"Ayrılııııık.... amannn ayrılıkkkkk...." Bir de şarkının dediği gibi 'yaman'dır ayrılık. İster sadece 3 yıllık bir aradan sonra olsun, ister 21 yıl aradan sonra. Hepsinde yamandır işte. Hele de Türkiye'den ayrılık. Çok sevgili patronunuz, incelik eder sizi çalışma arkadaşlarınızla biraraya getirir, onlara 3-5 kelime edersiniz, bağrınızdan kopup gelenleri söylersiniz.. : "I love Turks..... " Anlamı, daha bir derindir, derin... "Türkleri çooooook seviyorum. Hayatımın neredeyse en güzel yıllarını Türkiye'de yaşadım..."
3'ü birden Türkiye'den ayılıyormuş. Amerika'nın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ataşesi Craig Dicker, yardımcısı Bill Henderson ve bizim Haldun Abi'miz. Topla valizini al başını git Washington'a. Mr. Dicker, böyle yapacak ama kalbi Tükiye'de kalacak. Aklı burda olacak. Gülümsemesiyle eminim Ankara'daki herkeste pozitif etki bırakan Mr. Henderson, "Şimdi Kiev zamanı" diyor. Aynı zamanda sıkı bir blogger olan, kültür ve sanat alemindeki incecik zarifliklerden tutun, en sağlam mekan ve etkinlik eleştirmeni olan, sinema-kitap eleştirileriyle pekçok okuyucunun sıkı takip ettiği Haldun Abi'miz de Washington'a gidiyor. 21 sene büyükelçilikte basınla ilgili her işte emeği var.
Kadehler kalksın bakalım 'ayrılık' için. Gelelim patron, yani Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı Thomas Leary'le yanyana ve sevdiklerimize "Güle güle" diyelim. Yalnız burada en dikkat çekici olan; yapılan tüm konuşmalarda Türkiye sevgisinin kendisini aşırı dozda göstermesi. Demek ki, kamuoyları yani Türk insanı ile Amerikan insanı çooooktan kaynaşık olmuş. Amerikan hükümetinin ya da Türk hükümetinin insanları kaynaştırmak amacıyla yaptıkları çalışmalardan çok bir elektrik çarpması var bu iki kültürün insanlarında. Konuşurken böyle iki kültürün yakınlık derecesini yine bir büyükelçilik çalışanıyla dedi ki,,, aynen dedi ki,,, "Türkler, insanları bağırlarına basmayı çok iyi beceriyorlar, çok içten yapıyorlar, doğalarında var... Ve sevilmek, içten sevilmek en çok Amerikalılar'ın hoşuna gidiyor...." Ama ben ekledim,, "Kimin hoşuna gitmez ki..... Güle güle Türkiye, güle güle... "
29 Temmuz 2010 Perşembe
27 Temmuz 2010 Salı
Bir ülke gördüm, adını AFGANİSTAN koyamadım....... I saw a country not called Afghanistan.
Bir ülke gördüm: Her arabanın camına gencecik dilenciler yapışıyor ve onların bizdeki 'modern dilenciler'den çok farkı var. Dilenmekten başka hiç ama hiç şansları yok.
Bir ülke gördüm: Kadın olup olmadıklarını bile anlayamadığım burkalı insanların kucaklarında çocuklar var. Bu sorudan hiç kurtulamayacağım galiba: Bir gelecek var mıdır bu çocuklar için, çocuklar burada da anne-babaları için gelecek midir? Bu yanıttan da kurtulamayacağım: Hilal, umut etmekten başka şansın yok gibi.
Bir ülke gördüm: Bisikletler korku ve ölüm saçıyor. Hepsi olağan şüpheli. Hepsi, her an patlayabilir. Her teker dönüşünde, kalbim parçalandı. Kalbimi o ülkede bırakamadım.
Bir ülke gördüm: Polisler silahlı, çocuklar silahlı, şalvarlı adamlar silahlı, korumalar silahlı. Silahlarla korunmaktan utandım. İçinde gezdiğim zırhlı arabalar, alsın başını gitsin istedim ama nereye gideceğine dair düş kuramadım.
Bir ülke gördüm: Kadın olup olmadıklarını bile anlayamadığım burkalı insanların kucaklarında çocuklar var. Bu sorudan hiç kurtulamayacağım galiba: Bir gelecek var mıdır bu çocuklar için, çocuklar burada da anne-babaları için gelecek midir? Bu yanıttan da kurtulamayacağım: Hilal, umut etmekten başka şansın yok gibi.
Bir ülke gördüm: Bisikletler korku ve ölüm saçıyor. Hepsi olağan şüpheli. Hepsi, her an patlayabilir. Her teker dönüşünde, kalbim parçalandı. Kalbimi o ülkede bırakamadım.
Bir ülke gördüm: Polisler silahlı, çocuklar silahlı, şalvarlı adamlar silahlı, korumalar silahlı. Silahlarla korunmaktan utandım. İçinde gezdiğim zırhlı arabalar, alsın başını gitsin istedim ama nereye gideceğine dair düş kuramadım.
Bir ülke gördüm: Yerlisi kadar yabancısı da çaresiz. Çelik yelekli İsveç, Alman, Amerikan ve binlercesi çaresiz. Silahları susturamadım. Güvenlik sözcüğü anlamını yitirdi. Zaten, insanlık anlamını yitirmemiş miydi burda. Sadece demokrasiye değil, ekmeğe de aç insanların diyarı değil miydi burası. Burası Afganistan'dı. Çektiğim fotoğraflara bir daha hiç bakmak istemedim, kalbim parçalandı. Kalbimi o ülkede bırakamadım. Bir ülke gördüm, adını AFGANİSTAN koyamadım...
26 Temmuz 2010 Pazartesi
We need women in Afghanistan... / Afganistan'da kadınlar nerde ?
Kabil'den uçup, Mezar-ı Şerif'e ulaştığımızda sevgili internet bağlantımız da kayıplara karışmıştı. Turkcell'in çekim gücüne kendini kaptıran cep telefonları, iş haber yazmaya geldiğinde “olmuyoooor, yapamıyoruuuuum” diye bas bas bağırıyordu. Hadi sen, aşmışsın gelmişsin kum fırtınaları arasından, dal bakalım Afganistan’ın kucağına doğru, dal. Kadınların, askerlerin, çoluk çocuğun arasına dal... Tam da bu dalma konusuna dalmışken, yani kuzeyde Mezar-ı Şerif’te ‘Afganistan-Türkiye Dostluk Çocuk Hastanesi’nin önünde kendi kendime “Allahım nasıl bir diyardayım. Rüyada mıyım, gerçek miyim” sorgusu yaparken, of yani off, nasıl desem bilmem ki, erkeği-kadını geçtim, insan olmanın en utanç verici noktasında kıvrım kıvrım kıvrandım. Döndüm sağıma, Servet de karın ağrısıyla çekiyordu etraftakilerin fotoğrafını, diğer gazeteci arkadaşlarım da. Hüzün ve acı, koca bir dalga boyunca yalıyordu tüm yüzleri...
Şimdi bu kadının gözlerini perdeleyen, hayattan kopartan burkanın arkasında nasıl bir kadın vardı? Acaba kadın mıydı? El-kol işaretiyle olsun iletişim kurmaya çalışsan da, ses çıkarmadan kaçıyordu. Hastenin önünde çaresiz bekleşiyordu. Zamanın durduğu, hayatın alıp başını gittiği bu yerde, bu kadına ulaşacak olan Türk doktoruydu öyle mi ? Evet öyleydi. Sessizce bekleyen, sonra içeri girip, doktora çocuklarının derdini anlatıyordu. Doktorlar, 15-16 çocuktan az çocuk doğurmayan bu kadınlara modern dünyanın sağlık hizmetini sunmaya çalışıyordu. Hizmetler birinci sınıftı, doktorlar süperdi ama kadınlar, ama çocuklar neden sağlıklı bir görüntü veremiyorlardı.
Aslında Afganistan’da 1996'ya kadar; kadınların çalışma, istediği gibi giyinme, araba kullanma, sokağa çıkma konularında göreli bir özgürlüğü varmış. Taliban gelmiş yönetime, kadınlar için hayat zindan olmuş. Koca bir kuyruklu yalan bu. Böyle bir tarih bilgisi okursanız, inanmayın. Taliban denen illetin, kadınlara garezi varmış öyle mi ? Evet, öyle! Öyleyse, bütün kadınlara ölüm. Böyle bir mantığı olamaz, bu kadar sapına kadar batmış ilkelliğin. Kabil’deki otelde burka satan dükkan sahibi “müslüman kültürü” diye pazarlamıştı burkayı. İslam ne diyorsa, oymuş. İslamın kadınları yücelttiğini, pis bir yaşamın yerine temizliği farz gördüğünü bilmesek, yiyeceğiz bu numaraları. Öyleyse, suçlu kim. Suçlu arayalım mı, arayalım. Afganistan’ı sömürenler kimler ?
Hillary Clinton’un fotoğrafını, pervanelerle soğutulmaya çalışılan basın merkezinden çok Sinekli Bakkal’ı andıran salondaki dev ekrandan çekmiştim. Kabil’de dünyanın bütün büyükleri toplanmış, Afganistan’a gelecek aşışı bulmaya çalışıyorlardı, koca bir konferansın içinde. Clinton, “Bu sefer özgür, bu sefer daha huzurlu ve mutlu bir Afganistan için hep beraberiz” diyordu. Obama yönetiminin sıpsıkı kadın dışişleri bakanı Clinton’dı... Kararlılık ve güzellik abidesi gibi konuştukça konuşuyordu. O konuşurken, dışarda kim bilir kaç kadın ölüyordu? İstatistiklere bakmak istemiyorum hiç. Afganistan öldürülmüş, kadınlar yok edilmişti işte birilerince, hem de göz göre göre. Öyleyse, şimdi onları kurtarma zamanıydı. Umuttan başta tutunacak hiçbir şeyim yoktu, hiç.... Sadece umut... HOPE... !
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Life goes in Afghanistan too, indeed.... Afganistan için VARIZ...
Ölümün kol gezdiği, havanın acı acı ‘öteki dünyadan’ sinyaller çaktığı Kabil sokaklarında, gerçekten kuş bile uçamıyor. Yarın 49 ülkeden dışişleri bakanı, ‘Kabil Konferansı’ için burada olacak. Her yer ve herkes silahlı, diken üstünde ama bir o kadar kendinden. Tel örgüler içinde, çamura batmış, bisiklet tekerlekleri üzerinde olsa da hayat, çok güzel... Evet, bu satırları Kabil’den yazıyorum. Zırhlı araçlarla dolaştığımız, 10 dakikadan fazla kalamadığımız, Kabil Konferansı yüzünden çoğu kepengin kapalı olduğu çarşı gözlemlerimden yazıyorum. Hayat, acı acı kokuyor ama güzel kokuyor. Konvoyumuzu korumak için çırpınan her güvenlik görevlisi üzerimize titrerken geldi bu güzel koku burnuma. Çünkü yaklaştı biri tam yanımıza “Bizimle de fotoğraf çektir” anlamında el-kol işaretleri yaptı. Gözlerinden koku fışkırdı o an, o koku... Yeşil yeşil, hayat kokusu....
Bahçeye girdik, cennete düştük. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabil Büyükelçiliği Bahçesi’ne. Tel örgüler, silahlı hayat, şehri kaplayan toz bulutu uçtu gitti birden. Kafasını öylesine gökyüzüne çeviren, yine de görüyor ama yukardan hayatı dakika dakika izleyen zeplin’i. Bembeyaz bir balina görüntüsünde havada asılı kalmış bir baloncuk belki de o.. Evet,, haydi şimdi kameralara ‘hellooooo....’ Ve o bahçede kısa bir süre sonra Türk diplomasisinde eşine rastlanılır türden süper diplomatlarla “Kabil Konferansı” için müthiş bir beyin fırtınası yapıyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’dan tutun tam 49 ‘very important person’ Kabil’e ‘gelecek umudu’ aşılamak için geliyor. İçlerinde Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da olacak. Ve hepsi, Türkiye’nin Afganistan’ın özgürlük mücadelesine verdiği içten yardımlara yüksek tonda bir vurgu yapacak. Türkiye’nin canla, başla Afganistan’ın ‘demokrasi mücadelesine, ayakta kalma arzusuna’ verdiği desteği görmek için Müsteşar Yardımcısı Engin Soysal’ın, Kabil Büyükelçimiz Basat Öztürk’ün ve Türk Dışişleri’nin Ankara’daki en çalışkan diplomatlarından Burak Akçapar’ın gözlerini okumak yetiyor bu kez. Türkiye, Afganistan’da demokrasi rüzgarlarının en yoğun eseceği güne kadar burada... hep burada... Zaten, daha Cevizcan’a gidip yeni bir il imar timi açacağız, hep birlikte. Heyecanlı ve gururlu gazeteci grubumuzun, büyükelçilik bahçesinde yaşadıkları gerçekten ayrı mutluluk kaynağı.
“Burası sizin eviniz” diyor Basat Bey ve bizi bahçeyle başbaşa bırakıyor. Kimimiz çimlerin üzerinde keyif yaparken, kimimiz iddialı bir basket maçına dalıyor. Maçın en süper isimlerini gururla buraya yazıyorum: Anadolu Ajansı’ndan Gülsen Solaker, CNN-Türk’ten Deniz Kilislioğlu ve Zaman Gazetesi’nden Servet Yanatma... Ben çok kötüyüm bu basket işinde, çoook... Bir sayı bile yapamadım... Ama basket oynama fikrinin sahibi Servet sayesinde hepimiz nefis, unutulmaz zaman geçirdik.Tabii, tam bu bahçe keyfimizden önce hepimiz toplu bir fotoğraf çektirdik ve dedik ki... Yaşasın özgürlük, yaşasın Afganistan.... !
Bahçeye girdik, cennete düştük. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kabil Büyükelçiliği Bahçesi’ne. Tel örgüler, silahlı hayat, şehri kaplayan toz bulutu uçtu gitti birden. Kafasını öylesine gökyüzüne çeviren, yine de görüyor ama yukardan hayatı dakika dakika izleyen zeplin’i. Bembeyaz bir balina görüntüsünde havada asılı kalmış bir baloncuk belki de o.. Evet,, haydi şimdi kameralara ‘hellooooo....’ Ve o bahçede kısa bir süre sonra Türk diplomasisinde eşine rastlanılır türden süper diplomatlarla “Kabil Konferansı” için müthiş bir beyin fırtınası yapıyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’dan tutun tam 49 ‘very important person’ Kabil’e ‘gelecek umudu’ aşılamak için geliyor. İçlerinde Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da olacak. Ve hepsi, Türkiye’nin Afganistan’ın özgürlük mücadelesine verdiği içten yardımlara yüksek tonda bir vurgu yapacak. Türkiye’nin canla, başla Afganistan’ın ‘demokrasi mücadelesine, ayakta kalma arzusuna’ verdiği desteği görmek için Müsteşar Yardımcısı Engin Soysal’ın, Kabil Büyükelçimiz Basat Öztürk’ün ve Türk Dışişleri’nin Ankara’daki en çalışkan diplomatlarından Burak Akçapar’ın gözlerini okumak yetiyor bu kez. Türkiye, Afganistan’da demokrasi rüzgarlarının en yoğun eseceği güne kadar burada... hep burada... Zaten, daha Cevizcan’a gidip yeni bir il imar timi açacağız, hep birlikte. Heyecanlı ve gururlu gazeteci grubumuzun, büyükelçilik bahçesinde yaşadıkları gerçekten ayrı mutluluk kaynağı.
