19 Şubat 2010 Cuma

No Erzurum, No Erzincan... I'm in love with jazz in Banana Republic

Neyse ki, bir 'ilk görüşte aşk' tekrarıyla yumuşadı da ruhum, bütün kimyamı ele geçirmek üzere olan 'muz' tadından kurtuldum. Çürük muz tadı çekilir gibi değil. Ey aşk, sevgili aşk ! Sen her yerde her zamanda kutsalsın, ama 'muz cumhuriyeti' memleketimde daha bir kutsalsın.

"Muz cumhuriyeti" deyip de, haksızlık mı ediyorum güzelim memleketime diye acı acı sordum kendime üstelik günlerdir. "Hilal, bu ne karmaşa. Neler oluyor" sorularına makul ve mantıklı yanıtlar vermeye çalıştım. Sorular bir o kadar yabancı, bir o kadar iğneleyici geliyordu benim her 'kem-küm' açıklamamda. Olmuyordu işte, olmuyordu. Ne dedi, devletin başı? Nasıl yorumladı, Cumhurbaşkanı Gül hazretleri?: "Çıkmaz sokak."

Şu an itibariyle 'özel yetkisi' yok artık onun. Ama daha haftabaşında vardı. Bal gibi vardı. Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal'dı o. Bir soruşturma başlattı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i didik didik aratıp, tutuklattı. Bir Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) var. Acilen toplandı, bu garip durum üzerine. Başsavcı Osman Şanal'ın 'özel yetkileri'ni elinden aldı. Sonra, savaş çanları. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Başbakan Erdoğan'la görüştükten sonra dedi ki, "HSYK'nın kararı anayasa ve yasalara aykırıdır. Ortada hukuksuzluk vardır." Sonra, konuşan konuşana. Konuştukça çeşit çeşit incilerine şahit olduğumuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, HSYK'yı suçlayıp Türkiye'nin 'yargıçlar devleti' olmadığını söyledi. HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, adalet bakanının 'kurulu bir zemberek' gibi konuştuğunu. Haaa, onun da sözü var. Muhalefetin ünlü sesi Deniz Baykal'ın. Sevmiyor bu hükümeti. Diyor ki, "Tetikçi yargıç ve savcılar istiyorlar."

Hukuk muş. Demokrasi ymiş. Hukuk muş. Sivil demokrasi ymiş. Siz şimdi hepiniz; hükümet olarak, muhalefet olarak aklı başında insanların size güvendiğini mi düşünüyorsunuz. Tabii gülersiniz, tabii böyle anlamsız anlamsız konuşursunuz, "aklı başında kaç tanesiniz" diye yargılarsınız bizi bir de. Muz Cumhuriyeti'nin zavallı insanlarıyız değil mi, hepimiz. Zavallı olmayanımız da, mutsuz. Hem de çok mutsuz. Eğer sen "çıkmaz sokak" diyorsan, devletin başı olarak Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Gül...ben gerisine ne diyebilirim.

Evet, seni bu yazıda kirletmemeliyim sevgili aşk. Hem de 'ilk görüşte aşk'...sın sen. Siz de kirletmeyin. Bu güzelim Ankara'da, gidip de 'ilk görüşte aşk'la karşılaşacağınız bir etkinlik var bu günlerde. Haftasonuna kadar aşık olma şansınız var. 13. Ankara Caz Festivali. Kerem Görsev'i, Fahir Atakoğlu'nu kaçırmış olabilirsiniz. Yaşama, ilk günkü gibi heyecanla başlayabileceğinizi hatırlatacak piyanistler de bu ülkeden çıkıyor. "ilk görüşte aşk" dedirtiyorlar insana... Bana bile. Benim gibi Muz Cumhuriyeti'nde çürük muzdan baymış, yabancılara muzun değişik tatlarını anlatmaktan yorulmuş bir zavallıya bile... Nedir bu, nedir?

16 Şubat 2010 Salı

Arrivederci Rome....... Büyükelçi Yakıtal, seks ve Dışişleri... "Dış"ımın işleri !

Ali Yakıtal’ı en son yılbaşından hemen sonra Ankara’da toplanan büyükelçiler konferansında görmüştüm. İtalya’nın Ankara Büyükelçisi Carlo Marsili ile yaptığımız Berlusconi sohbetine o da dahil olmuş, Roma’nın havasından suyundan bize de bir yudum sunmuştu. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Roma büyükelçiliği görevinde, iştahla Türk-İtalya ilişkilerine dair projelerini sıralamaya başlamıştı. Pek heyecanlıydı, pek… Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanlığı görevini yaptığı sırada suratına takındığı “Seninle konuşacak 1 dakikam bile yok. Meşgulüm, meşgul” yani “busy adam” tavrından eser yoktu…

Aaaaaa… o da ne? Yakıtal, Ankara’daki büyükelçiler çıkarmasından kısa bir süre sonra gazete manşetlerine konu olmaya başladı. Hem de garip bir seks skandalının tam ortasındaki adamdı, büyükelçiydi, Yakıtal’dı. Roma büyükelçiliğinde beraber çalıştığı kadınlar tarafından ‘cinsel taciz’le suçlanıyordu. Dışişleri Bakanlığı, Yakıtal hakkındaki soruşturmasını sürdürürken Ankara’da da “Bu adam yapar mı, yapmaz mı” tartışmaları, soslanıp soslanıp piyasaya sürülüyordu. “Ne bileyim ben kardeşim, yapar mı?” demeye kalmadan, herkes ortaya bir görüş atıyordu. “Vaaay Hilalcim, sen onun ne askıntı olduğunu bilmezsin” diyenden tutun, “O, yakından çalışır. Yakından çalıştıklarıyla yakından ilgilenir” diyenlerin sesi, gün geçtikçe yükseliyordu. İğrençti, çirkindi. Koskoca insanlar, okumuş yazmış, güngörmüşler, Yakıtal kadınları nasıl taciz eder, etmez onunla ilgileniyordu. Ama adam böyleyse de, bu, konu edilmemeli miydi? Kadın düşmanı, kadını sadece “üstüne bir atlasam yeter” diye gören yönetici tayfasının da haddi bildirilmemeli miydi? (Hem de bir güzel bildirilmeliydi)

13 yılı geride bıraktığım gazetecilik hayatımda kadın-erkek ilişkilerinin iş hayatına ne kadar boktan yansıtıldığı kadar, ne kadar düzgün aktarıldığına da tanıklık ediyorum çoğu zaman. Kendini tartıp, biçemediği için sürekli gözünü başkalarının üzerinden ayıramayanlar için, bir kadınla bir erkeği hemencecik birbirine yamamak kolay çoğu yerde, çoğu zaman. Çoğu yerde, çoğu zaman da, aşk ilişkisiyle iş ilişkisini aynı ortamda yaşayıp, ya aşkını ya da işini birlikte kuvvetlendirmeye çalışanlar var. Ne yazık ki var. Peki ne olacak yani? Bir büyükelçi, beraberinde çalıştığı kadınlara yakınlık gösteremeyecek mi? Diyelim onlarla kahve içemeyecek mi? Ya da ne bileyim, onlarla müzik dinleyemeyecek mi? Konsere gidemeyecek mi? Bu, aradaki çizgi nasıl korunacak?

Tabii ki, medeniyetle. Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, Büyükelçi Yakıtal’ın Roma’daki büyükelçilik görevinden alınıp, merkeze çekilmesine karar verdiği anda Dışişleri’ndeki ‘seks tartışmaları’ başka bir yöne kaymıştı. Efendim, Roma’daki büyükelçilik koltuğu boşalmıştı. Yakında yeni tayin kararnamesi çıkacaktı. Oraya kim gönderilecekti. Daha düne kadar Yakıtal’ın tacizci olup olmadığını tartışanlar, bugün “Büyükelçilik koltuğunu kim kapar acaba” diye sormaya başlamıştı. Heyt beee… Taciz kimin umurundaydı. Devir, yağma dönemiydi. Her işini belden aşağı kültürle yapmaktan asla geri durmayan ‘namuslu Türk’ milletinin gözünde de tacizin tartışması bu kadardı işte. Ben de salak salak kendime ‘medeniyetle’ diye yanıt veriyorum. Konu, adamakıllı konuşulur, tartışılır sanıyorum.

