç çocuğu zehir gibi Varşova turumuz, daha okuyacağız diyoruz, daha okuyacağız.. Neymiş? Hep eğlence, evet hep eğlenceymiş amaaa... Okudukça, gezdikçe, öğrendikçe daha çok eğleniliyormuş hayatta. Rengini ver, anlamını yükle hayata. Çeşit, çeşit olsun... (Kayhan, sen de şu Polonya konusunda bildiklerini paylaş bizimle. Nedir bu Yahudi meselesi kardeşim, her yerde karşımda...! Açız biz, açız,, bilgiye açız... Ne çok Nazi kampı var Polonya’da. Tamam öyleyse, geliriz yeniden gezeriz o kampları.)

Varşova’da 3 gün, 3 gece. Hiç uyumadık. Saatler bitmez. Dahası var, daha, daha... Tamam, bu gece Karaoke’de saçmalamayacağız aynı sahnede. Entel-dantel-içsel-dışsal meselelere dalacağız. Bir de sürprizleri olsun bize gecelerin, olsunnnn......

7 Kasım 2011 Pazartesi

Dziekuje (ÇİNKUYA) KARO.... Şimdi Varşova'dayız


Pardon da, bu bir saat rötar neyin de nesi.  Polonya Havayolları beni bir saat daha bekletti güzelim İstanbul’da. Nefis bir rüyanın içinde uyandım bile ama halen bekliyordum. Yanımda bir garip genç grup. Siz de mi Varşova’ya gidiyorsunuz. Yes... Türk Milli Hentbol Takımı. Şöyle uzaktan bir baktım, içlerinden biriyle hoş-beş ettim... Olur olur dedim, rüyalar gerçek olur. Bu takım şampiyon olur, ben de Varşova’ya giderim dedim.... Varşova’ya gitmek zaten başlı başına bir rüyaydı. Şu fani dünyada kurduğum en süper arkadaş grubumla bir yıl aradan sonra yeniden buluşacaktım.  (Bu, rüyanın birinci boyutu) Ötekisi; Varşova havalimanı büyük bir kaza yaşamış, trafiğe kapanmıştı... Tam da açıldığı gün, ben gidiyordum. Rötar vardı, karışıklık vardı ama uçacaktım işte. Ben en iyi uçmayı bilirim... 

Gerçekten telefon mesaj sesi bu. Bir kez daha kapamayı unutmuşum. Hep unuturum ve sonra utancımdan ölürüm. Yere inmek üzereydi uçak amaaaa bakmaz mıyım ben o mesaja.Uçakta mesajımı güzel güzel okudum. Grubumun Katalan kızı Cema, nerede olduğumu soruyordu. Onunla havalimanında buluşacaktık. Ama o da ne. Barselona uçağı sis yüzünden 300 km öteye, Kattowitz’e inmişti.  Ama o 300 km sonra 1 km’ye dönüştü. Bizim heyecanımız yüzünden elbet. Geldi, geldi ve hepimizle buluştu. Karo evdeydi zaten. Sabah buluştuğu Şona ile heyecandan ölmüşlerdi. Sonra ben kavuştum onlara, sonra Mara. Ve sonra Cema.... 