“Burası sizin eviniz” diyor Basat Bey ve bizi bahçeyle başbaşa bırakıyor. Kimimiz çimlerin üzerinde keyif yaparken, kimimiz iddialı bir basket maçına dalıyor. Maçın en süper isimlerini gururla buraya yazıyorum: Anadolu Ajansı’ndan Gülsen Solaker, CNN-Türk’ten Deniz Kilislioğlu ve Zaman Gazetesi’nden Servet Yanatma... Ben çok kötüyüm bu basket işinde, çoook... Bir sayı bile yapamadım... Ama basket oynama fikrinin sahibi Servet sayesinde hepimiz nefis, unutulmaz zaman geçirdik.Tabii, tam bu bahçe keyfimizden önce hepimiz toplu bir fotoğraf çektirdik ve dedik ki... Yaşasın özgürlük, yaşasın Afganistan.... !
18 Temmuz 2010 Pazar
Good morning Afghanistan.. Lets be free, lets cycling... Afganistan'dan günaydın, millet ! Dışişleri'nden don servisi
Anadolu Ajansı’ndan Gülsen ve ben ve bir de foto muhabiri arkadaşımız Mehmet bir gün rötarla da olsa Dubai’den Kabil’e ulaşabildik. Kabil’de yolumuzu dört gözle bekleyen arkadaşlarımız, ne yazık ki yine bavullarına kavuşamadılar. Kabil Havaalanı’na indiğimizde çıkan bavullar arasında sadece Gülsen’inki ve benimki vardı. Amma da şanslıyız...! (Diğer arkadaşlarımız, kendilerine Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi'nin muhteşem elemanı Tolga'nın dağıttığı donları giyerken, biz kendi eşyalarımızla başbaşayız... ) Sonra deli bir toz bulutunun içindeki Kabil sokaklarında Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bizi almaya gelen arabasıyla ilerledik. Uzun entariler içindeki adamları, kara çarşaflı kadınları şimdilik geçti gözlerim, özgürce bisiklet kullananlara takıldı.
Kocaman tekerlekleri dönüyor da dönüyor bisikletin. Ellerinde kocaman silahlar, aynalı gözlüklerle zombi gibi bakan, şehri korumakla gururlanan bin türlü asker, çok sıradan kalıyordu bu bisikletlerin yanında. Tahta arabaların üzerine kurulmuş sarıklı amcalar da öyle, filmlerden fırlamış gibiydi. Biz arabada yol aldıkça, bisikletler daha hızlanıyordu sanki. Hani özgürlüktür, medeniyettir, ince bir anlamı vardır bisiklet tekerinin kafalarda. Bir de üzerinde gülümseyen yüzler. Gerçekten gülümseyen, hayata gülümseyen. Dubai’de geçirdiğim eziyet çoktan uçup gitti, bu yüzleri gördüğümde. Bizi havaalanına almaya gelen Arif Bey, “Burada da hayat, akıp gidiyor ve insanlar tüm doğallığıyla hayatın içinde” diye öyle içten söyledi ki, Afganistan üzerinde oynanan siyasi hesaplaşmaları, kitaplardan, politikacılardan, diplomatlardan öğrendiğim burayla ilgili çıkar çatışmalarını bile unuttum. Burada da hayat var. Ey hayat, sen nelere kadirsin.. !
Hayat hızla akıp gitti, tüm bunları düşünürken. Ben arabadaydım ama Kabil halkı bisikletle ilerliyordu. Ve bu durumun sanki hüzünlü, sanki iç acıtıcı ama umut veren bir duygusu kalıyordu içimde, silahlı adamların koruduğu Safi Otel’imize girerken. Aklım, ABD Başkanı Barack Obama’nın “Babamdan Hayaller” kitabına kaydı bir an... “Herkes özgürce yaşayacak, her toprakta, her yerde...” Özgürlüğü sanki bu kendi kaderi ellerinden alınmış, savaş oyuncağı olmuş Kabil halkı hakediyordu en çok... Kimbilir... Otelde yedik akşam yemeğini. Bizi dışarı çıkaracak zırhlı araçlar olmadan, sokaklara çıkamazmışız. Ve sabah oldu. Dışardan horoz sesleri geldi, bir de helikopter. Sıcak, çok sıcak ama güzel sıcak Kabil. İnsanı yakıyor, bunaltmıyor... Günaydın Afganistan, günaydın özgürlük....
Kocaman tekerlekleri dönüyor da dönüyor bisikletin. Ellerinde kocaman silahlar, aynalı gözlüklerle zombi gibi bakan, şehri korumakla gururlanan bin türlü asker, çok sıradan kalıyordu bu bisikletlerin yanında. Tahta arabaların üzerine kurulmuş sarıklı amcalar da öyle, filmlerden fırlamış gibiydi. Biz arabada yol aldıkça, bisikletler daha hızlanıyordu sanki. Hani özgürlüktür, medeniyettir, ince bir anlamı vardır bisiklet tekerinin kafalarda. Bir de üzerinde gülümseyen yüzler. Gerçekten gülümseyen, hayata gülümseyen. Dubai’de geçirdiğim eziyet çoktan uçup gitti, bu yüzleri gördüğümde. Bizi havaalanına almaya gelen Arif Bey, “Burada da hayat, akıp gidiyor ve insanlar tüm doğallığıyla hayatın içinde” diye öyle içten söyledi ki, Afganistan üzerinde oynanan siyasi hesaplaşmaları, kitaplardan, politikacılardan, diplomatlardan öğrendiğim burayla ilgili çıkar çatışmalarını bile unuttum. Burada da hayat var. Ey hayat, sen nelere kadirsin.. !
Hayat hızla akıp gitti, tüm bunları düşünürken. Ben arabadaydım ama Kabil halkı bisikletle ilerliyordu. Ve bu durumun sanki hüzünlü, sanki iç acıtıcı ama umut veren bir duygusu kalıyordu içimde, silahlı adamların koruduğu Safi Otel’imize girerken. Aklım, ABD Başkanı Barack Obama’nın “Babamdan Hayaller” kitabına kaydı bir an... “Herkes özgürce yaşayacak, her toprakta, her yerde...” Özgürlüğü sanki bu kendi kaderi ellerinden alınmış, savaş oyuncağı olmuş Kabil halkı hakediyordu en çok... Kimbilir... Otelde yedik akşam yemeğini. Bizi dışarı çıkaracak zırhlı araçlar olmadan, sokaklara çıkamazmışız. Ve sabah oldu. Dışardan horoz sesleri geldi, bir de helikopter. Sıcak, çok sıcak ama güzel sıcak Kabil. İnsanı yakıyor, bunaltmıyor... Günaydın Afganistan, günaydın özgürlük....
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Büyükelçi Jeffrey'den mektup var : Sevgili (m) Türkiye.. / Letter from Jeffrey: Dear Türkiye
Sanki ışıklar birden sönüverdi, o tarlamsı rezidans bahçesinde. Shakespeare'in ünlülerinden "Bir yaz gecesi rüyası" kıvamındaki kalabalıktan, coşkuyla-hüznün garip karışımını yansıtan caz melodilerinden, boyalı kadınlardan, traşlı erkeklerden nerdeyse eser kalmamıştı. Bir ben miydim şimdi; bir elinde kalem, ötekinde not defteriyle tarlanın ve gecenin ortasında kalan. Başımı sersemce sola çevirdim, Jeffrey'in pamuk kafasından fışkıran parlak ışığa çarpıldım. Evet, Büyükelçi James Jeffrey'di bu. Hadi ben sersem sersem 'check edecek' bir diplomat kalmış mıydı ortalıkta diye oradaydım da, o ne yapıyordu bu saatte. "Amerika'nın Bağımsızlık Günü, 4 Temmuz" resepsiyonu çoktan bitmişti demeye kalmadı, Jeffrey'i yanımda buldum. Ankara'daki son resepsiyonunda emeği geçen garson, hizmetçi, koruma görevlisi, yakın dostlar, kim varsa onlara tek tek teşekkür ediyordu.
Gecenin başındaki telaşlı 'merhaba' gitmiş yerini gülümseyen, sımsıcak bir 'merhaba'ya bırakmıştı. Herkese 'özenle veda' etmek istediğini anlattı tüm sevimliliğiyle. "Ortalıkta çok da kimse yok. Hadi bir kaçamak yapalım" havasında Türk ve Amerikan bayraklarının gururlu duruşuna mekan olan, salona doğru ilerledik. Anlaştık, o arada. Dikkatle izlediği blogum için özel birşeyler yapacaktı benimle. Türkçe. Evet yine Türkçe. Biz diplomasi muhabirleri aramızda onun Türkçesi için "Çok kasık. Zaman alıyor, çoğu zaman da anlaşılmıyor" eleştirisini şap diye ne kadar yapıştırırsak yapıştıralım, o Türkçe'siyle mutlu arkadaşlar, mutlu. Bırakın konuşsun.
Tamam tamam. İşte geliyorum asıl konuya. Bayrakların önüne geçtik. Benden kendisine bugüne kadar hiç sormadığım konularda sorular istedi. İsrail yok, PKK yok, Obama yok, Türk politikası yok. Ağlayacağım yarabbim. Başka soru, başka soru diye tutturdu. Peki öyleyse. Al sana ilk soru: Madem seviyorsun bu kadar çok Türkçe konuşmayı. Türkçe'de en çok sevdiğin sözcük nedir? Yanıt: SEVGiLi... O,,,Dear,, valla girdik sıcak konuya... O 'sevgili' dedi.. Ben, aptal aptal "Sevgilim" diye heyecanlandım... Ne diyor biliyor musunuz, Türkçe'nin bu sözcükleri için Jeffrey, ne diyor..."Çok ruhlu sözcükler, çok içten, çok samimi, çok derinlerden..." Allah, Allah,,, aşık mıdır, nedir bu adam? Geçelim başka soruya. "En sevdiğiniz Türk yemeği"... Jeffrey'in yanıtı: İmambayıldı.
Acıktık mı ne? Yemeği sonra yermişiz. Benim sorulara devam etmem gerekiyormuş. "En sevdiğiniz politikacı? Erdoğan, Gül ya da Kılıçdaroğlu?"... Çok diplomatik yanıt geliyor, çoook... "Tabii ki Atatürk" diyor Jeffrey. Dur dur, ben başka bir soru sorayım.... "Ben Türkiye dediğimde, aklınıza ilk ne gelir".... Yanıta bakın arkadaşlar: "Her köşesi cennet...".. Yorum yapamıyorum, başka soruya geçiyorum. "Türkiye'deki en iyi arkadaşınız kim?.." Jeffrey, bu noktada "Türkiye'de çok, çok arkadaşım var" diye içten içten gülüyor... Sabahları ilk okuduğu gazeteyi soruyorum sonra. "Hepsini, tek tek okuyorum" diyor ve ekliyor "Senin bloguna bayılıyorum"... Bu konuşmalar hep Türkçe arkadaşlar. Hadi bir Türkçe veda edin bakalım öyleyse, yeniden herkese...Etmez mi, ediyor... hem de has Türkçe. "Sizi hiç unutmayacağım..".. İyi de unutmayıp, ne yapacaksınız ? "Action isteriz, action" diye çırpınıyorum ben... Ankara'daki büyükelçilik görevinin ardından Bağdat'ta ABD'nin yeni büyükelçisi, bizim de yakın komşumuz olacağını heyecanla özetliyor o an. Diyor ki, diyor ki... "Yazacağım size... Mektup göndereceğim. Söyle başlayacağım söze.. Sevgili Hilal, Sevgili Türkiye..."
Gece bitti. Jeffrey gitti, ben gittim. Bu ne sevgi aaahh, bu ne ızdırappp... Dear Türkiye,, Sevgili (m) Türkiye...
Gecenin başındaki telaşlı 'merhaba' gitmiş yerini gülümseyen, sımsıcak bir 'merhaba'ya bırakmıştı. Herkese 'özenle veda' etmek istediğini anlattı tüm sevimliliğiyle. "Ortalıkta çok da kimse yok. Hadi bir kaçamak yapalım" havasında Türk ve Amerikan bayraklarının gururlu duruşuna mekan olan, salona doğru ilerledik. Anlaştık, o arada. Dikkatle izlediği blogum için özel birşeyler yapacaktı benimle. Türkçe. Evet yine Türkçe. Biz diplomasi muhabirleri aramızda onun Türkçesi için "Çok kasık. Zaman alıyor, çoğu zaman da anlaşılmıyor" eleştirisini şap diye ne kadar yapıştırırsak yapıştıralım, o Türkçe'siyle mutlu arkadaşlar, mutlu. Bırakın konuşsun.
Tamam tamam. İşte geliyorum asıl konuya. Bayrakların önüne geçtik. Benden kendisine bugüne kadar hiç sormadığım konularda sorular istedi. İsrail yok, PKK yok, Obama yok, Türk politikası yok. Ağlayacağım yarabbim. Başka soru, başka soru diye tutturdu. Peki öyleyse. Al sana ilk soru: Madem seviyorsun bu kadar çok Türkçe konuşmayı. Türkçe'de en çok sevdiğin sözcük nedir? Yanıt: SEVGiLi... O,,,Dear,, valla girdik sıcak konuya... O 'sevgili' dedi.. Ben, aptal aptal "Sevgilim" diye heyecanlandım... Ne diyor biliyor musunuz, Türkçe'nin bu sözcükleri için Jeffrey, ne diyor..."Çok ruhlu sözcükler, çok içten, çok samimi, çok derinlerden..." Allah, Allah,,, aşık mıdır, nedir bu adam? Geçelim başka soruya. "En sevdiğiniz Türk yemeği"... Jeffrey'in yanıtı: İmambayıldı.
Acıktık mı ne? Yemeği sonra yermişiz. Benim sorulara devam etmem gerekiyormuş. "En sevdiğiniz politikacı? Erdoğan, Gül ya da Kılıçdaroğlu?"... Çok diplomatik yanıt geliyor, çoook... "Tabii ki Atatürk" diyor Jeffrey. Dur dur, ben başka bir soru sorayım.... "Ben Türkiye dediğimde, aklınıza ilk ne gelir".... Yanıta bakın arkadaşlar: "Her köşesi cennet...".. Yorum yapamıyorum, başka soruya geçiyorum. "Türkiye'deki en iyi arkadaşınız kim?.." Jeffrey, bu noktada "Türkiye'de çok, çok arkadaşım var" diye içten içten gülüyor... Sabahları ilk okuduğu gazeteyi soruyorum sonra. "Hepsini, tek tek okuyorum" diyor ve ekliyor "Senin bloguna bayılıyorum"... Bu konuşmalar hep Türkçe arkadaşlar. Hadi bir Türkçe veda edin bakalım öyleyse, yeniden herkese...Etmez mi, ediyor... hem de has Türkçe. "Sizi hiç unutmayacağım..".. İyi de unutmayıp, ne yapacaksınız ? "Action isteriz, action" diye çırpınıyorum ben... Ankara'daki büyükelçilik görevinin ardından Bağdat'ta ABD'nin yeni büyükelçisi, bizim de yakın komşumuz olacağını heyecanla özetliyor o an. Diyor ki, diyor ki... "Yazacağım size... Mektup göndereceğim. Söyle başlayacağım söze.. Sevgili Hilal, Sevgili Türkiye..."