Sonra, Türk toplumundaki kendine güvensizlerin, hasımsızların, kadın düşmanlarının, tacizcilerin hemen her yerde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’nda da olması kaçınılmazdı. Medeniyetin olmadığı her yerde, mümkündü bu. Öyleyse, herkes kendine bir çeki düzen vermeliydi. Mesela, kendini taciz iddialarından korumak için ziyaretçi kadın misafirle oda kapısını kapamadan görüşmenin ‘saygısızlık’ olduğu, kadın ziyaretçiyi sekreterle tanıştırıp da, evdeki hanıma “sor sekretere, bana gelen kadınlar benimle özel şeyler yaşamıyor” yolu açmanın da ‘açıkça sapıklık’ sayıldığı bilinmeliydi. Tabii, medeni alemlerde. Ama çok komik, gerçekten çok komik. İnanın Dışişleri dahil birçok yerde kendine güvenden yoksun erkekler taciz iddialarından korunabilmek için şu yukarda saydığım komiklikleri yapıyor. Ne mi oluyor? Çok komik oluyor, çooook… Pardon ama onların kadınlarla birlikte çalışmadan önce daha çok çizgi film izlemesi, porno dergi bakması, öyle veya böyle bel altını birşekilde tatmin ettikten sonra işe gitmesi gerekiyor. Evet, evet... Kendisine her kahve ikram edeni de 'tacizci' sayan kadınların da, sürekli taciz edilmesi gerekiyor.

9 Şubat 2010 Salı

Vayyyy Serbia...Vayyy Jeremiç... Good luck... Davutoğlu seni yiycek..!

Aman da aman. Samimiyete de bir bakın. Hele şirin Davutoğlu'nun kahkahalarına. Birilerini buluşturdu mu, küsleri barıştırdı mı, ortamda dostluk ve kardeşlik rüzgarları estirdi mi adam mutluluktan uçuyor. Kaçılın bakalım düşmanlar, şeytanlar, oyun bozanlar... Bakan Davutoğlu, bu dünyaya kardeşlik ve barış için geldi. Oklarını bir atar size, feleğiniz şaşar...

Beş aydır oklarını, kardeşlik ve barış topraklarında savaşmayı bir halt zanneden Sırbistan ile Bosna-Hersek yetkililerine atan Davutoğlu, bugün mutluluktan uçmasın da, ne zaman uçsun. Türk Dışişleri'ndeki tarihi 'Fatin Rüştü Zorlu Salonu'nunun kürsüsünde Davutoğlu'nun sağında Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, solunda da Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj var. Sırbistan'la bugüne kadar sadece 'maslahatgüzar seviyesi'nde görüşen Bosna-Hersek, Davutoğlu'nun "Kardeşim; konuşacaksanız, adam gibi konuşun" sözüyle ikna olmuş, Sırbistan'ın güzelim başkenti Belgrad'a büyükelçi göndermeye karar vermiş. Boşnak Bakan Alkalaj, "Offf, oooof" diyor da, başka birşey demiyor sanki. Kolay mı, bu Sırplarla anlaşmak. Balkanlar'ı darmaduman eden adamlarla adam gibi ilişki kurmak. Arkadaşlıkta çok şeker ama diplomaside hart-hurt Sırplarla, nasıl olacak bu işler nasıl. Ama yok, oldu bir kere. Karar alındı. İlişkiler büyükelçi seviyesine çıkarıldı. Davutoğlu da buna öncülük etti. Boşnak Büyükelçi Borisha Arnaut, yakında Belgrad'da.

Sırbistan'ın, Bosna-Hersek'in güzelim başkenti Saraybosna'da zaten bir büyükelçisi varmış. Yani, durum eşitlendi. Bu Sırplar, işi sarpa sarar mı? Yok yok. Davutoğlu'nun sağında kasım kasım kasılan, azcık da 'gencim ve yakışıklıyım' havası atan Sırp Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç, "Balkan halklarıyız ve gelecek için birlikte çalışacağız" diyor. Tam bu noktada, "Bana bak, Kosova'yı tanıyacak mısınız" diye sordum kendisine kibarca. O da kibarca, Sırp-Kırp-Hırp duruşundan taviz vermeden "Tabii ki tanımayacağız" diye burun kıvırdı. O zaman niye Balkan halklarından sözediyorsun di mi. Bu Jeremiç'in ciddi bir derse ihtiyacı var. Veeee,,,hiç kurtuluşu yok. Diplomasi dersi vermekte üstüne adam tanımadığımız Davutoğlu'nun eline düştü bir kere. Davutoğlu dedi ki, "Her ay buluşmayı sürdüreceğiz"... Hadi canım Jeremiç, derslerde başarılar. Sıkıysa, Davutoğlu'na da sürekli "Kosova'yı tanımayacağız" diye tuttur da, görelim...

5 Şubat 2010 Cuma

Caz... Jazz... Caz...

Ankara'da 'caz yapan' çok. Kafa şişiren, beyin patlatan. Hele son döneme bir bakın. Mecliste yumruklar havada uçuşuyor, Başbakan Tayyip Erdoğan 'peygamber mi, değil mi' diye koca koca milletvekilleri birbirine giriyor. Makineli tüfek gibi konuştukça, insanı canından bezdiren Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, gidiyor TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu'nun odasını basıyor. Mumcu'ya 'görev nasıl yapılırmış' onu anlattığını zannediyor. Pardon da, yeter artık. Peygamber misiniz, milletvekili misiniz, kadın mısınız, erkek mi... Herneyseniz; caz yapmayın, kafaları karıştırmayın...

Ama bakın, Başkent'te bir konser salonunda sahnede kim var. İyi ki var, iyi ki var. Türkiye'ye gerçek cazı getiren duayen bir isim: İlham Gencer. Arkasında cazda dünyaya nam salmış bir orkestra. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Cazın Kartalları Orkestrası. İyi ki var, iyi ki var. Oh beee, böylelikle memlekete saçma mesajlar saçtıkça nerdeyse mutlu olduklarını düşündüğüm seslerden kurtuluyorum. Demek ki, Ankara'da gerçek cazın kaynağını bulmakta fayda var.

Bilkent Konser Salonu burası. "Besame mucho"ların, "Yavuklu Binnaz"ların, "Fly me to the moon"ların, kulağınızdaki bütün kiri pası temizleyebileceği, sizi soğuk, donuk, hatta ölgün Ankara akşamlarından kurtarabileceği kutsal mekan. 13. Uluslararası Ankara Caz Festivali'ne evsahipliği yapıyor. Tanrımmm, ben ne kadar şanslıyım. Protokol konserinde Cazın Kartalları Orkestrası ve İlham Gencer'le birlikteyim. 85 yaşındaki bu müzik dolu, aşk dolu adam piyanosunun başında harikalar yaratmakla kalmıyor, sahne danslarıyla salonu coşturuyor. "Eveeeet, İlham Bey dünya döndükçe, müzik var. Hayat var" alkışları, onu gerçekten ölümsüz kılıyor. Bırakın Türk Hava Yollarını, Britis Airways'i, Cazın Kartalları Orkestrası'yla uçmadıysanız... siz hiç uçmamışsınız...!

"Caz ve Piyano": Festivalin bu seneki konusu. 20 Şubat'a kadar birbirinden harika konserlerle, Ankara'nın içi bayık havasından gerçekten kurtulma şansınız var. Ankara Caz Derneği'nin özene bezene hazırladığı festival kapsamında dünya çapındaki piyanistlerin yanısıra Türkiye'den de birçok değerli caz sanatçısıyla kavuşma olanağı bulacaksınız. Hey, size söylüyorum. Bırakın televizyonlardaki, gazetelerdeki ya da etrafınızdaki 'caz yapanları'... Kendinizi New York'un dumanlı, karanlık ve efsanevi caz kulüplerinde hissetmek istiyorsanız, yerinizde duramayacağınız anlar yaşamaktan yanaysanız, sadece caza değil, deneysel ve elektronik oluşumlara, caz-fusion türüne, yeni müziklere de ilgi duyuyorsanız.....daha ne duruyorsunuz. Caz başladı. Gerçek caz. Konser biletleri de http://www.mybilet.com/ da satışta.

2 Şubat 2010 Salı

Kardeşim KOSOVA,,,, güzel KOSOVA.... My dear brother...

Bugün, Prizren’in ortasındaki güzelim çeşmeden su içtim yeniden. Bağdaş kurdum alüminyum bir sininin kenarına, börek yedim. Kıymalı kol böreği. Yanında çay. “Hoşgeldin” dedi Türk kardeşlerim. Sarıldıkça kardeş kokan göğüslerine, dedemin dedelerine sarıldım. Akraba çıktık, komşu çıktık birbirimize. İncecik parmaklarıyla işledikleri telkariler, boynumun en güzel süsü. El emeği göz nuru kilim, paha biçilmez servetim. Merhaba Prizren, Merhaba Mamuşa… Merhaba Kosova, Merhaba…

Yaaa, hastalıktan kalkmaya çalışıyorum ya, hayat da bana güzel sürprizler yapıyor böyle. Kosova’ya bayılan ben, kalktım gittim Çankaya Köşkü’ne. 17 Şubat 2008’de Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın Cumhurbaşkanı Fatmir Sejdiu, tam karşımda, Cumhurbaşkanı Gül’le birlikte. “Lost” misali flashback’ler yaşıyorum. Buram buram insan kokan Kosovalılar’a sarıldığım anlara dalıyorum. Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Boşnakça sözcükler dolaşıyor dilimin ucunda. Balkanlar’da yaşanan kanlı savaşlar yüreğimi burkuyor. Ama işte bağımsız bir cumhuriyetin; Kosova Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı var karşımda. Bağımsızlığını daha iki yıl önce ilan etmiş ve bu süre içinde 65 ülke tarafından babalar gibi tanınmış bir Kosova’yı düşlüyorum. Yine yeşillikler, yine çam kokusu, yine dağlar, yine özgürlükler içinde.