İlk yemek. Evet, çok önemli. Ne kadar sosis, salam, şinitzel, lahana salatası, sos varsa bulup buluşturmuşlar, koca bir tabak yapmışlar. İşte bir sosis-salam kültürü daha. Sosis, salama geçmeden hani bizim şu sızgıt et dediğimiz şey vardır ya, dondurmuşlar onu, ekmeğe sürmek için. Sonra  da turşuyla katık etmek için. Ve elbette insana anasından doğduğunu ve günün birinde toprak olup gideceğini hatırlatan votka mucizesi. Dert yok, keder yok. Yemek, içmek, gülmek ve aklınıza gelen şey var... Daha, daha, daha yok mu hayatımızda dediğimiz  türden.  Ama işte yeniden birlikteyiz. Hatta bu buluşmalarımızı gelenekselleştiriyoruz. Amerika, Barselona ve şimdi de Varşova.... Benim televizyon saçım, Karo’nun Polonyaca teşekkürü, Kattowitz’e inip bir Alman’la Varşova’ya gelmek zorunda kalan Cema’nın ‘açlıktan ölüyorum’ halleri ve Votka’nın en sıcak çeşitleri; ilk akşamın en nefis konu başlıkları diyeceğim ama hayır.... Dahası var. Gittik bir Karaoke’ye: Bu Polonyalılar şarkı manyağı. Söylerken kopuyorlar. Taaa içten, derinlerden söyledikleri yetmiyor, bir de etrafında gördükleri, buldukları herkese sarılıp, sevişiyorlar. Ve biz de şok olduğumuz bu durum için Public Sex dedik Cema’yla. Kısacık erkekler; upuzun, iri yarı, hatta at gibi kızlara bir merdiven basamağı çıkıp sarılıyor. İşte Polonya’nın sarsıldığı an: We’re the world,,, we’re the childrennnn.... Bu şarkıyı öyle söylediler ki, aşktan sarsıldı koca Karaoke salonu... Bizi gülmekten çılgına çeviren ikinci noktayı daha söyleyip, kapatayım bu blog faslını...: Dziekuje.. Çin-ku-yaaa..... Polonyaca teşekkür demek.. çince teşekkürün aynı  soundu... Karo, pek çince’yle ilgisini göremedi ama o da onun meselesi... Biz; teşekkür edip edip güldük işte.. ÇİNKUYA KARO......

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Lüküs hayat,,, Oh ŞAM ne rahat ... Cham de Palace....


Bir ben miyim perişaaaan Şam sokaklarındaaaa..... Bir taksiden indim, ötekine bindim. Yürüdüm, gecenin karanlığındaaaaa... Garip, garip adamlar elimdeki kameranın içindeki videoyu seyretmek istediler. “Ver onu bize” diye gözümün içine acı acı baktılar. Kolumdan tuttu hatta biri. Ama bennn... Verir miyim ha, verir miyim... 

Şam değil Paris... Işıl, ışıl... At sandalyeyi sokağa, şarkılar söyle gökyüzüne. Yıldızlara takıl... Bangır, bangır göterici seslerine dal, git istersen. Şam ayakta, Şam uykusuz. Burdaki arkadaşlar da “Canımız, ciğerimiz Esad” sloganı atıyor. Suriye bayrakları her yerde. Esad Amca, her binadan sırıtıyor. “Banane ya, banane sizin Suriye’nizden” çıkışlarım bile kurtarmıyor bunalım hallerimi. Sen git, Hama’da görüntüler çek, gel Şam’ın ağır-çekim hayatına takıl. Hiloş, engellendin. Dur işte, dur ! İnterneti durdurmuş bu Esad’cı arkadaşlar sizin anlayacağınız. Sıkıysa bir mesaj yaz, görüntü geç. Ne yani, görüntünün turşusunu mu kuracağız...  Offf, ömrümü yediniz. Ara, tara, tırım, tırıs yok. İnternet yok. 

Şam iyi mi, iyi. Güzel mi, güzel. Ben de görüntüleri unutup, bir sakinleşebilsem. “Hem zaten ne vardı ki Hama’da? Değil mi ya. Hikaye orası. Üç-beş isyankar çıkıp, slogan atıyor orda. Aklın sıra Esad rejimine karşı geliyor. Amerika’nın öncülüğündeki  ‘kafirler’ de çıkıp, Suriye’yi yerinden oynatmak istiyor. Haşaaaa, sümmü haşaaa,,, moskof olurum da, kafirlere yedirmem bu ülkeyi.”  Tek kelime abartmıyorum, eksiltmiyorum.  Şam sokaklarındaki insanların bu yorumlarını dinledim sabaha kadar. 

Ertesi gün de, Şam halkı kendi işinde, gücündeydi. Sanki bir yerlerde Sezen çalıyordu, onların Esad konusunda olup bitenlerden bihaber hallerine şahit oldukça : Ben anlamam toptan tüfekten, ben anlamam taştan yürekten. Bunları boşver, ne haber aşktaaaaan... 

Görüntü geçme sevdasına uykusuz kaldığım ama beceremediğim Şam’da bana ağırlığını hissettiren tek izlenimim vardı : Bu Şam’ı, Suriye’yi anlamak için çok çalışmak lazım çoook. Arap baharı deyip geçemezsin. Rüzgar dersin, kara saplanırsın. Yağmurda şemsiyesiz bile kalırsın. Öyle her çiçeği koklayamazsın, koparamazsın...