Gece bitti. Jeffrey gitti, ben gittim. Bu ne sevgi aaahh, bu ne ızdırappp... Dear Türkiye,, Sevgili (m) Türkiye...
30 Haziran 2010 Çarşamba
O bir diplomat : Ünal Çeviköz... / See you in London
Her diplomat sevilmez. Hatta, çoğu sevilmez. "Ama bu durum, her meslek için geçerlidir" notu düşeyim de baştan, sonra bir de alıngan diplomatlarla uğraşmayayım. Her gazeteci de sevilmez tabii... Ama, kimisi çok sevilir. Sadece müsteşar yardımcısı olduğu için değil, sadece Londra'ya büyükelçi atandığı için değil, sadece çok başarılı, çok ince olduğu için değil. Evet, zor ama sadece Ünal Çeviköz olduğu için sevilen vardır. Sadece kendi olarak kalmayı başarmış bir büyükelçi olduğu için sevilen.
Ankara Palas'ta onu Londra'ya uğurlamak için toplanan onlarca insanın ortak noktası buydu bence. Çoğu artist diplomata burun kıvıran birçok arkadaşım, zariflik edip ona tüm içtenlikleriyle küçük hediyeler sunuyordu. Gazze'ye yardım konvoyuna İsrail güçlerince düzenlenen saldırılardan sonra evinden çıkamaz duruma düşen İsrail'in Bergama kökenli Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, kocaman bir kahkaha atıp "Ünal çok başka... Çok başka insan" diyordu. Türkçesi ortalama bir Türk'ü sollamış Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, "Çok tatlı arkadaştır Ünal. Çok şeker bir diplomattır o" diye tanımlıyordu, Ünal Çeviköz'ü.
Sen böyle en zor yerlerde, en zor günlerde diplomatlık yap ve kimseyi incitme. Bu kadar zarif ve yakışıklı ol, bu kadar yetenekli. 2006'da Bağdat'ta suikaste uğra ama sapasağlam ayakta kal. Tanrı'nın sevgili diplomatı. Hem kadınları, hem erkekleri hayran bırak kendine, çalışmalarına. Ben, "Nedir bu durum" diye muzip muzip gülümseyip, sorular atarken ortalıktakilere, pastayı ağzıma tıkayan,, (kimdin sen yaaa,,,) "Adam gibi adam da ondan. Pasta ye, kendine gel" diye tasvirimi kesti. Ama bak, ama bak... Ben ki, onlarca brifingin yanısıra klasik müzik konserlerini paylaştığım, filmlerden, kitaplardan, yemeklerden konuştuğum Ünal Çeviköz'ü, Londra'ya uğurluyorum. Güzel Londra'ya. Kısacası; Londra'da süper bir Türk Büyükelçi arkadaşımız olacağı için gururluyuz, mutluyuz. Ünal Bey,,, Londra'da görüşürüz...
Ankara Palas'ta onu Londra'ya uğurlamak için toplanan onlarca insanın ortak noktası buydu bence. Çoğu artist diplomata burun kıvıran birçok arkadaşım, zariflik edip ona tüm içtenlikleriyle küçük hediyeler sunuyordu. Gazze'ye yardım konvoyuna İsrail güçlerince düzenlenen saldırılardan sonra evinden çıkamaz duruma düşen İsrail'in Bergama kökenli Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, kocaman bir kahkaha atıp "Ünal çok başka... Çok başka insan" diyordu. Türkçesi ortalama bir Türk'ü sollamış Amerika'nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, "Çok tatlı arkadaştır Ünal. Çok şeker bir diplomattır o" diye tanımlıyordu, Ünal Çeviköz'ü.
Sen böyle en zor yerlerde, en zor günlerde diplomatlık yap ve kimseyi incitme. Bu kadar zarif ve yakışıklı ol, bu kadar yetenekli. 2006'da Bağdat'ta suikaste uğra ama sapasağlam ayakta kal. Tanrı'nın sevgili diplomatı. Hem kadınları, hem erkekleri hayran bırak kendine, çalışmalarına. Ben, "Nedir bu durum" diye muzip muzip gülümseyip, sorular atarken ortalıktakilere, pastayı ağzıma tıkayan,, (kimdin sen yaaa,,,) "Adam gibi adam da ondan. Pasta ye, kendine gel" diye tasvirimi kesti. Ama bak, ama bak... Ben ki, onlarca brifingin yanısıra klasik müzik konserlerini paylaştığım, filmlerden, kitaplardan, yemeklerden konuştuğum Ünal Çeviköz'ü, Londra'ya uğurluyorum. Güzel Londra'ya. Kısacası; Londra'da süper bir Türk Büyükelçi arkadaşımız olacağı için gururluyuz, mutluyuz. Ünal Bey,,, Londra'da görüşürüz...
23 Haziran 2010 Çarşamba
Monsieur /Mr. Mevlut Çavuşoğlu....Avrupa Konseyi'nde bir Türk başkan, mösyö Çavuşoğlu
Oturumu açıyorummm, aaaçtım ! Şu zihninizi allak-bullak etmeye çalışan "Türkiye’nin ekseni mi kayıyor, Türkiye Batı’ya değil de, Doğu’ya mı gidiyor" sorularıyla başlayan tartışmalara aldırış etmeyin lütfen. Gerçek Türkiye’nin yapacak çok işleri var. Demokrasi, hak, hukuk, adam gibi yaşam standardı değil mi aradığımız. Medeniyet ve kalitenin peşinden koşuyoruz. Koşanlara, gönülden destek oluyoruz. Gerisi, gerçekten safsata. !
Avrupa Konseyi’nin yasama organı niteliğindeki Parlamenterler Meclisi’nin başkanlığını Ocak 2010’dan beri yürüten Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte, konseydeyiz. Hişşşt, ses yapmayın.. Çok ciddi bir durum var ortada. Avrupa Konseyi, 1949’da kuruluyor. Türkiye de kurucu üye. Evet, Avrupa’dayız. Konseyin parlamenterler meclisinin başına bugüne kadar bir Türk parlamenter, nedense seçilemiyor.( Uyuz diyorum size bu Avrupalılar. Gürültü yok Hilal, devam, devam… ) Hatta başkanlık koltuğuna hep Batı Avrupalı parlamenterler oturtuluyor. 5 Fransız, 4 İngiliz, 3 İspanyol, 2 Alman, 2 Hollandalı, 2 Belçikalı, 2 Avusturyalı, 1 Danimarkalı, 1 İsveçli ve de 1 İsviçreli, başkanlık koltuğunda boy göstermiş bugüne kadar. Ama şimdi, ama şimdiiii.... “Viyana’nın doğusundan bir ülkeden” yani Türkiye’den seçilmiş bir başkan var ortada. O biiiiirrrr Radikal,,,, O birrrrr Türk !
Valla bir "koltuğum kabardı" durumu sözkonusu. Mevlüt Çavuşoğlu’nun Avrupa Konseyi’nde Parlamenterler Meclisi Başkanı olarak nasıl çalıştığını hepinizin görmesini isterdim. Açın televizyonları açın, gazeteleri okuyun. Hatta daha kolayı var. Blogum hizmetinizde. “Hiii, öcü İslam” korkusunun dalga dalga yayıldığı bir Avrupa ortamında müslüman bir Türk, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına seçiliyor. Çünkü, Mevlüt Bey’in çalışkanlığı, aktifliği dillere destan bu alemde. Ayrıca, 11 Eylül olayları sonrasında Avrupa Konseyi, dinlerarası diyaloğun Avrupa’daki düşünsel merkezi olarak tanımlanmış. Benim gibi bir Radikal’e bile tolerans gösteren Mevlüt Bey’in, dinlerarası diyalogda başarıya ulaşacığına eminim arkadaşlar. Altına imza atıyorum. Ortada ciddi bir tolerans var. Bana ‘kendini beğenmiş’ deyin, 40 yıl küserim size ama Mevlüt Bey “PKK, daha çok büyük boyutlu saldırılar gerçekeştirmedi. Kınamaya değmez” diye düşünen Avrupa Konseyi’nin Norveç’li uyuz Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a bile, büyük bir olgunlukla Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini anlatmaya çalışıyor. Ben olsam, valla çarpardım o herife...Ankara’ya gelecekmiş zaten, icabına bakacağım onun ben, merak etmeyin.
Çavuşoğlu'nun bu anlı-şanlı göreve seçilmesinin ardından, Kasım 2010'da Türkiye, Avrupa Konseyi'nin karar organı bakanlar konseyinin dönem başkanlığını altı ay süreyle devralacak. Şöylee, güzel bir parmak hareketiyle Avrupa’ya eksen nedir gösterebiliriz değil mi... Bence evet. Avrupa’nın kalbinde, Strasburg’da Avrupa Konseyi’nde ‘aslanlar gibi çalışan’ bir başkanımız var. Bi dakka, bi dakka, bu nasıl bir çalışkanlık. Ahan da okuyorum. 1968 doğumlu Çavuşoğlu, bugüne kadar Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı seçilmiş en genç Avrupalı parlamenter. Yurt içinde AK Parti Dış İlişkiler Koordinatör Başkan vekilliği ve Türkiye-ABD Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerini yürütüyor. Avrupa’daki parlamenterler meclisinde ise Siyasi İşler ve Denetim Komisyonu üyelikleri, Belarus Alt Komitesi üyeliği, Göç Komisyonu Alt Komite Başkanlığı, “1932-1933 Yılları Arasında Ukrayna’da Kıtlığın Sebep Olduğu Kitlesel Ölümlerin Uluslararası Düzeyde Kınanması (Holodomor) ve Eski SSCB’de kitlesel kıtlığın 75. yıldönümü” başlıklı raporun raportörlüğü ve AKPM’de en büyük üçüncü grup olan Avrupa Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı ve Sözcülüğü yapıyor. Allah’ım hepimize böyle bir CV… Amin..!!
Avrupa Konseyi’nin yasama organı niteliğindeki Parlamenterler Meclisi’nin başkanlığını Ocak 2010’dan beri yürüten Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte, konseydeyiz. Hişşşt, ses yapmayın.. Çok ciddi bir durum var ortada. Avrupa Konseyi, 1949’da kuruluyor. Türkiye de kurucu üye. Evet, Avrupa’dayız. Konseyin parlamenterler meclisinin başına bugüne kadar bir Türk parlamenter, nedense seçilemiyor.( Uyuz diyorum size bu Avrupalılar. Gürültü yok Hilal, devam, devam… ) Hatta başkanlık koltuğuna hep Batı Avrupalı parlamenterler oturtuluyor. 5 Fransız, 4 İngiliz, 3 İspanyol, 2 Alman, 2 Hollandalı, 2 Belçikalı, 2 Avusturyalı, 1 Danimarkalı, 1 İsveçli ve de 1 İsviçreli, başkanlık koltuğunda boy göstermiş bugüne kadar. Ama şimdi, ama şimdiiii.... “Viyana’nın doğusundan bir ülkeden” yani Türkiye’den seçilmiş bir başkan var ortada. O biiiiirrrr Radikal,,,, O birrrrr Türk !
Valla bir "koltuğum kabardı" durumu sözkonusu. Mevlüt Çavuşoğlu’nun Avrupa Konseyi’nde Parlamenterler Meclisi Başkanı olarak nasıl çalıştığını hepinizin görmesini isterdim. Açın televizyonları açın, gazeteleri okuyun. Hatta daha kolayı var. Blogum hizmetinizde. “Hiii, öcü İslam” korkusunun dalga dalga yayıldığı bir Avrupa ortamında müslüman bir Türk, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi başkanlığına seçiliyor. Çünkü, Mevlüt Bey’in çalışkanlığı, aktifliği dillere destan bu alemde. Ayrıca, 11 Eylül olayları sonrasında Avrupa Konseyi, dinlerarası diyaloğun Avrupa’daki düşünsel merkezi olarak tanımlanmış. Benim gibi bir Radikal’e bile tolerans gösteren Mevlüt Bey’in, dinlerarası diyalogda başarıya ulaşacığına eminim arkadaşlar. Altına imza atıyorum. Ortada ciddi bir tolerans var. Bana ‘kendini beğenmiş’ deyin, 40 yıl küserim size ama Mevlüt Bey “PKK, daha çok büyük boyutlu saldırılar gerçekeştirmedi. Kınamaya değmez” diye düşünen Avrupa Konseyi’nin Norveç’li uyuz Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland’a bile, büyük bir olgunlukla Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini anlatmaya çalışıyor. Ben olsam, valla çarpardım o herife...Ankara’ya gelecekmiş zaten, icabına bakacağım onun ben, merak etmeyin.
Çavuşoğlu'nun bu anlı-şanlı göreve seçilmesinin ardından, Kasım 2010'da Türkiye, Avrupa Konseyi'nin karar organı bakanlar konseyinin dönem başkanlığını altı ay süreyle devralacak. Şöylee, güzel bir parmak hareketiyle Avrupa’ya eksen nedir gösterebiliriz değil mi... Bence evet. Avrupa’nın kalbinde, Strasburg’da Avrupa Konseyi’nde ‘aslanlar gibi çalışan’ bir başkanımız var. Bi dakka, bi dakka, bu nasıl bir çalışkanlık. Ahan da okuyorum. 1968 doğumlu Çavuşoğlu, bugüne kadar Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı seçilmiş en genç Avrupalı parlamenter. Yurt içinde AK Parti Dış İlişkiler Koordinatör Başkan vekilliği ve Türkiye-ABD Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanlığı görevlerini yürütüyor. Avrupa’daki parlamenterler meclisinde ise Siyasi İşler ve Denetim Komisyonu üyelikleri, Belarus Alt Komitesi üyeliği, Göç Komisyonu Alt Komite Başkanlığı, “1932-1933 Yılları Arasında Ukrayna’da Kıtlığın Sebep Olduğu Kitlesel Ölümlerin Uluslararası Düzeyde Kınanması (Holodomor) ve Eski SSCB’de kitlesel kıtlığın 75. yıldönümü” başlıklı raporun raportörlüğü ve AKPM’de en büyük üçüncü grup olan Avrupa Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı ve Sözcülüğü yapıyor. Allah’ım hepimize böyle bir CV… Amin..!!
22 Haziran 2010 Salı
Les tam-tam, la musique et Strasbourg...! En uzun gün ve ilk gece : STRASBURG
Bir Alman olmuşlar tarih boyunca, bir Fransız. Pek bir Avrupai havaları var ama yine de bir yavanlık hakim bu yüzlerde. Hadi, hemen girişte çok eleştiri oku fırlatmayayım da Fransa ve Almanya’nın sınırında yaşayan bu Strasburg’luları kucaklamaya çalışayım. Önyargıyı bırak Hilosh, bırak... Bak; 21 Haziran, kuzey yarımkürenin en uzun günü. Yaza giriyoruz. Herkes bir şenlensin, bir açılsın, dökülsün hatta saçılsın.