Rusya, Yunanistan, Kıbrıs, Sırbistan, İspanya ve Azerbaycan’ın dışında neredeyse cümle alem tanıyor Kosova’yı. En son Suudi Arabistan bile Kosova’ya “Helal olsun size” notu çekmiş ve Kosova’yı tanıyan 65. ülke olmuş. ABD, NATO ve AB’nin Kosova’yı tanıyıp da, bu yukarıdaki 6 aklı evvelin niye Kosova’yı tanımadığına dair kısa bir özet de istersiniz siz şimdi.

Efendim; Kıbrıs ve Yunanistan, Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkıyor çünkü Kosova'nın, KKTC’ye örnek olacağı telaşını yaşıyor. (Yaaa, duyun… Adi bunlar). Azerbaycan, Ermeniler tarafından işgal edilen Dağlık Karabağ’a örnek olacağını düşünüyor. (Yazık bu Azerilere…) İspanya ise toprakları içinde özerk durumda bulunan Bask Ülkesi ve Katalonya'nın benzer şekilde bağımsızlık ilan etmesinden korkuyor. Rusya ise batılı devletleri ‘ikiyüzlülükle’ suçladığından tanımıyor Kosova’yı. Abhazya, Güney Osetya ve Kuzey Kıbrıs’ı tanımayan batının, Kosova’yı tanımasına haşmetli Putin amcamız ne diye karşı çıktı biliyor musunuz: “40 yıldır KKTC’yi tanımadınız, Kosova’yı hop diye tanıdınız. Bundan utanın”…. Bu Rusya var ya,,, tam çakal…Sen sanki çok tanıdın KKTC’yi…!

Bugün Kosova’da ne kadar Türk olduğu kesin bilinmiyor. Sırpça ve Arnavutça’nın resmi dil olduğu bu bölgede Türkçe de, Boşnakça da, Romaca da var. Biraz Makedonca da. Buram buram Balkanlar. Ayağınızı basın o topraklara “Ahan da, bunlar da kardeşlerim” diye bağrınıza doya doya basacağınız insanların bölgesi. Ah bir de bu kinler, bu kan davaları, bu kirli tarih, bu kirli ezber olmasa. Geçmişin acıları, kötü kokuları silinse… Türkiye ve Kosova, bunun için çalışacaklar ama arkalarında ABD ve AB olsa bile iş çok zor, çok zor. Tarihe kan bulayıp, öfke ve intikamla gelecek kuşaklara aktaranlar utansın.

Sevgili Goran, seni çok seviyorum. Goran, Kosova’da yaşayan Sırp arkadaşımdı, Amerika’yı hep birlikte turladığımız sırada. Kosova’yı tanıdığı için Türkiye’ye ateş püskürüyordu. Geçmişin lekelerinden arınamamış, çarşafını değiştirememişti kimyasının. Sonra, benim Slav diyarından diplomat arkadaşlarım var Ankara’da. Onlarda bile, bir kin, bin kin. “Kimse Sırbistan’a yanlış yapamaz da, yapamaz” diye tutturmuşlar. Kaç kahve içtik, bana güzel olduğumu ama yanlış düşündüğümü söylemekten vazgeçmiyorlar. Demek ki, çocuklarımıza adam gibi öğretmeliyiz tarihi. Sırp kardeşlerimizin içlerini Müslümanlara karşı öfkeyle dolduranlar, müslümanları ‘öcü’ gösteren tarih kitapları utansın. Yeni çalışmalar başladı, tarih kitaplarını düzeltmek için aslında karşılıklı. Haydi, haydi tarihi kendine yontanlar, bir daha bu sınıfa girmesin.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Aşık Hollandalı... Ik hou van jou

Zamanın birinde, hani belki de çok gerilerde değil Katoliklerle Protestanların birbirini neredeyse 'kan düşmanı, can düşmanı' gördüğü dönemlerde, güzel genç bir Hollandalı kız, aşık oluyor. Kime? Protestan bir delikanlıya. Tabii ki aşkına bir türlü kavuşamıyor. Çünkü kızımızın ailesi Katolik. "Haaaaşa" diyor aile büyükleri. Bir protestanla bir katolik asla evlenemez. Kızımız ne yazık ki, kendisi gibi bir katolikle evleniyor sonunda. O güzelim aşk, Katolik-Protestan çatışmasının kurbanı oluyor. Kızımızın torunlarından biri, büyüyor, kocaman adam oluyor, diplomat oluyor, sonra da politikacı. Bugün de bakan. Adı Frans Timmermans. Hollanda'nın Avrupa'dan Sorumlu Devlet Bakanı. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz 'aşık-aşık' bakışlı adam. Tam ortadaki yani.

Sabahın köründe uyanıp, Bakan Timmermans'la kahvaltı için Hollanda'nın Ankara Büyükelçisi Jan-Paul Dirkse'nin rezidansına koştum. Hiç kişisel hikayelere girmek istemese de, okuduğunuz üzere büyükannesinin 'buruk' aşk hikayesinden ayrıntılar koparmayı başardım. "Çok mu önemli, bu mu haber?" diye burun kıvırırsanız, fena çuvallarsınız. Dinleyin bakalım... Hani arada Avrupa'da İslamofobia (İslam korkusu) tavan yapıyor ya, siz de gazeteleri açıp "Vay anasını, adamlara bak, müslümanlara takmışlar kafayı. Her müslüman da terörist olmaz ki canım. Sıyrık bunlar" diyorsunuz ya, bu kimyasında 'kırık bir aşkın' küllerini barındıran Bakan Timmermans da, İslamofobia'nın neden durup durup, Avrupa'da tavan yaptığına sürekli kafa yormuş bir adam. Araştırmalar yapmış, makaleler yazmış.

İçli içli "Büyükannem, protestan aşkıyla evlenemedi" diyor ve sonra ekliyor: "Avrupa'da din çatışması çok insanı canından bezdirdi, din olgusunu tabulardan kurtarmamız çok zaman aldı." Ahan da, tabular. Ahan da körolasıca Ortaçağ karanlığı. Zaman zaman sokakta türbana dolanmış, sadece gözlerini seçebildikleri bir tip görünce Hollandalılar, birdenbire geçmişteki korkularını hatırlıyorlar. "Bu öcü müdür, kaçalım buradan" diye birbirlerine fısıldıyorlar. Ama belki o türbanlının öcülükle falan hiç ilgisi yok. Kendi halinde bir öcü. Zararsız öcü. Ama ülkede 372 bin müslüman Türk, diğer göçmenler; yani Surinamlar, Faslılar, Endonezyalılar var ya. Ve hepsi müslüman ya. 1 öcü gördün mü, bütün müslümanlar öcü oluyor. Hem sen o türbanlıyı niye öcü görüyorsun? "Hollandalılar, bazen konuşamadıkları kişilerden korkuyor" diyen Timmermans, bu birdenbire kendini gösteren korkunun kaynağının da geçmişteki korkular olduğunu söylüyor. Katolik-Protestan çatışmasından korkmuşlar ya bunlar, genlerine nüfuz etmiş bu korku. Arada sapıtıyorlar. Farklılıkları algılamakta zorlanıyorlar. "Biz sokakta bir öcü gördüğümüzde, hemen onu yargılıyor muyuz" di mi ama... Yoook, hiç yargılar mıyız biz... Daha beterini yaparız... Kendini çok demokrat zanneden, aklınca Kemalist olduğunu düşünen bir tip çıkar, utanmadan "Asın bunları, asın" bile der... Yani, Hollandalı sapıtıklardan Türkiye'de daha çok bulursunuz. İsterseniz, giyinin bi öcü gibi başınıza neler gelecek görün.

Kafanız karıştıysa ortalığı bir kontrol edin isterseniz. "Kim Kemalist, kim değil" testi yapacağınıza, "Kim anlayışlı, kim empati yapabiliyor, kimin farka toleransı var" testi yapın. Timmermans yapmış bu testi: Geçmişin acılarını yeniden yaşamanın gereği yok. İnsanları kamplara ayırmanın cahilliğine düşmememiz lazım. Öcü sandığınızı önce bir anlamaya çalışın bakalım. Belki dost çıkacak size. Belki onu, çok farklı olduğu için seveceksiniz. Kimse kimseye zarar vermediği sürece, her farklı bireyin birarada yaşama lüksü var. BEĞENMEYEN BEĞENMESİN KARDEŞİM. Neyse; yobazlıkta, kabalıkta yalnız değil demek ki Türkiye'nin 'züppeleri'... Onlardan Avrupa'da da var. Hem de çok var...