Alalım biz şurdan ofisteki arkadaşlarımıza tatlılarımızı, Şam konusunu çalışmaya devam edelim.
Tabii ki buraya Şam’ın fotosunu koymuyorum. Yeter artık ! Ben önde olmalıyım. Sefilliğim değil, sedef koltuğumla keyfim önde olmalı. Yine bir klasik : öl, geber ama hayat devam etsin. Şam’da da hayat akııııp, gitsin !!!
Not : Bana Suriye gezisinden çok özel fotoğraflarını verip de, sizinle paylaşmamı sağlayan Salih Bilici arkadaşıma buradan kocaman bir teşekkür ediyorum. İnsanlık ölmemiş arkadaşlar. İnsan var, insan var. Umudunuzu yitirmeyin hayattan....

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Ben bu çelişkiyi yerim.. Hama'ya gittim (3)

Ne yapmalı, ne etmeli... Bir bilene mi danışmalı.... Suriye, Libya değil. Suriye, Mısır değil. Tunus değil. Burda Arap baharı falan hissedilmiyor. Bildiğin Suriye. Karmaşa, kurmaca, kutu kutu gizem... çöz çöz, bağlansın. Yüzde yüz şüphe, yüzde yüz paranoya.... Anlaşıldı, bu Hama halkı sevmiyor Esad’ı. Zaten tarihte de burası hep direnişçilerin diyarı olmuş. Bu direnişten özgürlük rüzgarı, hadi bilemedin bizi romantizmin doruklarında gezdiren Arap baharı çıkar mı, hiç sanmam....

Dört bir yan askerle çevrili, ortalıkta bağıranlar, çağıranlar. Toza bulaşmış bir hayat, toz kent Hama. 3 saatlik bir gözlemde mi çözeceğim ben orayı, ya da bir başka dünyalı. Ya da bir başka kendini çok iyi gazeteci zanneden arkadaş. Bu çelişkiden çıkamaz kimse... Hiç kimse...

Derken, bindik otobüse... Derken, indik otobüsten. Kocaman bir otelden içeri akıyoruz. Krallara layık bir sofraya oturtuluyoruz. Burası da Hama. Şimdi acıyı, kederi, isyanı, yılmışlığı görmüş ben, çelişkilerle boğuşmuş kalbim, bu sofrayı görünce deliye dönmesin de ne yapsın. İnanılır gibi değil. Burası da Hama. Masada bir kuş sütü eksik nerdeyse... O, tepsiler dolusu kuzu tandır mıdır, pilavlı et midir, bademli kuzu çevime midir tepemizde gezinenler, onların fotoğrafını çekmeye yanaşamadım bile ben. Ayıp artık, insanlık var.

Yoksa insanlık dediğin bu mudur? Biri yerken, birinin geberip gitmesi midir. İnsanlığın tanımıyla uğraşmak kadar sıkıcı bir şey olmadığından bırakıyorum şimdi ben bu konuyu bir kenera.

Peki, ne olmaktadır ? İşte bir bilen... Bu adam bilir. Zehir gibidir, gittiği coğrafyaları hatmetmiştir. Hem de yakışıklıdır. Yakışıklıların zeki olduğunun açık kanıtıdır benim gözümde. İsim veremem arkadaş, önemli bir şahsiyettir.

Der ki; Suriye’de kırılma yeni yeni başlamaktadır. Daha uzun zaman alabilir, halkın örgütlenip de, birilerinin tepesine çıkması. Özgürlük diye sokaklarda kavrulması. Her mahallenin, her sokağın bir akıllısı, bir bileni vardır burda. O sokak bilicileri, akil adamları birleşecek de, bir oluk olup akacak. Çok zaman alır, çok. O sırada bu Suriye ömrümüzü yer. Nasıl mı? Esad’a “Çekil, git”, “Çekil, git” diye bas bas bağıranlar, Türkiye’nin kapısını tokmaklayıp, dururlar her seferinde. Esad da, “Sizinle mi uğraşacağım” der, sağa-sola saldırır. Eyvah, sınır. Eyvah, Suriye en yakın komşumuz !!!

Size Şam’daki entel-dantel gezmelerimizi, gözlemlerimizi de anlatacağım. Ama önce buyrun bakalım Hama sofrasına... Kursağınızdan geçerse... Ya da YERSE !!!


Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...