Sen böyle hafiften dalga mı geçersin ! Al sana, müzik bayramı. 1982’den beri tüm Fransa, 21 Haziran akşamı sokaklara dökülüyormuş. Yazın gelişi kutlanıyor. Dökülen dökülene. Dar, uzun, çiçekli, arnavut kaldırımlı, şirine sokaklardan geç geçebilirsen. Her sokak kenarında, ortasında müzik grupları alabildiğince bağırıyor. Sene boyunca suskun, içi geçmiş kalmış bu zavallılar bugün kendilerini aşıyor işte. Her ses var, her renk. Tam-tam’lar, davullar, zurnalar, gaydalar...hatta..ha ha ha..vuvuzelalar... Tüm Strasburg, açık hava konseri havasında. Yerde, gökte her çeşit melodi...
Buraya bu çok sesliliği de ben mi getirdim nedir!!! Diplomat ve gazeteci arkadaş grubumda yükselen “Narsist Hilal” esprilerine hiç aldırış etmeden söyleyeceğim işte. Her zaman akşam 8.5’tan sonra inlerin, cinlerin top oynadığı bu sokaklarda şimdi neşe, çalgı, dans ve özgürlük var. Ben diyorum size, benim ayağımda bereket var...(Ben narsist olmayacağım da kim olacak. Eminim bu gece de sokağa çıkacağız ve sokak hepimizi şaşırtacak. Bahse bile girerim)
Garsonlar hizmetten anlamıyor. Fransız milleti soğuk ve uyuz. Gelip de sana ‘ne içersin, ne yersin’ diye soran yok. Veriyorsun bir sipariş, bekle Allah bekle. Pizza-lahmacun kırması bir Tartes flambees (tart flambe) yapmışlar, meşhur etmişler. İnce bir hamur, üzerinde erimiş peynir, rendelenmiş domuz eti falan, filan...biraz da mantar. Yazık yaa, bu ecnebilerin neden Türk mutfağına hayran olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu garip pizzamsı, pidemsi şeyin yanında Allah’tan yeryüzünde soğuk içilen nadir kırmızı şaraplardan Alsace (Alsaz) şarabı içiyorsun da, ne yediğini anlamıyorsun. Ve üstüne neyse ki Creme brulee.. !
Yine de, yine de..çok şirinsin Strasburg. Gökyüzü hep aydınlık. Uzayıp giden, geniş parklar. O kadar çok milletten insanı bağrına basan bir Avrupa Konseyi. Evet Kayhan Karaca haklı. Burası bir demokrasi okulu. Ben ilk dersi geçtim, haberiniz olsun. Çok da yenilir, içilir olmasa da Fransız mutfağına çok burun kıvırmadım. Hafif yağmurlu sokaklarda bugün güneş daha bir parlak. Yaz geldi... Geçmeden, haydi hep birlikte tadını çıkaralım, haydi...
Sen böyle hafiften dalga mı geçersin ! Al sana, müzik bayramı. 1982’den beri tüm Fransa, 21 Haziran akşamı sokaklara dökülüyormuş. Yazın gelişi kutlanıyor. Dökülen dökülene. Dar, uzun, çiçekli, arnavut kaldırımlı, şirine sokaklardan geç geçebilirsen. Her sokak kenarında, ortasında müzik grupları alabildiğince bağırıyor. Sene boyunca suskun, içi geçmiş kalmış bu zavallılar bugün kendilerini aşıyor işte. Her ses var, her renk. Tam-tam’lar, davullar, zurnalar, gaydalar...hatta..ha ha ha..vuvuzelalar... Tüm Strasburg, açık hava konseri havasında. Yerde, gökte her çeşit melodi...
Buraya bu çok sesliliği de ben mi getirdim nedir!!! Diplomat ve gazeteci arkadaş grubumda yükselen “Narsist Hilal” esprilerine hiç aldırış etmeden söyleyeceğim işte. Her zaman akşam 8.5’tan sonra inlerin, cinlerin top oynadığı bu sokaklarda şimdi neşe, çalgı, dans ve özgürlük var. Ben diyorum size, benim ayağımda bereket var...(Ben narsist olmayacağım da kim olacak. Eminim bu gece de sokağa çıkacağız ve sokak hepimizi şaşırtacak. Bahse bile girerim)
Garsonlar hizmetten anlamıyor. Fransız milleti soğuk ve uyuz. Gelip de sana ‘ne içersin, ne yersin’ diye soran yok. Veriyorsun bir sipariş, bekle Allah bekle. Pizza-lahmacun kırması bir Tartes flambees (tart flambe) yapmışlar, meşhur etmişler. İnce bir hamur, üzerinde erimiş peynir, rendelenmiş domuz eti falan, filan...biraz da mantar. Yazık yaa, bu ecnebilerin neden Türk mutfağına hayran olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu garip pizzamsı, pidemsi şeyin yanında Allah’tan yeryüzünde soğuk içilen nadir kırmızı şaraplardan Alsace (Alsaz) şarabı içiyorsun da, ne yediğini anlamıyorsun. Ve üstüne neyse ki Creme brulee.. !
Yine de, yine de..çok şirinsin Strasburg. Gökyüzü hep aydınlık. Uzayıp giden, geniş parklar. O kadar çok milletten insanı bağrına basan bir Avrupa Konseyi. Evet Kayhan Karaca haklı. Burası bir demokrasi okulu. Ben ilk dersi geçtim, haberiniz olsun. Çok da yenilir, içilir olmasa da Fransız mutfağına çok burun kıvırmadım. Hafif yağmurlu sokaklarda bugün güneş daha bir parlak. Yaz geldi... Geçmeden, haydi hep birlikte tadını çıkaralım, haydi...
18 Haziran 2010 Cuma
Behzat... Senin ne işin var ölümle?
"Ben ölüm yazısı yazamam" derdim kesin. Behzat da "Sen miiiii" diye çıkışırdı.Yapamayacağım, yazamayacağım yoktur. Elimden bir uçan, bir kaçan kurtulur. Yapma Behzat, yapma. Çok gazlıyorsun beni. O, bin yıllık bira borcumu da hatırlatmazsan olmaz değil mi her seferinde. Ya diyette olurum, ya resepsiyonda, ya yemekte. İyi de şekerim, bira senin neyine? Şu çirkin sakallarını bile kesmekten acizsin. Haaaa, küsüyor musun. Küsersen küs. Ama sen kıyamazsın bana. Küsemezsin. Küs diye ısrar ederim, yine küsmezsin. Tamam Behzat. Nescafe'ni getirdim. Diğerleri de yolda. Ama haberin olsun, bira göbek yapıyor. Uffff, çek şu fotoğraf makinesini üzerimden, çek.
Behzat böyle ısrarlıdır işte, sevmek ve paylaşmak için. En sonunda çeker bir fotoğrafımı, karşılıklı gülüşmeye başlarız. "Kal" diye ısrar eder, kalırım zaman zaman. Geceleri fakstan çıkan iğrenç ses, susmak bilmeyen telefonlar, televizyonun garip görüntüleri, "Alooo, İstanbul ! Tamam gönderiyorum haberleri" stresi...Her gün Kebap 44 menüsü, akşam yemeği için. Ama bilgisayarın ekranında küçük kamera var. Nedret, Helin ve Mustafa kameradan el sallıyor. "Ben de seni seviyorum Helinn, ben de seni seviyorum Mustafa"... Gecenin tüm stresi varsa, aile de var. Bak, yine telefon çalıyor. Bu telefonlar susmaz ama, Behzat'ın haberler kadar sevgiye, sevdiklerine ayıracak vakti hep vardır. Hep yaratır o, hep yaratır. Gerçek gazetecidir çünkü. Lunapark'ın keyfini Mustafa'yla, tiyatronun keyfini Helin'le çıkarır. 30 yıl öncesinin arkadaşlarını internette buluşturur. Bir küser, bir barışır ama paylaşmaktan asla vazgeçmez.
Oturup da, "Behzat yok" diye gece nöbeti mi tutuyorum şimdi gazetede. Evet, tutuyorum. Telefon çaldı. Mersin'den üniversite son sınıf öğrencisi Deniz arıyor. "Ben kardeşiyim Behzat'ın" diyor. Zaten çok sinirliyim, zaten çok bozuğum Behzat'ın ölümüne. Ağlayan kız çocuğuna, aptal aptal yanıt veriyorum. Diyorum ki, Behzat'ın kendinden küçük kardeşi yok. Sonra bu şeker kız, bir ödevini yaparken Radikal'i aradığını ve Behzat'a yönlendirildiğini anlatıyor. Behzat'la yapmışlar ödevini ve tam iki yıldır telefonlaşıyorlarmış. İyi de, derdin ne senin, şeker kız? "O benim manevi kardeşimdi. Telefonlarda hep bana destek oldu, gazetecilik okuyorum ve sorunlarımı ona danışıyorum. Bana gazeteciliği öğretiyordu. Peki ben şimdi kiminle konuşacağım. Öldüğü haberi doğru mu? Tamam Hilal abla, Behzat Abi için yazdığım şiiri sana gönderebilir miyim. Ver bana cep telefonunu, ilk dörtlüğünü göndereceğim..."
"Karanlık dünyalara gülümsedin / Üstüne, kardeş diye benimsedin / Girilmez, izbe hanlara girdin / Der misin şimdi, 'onları da benimsedim'?..."
Böyle geldi şiirin ilk dörtlüğü. Dahası da gelecek. Behzat, neler oluyor? Şaka mı bunlar? Yazamıyorum ben ölüm yazısı, yazamıyorum. Senin ne işin var ölümle, ne işin var?
Behzat böyle ısrarlıdır işte, sevmek ve paylaşmak için. En sonunda çeker bir fotoğrafımı, karşılıklı gülüşmeye başlarız. "Kal" diye ısrar eder, kalırım zaman zaman. Geceleri fakstan çıkan iğrenç ses, susmak bilmeyen telefonlar, televizyonun garip görüntüleri, "Alooo, İstanbul ! Tamam gönderiyorum haberleri" stresi...Her gün Kebap 44 menüsü, akşam yemeği için. Ama bilgisayarın ekranında küçük kamera var. Nedret, Helin ve Mustafa kameradan el sallıyor. "Ben de seni seviyorum Helinn, ben de seni seviyorum Mustafa"... Gecenin tüm stresi varsa, aile de var. Bak, yine telefon çalıyor. Bu telefonlar susmaz ama, Behzat'ın haberler kadar sevgiye, sevdiklerine ayıracak vakti hep vardır. Hep yaratır o, hep yaratır. Gerçek gazetecidir çünkü. Lunapark'ın keyfini Mustafa'yla, tiyatronun keyfini Helin'le çıkarır. 30 yıl öncesinin arkadaşlarını internette buluşturur. Bir küser, bir barışır ama paylaşmaktan asla vazgeçmez.
Oturup da, "Behzat yok" diye gece nöbeti mi tutuyorum şimdi gazetede. Evet, tutuyorum. Telefon çaldı. Mersin'den üniversite son sınıf öğrencisi Deniz arıyor. "Ben kardeşiyim Behzat'ın" diyor. Zaten çok sinirliyim, zaten çok bozuğum Behzat'ın ölümüne. Ağlayan kız çocuğuna, aptal aptal yanıt veriyorum. Diyorum ki, Behzat'ın kendinden küçük kardeşi yok. Sonra bu şeker kız, bir ödevini yaparken Radikal'i aradığını ve Behzat'a yönlendirildiğini anlatıyor. Behzat'la yapmışlar ödevini ve tam iki yıldır telefonlaşıyorlarmış. İyi de, derdin ne senin, şeker kız? "O benim manevi kardeşimdi. Telefonlarda hep bana destek oldu, gazetecilik okuyorum ve sorunlarımı ona danışıyorum. Bana gazeteciliği öğretiyordu. Peki ben şimdi kiminle konuşacağım. Öldüğü haberi doğru mu? Tamam Hilal abla, Behzat Abi için yazdığım şiiri sana gönderebilir miyim. Ver bana cep telefonunu, ilk dörtlüğünü göndereceğim..."
"Karanlık dünyalara gülümsedin / Üstüne, kardeş diye benimsedin / Girilmez, izbe hanlara girdin / Der misin şimdi, 'onları da benimsedim'?..."
Böyle geldi şiirin ilk dörtlüğü. Dahası da gelecek. Behzat, neler oluyor? Şaka mı bunlar? Yazamıyorum ben ölüm yazısı, yazamıyorum. Senin ne işin var ölümle, ne işin var?
12 Haziran 2010 Cumartesi
Waka Waka... This time for Africa...!!! Haydi futbol, haydi...
Ben bayılırım çikolataya. Bitter'dir tercihim hep. Sade kahvenin yanında, acılaşır da acılaşır dilim, damağım. Derin bir haz, uzanır gider her seferinde. Tenimin en ince yerlerine. Pek severim bu hallerimi, pek... Waka, waka. This time for Africa...!!! Derkennn, şov başlamıştır... Haydi kaynaş bakalım gerçek çikolatalarla. Hem beyazı, hem sütlüsü, hem bitter'i burada. Zakumi burada, Rene burada, Sarel burada, Letta burada, Moi burada... Afrika burada, Shakira da burada...
Yağmur deli gibi, çocuk gibi, bir küskün bir barışık gibi yağsa da, tüm çikolatalar çoktan kaynaşmıştı. Haydi ıslatalım, kupayı. 2010 Dünya Futbol Kupası başlamış mıdır, başlamıştır. Burası Ankara'ysa, Almanya Büyükelçiliği'nin en güzel yeri de bahçedir, bu bahçedir. Yağmur bıkmadan yağarken, dev ekranda beliren Johannesburg sokaklarıdır. İşte, açılış maçı. Meksika, Güney Afrika... Go, Bafana Bafana (Güney Afrika milli futbol takımı).
Hiç bıkmadan danseden, dansetmeyip uçan bu Afrikalılar'a uymayan ne olsun. Hiiişt, herkes çikolata olsun. Herkes Hiloş olsun. Belki anlaşılıyor bu yazıdan, geceden kalma dansöz olduğum. Olsun, olsun. Hep böyle olsun. 2010 Dünya Kupası'nı açıyoruz, boru mu. Yok değil, vuvuzela. Vuvuzela'nın ne olduğunu halen bilmiyorsanız, gidin bi daha okuyun "Lets make noise" başlıklı yazımı. Şimdi vuuuuuuu, vuuuuuuuuuu....hepinize vuuuuuuuu....Almanya ve Meksika büyükelçilikleri kupanın açılışı onuruna parti düzenliyorsa, bi daha vuuuuuuuu....
Bir bitter yedim, kahvenin yanında şimdi. Size o güzelim yağmurlu, ışıklı, danslı, aşklı partiden sonra ciddi ama kısa bilgiler de sunayım. Hani daha önce öğretmiştim ya size Güney Afrika'da 11 farklı dil kullanılıyor diye. Hani geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Kak Barzani" diye sevgi sunmuştu ya, bizim Kürt Barzani'ye. Kak, abi demekti ya Kürtçe. Afrika'daki dillerden biri de Afrikan. Afrikanca'da "Kak" ne demekmiş biliyo musunuz: Bok. Valla, Rene söyledi. Ben hiç terbiyesizlik eder miyim yoksa Barzani'ye. Tamam tamam, daha ciddi bir bilgi: 1930'da Amerika Kıtası'nda Uruguay'da başlayan Dünya Kupası macerası bugüne kadar Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları arasında dolaşırken, Güney Afrika ile ilk kez kara kıtaya ulaşmış oldu. Türkiye yok kupada, yok. Ne olacak bu memleketin hali diye kafayı kaşıyanlar, harekete geçsin... Yoksa, vakaaa!!! Elimde acı gerçekler, bitter bilgiler var... Tamam tamam, bozmayacağım kupa keyfinizi. Tadını çıkarın. Waka, Waka...! This time for Africa.. !