24 Ocak 2010 Pazar

Unutmadık, seni unutmayacağız UĞUR MUMCU

Uğur Mumcu öldürüleli o zaman daha 2 yıl olmuştu. Şimdi olmuş 17 yıl. 1995’te ben ve benim gibi bir grup gazeteci adayı, ‘demokrasi, hak ve hukuk’ sisteminin Türkiye’ye yerleşmesi için Uğur Mumcu’nun yolundan gitmeye karar vermiştik. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın öğrencisi olduk kararlıca. Ülkemize, bizi yönetenlere ne kadar kırgın ve kızgınsak, bir o kadar idealisttik, heyecanlıydık. Özgürlük ve demokrasi yolunda yeni açmaya başlamış karanfillerdik. (Ne oldu, kalmadı mı heyecan, idealizm?) diye yazının daha ilk başında atlayanlar olabilir diye hemen söyleyeyim. Bu ülkeye demokrasinin yerleşeceği umudunu biz yitirmedik. Kırıldık, tökezledik, ağladık, uykusuz kaldık ama ümidimizi yitirmedik. Yitirdiğimiz gün öleceğimizi biliyoruz. Uğur Mumcu’nun “UNUTMA BİZİ” diye seslenişi çok daha anlamlı, çok daha kanlıdır bizim yüreğimizde, bu yüzden. Bugün geride kaldıysa da 17 yıl, Uğur Mumcu bizim için çok daha yakındır. Kimisi gazetecidir, kimisi bankacı. Kimisi sigorta yapar, kimisi doğacı. Ama hepsi özünde İNSAN’dır. Gerçek insan. Hepsi özünde, bir karanfil koymuştur Mumcu’nun kalbine, bir mum yakmıştır aydınlığa.

Uğur Mumcu’nun Sokağı’nda sayıların önemi var mıydı peki bugün? Kaç kişi toplanmıştık. Kaç mum yanıyordu aydınlığa. “Unutmadık, unutturmayacağız” diye haykıran kaç kişiydik. Yabancı birçok arkadaşımın “Ankara’nın gettosu” diye tanımladığı Gaziosmanpaşa’nın yarısı bile yoktu belki sokakta. Katiller mutlu muydu bu tablodan. Sokak, cinayetin üzerinden yıllar geçtikçe biraz daha boşalıyordu. Katiller mi nam salıyordu bu ülkede. Uğur Mumcu’nun “Vurulduk ey halkım, unutma bizi” sesi dalga dalga yayıldıkça hoparlörden, katillerin bu ülkede belki her geçen yıl daha fazla cirit attığını hatırlatan görüntüler gözümün önünden saniye saniye geçiyordu. Yalnız mıydım yani, bu yalnız sokakta. Ben bir başına mıydım. 10 tane miydim, 10 bin tane mi. 100 bin tane miydim, 100 milyon tane mi? Bu ülkede sayıların önemi var mıydı? Nitekim, gün geldi bir demokrasi kahramanı milyon tanemize bedel oldu. Nitekim, öyle bir kahramandı ki, öyle bir gazeteciydi ki, öyle bir demokrasi aşığıydı ki, Uğur Mumcu 24 Ocak 1993’te, tam da evinin önünde bombalı suikaste kurban gitti. Öldürüldü, vuruldu. Koskoca devlet, koskoca Türkiye Cumhuriyeti onun katillerini bulamadı. 17 yıldır bulamadı. Öyleyse sayıların canı cehenneme. “3 müsün, 5 misin” değil… “İnsan mısın, demokrasi aşığı mısın, hak ve hukuktan yana mısın” bunun adı.

Belki bundan konuşmadı Güldal Hanım. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın ilk öğrencileri olduğumuzda, bizi Uğur Mumcu’nun çalışma odasında ağırlayıp “Sizin demokrasi için yakacağınız bir mum ışığına bile ihtiyacımız var” diyen Güldal Mumcu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bugünkü başkan vekillerinden Güldal Mumcu. Bu meclisin ana muhalefet partisi CHP’nin İzmir milletvekillerinden Güldal Mumcu. CHP’nin sanki ölmez başkanıymış gibi sessizce sokağa girip, Uğur Mumcu’nun evinde Güldal Hanım’a başsağlığı dileğinde bulunan, sonra da sessizce sokaktan çıkan Deniz Baykal da konuşmadı. “Katiller nerede” sorusu, suikastin üzerinden geçen 17 yıldan sonra anlamını yitirmişti belki. Herkes biliyordu ki, katiller sokaklarda cirit atıyordu. Çok mu küçük, çok mu sessiz, çok mu anlamsız bir anma töreniydi bu yoksa. Yoksa ben demi aradan geçen 17 yılın kurbanı oluyordum. Kalbimdeki ağrıyla yaşamayı öğrenmiş miydim bu ülkede? Demokrasi yalanı, demokrasi açığı, demokrasi acısı alışkanlıklarımız arasına mı girmişti. Yalan yanlış demokrasi, bize normal mi gelmeye başlamıştı. Kanıksamış mıydık? Ne yani, böyle, katillerle dizdize yaşayıp gidecek miydik, gün gelip asılacak mıydık. Bu kadar mıydı bu ülke?

Beni allak bullak eden bir 24 Ocak günü, katillerin yine kutlu günüydü. Sonra gözlerimi, kan kırmızısı karanfillere, ısrarla yanan mumlara çevirdim. En yakın arkadaşım, kardeşim Ayşe halen fotoğraf çekiyordu. Mumlar yandıkça, gözyaşlarımın kuruduğunu hissettim. “Bir keskin kalem, bir kırık gözlük”tüm ben, yüreğim pır pır etti. Ayşe’nin fotoğraf makinesinde bir 24 Ocak albümümüz vardı işte. Unutmamak için yeterli cephanemiz vardı yani. Katiller, umudumuzu öldüremeyecekti, öldüremeyecekti…

19 Ocak 2010 Salı

Hrant için, ADALET İÇİN....


“Ama ben gidemem ki. Burası benim ülkem, canım ciğerim. Benim de İstanbul’um” diyen telefondaki Hrant sesini, Dink ve dingin duruşunu tıpkı 3 yıl önce olduğu gibi bugün de kana kana içime çektim. “Sakın üzülme, ağlama. Yaz, konuş, sorgula, unutma. Unutma ki, sesimiz geleceğe taşınsın” tembihi, benim Türkiye’de demokrasi arayışıma can oldu çoğu zaman. Son 3 yıldır ne zaman tökezlesem aklıma geldi o. Bir başka geldi. 17 yıl önce yine demokrasi katillerinin kan kustuğu, Uğur Mumcu’yu susturduğu zamandan sonra yaşadığım ‘gel-git’lerin ardından Hrant Dink, bambaşka geldi. Türkiye; ne 17 yıl öncesinin ülkesiydi, ne demokrasi katillerinin amip gibi çoğaldığı bir gezegendi. Öyle sanıyordum ki, demokrasi için tartışıyoruz. Reform istiyoruz diyordum ki, 19 Ocak 2007’de Hrant Dink öldürüldü. Kendi İstanbul’unda, kendi ülkesinde, kendi gazetesi Agos’un önünde, başının arkasına ateş edilerek öldürüldü.

Belleğini sağlam tut ki, sen de unutmanın ya da unutulmanın halen marifet sayıldığı bu ülkede demokrasi katillerinin ekmeğine yağ sürme Hilal: Dink’in ölümüyle sonuçlanan olaylar Agos’ta Sabiha Gökçen’in binlerce Ermeni yetimden biri olabileceğine ilişkin haberle başladı. Haberden sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılan Dink’in, valilikteki görüşmesinden sonra verilen bir şikayet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından bir yazısı için ‘Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla, Türkiye’nin başına örmedik çorap bırakmayan Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinden dava açıldı. “Türklüğü aşağıladığı” sayıldığı için Dink, sürekli ama sürekli tehditler aldı, protesto edildi, ‘bölücülük’ suçlamalarının hedefi oldu. 2004’te başlayan bu olaylar, 2007’ye kadar sürdü. 19 Ocak 2007’ye. Ve Dink, o gün gazetesinden çıkışında başına ve boynuna isabet eden üç kurşunla hayatını kaybetti. Bir isim bulundu. Genç bir isim. Ogün Samast. Beyaz beresi moda bile oldu, ‘ülkücü’ diye adlandırılıp da aslında demokrasi katillerinin oyuncağı olan gençler arasında.

Türkiye’nin o günlerde reform treninde ‘hızla’ yol aldığını iddia eden devlet görevlileri halen görevlerinde. Evet, biz de umutluyduk reformlar yolunda. Hrant’ın arkadaşları olarak cinayetler aydınlansın istedik bu ülkede. Umudumuzu o yüzden yitirmedik. O yüzden ‘reform treni'nden hiç inmek istemedik, inmeyeceğimize inandık. Kırıldık, yorulduk ama inancımızı yitirmedik. Arkadaşımız Hrant için, Türklüğün ‘ırkçılık’la yoğrulmadığına inanan gerçek Türkler için, kardeşlik içinde yaşarken ‘Sen Ermenisin’ diye kimseyi dışlamayı aklının ucundan bile geçirmeyenler için, kardeşliğimizi geleceğe taşımaya and içenler için, inancımızı hiç yitirmedik… Hiç yitirmedik… Öyleyse katili bulun… Hrant için, adalet için bulun. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmi görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çekip ve dağıtanlar, Hrant için adaleti çok görenler… Katili bulun. Ogün Samast’ı kullanan demokrasi katillerini…. Demokrasi katillerini bulun. Soruşturma dosyalarını tozlu raflara gönderenleri bulun…

Ben de Hrant’ın arkadaşıyım. Ben de adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü onurlu bir hayat istiyorum. 19 Ocak’ta “Hrant için, adalet için” bugün yalnızca Agos Gazetesi’nin önünde olmayacak Hrant’ın arkadaşları. Dink cinayetinin arkasındaki ‘devlet eli’ yargı önüne çıkarılmadıkça rahat uyuyamayacak onlarca arkadaş, onlarca dost, onlarca kardeş, onlarca Türk, onlarca Ermeni bugün, 19 Ocak’ta hep birlikte. Demokrasi katillerinin hoşuna gitmese de, çünkü “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”

13 Ocak 2010 Çarşamba

Danny Ayalon,,,,, Ayoooooool !!! Israel, lets drink milk !

Ayalon,,,,,,, Ayoooool ... ! Neyse ki, saatler gecenin 12'sini vurmadan, kapıdaki arabam balkabağına dönüşmeden, Dışişleri Bakanlığı'ndaki sevgili arkadaşlarım 'lahmacun mesaisi'ne geçmeden "özür" diledin de, hem kendini hem de bizi biraz olsun rahatlattın. Ama tam 2 günümü karın ağrısına çevirmene, telefonumun şarjını yalayıp-yutmana, diplomat arkadaşlarım nezdinde 'püsküllü bela' sıfatıma cila çekmene karşılık intikamım fena olacak, fena. Bak, gazetedeki haberlerime noktayı koyar koymaz, asıldım klavyeye. Sonunu hak getire ... !

"N'oluyo kardeşim, n'oluyo" diye sorarlar adama. Boyun mu uzadı, kariyerin mi parladı, alnın mı açıldı. Derkeeen, al sana ilk gol. Bana "Ms. Hilal, don't worry. Gazetenizin deadline'ı dolmadan Ayalon'dan özür mektubu gelecek, emin ol" diyen, bir İsrailli oldu. N'oldu Ayalon, n'oldu? Al sana ikinci gol. Gecenin bir köründe mesaj kusan internet kutumdan bir İsrailli arkadaşım seslendi: Ayalon'u gerçek İsrail sanma. Tükürdüğünü yalayıp-yutması yetmeyecek, gün gelecek burada sokak ortasında taşlanacak.

Yine de benim, 'vatansever' damarıma fazla kan pompalamamam gerekiyor. Yoksa, onca kahveden sonra uyku cidden haram olabilir, sabahın körü için planladığım pilates seansım suya düşebilir. Aaaa... Ben ne kadar temiz kalpli bir gazeteciyim yaaa... "Kahve" dedim, "Uyku" dedim, 'Uykudan önce kahvesi' için yine bir İsrailli arkadaşımdan davet aldım. Ayalon,,,, Ayol..... ! Farkındaysan, senin önce kendini İsrailliler'e sevdirmen gerekiyor. Bir daha böylesi atraksiyonlara kalkışmadan önce bir düşünürsün, kaşınırsın umarım. Yoksa devreye Cumhurbaşkanı Gül girer, bir diken batırır sana, kanarsın... Acı, acı kanarsın... !

Şimdi Ayalon krizini özet geçiyorum sevgili okurlarım. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı oluyor kendisi. Danny Ayalon. Çağırdı, İsrail parlamentosundaki odasına Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u, kendisininkinden 25 cm 'alçak koltuğa' oturttu. Hem de kameraların gözü önünde. "Biz yüksekte oturuyoruz" diye kin kustu. Hem de İbranice. Çelikkol, 'teneke kol' gibi eğilip, büküldü, hatta yamuldu. İbranice de bilmiyor ya, kameralara boş boş baktı, durdu. Tüm dünya bu görüntüyü, "Türk büyükelçisi aşağılandı" haberleriyle gördü. Ardından Türkiye'den 'kınama' yedi İsrail. Kendisinden özür bekleyen Ankara'ya doğru düzgün yanıt vermeyince de, Cumhurbaşkanı Gül devreye girdi. "Heeeeyt" çekti Gül önce, sonra Ayalon'a yapıştırdı: Ne yaptığını bilmez adam. Gül, bir daha kükredi: Özür gelmezse, büyükelçiyi geri çekeriz. Sonraaaa, saatler kuş oldu uçtu, uçtu....kuşlar oldu, uçtular, uçtulaaaaar.... Ve Gül'ün bu restine karşılık Ayalon oturdu yazdı, özür mektubunu. Çelikkol'a "Sevgili Türk Büyükelçisi" diye seslendi adeta: Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz.

Daraldım. Daraldımmmm, daaaa.... Ben niye 'uykudan önce kahvesi' içiyorum ki....'Uykudan önce sütü' içmem gerekiyor. Pardon, gelemeyeceğim. Size de şiddetle Atatürk Orman Çiftliği sütü tavsiye ediyorum. Hem gerginliklerin uykunuzu tırmalamasını engelliyor hem de pilates öncesi iyi gidiyor. Kahve  sonra... Çok sonra. (Tabiii, bir de madalyonun Erdoğan yüzü var... O da sonra ... ! )

12 Ocak 2010 Salı

Mehtaplı gecelerde hep seni andım Mardin ,,,,,,,,,,,,,,,, I've always remembered you on moonlit nights


Başımı gökyüzüne umutla bir daha kaldırdım. Ama o da ne? Gökten bardaktan boşanırcasına inen yıldız yağmuru dinmiş. Bir daha kaldırdım, yine yoklar. “Bir tanesi kalsaydı hiç olmazsa” diye iç geçirdim, yok ! O bir tane bile almış başını gitmiş. Sonra, Ankara’da olduğumu fark ettim. Ankara’nın yıldızsız gökyüzüne başımı kaldırdığımı düşünüp, yüzümü buruşturdum. Mardin arkamda kalmıştı. İçim parçalandı. Mardin’e her gece yıldız yağıyordu ama Ankara’ya yağmıyordu. Mardin’de yıldızlar şarkı söylüyordu: Mehtaplı gecelerde hep seni andım….

Mezopotamya’nın kollarında, sarımtrak taşlı duvarların arasındaki dar sokaklarda hep yokuş yukarı çıkıyorsunuz Mardin’de. Sonra bir tahta kapı açılıyor, içeride gökyüzünü delercesine uzanmış bir cami minaresi, sonra taşlar arasından süzülüp gelep çeşmeler, sonra takunya sesleri, bir ara kilise çanı çalıyor, tıkır tıkır eşek adımları basamaklarda… Hep ama hep yokuş yukarı sokaklarda. Birden avludan avluya geçiyorsunuz, adı Ömer ya da Ahmet olan çocuklarla karşılaşıyorsunuz, bir de ismi Elizabeth olanlar var, Christina olanlar… Kimisi çay taşıyor dar sokaklarda, kimisi burnunu silip sek-sek oynamaya devam ediyor. Kürt, Türk, Süryani, Arap, Hristiyan ve daha onlarcası… 7 dil, 7 din, 7 renk… !

Hiç yanlış duymadınız. Yokuş yukarı çıkmayı, dar sokaklardan sonra yükseklere uzanmayı, geceleri gökyüzünde yıldız saymayı ve de Mezopotamya’dan güneşin doğuşunu seyretmeyi sevenlerdenseniz yolunuz bir gün mutlaka Mardin’e düşecek. Suriye’yi sırtınıza alıp, gözlerinizi hangi tarihten kaldığını hiç umursamayıp zamanın derinliklerinde canlı canlı duran cumbalı evlere, çay bahçelerine, kubbelere, manastırların tepelerinde uçan kuş sürülerine çevirdiğinizde siz de Birleşmiş Milletler’e destek atıp, “Evet, evet bu Mardin’in koruma altında olması çok iyi. Onu daha çok koruyalım” diyeceksiniz. Burnunuza buram buran bitki sabunu, içli köfte, acılı ezme, soğuk yoğurt çorbası kokuları gelecek. Sokaklar insan kokacak, insan. Avlularla, tünellerle birbirine bağlanmış insan. Süryani, Arap, Kürt, Türk ne farkeder, sokaklar kardeşlik kokacak, kardeşlik… Süryani şarabından bulup içmek, Mevlana’nın ‘aşk şarabı’ dediği şey gibi olacak. Ömrünüzün kısa, hayatın geçici ve yaşadığınız her saniyenin paha biçilemez olduğunu hissedeceksiniz…Mehtaplı gecelerde, yıldızların oynaştığı gecelerde hep şarkılar söylemek isteyeceksiniz.