Yağmur deli gibi, çocuk gibi, bir küskün bir barışık gibi yağsa da, tüm çikolatalar çoktan kaynaşmıştı. Haydi ıslatalım, kupayı. 2010 Dünya Futbol Kupası başlamış mıdır, başlamıştır. Burası Ankara'ysa, Almanya Büyükelçiliği'nin en güzel yeri de bahçedir, bu bahçedir. Yağmur bıkmadan yağarken, dev ekranda beliren Johannesburg sokaklarıdır. İşte, açılış maçı. Meksika, Güney Afrika... Go, Bafana Bafana (Güney Afrika milli futbol takımı).
Hiç bıkmadan danseden, dansetmeyip uçan bu Afrikalılar'a uymayan ne olsun. Hiiişt, herkes çikolata olsun. Herkes Hiloş olsun. Belki anlaşılıyor bu yazıdan, geceden kalma dansöz olduğum. Olsun, olsun. Hep böyle olsun. 2010 Dünya Kupası'nı açıyoruz, boru mu. Yok değil, vuvuzela. Vuvuzela'nın ne olduğunu halen bilmiyorsanız, gidin bi daha okuyun "Lets make noise" başlıklı yazımı. Şimdi vuuuuuuu, vuuuuuuuuuu....hepinize vuuuuuuuu....Almanya ve Meksika büyükelçilikleri kupanın açılışı onuruna parti düzenliyorsa, bi daha vuuuuuuuu....
Bir bitter yedim, kahvenin yanında şimdi. Size o güzelim yağmurlu, ışıklı, danslı, aşklı partiden sonra ciddi ama kısa bilgiler de sunayım. Hani daha önce öğretmiştim ya size Güney Afrika'da 11 farklı dil kullanılıyor diye. Hani geçenlerde Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Kak Barzani" diye sevgi sunmuştu ya, bizim Kürt Barzani'ye. Kak, abi demekti ya Kürtçe. Afrika'daki dillerden biri de Afrikan. Afrikanca'da "Kak" ne demekmiş biliyo musunuz: Bok. Valla, Rene söyledi. Ben hiç terbiyesizlik eder miyim yoksa Barzani'ye. Tamam tamam, daha ciddi bir bilgi: 1930'da Amerika Kıtası'nda Uruguay'da başlayan Dünya Kupası macerası bugüne kadar Avrupa, Asya ve Amerika kıtaları arasında dolaşırken, Güney Afrika ile ilk kez kara kıtaya ulaşmış oldu. Türkiye yok kupada, yok. Ne olacak bu memleketin hali diye kafayı kaşıyanlar, harekete geçsin... Yoksa, vakaaa!!! Elimde acı gerçekler, bitter bilgiler var... Tamam tamam, bozmayacağım kupa keyfinizi. Tadını çıkarın. Waka, Waka...! This time for Africa.. !
10 Haziran 2010 Perşembe
Monşer diplomasisine SON...
Aslında bugün Başbakan Erdoğan’ın ‘monşerler’ diye ikide bir yere çaldığı kesimin kimler olduğunu daha iyi anladım. Hiç de Dışişleri Bakanlığı’nda harıl harıl çalışan diplomatları kastetmiyordu. Bir zamanların ‘halktan kopuk, kendini yükseklerde gören’ diplomatlarından da sözetmiyordu. Onlar çoktan tarih olmuştu. Olsaydı, ben de birine rastlar, buraya yazardım. Haa, dün bir tanesi televizyondaydı. İnal Batu. Bakan Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ kitabıyla dalga geçip, Türkiye’nin ‘stratejik bir sığlıkla’ BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu kullandığını söylüyordu. Türkiye, Amerika ne derse onu yapmalıymış. Dünyayı karşısına almamalıymış. Nesine güvenmiş de, ‘hayır’ oyu kullanmış. Her cümlesi ayrı klişe... Not alıp, gazeteye haber yapayım diye düşündüm ama sonra hiçbir cümlesini yanyana getirip de,mantıklı bir metin oluşturamadım.
Bu ‘monşer’lerin, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği kesimin temsilcileri her yerde. Bunlar at gözlükleriyle etrafa bakmakta ısrar eden, evrendeki değişim ve devinimden bihaber, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğunu düşünen tipler. Farklı görüş, düşünce ve duruşa tahammülü olmayan tipler. Dediğim dedikçi tipler. Olayları analiz edip, eleştirirken illa ki iğne, hatta çuvaldız batırmayı, kanatmayı seven tipler. “Al sana da böyle geçiriyorum” diye, oturduğu yerden gazel okuyanlar.
“Yalnız kalabilirim, hatta hiç dostum olmayabilir. Eğer doğru bildiğimi yapıyorsam, yalnızlık kimin umurunda...” İşte bu sözleri size Amerika’nın ilk siyahi lideri Barack Obama’nın “Babam ve Hayaller” kitabından yazıyorum. Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği dönemlerde, doğru bildiğinden şaşmayan, özgürlük ve eşitlik için tüm nefesiyle çalışan bir grup ‘kutsal insan’dan sözediyor Obama, bu kitabında. En çok da Kenyalı babasından. Daha çok, “siyahların da sözü dinlenebilir” inancından şaşmayan beyaz Amerikalı yakınlarından. Yüksek kalitede bir Batılı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım, seçim kampanyasından hemen önce “Amerikalılar, asla bir siyahı başkan seçmez” yargısındaydı. İnsanlara bakarken ‘siyah-beyaz’ diye düşündüğünü, hayretle görüp ona koca bir ‘byeeee’ demiştim. O siyahi, o babası Kenyalı, bugün Amerika’nın ilk siyahi lideri. Barack Obama.
Neymiş efendim. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu veren Türkiye yalnız kalacakmış. Tahran’la uranyum takası imzalayan Türkiye, konseyde çekimser oy kullanmalıymış. Başbakan Erdoğan, Dışişleri’ndeki diplomatlara kızgınmış. Kendisini yanlış yönlendirdiklerini düşünüyormuş. O yüzden “Gidin, konseyde ‘hayır’ deyin” demiş. Türkiye’nin İran’la ne işi varmış. Türkiye, İran’a yaptırım kararını nasıl uygulayacakmış? Dünyadaki değişimi göremeyen, bir grup at gözlüklü bunlar. Hatta, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Suçlu AB. Kötü davrandılar, Türkiye’yi doğuya ittiler” mesajını bile kavrayamayanlar. Aslında bu monşer dedikodu ve safsatalarından uzaklaşıp, size Amerikan yönetiminin kendi bilmez AB’ye İran konusu vesilesiyle verdiği mesajların içeriğini yazacaktım. Sonra, sonra,,,az sonra.. !! Haaaa... korkmayın.. Türkiye değil, yalnız kalan... Yalnız kalan AB... !
Bu ‘monşer’lerin, yani Erdoğan’ın sözünü ettiği kesimin temsilcileri her yerde. Bunlar at gözlükleriyle etrafa bakmakta ısrar eden, evrendeki değişim ve devinimden bihaber, sadece kendi düşündüklerinin doğru olduğunu düşünen tipler. Farklı görüş, düşünce ve duruşa tahammülü olmayan tipler. Dediğim dedikçi tipler. Olayları analiz edip, eleştirirken illa ki iğne, hatta çuvaldız batırmayı, kanatmayı seven tipler. “Al sana da böyle geçiriyorum” diye, oturduğu yerden gazel okuyanlar.
“Yalnız kalabilirim, hatta hiç dostum olmayabilir. Eğer doğru bildiğimi yapıyorsam, yalnızlık kimin umurunda...” İşte bu sözleri size Amerika’nın ilk siyahi lideri Barack Obama’nın “Babam ve Hayaller” kitabından yazıyorum. Amerika’da ırkçılığın kol gezdiği dönemlerde, doğru bildiğinden şaşmayan, özgürlük ve eşitlik için tüm nefesiyle çalışan bir grup ‘kutsal insan’dan sözediyor Obama, bu kitabında. En çok da Kenyalı babasından. Daha çok, “siyahların da sözü dinlenebilir” inancından şaşmayan beyaz Amerikalı yakınlarından. Yüksek kalitede bir Batılı olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım, seçim kampanyasından hemen önce “Amerikalılar, asla bir siyahı başkan seçmez” yargısındaydı. İnsanlara bakarken ‘siyah-beyaz’ diye düşündüğünü, hayretle görüp ona koca bir ‘byeeee’ demiştim. O siyahi, o babası Kenyalı, bugün Amerika’nın ilk siyahi lideri. Barack Obama.
Neymiş efendim. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım karar tasarısına ‘hayır’ oyu veren Türkiye yalnız kalacakmış. Tahran’la uranyum takası imzalayan Türkiye, konseyde çekimser oy kullanmalıymış. Başbakan Erdoğan, Dışişleri’ndeki diplomatlara kızgınmış. Kendisini yanlış yönlendirdiklerini düşünüyormuş. O yüzden “Gidin, konseyde ‘hayır’ deyin” demiş. Türkiye’nin İran’la ne işi varmış. Türkiye, İran’a yaptırım kararını nasıl uygulayacakmış? Dünyadaki değişimi göremeyen, bir grup at gözlüklü bunlar. Hatta, ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in “Suçlu AB. Kötü davrandılar, Türkiye’yi doğuya ittiler” mesajını bile kavrayamayanlar. Aslında bu monşer dedikodu ve safsatalarından uzaklaşıp, size Amerikan yönetiminin kendi bilmez AB’ye İran konusu vesilesiyle verdiği mesajların içeriğini yazacaktım. Sonra, sonra,,,az sonra.. !! Haaaa... korkmayın.. Türkiye değil, yalnız kalan... Yalnız kalan AB... !
6 Haziran 2010 Pazar
Lets make noise... VUVUZELA, South Africa, football.! Haydi futbol, Haydi Güney Afrika, Haydi VUVUZELA
Ahan da üflüyorum... Yasak değil. Borazan gibi desen değil, fil sesi çıkarıyor sanki. Güçlü erkekler üfleyince ses değişiyor. Allah,,, hele bir tane siyah insanoğlu üfledi mi, ortalık yıkılıyor. Maça geldik kardeşim, futbol maçına. Şenlik olacak, yarış olacak, takımlar, taraftarlar kaynaşacak... Bu ne biliyor musunuz, bu ne ? Güney Afrika’nın Ankara Büyükelçsi Tebogo Seokolo’dan üflemenin tekniklerini de öğrendim. Enstrümanımızın adı VUVUZELA. Tam bir Güney Afrika çalgısı. Futbolun özü, kalbi...
Bazı gerzek, entel-dantel yabancılar, içlerinde çoğu da Avrupalı... Demişler ki; bu fil sesine benzer bir ses çıkaran çalgı, yani Vuvuzela, anonsların duyulmasını engelliyor, futbolcular vuvuzela seslerinin yüzünden birbiriyle iletişim kuramıyor. Gitmişler, FIFA’ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) şikayet etmişler. .. Burada durup, konunun biraz dışında olanlara iki satır özet yapıyorum. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na Güney Afrika ev sahipliği yapacak. Şampiyona’nın resmi açılışı 11 Haziran’da. Vuvuzela, Güney Afrika’ya özgü bir futbol çalgısı ama birazdan da anlatacağım üzere göreceksiniz ki, artık futbolla özdeşleşti.
Şikayetçi takımının şikayetleri üzerine Vuvuzela’yla ilgili testler yapıldı. Johannesburg’da, 90 bin kişilik Soccer City stadında Güney Afrika ile Kolombiya arasında yapılan hazırlık maçında tribünler dolmuştu. Acil üstüne acil anons çeken maç organizatörleri, vuvuzela üflemelerinin doruk noktaya çıktığı sıralarda ses seviyesi testi yaptı. Sonra FIFA yetkililerinden Dany Jordaan çıktı, dedi ki, “Vuvuzela, artık Dünya Kupası’nda. Çalgı, bu Dünya Kupası’nın da bir parçası..” Futbol severlere, hayırlı, uğurlu olsun... Şikayetçi millet, şikayetçi takım bir kibrit alsın, derdine yansın..
Vuvuzela, sadece milli marşlar çalınırken üflenemeyecek ancak maçlar sırasında nefesine güvenen, takımını vuvuzeladan çıkan sesle destekleyecek. Vuuuuuuuuu, çekilin valla, filler geliyor....FIFA Başkanı Sepp Blatter da, vuvuzela’nın diğer ülkelerdeki tezahüratlar ya da davullar gibi Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu söyledi. Bana, Güney Afrika bayrağına sarılmış Vuvuzela’mı hediye eden Büyükelçi Tebogo Seokolo ise olaya daha derin bir yaklaşım içinde: I’m the master of my fate, I’m the captain of my soul... Kaderimin efendisiyim. Futbol neşesiyle, vuvuzela sesiyle bu yıl Güney Afrika’dan tüm dünyaya barış mesajları yollanacak. Tamam Seokolo; sen ne diyorsan o. Lets make noise. Haydi, gürültü yapalım. Bir kez daha tüm nefesimle üflüyorum...Futbol şahane, barış şahane...
Bazı gerzek, entel-dantel yabancılar, içlerinde çoğu da Avrupalı... Demişler ki; bu fil sesine benzer bir ses çıkaran çalgı, yani Vuvuzela, anonsların duyulmasını engelliyor, futbolcular vuvuzela seslerinin yüzünden birbiriyle iletişim kuramıyor. Gitmişler, FIFA’ya (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) şikayet etmişler. .. Burada durup, konunun biraz dışında olanlara iki satır özet yapıyorum. 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’na Güney Afrika ev sahipliği yapacak. Şampiyona’nın resmi açılışı 11 Haziran’da. Vuvuzela, Güney Afrika’ya özgü bir futbol çalgısı ama birazdan da anlatacağım üzere göreceksiniz ki, artık futbolla özdeşleşti.
Şikayetçi takımının şikayetleri üzerine Vuvuzela’yla ilgili testler yapıldı. Johannesburg’da, 90 bin kişilik Soccer City stadında Güney Afrika ile Kolombiya arasında yapılan hazırlık maçında tribünler dolmuştu. Acil üstüne acil anons çeken maç organizatörleri, vuvuzela üflemelerinin doruk noktaya çıktığı sıralarda ses seviyesi testi yaptı. Sonra FIFA yetkililerinden Dany Jordaan çıktı, dedi ki, “Vuvuzela, artık Dünya Kupası’nda. Çalgı, bu Dünya Kupası’nın da bir parçası..” Futbol severlere, hayırlı, uğurlu olsun... Şikayetçi millet, şikayetçi takım bir kibrit alsın, derdine yansın..