Tarihi İpek Yolu’nun üzerinde yer alan, kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzandığı tahmin edilen Mardin’in üzerinden geçmeyen kültür kalmamış: Huri, Mitanni, Sümer, Babil, Pers, Asur, Hitit, Sami, Arap, Selçuklu… Kentteki hanlar, kervansaraylar, camiler, türbeler, kiliseler, manastırlar neredeyse tüm saf haliyle olur olmadık yerlerde karşınıza çıkıyor. Özellikle yokuşları çıkarken, durakladığınız zamanlarda. Ama bir de ne yazık ki, tarihi Mardin kentinin dışında sonradan olma gecekondular ve anlamsız yükselen apartman blokları var. Var oğlu, varlar. Gereksizce varlar. Biri lütfen durdursun onları…Lütfen ama lütfen..!

Benim kaldığım 800 yıllık Artuklu Kervansaray Oteli gibi nicelerini bulacaksınız Mardin’de. Kubbeli odalara, tahta kapıları kocaman anahtarlarla açarak gireceksiniz. Demirli küçük pencereleriniz olacak. Küçük bir çay molası için  kendinizi Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız görüntüsüyle, yıldızlarla kucaklaşmış balkonlara atacaksınız. Tıpkı Murathan Mungan gibi “Mehtaplı gecelerde hep seni andım” diye mırıldanmaya başlayacaksınız. Mungan’ın bir Mardin öyküsü olan “Paranın Cinleri” adlı kitabında çok özel bir bölümün de başlığı olan “Mehtaplı gecelerde seni andım” şarkısını dünya mırıldanıyor arkadaşlar, siz mi mırıldanmayacaksınız. Kitap çevrilmiş İngilizce’ye. O bölüm için denilmiş ki, “I’ve always remembered you moonlit nights”…..

11 Ocak 2010 Pazartesi

Mardin'de diplomasi (1)


Haftasonunu, hava sıcaklığının 17 dereceyi vurduğu, güneşin ışıl ışıl yandığı, Mezopotamya’nın kollarını açtıkça güzelleştiği Mardin’de geçirdim. Geceleri yıldız kopartmakla, gündüzleri de bir yandan cami, türbe, kilise ve manastır gezip, bir yandan Mardin’in milattan öncesinin, öncesine uzanan sokaklarını arşınlamakla meşgul olduğumdan, içimdeki yoğun duygu silsilesini satırlara dökmem mümkün olmadı. Tabii bir de düşünün, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, onlarca Türk büyükelçisi ve diplomasi muhabiri arkadaşlarımla birlikteydim.

Düşünsenize; kentin sokaklarında kalabalık bir büyükelçi grubuyla dolaşıyoruz, hep beraber büfeden pide alıp yiyoruz, çocukları öpüp kokluyoruz, vatandaşlarla çay içiyoruz, Mardin’in her biri kartpostal tadındaki mekanlarında birlikte objektiflere gülümseyip, fotoğraf çektiriyoruz. Kuruluşu M.Ö 4500’e kadar uzanan Mardin’de ‘zaman’ dediğimiz, hani hep ‘yaraları iyileştirdiği’ni düşündüğümüz ama bir o kadar da ‘yanıltıcı’ olan kavramın tadını çıkarıyoruz.

Bakan Davutoğlu kafayı taktı bir kere, bugüne kadar ‘halktan kopuk olmakla’ sürekli eleştiri yağmuruna tutulan, hatta bu yüzden ‘monşer’ yaftası yiyen büyükelçileri, halkla kaynaştıracak. Ve bunun için iyi bir başlangıç yapıp, Mardin’i seçiyor ve kamu diplomasisi yolunda ilk adımını atıyor. Başarıyor da. “Ayyy, üstüm toz olacak. Pantolonuma her an sümük bulaşabilir. Ahıra giremem, üstüm kokar” türünden esprilere konu olan monşerlerden, bugün neredeyse hiç kalmadığını halkın da anlaması lazım ya, anlıyorlar işte. Galiba onlar artık, Dışişleri’nin hiç kimsenin uğramadığı odalarında çürümekle meşgul. Ya da çoktan çürüdüler gittiler. Çürümeyenlerin icabına da Davutoğlu sıkı bakacak gibi görünüyor.

Mardin öyle bir kent ki, çoğumuzun içine işleyen satırların yazarı Murathan Mungan’ın kenti bir kere. Mezopotomya topraklarından çıkmış da, bugün yazıları, şiirleri neredeyse tüm Avrupa ve Doğu dillerine çevrilen bir yazar. Onu önümüzdeki günlerde Davutoğlu’ndan da sık sık duyacaksınız, çünkü o da Murathan Mungan’ın Mardin’i Mardin yapan unsurlardan biri olduğuna inanıyor. Hatta bakın Davutoğlu’nun aktif-dinamik basın müşaviri arkadaşımız Osman Sert’ten “Hilal, Bakan Bey seni bir Mungan seansına çağırırsa hiç şaşırma” esprisi geldiyse, bu iş olmuş demektir.

Ya duygular, ya duygular..Ya Mardin. Bana ömrümün teel yerlerini yeniden hissettiren, her gidişimde, Murathan Mungan’ın neden “Çarşafını değiştir denizin, sevgilim” dediğini bütün doğasıyla hissettiren Mardin. Size iki satırı da yazıp, ben neden Mardin’de ‘ben kendim’ olduğumu, sizin de ‘siz kendiniz’ olacağınızı yeniden yazacağım galiba. “Çarşafını değiştiştir denizin, sevgilim – Alışmak çürütür gövdenin derinliğini.”

7 Ocak 2010 Perşembe

Hey gidi Alamanya heeeey... !!! Wie geht's ?


Benim dedem; babamın babası olan dedem 1960’larda kalkmış Almanya’ya gitmiş. Almış valizini çıkmış evden. Karısı, çoluk çombalak Ankara’da kalmış. Şöyle bir göz atıp gelmekmiş maksatı. Ama nerdeee. Ev ahalisine yazdığı mektuplarda “Domuz bunlar ya, adamın iliğini sömürürler” diye küfürler savursa da, gurbet ellerde Evropa havasını içine doya doya çekmiş, her türlü gevur icadını Ankara’yla paylaşmış. Almanya macerasını, hastalığı yüzünden istediği kadar uzatamamış amaaaa...Bu Avrupa havası aileye hızlı bir giriş yapmış ya, dedemin ardından amcam düşmüş yollara. 20’sinde bile değilmiş adam. Mercedes tutkusunun kurbanı o, yazık. Orada Mercedes’lerle daha çok haşır-neşir olacak ya. Ne Mercedes’i kardeşim, haşır-neşir olmadığı Alman kalmamış beyefendinin. 40 yılı devirdi galiba Almanya’da. Beyefendi, işadamı. Türkçe’yi unutmuş, Almanya’yı ana dili zannediyor. Türkiye’ye dönmek aklının ucundan bile geçmiyor. Sonra ötekiler, sonra ötekiler… Sülalenin yarısı Avrupa’nın öteki ülkelerindeyse, bir öteki yarısı Almanya’da.

Evet, 1961’de Türkiye’yle “İş Gücü Alımı Anlaşması” imzaladıktan sonra ‘ekmek parası’ için yollara düşen binlerce Türk’ün ikinci evi olan Almanya’da bugün 3 milyonun üzerinde Türk yaşıyor. Çoğu zaman “Alamancılar” olarak adlandırılıp da “kro, görgüsüz, zavallı” diye aşağılanan bu Türklerin yeni,yepyeni bir topluma, Alman havasına entegrasyonu elbette sancılı olmuş. Zaten Almanya’da Türkler’in çoğunlukta yaşadığı kentler, semtler uzaktan fark edilebiliyor. Diğer Avrupa ülkelerinde de öyle. Ama, İtalyanlar’ın da çoğunlukta yaşadığı kentler uzaktan fark edilebiliyor mesela. Bu; göçün doğasında var. Tamam, Türkler’in gerçekten filmlere konu olacak ölçüde hikayeleri var. Bizim yakınlara sormuştum da ben bir gün, bir dönem gerçekten balkonda kurban kesmeye bile kalkışanlar, olmadı bu işi küvette halletmek isteyenler çıkmış. Yazık ama yaa, ‘kro’ demeyelim onlara. Hem zaten zamanla gelişmeye, değişmeye, öğrenmeye de başlamışlar. Bugün Almanya’da “Alamancı” tiplerin yanısıra politikada, hukukta, gazetecilikte, iş dünyasında boy gösteren Türk sayısı da arttıkça artıyor.

Bu Almanya meselesini yaz-yaz bitmez kardeşim. Türklerin Almanya seferi üzerine master, doktora tezleri yazılıyor, filmler çekiliyor, oyunlar oynanıyor. Yani iki ülke birbiriyle sürekli iletişim halinde olan canlı iki organizma gibi. Kavga, gürültü, parırtı, küslük, aşk-meşk, ne ararsan var. Ama Almanya, 3 milyondan fazla Türk nüfusunun hakkını veriyor mu, vermiyor mu? 3 bin saat konuşulur bunun üstüne de. Benim burada dürteceğim kişi; Sevgili Şansölye Angela Merkel. Bu arkadaş, Hristiyan Demokrat arkadaş, AB’ye girmek için canla-başla çalışan Türkiye’nin ayağına çelme takmak için kalktı bir gün “Türkiye tam üye olamaz. Onları ayrıcalıklı ortak” yapalım dedi. Hiçbir AB kağıdında bahsi bile geçmeyen ‘ayrıcalıklı ortaklık’ lafını diline sakız edip, Türkiye’nin AB yolunda baş düşmanı oldu. Galip gelmek için, Fransa’nın uyanık cumhurbaşkanı Sarkozy’le her çeşit dansı da yapıyor biliyorsunuz. “Almanlar, bizi istemiyor. Bizi hiçbir Avrupa ülkesi istemiyor” diyen kompleksli Türklerin de ekmeğine yağ çalıyor arkadaş.

Yaaa, böyle düdük bir durum. Derken, Almanya’da yapılan son seçimlerde oluşan koalisyon hükümetinde Türkiye’nin AB üyeliğini istemeyen Hristiyan Demokratlar’ın ortağı liberaller oldu. Dışişleri Bakanlığı’na ciddi anlamda liberal Guido Westerwelle oturdu. Dışişleri Bakanı olarak bugün Ankara’da bulunduğunu “Beni kısa pantolonlu turist sanmayın. Federal Alman hükümeti adına konuşuyorum” çıkışıyla dile getiren Westerwelle, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin arkasında olduğunu dile getirdi. Hop hop, altın top ! Merkel teyze Hristiyan Demokratlar’ın da lideri ya, ama Alman hükümetinde işte kendine aykırı bir ses var. Hop hop, altın top ! Hop hop, altın top! Valla aynen böyle söyledi Westerwelle: “Türkiye’nin üyelik süreciyle ilgili tartışmalar olabilir ama siz kağıt üstünde yazılanlara bakın.” Yani, Merkel’e ne bakıyoruz demeye getirdi. Hop hop, altın top ! Adam, bugün alacak başını, beraberindeki bir sürü işadamıyla birlikte İstanbul’a gidecek. Eee, her yıl 4 milyon Alman turist geliyormuş Türkiye’ye. Türkiye’yle daha çok iş bağlama peşinde.

Yaniii….Hop hop, altın top ! Demek ki, karşımızda 1 Almanya yok. Karşımızda 1 Merkel yok. Türkiye gibi Almanya da ‘siyasi oyunlar’ içinde. Merkel’i ayrı konuşuyor, Dışişleri Bakanı Westerwelle ayrı konuşuyor. Önemli olan bizim ne yaptığımız…Hop hop, altın top ! Vay Merkel vay !

5 Ocak 2010 Salı

Burak Özügergin is on-line. Let's chat.. !! Dışişleri Sözcüsü'yle sanal sohbet..


Bugünkü ‘kısa’ ama ‘tarihi’ notumun içinde Dışişleri Bakanlığı’nın yetiştirdiği Milenyum diplomatlarının arasında karnesi en çok ‘pekiyi’ ile dolu olan Burak Özügergin’e üstüste iltifatlar yağdırabilirim. Bunu isteyen istediği kadar ‘yalakalık’ olarak algılayabilir, isteyen de madalyonun gerçek yüzüne bakmayı tercih eder. Nasılsa şeffaflık ve demokrasinin memleketimize daha çok hakim olmasını topyekün istediğimiz bir dönemden geçiyoruz. Geçenler geçiyor, geçemeyenler arkada bakışıp kalıyor. Geçemeyenler oturup da, başkalarına laf çakacağına, toplum adına bir toplu iğne ucu kadar olsun hayrı dokunmuş mu onu düşünsün. Düşünmüyorsa da, üzülürüz o kadar. Bizim işimiz, gücümüz, umutlarımız, ideallerimiz var. Çağı yakalama telaşında, doğru ve gerçek bilgiyi en hızlı şekilde kavrayıp, uygulamaya koyup bir de paylaşma peşindeyiz.

İşte g-mail hesabım soruyor: “Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi sizinle sohbet etmek istiyor. İzin verilsin mi?” Evet, evet, evet… 100 kere, bin kere evet. Dışişleri Bakanlığı Sözcülük görevini üstlendiğinde “Ben aslında hiç konuşkan değilimdir. Nasıl sözcü olacağım, ilginç” diyerek mütevaziliğini bir çırpıda serileyen, en sevgili yabancı diplomat arkadaşlarımın tanımlamasıyla “Yakışıklı, beyefendi ve çok akıllı” Türk diplomatı Burak Özügergin, ‘on-line’ efendim. Bugün açtı en teknolojik bilgisayarını, gazetecileri sanal bir ortamda biraraya getirdi ve dünyanın 4 bir yanına dağılmış ama ciddi bir ‘beyin fırtınası’ için Ankara’da toplanmış 200’den fazla büyükelçinin neler tartıştığını tek tek anlattı. Arada bir teknolojik sorun yaşandığında “Burak Bey, orda mısınız” diye kendisini on-line olarak dürten gazetecilere “Buradayım ama 1 saniye” deme cesaretini de gösterdi. Burak Özügergin; Türk Dışişleri’ne, Türk gazetecilerine günahıyla-sevabıyla tarihi bir gün yaşattı. İlk kez, evet ilk kez sanal ortamda gazetecilerle hem de ‘on the record’ (yazılmak kaydıyla) sohbet etti. Kötü haberler kadar iyi haberler de çabuk yayılıyor ki, beni taaa Amerika’dan arayan Amerikalı bir diplomat arkadaşım, “Hilalciiiim… Bravo Türklere, bravo Özügergin’e” dedi.

Öyle ya “Milletin uzaya uydu göndermesi” misali, Amerikan Dışişleri Bakanlığı İran’dan, Hindistan’a, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanına binlerce diplomat saldığı kadar, internet üzerinden kendi dış politikasını dünyaya anlatmaya başlayalı aylar yıllar olmuştu. İnternette bugün kullanıcı sayısı 300 milyonu bulan en popüler paylaşım sitesi olan facebook üzerinde 130 resmi sayfa açmış, “Hadi bizi eleştirin, alkışlayın, dövün, bağırın, çağırın” mesajı vererek, tüm dünyanın neleri konuşup, neleri tartıştığını en yakından izler olmuştu. Benim bir blog sayfam olduğunu duyup da, “Ah Hilal Hanım, gelin siz şöyle bir bakalım. Konuşacaklarımız var sizinle” diye bana özel davetiye gönderen Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, “Teknolojiye ayak uyduramayan sınıfta kalır” demiş, tüm dünyadaki Amerikan diplomatlarının internet üzerinden eğitim aldığını, iş bağlantılarını kuvvetlendirdiğini, çevreden-eğitime, kültürden-sağlığa, enerjiden-endüstriye kadar uzanan geniş bir yelpazede kendilerini nasıl uzmanlaştırdıklarını tek tek anlatmıştı.

İşte bunun adı ‘kamu diplomasi’siydi ve Türk Dışişleri Bakanlığı’nın da böylesi bir açılıma ihtiyacı vardı. Bu diplomasinin teknolojik olarak işlemesi için aylarca bakanlıkta teknik çalışma yapıldı. Ankara’ya Tel-Aviv’den müsteşar yardımcısı olarak ışınlanan Namık Tan, bu çalışmaların patronu, sorumlusu ilan edildi. Ama o da ne? Bir de baktık ki Namık Bey, Washington Büyükelçiliği koltuğunu ‘tembelliği’ yüzünden kaybettiği dedikodularının malzemesi olan Nabi Şensoy beyefendinin koltuğuna ışınlandı. Ah Azizim, Ah Namık Bey hani siz şu ‘lobicilik’ten, şu ‘network diplomasisi’nden çok anlardınız da, ‘kamu diplomasisi’nin yeni patronu olmuştunuz. Ne vardı sanki canım, “Yok ben Washington’ı istemiyorum. Bu kamu diplomasisini adamakıllı hayata geçireceğim” deseydiniz. “Hilal, komik olma. Washington çok parlak bir koltuk. Hangi diplomat reddeder” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta, duyduk...Şimdi duyduk...!!!