Vuvuzela, sadece milli marşlar çalınırken üflenemeyecek ancak maçlar sırasında nefesine güvenen, takımını vuvuzeladan çıkan sesle destekleyecek. Vuuuuuuuuu, çekilin valla, filler geliyor....FIFA Başkanı Sepp Blatter da, vuvuzela’nın diğer ülkelerdeki tezahüratlar ya da davullar gibi Güney Afrika futbolunun bir parçası olduğunu söyledi. Bana, Güney Afrika bayrağına sarılmış Vuvuzela’mı hediye eden Büyükelçi Tebogo Seokolo ise olaya daha derin bir yaklaşım içinde: I’m the master of my fate, I’m the captain of my soul... Kaderimin efendisiyim. Futbol neşesiyle, vuvuzela sesiyle bu yıl Güney Afrika’dan tüm dünyaya barış mesajları yollanacak. Tamam Seokolo; sen ne diyorsan o. Lets make noise. Haydi, gürültü yapalım. Bir kez daha tüm nefesimle üflüyorum...Futbol şahane, barış şahane...
3 Haziran 2010 Perşembe
Here's Barzani... Kak Barzani.. Buyrun, Abiniz Barzani.. !
Ne ben o eski ben, ne sen o eski Barzani... Ortada ya bir kuyu var, yandan geçiyoruz. Ya da cidden hep birlikte bahçeye çıkıp, ip atlıyoruz. Türk, Kürt, Arap, Türkmen...Huuuu, kim varsa gelsin... Çekilin, Barzani de bizimle oynamak istiyor. Bize dağları, tepeleri, inleri, çukurları, pusuları anlatacak... Anlatsın ya, yazık. Bak nasıl da uyum sağlamak istiyor bizimle, kaynaşma peşinde...
Bana bak Barzani, numara yapıyorsan ayvayı yersin. Daha da yaşatmazlar seni !
Valla ben Barzani olsaydım, nasıl Amerika’da peşmerge kıyafetiyle dolaşırsam Ankara’da da dolaşırdım. Dışişleri Bakanlığı kürsüsüne çıkıp da, sadece Türk bayrağının önünde durmak istemez, arkamda bir Kürt bölgesinin bayrağı da dalgalansın diye tuttururdum. Madem iddialıyım, Irak’ın kuzeyini ‘Kürdistan’ ilan etmişim, 9 yıl sonra ayak bastığım Ankara’da Kürt kardeşlerim için her türlü reklamı yapardım. Ama o da ne? Yapamadım. Ben Barzani değilim!
Bööööyle sinik, sinik geldi. Takım elbise, kravat modelinde çıktı kameraların karşısına, Türk bayrağı önünde alçak sesle Kürtçe konuşup, ‘işbirliği’ dedi, ‘Türk-Kürt, kanı dökülen herkes bizden’ dedi. Bıraksan, kardeşlik türküsü söyleyecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davuoğlu’ndan da Kürtçe “Kak Barzani” gazını aldı ki, tut tutabilirsen şimdi. Koskoca Dışişleri’nin gözünde “Abi Barzani’” oldu yani. “Size bir de limonlu pasta verelim mi” diye de, sulu gözlerle bakıyordu bir de Davutoğlu. Kime? Barzani’ye. Gazoz içeçekler beraber nerdeyse, dışarıya çıkıp birlikte ip atlayacaklar.
Kameraların önünde Kürt bayrağını (o da neymiş canım..diyebilirim. çünkü KKTC bayrağına bile böyle muamele çeken milyonlarca densize laf anlatmış birisiyim) unutuyor. Yok yok, koymamış kürsüye Dışişleri Bakanlığı Kürt bayrağı. Irak bayrağı da yok. Adamcağızın, yani Barzani’nin kim olduğu, nereden gelip, nereye gittiği belli değil. Basın toplantısındayız. Dışişleri’ndeyiz. Ortada bir Türk bayrağı. Sağında Davutoğlu, solunda Barzani. Irak bayrağı olsaydı bari diyoruz, bu Barzani o zaman Irak bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun diye tutturuverirdi diyor sevgili bir Türk diplomatımız. Yaniiii, Barzani bir ezik, bir ezik.
Hişşt! Vatanseverler, “Kahrolsun Kürdistan” diye slogan atanlar, mutlu musunuz. Barzani Ankara’ya geldi de, ezik ezik çıktı kameraların önüne, sevindiniz mi? İntikamınızı aldınız mı? İntikama değil, işbirliğine bakma günü bugün. Ben ona bakarım. Bu Barzani, basına kapalı toplantılarda ne PKK ne de terör sözünü ağzına almış. PKK’yı kınamamış, terör örgütü saymamış. Böyle sinsice ayak diriyor. Ama 1 minute Tayyip, onu yola getirmeye kararlı. Kardeşler arasında oyunbozanlık olmaz. Madem geldin Ankara’lara, teröre karşı Türkiye’yle ortak olacaksın. PKK’ya göz yummayacaksın. Terör azarken, sen azmayacaksın. Diye umuyorum. Diye düşünüyorum. Söylemiştir bunları Recep Bey...kesin söylemiştir. Yoksa, alırlar mıydı Barzani’yi Türkiye’ye. Koyarlar mıydı, ana yurdumun baş kucağı, başkenti Ankara’ya... Olacak şey değil... Haydi, hep beraber bir ip atlayalım da, ben bu işin, yani Barzani’nin şanlı Ankara ziyaretinin ciddi boyutlarını bir araştırıp, yeniden siz değerli okurlarımla paylaşayım.
Bana bak Barzani, numara yapıyorsan ayvayı yersin. Daha da yaşatmazlar seni !
Valla ben Barzani olsaydım, nasıl Amerika’da peşmerge kıyafetiyle dolaşırsam Ankara’da da dolaşırdım. Dışişleri Bakanlığı kürsüsüne çıkıp da, sadece Türk bayrağının önünde durmak istemez, arkamda bir Kürt bölgesinin bayrağı da dalgalansın diye tuttururdum. Madem iddialıyım, Irak’ın kuzeyini ‘Kürdistan’ ilan etmişim, 9 yıl sonra ayak bastığım Ankara’da Kürt kardeşlerim için her türlü reklamı yapardım. Ama o da ne? Yapamadım. Ben Barzani değilim!
Bööööyle sinik, sinik geldi. Takım elbise, kravat modelinde çıktı kameraların karşısına, Türk bayrağı önünde alçak sesle Kürtçe konuşup, ‘işbirliği’ dedi, ‘Türk-Kürt, kanı dökülen herkes bizden’ dedi. Bıraksan, kardeşlik türküsü söyleyecek. Dışişleri Bakanı Ahmet Davuoğlu’ndan da Kürtçe “Kak Barzani” gazını aldı ki, tut tutabilirsen şimdi. Koskoca Dışişleri’nin gözünde “Abi Barzani’” oldu yani. “Size bir de limonlu pasta verelim mi” diye de, sulu gözlerle bakıyordu bir de Davutoğlu. Kime? Barzani’ye. Gazoz içeçekler beraber nerdeyse, dışarıya çıkıp birlikte ip atlayacaklar.
Kameraların önünde Kürt bayrağını (o da neymiş canım..diyebilirim. çünkü KKTC bayrağına bile böyle muamele çeken milyonlarca densize laf anlatmış birisiyim) unutuyor. Yok yok, koymamış kürsüye Dışişleri Bakanlığı Kürt bayrağı. Irak bayrağı da yok. Adamcağızın, yani Barzani’nin kim olduğu, nereden gelip, nereye gittiği belli değil. Basın toplantısındayız. Dışişleri’ndeyiz. Ortada bir Türk bayrağı. Sağında Davutoğlu, solunda Barzani. Irak bayrağı olsaydı bari diyoruz, bu Barzani o zaman Irak bayrağının yanında Kürt bayrağı da olsun diye tutturuverirdi diyor sevgili bir Türk diplomatımız. Yaniiii, Barzani bir ezik, bir ezik.
Hişşt! Vatanseverler, “Kahrolsun Kürdistan” diye slogan atanlar, mutlu musunuz. Barzani Ankara’ya geldi de, ezik ezik çıktı kameraların önüne, sevindiniz mi? İntikamınızı aldınız mı? İntikama değil, işbirliğine bakma günü bugün. Ben ona bakarım. Bu Barzani, basına kapalı toplantılarda ne PKK ne de terör sözünü ağzına almış. PKK’yı kınamamış, terör örgütü saymamış. Böyle sinsice ayak diriyor. Ama 1 minute Tayyip, onu yola getirmeye kararlı. Kardeşler arasında oyunbozanlık olmaz. Madem geldin Ankara’lara, teröre karşı Türkiye’yle ortak olacaksın. PKK’ya göz yummayacaksın. Terör azarken, sen azmayacaksın. Diye umuyorum. Diye düşünüyorum. Söylemiştir bunları Recep Bey...kesin söylemiştir. Yoksa, alırlar mıydı Barzani’yi Türkiye’ye. Koyarlar mıydı, ana yurdumun baş kucağı, başkenti Ankara’ya... Olacak şey değil... Haydi, hep beraber bir ip atlayalım da, ben bu işin, yani Barzani’nin şanlı Ankara ziyaretinin ciddi boyutlarını bir araştırıp, yeniden siz değerli okurlarımla paylaşayım.
1 Haziran 2010 Salı
SAVAşTAYIZ... State of "Israel" does not represent world Jewry
Gemide öldüm. Sabahı göremedim. Yalanlar, dolanlar, bir de ağıtlar uçuşuyordu havada. Hiç gözümü açmasam ben, hiç. Kan, kin ve öfke girmese bir daha hayatıma. Neydi beni öldüren, neydi bu kavga...
Gerilere gittim. 1 yıl önceye. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i "Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" diye haşlıyordu. Sözünü kesmek isteyen moderatöre de "1 minute, 1 minute" çıkışını çakıyordu. Onu televizyonda izleyip de, "Daha da Davos'a gelmem" sözünü duyanlar, özellikle de diplomatlar "şoke olmuşlar"dı. Çok ayıptı, çok. Diplomatik nezaketten yoksun bir başbakan, İsrail'le ilişkileri dünyanın gözü önünde çamura batırıyordu.
Oysa İsrail, diplomatik nezaketsizlikte Türkiye'yi sollayacak kapasitedeydi. Davos'un üzerinden neredeyse 1 yıl geçmişti. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'te kendisinden alçak koltuğa oturtmuştu. Türkiye'yi aşağılıyordu aklınca. Türkiye, 'özür' istedi ondan. Sonra, o da geçiştirdi: "Tamam, tamam. Alın size özür."
Bunlar sidik mi yarıştırıyordu? Yani biri Türkiye, öteki İsrail. İsrail diyor ki, Hamas terörist. Türkiye'den 'cık'. Türkiye diyor ki, Gazze'yi ablukaya alamazsın. İsrail'den "Hamas bizi torpilliyor. Savunmadayız." Siviller ölüyor her gün. Ölümsüz gün yok. Türkiye'yle İsrail dalaşıyor, tüm dünya izliyor. Öyle mi, öyle mi? İsrail'e atıp, tutan onca ülke var ama. Kim var? Arap dünyası mı. Kim var, kim ? Amerika'nın, BM'nin, Avrupa'nın ruhu duymuyor. Gazze ölüyor. İnsanlar ölüyor.
Benim gibi kaç kişi öldü gemide? Rotamız Filistin'di. Gazze'ye yardım götürecektik. Yardım filosuyduk. Mavi Marmara vardı filomuzda ve diğer gemiler. Saldırdılar bize, öldük. Kaç kişi öldü, halen bilinmiyor. Şimdi sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyanın siyasi baskısına aldırış etmiyor İsrail. Göz göre göre öldük biz. Göz göre göre. Gazze'de ölüm var yine, göz göre göre. Uyanmasam ben, hiç uyanmasam. SAVAŞTAYIZ. Her yanım, yangın yeri.
Gerilere gittim. 1 yıl önceye. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'i "Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" diye haşlıyordu. Sözünü kesmek isteyen moderatöre de "1 minute, 1 minute" çıkışını çakıyordu. Onu televizyonda izleyip de, "Daha da Davos'a gelmem" sözünü duyanlar, özellikle de diplomatlar "şoke olmuşlar"dı. Çok ayıptı, çok. Diplomatik nezaketten yoksun bir başbakan, İsrail'le ilişkileri dünyanın gözü önünde çamura batırıyordu.
Oysa İsrail, diplomatik nezaketsizlikte Türkiye'yi sollayacak kapasitedeydi. Davos'un üzerinden neredeyse 1 yıl geçmişti. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'te kendisinden alçak koltuğa oturtmuştu. Türkiye'yi aşağılıyordu aklınca. Türkiye, 'özür' istedi ondan. Sonra, o da geçiştirdi: "Tamam, tamam. Alın size özür."
Bunlar sidik mi yarıştırıyordu? Yani biri Türkiye, öteki İsrail. İsrail diyor ki, Hamas terörist. Türkiye'den 'cık'. Türkiye diyor ki, Gazze'yi ablukaya alamazsın. İsrail'den "Hamas bizi torpilliyor. Savunmadayız." Siviller ölüyor her gün. Ölümsüz gün yok. Türkiye'yle İsrail dalaşıyor, tüm dünya izliyor. Öyle mi, öyle mi? İsrail'e atıp, tutan onca ülke var ama. Kim var? Arap dünyası mı. Kim var, kim ? Amerika'nın, BM'nin, Avrupa'nın ruhu duymuyor. Gazze ölüyor. İnsanlar ölüyor.
Benim gibi kaç kişi öldü gemide? Rotamız Filistin'di. Gazze'ye yardım götürecektik. Yardım filosuyduk. Mavi Marmara vardı filomuzda ve diğer gemiler. Saldırdılar bize, öldük. Kaç kişi öldü, halen bilinmiyor. Şimdi sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyanın siyasi baskısına aldırış etmiyor İsrail. Göz göre göre öldük biz. Göz göre göre. Gazze'de ölüm var yine, göz göre göre. Uyanmasam ben, hiç uyanmasam. SAVAŞTAYIZ. Her yanım, yangın yeri.
30 Mayıs 2010 Pazar
EUROvision : What a stupid game.... Yarışma yok, parti var... !
Sabahın köründe iki burun deliği de kapalı, bitkisel hayata girmiş zombiler gibi uyanmasaydım akşamki “Eurovision” geyiklerini daha iyi yazardım, eminim. Ne de olsa bir “Eurovision” partisinin onur konuğuydum. İki gün önceki boğaz ağrımı hafiften yatıştırmış olmanın cesaretiyle, bir saatlik kan-ter karışımı spor seansımdan sonra tam da “Eurovision” partime doğru yol alacaktım ki, Rene depara kalktı. Güney Afrika’nın tüm sıcaklığını, samimiyetini, enerjisini yine gönderdi, telefonda bana. “Hilosh’cum; büyükelçi, Güney Afrikalı bir işadamı arkadaşı ve eşleriyle bizi akşam yemeğine davet ediyor”... Tabii ki ‘evet’,,, evet, evet... !
Ver elini Kitchenette.... Eurovision’cılar nasılsa şarkıları dinleyecekler bu arada, bize de en eğlenceli bölüm, oylama bölümü kalacak. Oylamada yakalarız onları. Güney Afrika Devlet Başkan Yardımcısı Motlanthe’nin Türkiye z iyaretini başarıyla tamamlamış olmasının mutluluğunu yaşayan Büyükelçi Tebogo Seokolo’nun (bu nasıl bir isim kardeşim, her seferinde google taraması yapıyorum doğru yazmak için) aklında varsa yoksa Erdoğan, bir de Gandi Kemal var. Gandi Kemal başbakan olursa, Türkiye’nin Afrika açılımı askıya alınır mı, alınmaz mı? Alınmaz diyorum, şüpheli şüpheli bakıyor. Gandi Kemal Avrupa’ya, Amerika’ya daha yakın gibi duruyor diyor. Çok yanlış, çok yanlış. Kim anlatmış bunları size. Hımmm, AKP’liler. Bana bakın AKP’liler, sağa sola yanlış bilgi vermeyin. Sizi düzelteceğim diye gece yemeklerinde göbeğim çatlıyor. Gandi Kemal’in ‘halkçı’ olduğuna, olmak için çalışacağına öyle bir ikna ettim ki Güney Afrikalılar’ı, Gandi Kemal’in de bana para vermesi gerekiyor. Yok canım, propaganda yok. Siyasi tarihi bir bir özetledim. Bu arada, AKP’nin de Türkiye’de neler başardığını anlatmadan geçemedim. AKP alerjisi olanlar hemen laf atmayın ordan. Adamların yaptığı iyi işler de var şimdi, Allah için... 1 minute... ! Haberiniz olsun, bu 1 minute esprisi Güney Afrika’da bile halen konuşuluyormuş.
Kitchenette’in DJ’yi yok bu akşam. Rene diyor ki, “Güney Afrika’ya tatile gitmiştir”. Müzikler i-pod’dan geliyor. Ama ben bulup bu müzikleri, büyükelçiye vereceğim. Adam, uçtu bu müziklerle. Karısı coştu. İşadamı da Victoria Şelaleri’ne varıncaya kadar Afrika’nın en tatlı yerlerini anlatmaya başladı.
Burnum tamamen tıkanıp da, masadakilere “Hilal hasta” izlenimi vermeseydim, bitmezdi bu Afrika gecesi. Rene, dayadı burnuma bir Vicks tamponu, açmaya çalışıyor burnumu. Daha Eurovision’a gideceğiz. Haydin Eurovision’a,,,,
Estonyalı diplomat Gerli kızımız güzel bir masa hazırlamış. Ne içeceğim ben? Vanna Tallin. Çikolotalı, sütlü bir likör. Burnuma da iyi gelirmiş. Evet, Eurovision'da o komik oylama bölümü de o an başladı. Rene diyor ki, “Bırakın bunları, Afrika’ya gelin.” Hırvat diplomatımız Agşe (bu ne biçim isim gene..) kimsenin şarkıları dinlemediğinden, politik hesaplarla oy verdiğinden yakınıyor. Gözleri çakmak çakmak. “Hilal, AB’de işler kötü gidiyor. Girmeyin oraya, girmeyin..” Kıbrıs, oy veriyor bu sırada. “Heyyt, sen de kimsin be Kıbrıs” diyorum. Haaa bizim Luca da var orda. İtalyan diplomatımız. Çok seviyormuş Kıbrıs’ı. Ben senden daha çok seviyorum. Biz kavga ederken, Kıbrıs’ın puanları Yunanistan’ın oluyor. Sevimli Sırpımız Slobish, “Kadınları güzel, oyları Gürcistan’a verelim” diyor. Yok Ukrayna’ya. Kime verirseniz verin diyorum ben sinirli, sinirli. Rusya, Ermenistan’a yağdırıyor oyları. Estonya’dan da 12 puan alamıyor Türkiye. Gerli’nin oyu da boşa gitmiş, üzgün. “Hilalcim, burnunu da, boğazını da düzeltcem..” Bana, o güzel likörün üstüne bir de değişik bir bal yediriyor. Yarışma bitti... Almanya birinci.... Yok yok, ben daha da bu gece dışarı çıkamam sizlerle. Türkiye olmuş ikinci... Burnum iptal.. Bak bu Avrupalılar’dan gene fayda yok..Rene bırakıyor beni evime. .. Slobish haklı... Eurovision : What a stupid game... Çok aptal, Eurovison...çooook!!!!
Ver elini Kitchenette.... Eurovision’cılar nasılsa şarkıları dinleyecekler bu arada, bize de en eğlenceli bölüm, oylama bölümü kalacak. Oylamada yakalarız onları. Güney Afrika Devlet Başkan Yardımcısı Motlanthe’nin Türkiye z iyaretini başarıyla tamamlamış olmasının mutluluğunu yaşayan Büyükelçi Tebogo Seokolo’nun (bu nasıl bir isim kardeşim, her seferinde google taraması yapıyorum doğru yazmak için) aklında varsa yoksa Erdoğan, bir de Gandi Kemal var. Gandi Kemal başbakan olursa, Türkiye’nin Afrika açılımı askıya alınır mı, alınmaz mı? Alınmaz diyorum, şüpheli şüpheli bakıyor. Gandi Kemal Avrupa’ya, Amerika’ya daha yakın gibi duruyor diyor. Çok yanlış, çok yanlış. Kim anlatmış bunları size. Hımmm, AKP’liler. Bana bakın AKP’liler, sağa sola yanlış bilgi vermeyin. Sizi düzelteceğim diye gece yemeklerinde göbeğim çatlıyor. Gandi Kemal’in ‘halkçı’ olduğuna, olmak için çalışacağına öyle bir ikna ettim ki Güney Afrikalılar’ı, Gandi Kemal’in de bana para vermesi gerekiyor. Yok canım, propaganda yok. Siyasi tarihi bir bir özetledim. Bu arada, AKP’nin de Türkiye’de neler başardığını anlatmadan geçemedim. AKP alerjisi olanlar hemen laf atmayın ordan. Adamların yaptığı iyi işler de var şimdi, Allah için... 1 minute... ! Haberiniz olsun, bu 1 minute esprisi Güney Afrika’da bile halen konuşuluyormuş.
Kitchenette’in DJ’yi yok bu akşam. Rene diyor ki, “Güney Afrika’ya tatile gitmiştir”. Müzikler i-pod’dan geliyor. Ama ben bulup bu müzikleri, büyükelçiye vereceğim. Adam, uçtu bu müziklerle. Karısı coştu. İşadamı da Victoria Şelaleri’ne varıncaya kadar Afrika’nın en tatlı yerlerini anlatmaya başladı.
Burnum tamamen tıkanıp da, masadakilere “Hilal hasta” izlenimi vermeseydim, bitmezdi bu Afrika gecesi. Rene, dayadı burnuma bir Vicks tamponu, açmaya çalışıyor burnumu. Daha Eurovision’a gideceğiz. Haydin Eurovision’a,,,,
Estonyalı diplomat Gerli kızımız güzel bir masa hazırlamış. Ne içeceğim ben? Vanna Tallin. Çikolotalı, sütlü bir likör. Burnuma da iyi gelirmiş. Evet, Eurovision'da o komik oylama bölümü de o an başladı. Rene diyor ki, “Bırakın bunları, Afrika’ya gelin.” Hırvat diplomatımız Agşe (bu ne biçim isim gene..) kimsenin şarkıları dinlemediğinden, politik hesaplarla oy verdiğinden yakınıyor. Gözleri çakmak çakmak. “Hilal, AB’de işler kötü gidiyor. Girmeyin oraya, girmeyin..” Kıbrıs, oy veriyor bu sırada. “Heyyt, sen de kimsin be Kıbrıs” diyorum. Haaa bizim Luca da var orda. İtalyan diplomatımız. Çok seviyormuş Kıbrıs’ı. Ben senden daha çok seviyorum. Biz kavga ederken, Kıbrıs’ın puanları Yunanistan’ın oluyor. Sevimli Sırpımız Slobish, “Kadınları güzel, oyları Gürcistan’a verelim” diyor. Yok Ukrayna’ya. Kime verirseniz verin diyorum ben sinirli, sinirli. Rusya, Ermenistan’a yağdırıyor oyları. Estonya’dan da 12 puan alamıyor Türkiye. Gerli’nin oyu da boşa gitmiş, üzgün. “Hilalcim, burnunu da, boğazını da düzeltcem..” Bana, o güzel likörün üstüne bir de değişik bir bal yediriyor. Yarışma bitti... Almanya birinci.... Yok yok, ben daha da bu gece dışarı çıkamam sizlerle. Türkiye olmuş ikinci... Burnum iptal.. Bak bu Avrupalılar’dan gene fayda yok..Rene bırakıyor beni evime. .. Slobish haklı... Eurovision : What a stupid game... Çok aptal, Eurovison...çooook!!!!
25 Mayıs 2010 Salı
Seni Seviyorum AFRiKA.... South Africa,,,,,: its possible...
Söz, ondan-bundan sonra arkadaşlara, nasıl vakit geçirdiğimizi konuşmaya geldiğinde ağzımdan çıkan; "Güney Afrikalı, Rene" oluyordu. Heyecanla Afrika'yla ilgili Rene'den öğrendiklerimi karşımdakiyle paylaşmaya başlayan ben, "Siyah mı, beyaz mı. Zenci mi bu kadın" sorusuyla afallıyordum birden. Avrupalı bir büyükelçi bile Güney Afrika'da siyahlar kadar beyazların da yaşadığını, her iki ırkın da eşit haklar için mücadele ettiğini, Afrika'nın kriz içindeki dünyada her türlü yatırım için altın gibi parladığını, cazibenin ta kendisi olduğunu benden dinliyordu.
Evet, onlarca yıl hep öyle bildiniz Afrika'yı. Afrika denilince aklınıza; köleler, siyahlar, yoksulluk, AIDS, bulaşık görüntüler, çatışmalar, silahlar geldi. Çok iyi koştuklarını, uzun mesafelerde rakip tanımadıklarını öğrendiniz uluslararası spor etkinliklerinde bir de. "Kaderimin efendisiyim" felsefesinin arkasından koşan Nelson Mandela'nın da ismini duydunuz sık sık. Bizim gibi yabancılar, Mandela'nın öyküsünde Afrika için "Herşey mümkün" dese de, günlük hayatlarına döndüklerinde Afrika'yı hep 'uzak, yoksul, geri kalmışlık' kavramlarının içine attılar. Dünyanın bir yerinde süper güç Amerika, öteki tarafında entel-dantel Avrupa dururken, Afrika da neyin nesiydi, değil mi? Neyin nesi?
"Hadi ben Afrika'yla ilgili en ince ayrıntıları yeni öğreniyorum, siz demi yeni öğreniyorsunuz" diye keyifle hor gördüğüm Avrupa büyükelçisine, "Güney Afrika: Its possible" sloganıyla havamı atmayı da bir borç bilmiştim kendime o sıra. Dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip Türkiye, Güney Afrika'nın Ortadoğu ve Avrupa'daki en büyük ticaret ortağıydı örneğin. Avrupalı züppeler "hayır, başaramazlar" diye tuttursa da, Güney Afrika iki hafta sonra 2010 Dünya Futbol Kupası oyunlarına evsahipliği yapacak. Milyonlarca futbol gönüllüsü Güney Afrika yolunu çoktan tuttu. Afrika ülkeleri arasındaki dayanışmayı, kıtanın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesini pekiştirmek için kurulan Afrika Birliği, dün 47. yılını kutladı. Evet, 25 Mayıs Afrika Günü'ydü.
Afrika'dan bir konuk da tam da Afrika Günü'nde Ankara'daydı. Güney Afrika Başkan Yardımcısı, yani Başbakanı Kgalema Matlanthe futbol kupasına iki hafta kala, kupa koordinatörlüğünün yoğun yükü altında olmasına aldırmadı ve aldı 4 bakanını yanına, Türkiye'ye geldi. Hem de Afrika'yla ticaret için AB'nin, Amerika'nın, Çin'nin birbiriyle kapıştığı bir dönemde. Demek ki, Türkiye'nin 1998'de başlattığı Afrika'ya açılım planı sonuç veriyor. Türkiye'nin sadece Sahra'nın güneyindeki Afrika ülkeleriyle yaptığı ikili ticaret hacmi 5 milyar doların üzerine çıkmış durumda. G-20 ülkeleri içinde Türkiye'yle dayanışması göz dolduran Güney Afrika, Türkiye'yle birlikte dünya ekonomisine yön vereceği günlerin hesabını yapıyor. AB, Türkiye'nin Afrika atağını öylesine kıskanıyor ki, Afrika ülkeleriyle ticarette neredeyse tüm kural ve kaideleri kaldırma noktasında. Hımmm... Neydi bu Afrika, neyin nesi? Açın bakın kitaplarınıza, en yenilerine. "Siyah mı, beyaz mı" görün Afrika'yı. Şöyle bir cümle göreceksiniz....Bi dakka, bi dakka... ITS POSSIBLE...
Evet, onlarca yıl hep öyle bildiniz Afrika'yı. Afrika denilince aklınıza; köleler, siyahlar, yoksulluk, AIDS, bulaşık görüntüler, çatışmalar, silahlar geldi. Çok iyi koştuklarını, uzun mesafelerde rakip tanımadıklarını öğrendiniz uluslararası spor etkinliklerinde bir de. "Kaderimin efendisiyim" felsefesinin arkasından koşan Nelson Mandela'nın da ismini duydunuz sık sık. Bizim gibi yabancılar, Mandela'nın öyküsünde Afrika için "Herşey mümkün" dese de, günlük hayatlarına döndüklerinde Afrika'yı hep 'uzak, yoksul, geri kalmışlık' kavramlarının içine attılar. Dünyanın bir yerinde süper güç Amerika, öteki tarafında entel-dantel Avrupa dururken, Afrika da neyin nesiydi, değil mi? Neyin nesi?
"Hadi ben Afrika'yla ilgili en ince ayrıntıları yeni öğreniyorum, siz demi yeni öğreniyorsunuz" diye keyifle hor gördüğüm Avrupa büyükelçisine, "Güney Afrika: Its possible" sloganıyla havamı atmayı da bir borç bilmiştim kendime o sıra. Dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip Türkiye, Güney Afrika'nın Ortadoğu ve Avrupa'daki en büyük ticaret ortağıydı örneğin. Avrupalı züppeler "hayır, başaramazlar" diye tuttursa da, Güney Afrika iki hafta sonra 2010 Dünya Futbol Kupası oyunlarına evsahipliği yapacak. Milyonlarca futbol gönüllüsü Güney Afrika yolunu çoktan tuttu. Afrika ülkeleri arasındaki dayanışmayı, kıtanın siyasi ve ekonomik açıdan güçlenmesini pekiştirmek için kurulan Afrika Birliği, dün 47. yılını kutladı. Evet, 25 Mayıs Afrika Günü'ydü.
Afrika'dan bir konuk da tam da Afrika Günü'nde Ankara'daydı. Güney Afrika Başkan Yardımcısı, yani Başbakanı Kgalema Matlanthe futbol kupasına iki hafta kala, kupa koordinatörlüğünün yoğun yükü altında olmasına aldırmadı ve aldı 4 bakanını yanına, Türkiye'ye geldi. Hem de Afrika'yla ticaret için AB'nin, Amerika'nın, Çin'nin birbiriyle kapıştığı bir dönemde. Demek ki, Türkiye'nin 1998'de başlattığı Afrika'ya açılım planı sonuç veriyor. Türkiye'nin sadece Sahra'nın güneyindeki Afrika ülkeleriyle yaptığı ikili ticaret hacmi 5 milyar doların üzerine çıkmış durumda. G-20 ülkeleri içinde Türkiye'yle dayanışması göz dolduran Güney Afrika, Türkiye'yle birlikte dünya ekonomisine yön vereceği günlerin hesabını yapıyor. AB, Türkiye'nin Afrika atağını öylesine kıskanıyor ki, Afrika ülkeleriyle ticarette neredeyse tüm kural ve kaideleri kaldırma noktasında. Hımmm... Neydi bu Afrika, neyin nesi? Açın bakın kitaplarınıza, en yenilerine. "Siyah mı, beyaz mı" görün Afrika'yı. Şöyle bir cümle göreceksiniz....Bi dakka, bi dakka... ITS POSSIBLE...
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Forever liberty... New York,,,, hoşçakal, özgür kal..!
O sersemsepelek halde insan içinden "ne gerek vardı da şimdi, Ankara'ya geldim yeniden" diyor. Aradan bir uyku vakti geçiyor, bir adaptasyon süreci, Ankara yine şirin görünmüyor. Nerdesin New York, saat kaç orda, yağmurlu musun, nem mi kokuyorsun. Geride kaldın, geride kal. New York; al hatıralarımı, al fotoğraflarımı. New York; sevgilim kal, aptal aşık kal, özgürlük kal, sersemlik kal. Öylece kal, öylece...
Son New York fotoğrafımızı, tüm hatıralarıyla birlikte ben de buraya yerleştiriyorum. Bu yazıyı da, bu fotoğrafı da, sevinç içinde geçen New York gezimizin 'özgürlük heykeli' ilan ediyorum. Sevgili, Isabelle Eugenie Boyer kaldır bakalım meşaleni, tabletini oku.... Artık dul değilsin, bizimlesin. Yaşasın, özgürlük...
Gördüyseniz, bir daha görün. Görmediyseniz, yazııııık... Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer'in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer'in modellik yaptığı bu özgürlük heykeli, 28 Ekim 1886'dan beri etrafına özgürlük saçıyor. Öyle mi öyle. Bindik feribota, Özgürlük Adası'na ulaştık. Feribota binmeden önce işkence vari bir güvenlik kontrolünden geçseniz de, yılmıyorsunuz. Özgürlük uğruna, soyunulur kardeşim. Soyun, çıkar herşeyini işte. Terör belasındandır bu soyunma halleri... yani, yaniiii...
Heykelimizin başındaki taçta 7 sivri uç, yani 7 kıta var. O sağ elinde tuttuğu tablete 4 Temmuz 1776 tarihi kazınmış. Ünlü Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihi. Bakır makırsın ama halen havalısın. Heykeli Amerika'ya hediye eden Fransızlar bile heykelin ününe kıskançlıktan, aynısını bir de Paris'e dikmişler. "Haydi, haydi özgürleşelim" derken, onlarca poz verdik kameralara. Güneşle birlikte özgürlüğün tadını çıkardık. Belki yalan, belki balon, belki şaka bu özgürlük kavramı ama inanasım var. İçimden geliyor, içimin içinden. Haydi, haydi New York...! Özgür kal, benim kal...
Son New York fotoğrafımızı, tüm hatıralarıyla birlikte ben de buraya yerleştiriyorum. Bu yazıyı da, bu fotoğrafı da, sevinç içinde geçen New York gezimizin 'özgürlük heykeli' ilan ediyorum. Sevgili, Isabelle Eugenie Boyer kaldır bakalım meşaleni, tabletini oku.... Artık dul değilsin, bizimlesin. Yaşasın, özgürlük...
Gördüyseniz, bir daha görün. Görmediyseniz, yazııııık... Singer dikiş makinelerinin kurucusu Isaac Singer'in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer'in modellik yaptığı bu özgürlük heykeli, 28 Ekim 1886'dan beri etrafına özgürlük saçıyor. Öyle mi öyle. Bindik feribota, Özgürlük Adası'na ulaştık. Feribota binmeden önce işkence vari bir güvenlik kontrolünden geçseniz de, yılmıyorsunuz. Özgürlük uğruna, soyunulur kardeşim. Soyun, çıkar herşeyini işte. Terör belasındandır bu soyunma halleri... yani, yaniiii...
Heykelimizin başındaki taçta 7 sivri uç, yani 7 kıta var. O sağ elinde tuttuğu tablete 4 Temmuz 1776 tarihi kazınmış. Ünlü Bağımsızlık Bildirgesi'nin tarihi. Bakır makırsın ama halen havalısın. Heykeli Amerika'ya hediye eden Fransızlar bile heykelin ününe kıskançlıktan, aynısını bir de Paris'e dikmişler. "Haydi, haydi özgürleşelim" derken, onlarca poz verdik kameralara. Güneşle birlikte özgürlüğün tadını çıkardık. Belki yalan, belki balon, belki şaka bu özgürlük kavramı ama inanasım var. İçimden geliyor, içimin içinden. Haydi, haydi New York...! Özgür kal, benim kal...
13 Mayıs 2010 Perşembe
You know that I'm no good... in New York...!!! Amy de, Sinatra da New York'ta şarkı söylüyor
“…You know, I’m gonna make it just about anywhere/ come on, come through/New York, New York, New York…..” Şarkıdan da anlayacağınız üzere New York’un icabına bakılmaktadır. Bu şehrin margaritaları, cin tonikleri ve seksi cosmopolitanları, BM binasındaki yararlı brifinglerin, Büyükelçi Ertuğrul Apakan’la yapılan derin sohbetlerin üstüne çok iyi gitmektedir. Bana “şurda bunu ye, burda bunu iç, şu köşede insanları gözetle” tavsiyeleri yağdıran ey New York hayranları…. Its up to youuu, New Yoooork,,, New Yorrrk…. !
Dünkü yağmurlu ve hatta ince karlı havanın üstüne bugün güneşle uyanıyorum. Ama rüzgar aynı rüzgar olacak eminim. Dünkü aynı ben olmayan vücudumu, canavar gibi yalayacak. Derin ve uzun, yüksek ve havalı binaların arasından ustalıkla sıyrılan rüzgarın özel bir hakimiyeti var New York’ta. Rüzgar, alıp sizi geçmişin koridorlarına da atabilir, geleceğin çıplak kollarına da. N’oluyor bana, sabah sabah. Bir duygusallaştım, bir yoğunlaştım. Ha ha!!!! Etrafındaki bir grup gazeteciye “Çocuk gibisiniz” fırçası çekip, sonra da günün esprisinin kahramanı olan Zeynep Gürcanlı haklı belki de… Çocuk gibiyim, çocuk. Bir saat içinde kahvaltıma kavuşmazsam, ağlayabilirim !
Ama şu noktada, yani sizinle yazışırken “profesyonel bir blogger” gibi olmalıyım. Kendisine “profesyonel diplomat” diyen Büyükelçi Ertuğrul Apakan’a hak verirken, bu şehirde profesyonel olmayanların işinin olmadığını düşündüm hızla. BM binasında profesyonel bir basitlik, Türk diplomatların konuşlandığı Turkish Center’da profesyonel bir sempatiklik, şehre acaip cool bir hava veren trafik ışıklarında profesyonel bir doğallık var. Evet, evet! “Simple and easy” tadı. Zaten profesyonellik dediğin de bu değil mi… İşte gezinin ince ayrıntısı: Türk gazeteciler böylesi profesyonel bir hizmetiçi eğitimden geçiyor. Bu eğitim, herkese ama herkese tavsiye edilir. Buyrun gelin,,, New York,,,New York… !!
Dünkü yağmurlu ve hatta ince karlı havanın üstüne bugün güneşle uyanıyorum. Ama rüzgar aynı rüzgar olacak eminim. Dünkü aynı ben olmayan vücudumu, canavar gibi yalayacak. Derin ve uzun, yüksek ve havalı binaların arasından ustalıkla sıyrılan rüzgarın özel bir hakimiyeti var New York’ta. Rüzgar, alıp sizi geçmişin koridorlarına da atabilir, geleceğin çıplak kollarına da. N’oluyor bana, sabah sabah. Bir duygusallaştım, bir yoğunlaştım. Ha ha!!!! Etrafındaki bir grup gazeteciye “Çocuk gibisiniz” fırçası çekip, sonra da günün esprisinin kahramanı olan Zeynep Gürcanlı haklı belki de… Çocuk gibiyim, çocuk. Bir saat içinde kahvaltıma kavuşmazsam, ağlayabilirim !
Ama şu noktada, yani sizinle yazışırken “profesyonel bir blogger” gibi olmalıyım. Kendisine “profesyonel diplomat” diyen Büyükelçi Ertuğrul Apakan’a hak verirken, bu şehirde profesyonel olmayanların işinin olmadığını düşündüm hızla. BM binasında profesyonel bir basitlik, Türk diplomatların konuşlandığı Turkish Center’da profesyonel bir sempatiklik, şehre acaip cool bir hava veren trafik ışıklarında profesyonel bir doğallık var. Evet, evet! “Simple and easy” tadı. Zaten profesyonellik dediğin de bu değil mi… İşte gezinin ince ayrıntısı: Türk gazeteciler böylesi profesyonel bir hizmetiçi eğitimden geçiyor. Bu eğitim, herkese ama herkese tavsiye edilir. Buyrun gelin,,, New York,,,New York… !!
12 Mayıs 2010 Çarşamba
the 5th, New York...5-5-5-Beş, New York !
Sanki her köşesi tanıdık, her caddesinde bildiğiniz tipler yürüyor. Markaların devleşmiş mağazalarından buram buram tüketim canavarlarının kokusu yükseliyor. Işıklar hep garip, hep çekici. Tek tek baktığınızda hiçbir özelliği, tarzı olmayan insanların, sokak kalabalığına daldığında bir anlamı var sanki. Birden bir New York insanı olup çıkmışlar. İmaj herşey, imaj herkes. Ne olursan ol, New York’tasın. Bu şehri böylesi yücelten, yükselten imaj adamlarını kutlasam mı, lanetlesem mi bilmiyorum. New York’tasın ve cool’sun, o kadar. Neydi bu cool...Havalısın, tarzsın ve bir çeşit ‘Sex and the city’ kahramanısın. Broadway’sin ya da 5. cadde, Soho ya da Willage...aman da aman, falan da filan...
New York’u kutsayanların önemli bir bölümünün benim gibi gazeteci olduğunu akılda tutup, çok da acı ok fırlatmadan etrafa bu havalı 5. Caddede eğlenceye dalmalıyım. Ohhh be, sokaklardayız. Bizim kızlarla sağı solu kesip, havalı geyiklerle boş boş vakit geçirmenin tadı da bambaşka. O meşhur 5. Cadde mağazalarında, kendimizi daha meşhur hissetmek için herşey mevcut, herşey... Öyleyseee, enjoy..! Derkeeen, bak neler oluyor Abercrombie and Fitch’te... Şu gözde atlet, tişört, kot, sort, etek, parfüm yani trendy gençlik mağazasının önünde akılalmaz bir kuyruk var...Hadi sor, sor...Kapıdaki yakışıklı, konuşulmayacak gibi değil...
Efendim, içerde çikolota tadındaki genç erkek ve kızların satıştan çok gösteri yaptığı bu mağazada, insanlar daha keyifli dakikalar geçirsin kalabalığa karşı önlem alınmış. Sırada bekleyeceksin, sonra içeri gireceksin. Karşına, yukarda fotoğrafını gördüğünüz genç çocuklardan çıkacak. Erkek olsaydı diyeceğim ama değil. Daha 17’sine bile basmamış ama vücut yapmış çocuklarla her yaştan alışveriş canavarı, imaj manyağı ya da New York kaşifi fotoğraf çektirmeye başlıyor. Free...Eğleneceksin ki, alışveriş yapacaksın. Çikolata kıvamındaki kızlar benimkilerden daha kısa boylu mini etekleriyle popolarını sallıyor, ritmik müzikler eşliğinde. Parfümlerin izleri kalıyor kol bileklerimde bir de. Kokulu ve büyülü bir ortam mı desem yoksa çok mu sanal, yoksa çok mu filmvari... Bilmem işte, New York bir garip, 5. cadde bir garip. En iyisi biz gidelim Soho’ya da birer kadeh şarap içelim...Caz dinleyelim, ufak ufak...Taksiye biniyoruz, yaşasın. Taksiye binmek daha havalı valla. Bilmiyorum işte, galiba benim Taksi fantezilerime en uygun kent burası...
New York’u kutsayanların önemli bir bölümünün benim gibi gazeteci olduğunu akılda tutup, çok da acı ok fırlatmadan etrafa bu havalı 5. Caddede eğlenceye dalmalıyım. Ohhh be, sokaklardayız. Bizim kızlarla sağı solu kesip, havalı geyiklerle boş boş vakit geçirmenin tadı da bambaşka. O meşhur 5. Cadde mağazalarında, kendimizi daha meşhur hissetmek için herşey mevcut, herşey... Öyleyseee, enjoy..! Derkeeen, bak neler oluyor Abercrombie and Fitch’te... Şu gözde atlet, tişört, kot, sort, etek, parfüm yani trendy gençlik mağazasının önünde akılalmaz bir kuyruk var...Hadi sor, sor...Kapıdaki yakışıklı, konuşulmayacak gibi değil...
Efendim, içerde çikolota tadındaki genç erkek ve kızların satıştan çok gösteri yaptığı bu mağazada, insanlar daha keyifli dakikalar geçirsin kalabalığa karşı önlem alınmış. Sırada bekleyeceksin, sonra içeri gireceksin. Karşına, yukarda fotoğrafını gördüğünüz genç çocuklardan çıkacak. Erkek olsaydı diyeceğim ama değil. Daha 17’sine bile basmamış ama vücut yapmış çocuklarla her yaştan alışveriş canavarı, imaj manyağı ya da New York kaşifi fotoğraf çektirmeye başlıyor. Free...Eğleneceksin ki, alışveriş yapacaksın. Çikolata kıvamındaki kızlar benimkilerden daha kısa boylu mini etekleriyle popolarını sallıyor, ritmik müzikler eşliğinde. Parfümlerin izleri kalıyor kol bileklerimde bir de. Kokulu ve büyülü bir ortam mı desem yoksa çok mu sanal, yoksa çok mu filmvari... Bilmem işte, New York bir garip, 5. cadde bir garip. En iyisi biz gidelim Soho’ya da birer kadeh şarap içelim...Caz dinleyelim, ufak ufak...Taksiye biniyoruz, yaşasın. Taksiye binmek daha havalı valla. Bilmiyorum işte, galiba benim Taksi fantezilerime en uygun kent burası...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Öne Çıkan Yayın
Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük
Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...
-
Almanya’nın su yerine bira içtiği her halinden belli, zaman zaman da sevimli olmayı gerçekten başarabilen Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz’...
-
Güneşin sırtımıza yumuşak masajlar yaptığı bir Pazartesi öğle sonrasında Central Park’ta çimlerin üzerindeydik. New York’un kalbi gibi duran...
-
Bu kez sadece yepyeni bir hafta değil, yepyeni bir hayat başladı benim için. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan mezun olup ...