Sonra ben yine öğrendim ki, bu ‘kamu diplomasisi’nin Türk Dışişleri için ne kadar gerekli olduğu üzerinde durup, uykuları kaçan gerçek kişi Müsteşar Feridun Sinirlioğlu’ydu. Namık Bey Washington’a gidiyordu ama onun içi rahattı. Namık Tan’ın yerini Dışişleri sınıfının ay yıldızlı, pekiyi’li, hatta takdirlik öğrencisi gencecik Selim Yenel dolduracaktı. Uygulamada da, bana “Ne kadar eksantrik bir tipsin” derken bile çok samimi olduğuna inandığım Burak Özügergin devreye girecekti. İşte devrede…İşte o, on-line. Tam 1 saat boyunca, Ankara’da toplanan büyükelçilerin neler tartıştıklarını “Valla çok hararetli tartışmalar yapıyorlar” gibi samimi cümlelerle paylaşan, sanal ortamda bile ayrıntı vermekten kaçınmayıp “Demokratik açılıma tüm dünyadan destek arayışı” var gibi açıkça konuşan Burak Özügergin’di. Burak Özügergin’le ‘kamu diplomasisi’ne doğru adım atan, ‘dijital diplomasi’yi başlatan Türk Dışişleri Bakanlığı, bu kez gerçekten yol almıştı… Haydi bakalım, 2. sanal sohbette buluşmak üzere…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Konnichiwa Türkiye...Arigato, Sermet Atacanlı...


Dünyanın dört bir yanına dağılmış 200’den fazla Türk büyükelçi ve diplomatik misyon şefi Ankara’da toplandı. Anlayacağınız ‘beyin fırtınası’ var. Türkiye’nin en okumuş, yazmış, mürekkepleri yalayıp yutmuş sınıfına giren büyükelçiler, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Hoca’nın önderliğinde, Türkiye’nin geleceğine yön verecek taktik diplomatik stratejiler belirleyecekler. Öyle böyle değil, Türkiye’yi dünyanın yıldızı parlak ülkeleri arasına sokmak için kimi zaman bilgisayar başında, kimi zaman gurbet sokaklarında, kimi zaman yabancı insanlar arasında ürettikleri fikirleri birbirleriyle paylaşacaklar. Kimisi kalkmış Brezilya’dan gelmiş, kimisi Singapur’dan, kimisi Bağdat’tan. Bu beyin fırtınası hafta boyunca sürecek olduğundan daha fazla ayrıntıya girmeyip, sadece büyükelçilerin toplanması şerefine konuştukça açılan, açıldıkça konuşan Bakan Davutoğlu’nun “Diplomaside söylemimiz evrensel dilde de doğruluk göstermeli” sözünü buraya not ediyorum. Hadi bakalım, hangi babayiğit büyükelçi çıkıp da “Sayın Başbakan’a birisi şu 1 minute’in diplomaside yerinin olmadığını anlatsın. Ya da, Türkiye’yle ilgili eksen tartışmalarına aslında yıllar öncesinden noktayı Atatürk koymuştu, o da ‘muassır Batı medeniyeti’ demişti. Siz daha neyi tartışıyorsunuz. Bu tartışmalara girmeyin. Ya da zaman zaman Türkiye’den yükselen ‘Bu AB’de ne oluyor. Ne karışıyor’ içişlerimize seslerinin tonunu düşürmekte fayda var” diyecek. Hadi bakalım, bir hafta sonrasında göreceğiz. Dışişleri’nde gerçek beyin fırtınası oluyor mu, yoksa bu beyin fırtınaları, sırf fırtına olsun diye mi yapılıyor anlayacağız.

Ama onca büyükelçinin içinden çok özel bir ismi çekip çıkaracağım buraya. O da, Türkiye’nin Japonya Büyükelçisi Sermet Atacanlı. Beyefendiliği ve sessiz-sakin kimliği ile bilinen Sermet Bey, Türkiye ile Japonya’nın yakınlaşması adına Ankara’da bu kez. Öyle ki, Japonya Dışişleri Bakanı Katsuya Okada’nın da katılımıyla “2010: Türkiye’de Japonya Yılı” etkinliklerinin açılışı yapıldı. Ve Sermet Bey, bu etkinliklerin Türkiye adına yaraşır bir şekilde tamamlanması için ‘arııı, vız-vız-vız” misali çalışan minik Japonlarla, sıkı bir işbirliği yürütüyor. Demek ki, Türkiye’nin sözden çok icraata ihtiyacı var. Sermet Bey de, bunun en güzel örneklerinden biri. Yukarıda fotoğrafta Sermet Bey kadar çok Türk-Japon dostluğu için çalışan bir başka ismi, Japonya'nın Türkiye Büyükelçisi Nabuaki Tanaka'yı görüyorsunuz. Sermet Bey'in biraz işi var, o sonra fotoğrafa girecek. Dostluk adına, fotoğraf önceliğinin Tanaka'da olmasına dikkatinizi çekerim...

Yaaa, Evet. !!! Türkiye’de Japonya Yılı. Yıl, 2010 ! Bu yıl hızlı başladı. İzmir, Mersin, Safranbolu, Kaman, Ankara, İstanbul..! Japonya’yla kaynaşmaya hazır mısınız. Japonya’nın ünlü tiyatro oyunculaından Ayumi Takano ile sesi, göbeği ve güzelliği ile göz dolduran, adından “Tam, Turkish delight” diye sözettiren Hadise de, bu yılın yıldızlarından. Konserler ve çeşitli oyunlarla Türk-Japon dostluğu için çalışacaklar. Yıl boyunca sürecek etkinliklere yerinden kıpırdaması için neredeyse dünyanın yıkılması gereken Japon imparatoru da katılırsa hiç şaşırmayın. Çünkü bu Japonlar, kafayı Türklerle yakınlaşmaya takmış durumdalar. Ben 2003’te “Japonya’da Türkiye yılı” onuruna Japonya’ya gittiğimde de, Türkiye diyor da başka bir şey demiyorlardı.

“Türkiye’de Japonya yılı etkinlikleri olacak da, bize ne hayrı dokunacak” diye sorabilirsiniz. Sorun ben de yanıtlayayım. Şu olacak efendim: İstanbul’dan uçağa atlayıp, Tokyo’ya uçmak 16 saate yakın sürüyor. Bi dolu yol. Burasından bakınca çok zor görünüyor, dünya kültürüne adını yaldızlı harflerle yazdırmış Japon mucizesi ile yakından tanışmak. Gelenekle, değişimin, mucizeyle, azmin birleşip de nasıl özel bir kültür yarattığına tanıklık eden, mutlaka o kültürle yakınlığını hep koruyor. Yani Japon kültürüyle yakınlaşmak bir ayrıcalık. Hani arada bir gidip de Karaoke barlarda dağıtıyorsunuz ya bir güzel, ya da gidip fellik fellik en güzel Sushi restoranı arıyorsunuz. “Aaaah geyşalar” diye iç geçiriyorsunuz. “Bu nasıl bir teknolojik manyaklık, bu kadar da olmaz ki canım. Bu Japonlar kafayı yemiş” şaşkınlıkları yaşıyorsunuz. Sonra, “Saygılar efendimmm” deyip, saygı duyduğunuz karşısında Japonca eğiliyorsunuz. Bunlar nasıl ayrıntılar, bu Japonlar nasıl insanlar, işte tüm bu ayrıntıları “2010: Türkiye’de Japonya Yılı” etkinlikleriyle göreceksiniz. Kaman’da Kalehöyük Arkeoloji Müzesi’nin açılışına bekleriz. Etrafınızdaki tiyatro salonlarında gösterime giren Japon oyunlarına biraz vakit ayırın. Her yerde kimono gösterileri olacak, gözünüzü biraz açın. Siz de çok seversiniz bu lafı…. Hadi, Konnichi wa (Merhaba)…..Tamam bir de Ohayo gozaimasu, bir de Arigato var… Ben izninizle, büyükelçi Sermet Atacanlı’ya bu etkinlikler için gösterdiği çabalardan ötürü Arigato diyorum.. Çok Arigato Sermet Bey, Çok teşekkürler…

30 Aralık 2009 Çarşamba

A New Year postcard to you all.... Size, yeni yıl kartı yazdım, hepinize...! Happy New Year 2010


“…..Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
"içtenliğin" ya da "dünya görüşünün" kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum…..”

İşte, yine yıl sonu ve yine aynı dizeler. Murathan Mungan hayranları, bir yılın son günlerinde kendi kendilerine ‘mırıldanmaya’ başladıklarında, hesabı-kitabı bu dizelerle bitirirler. Ben de ‘en sıkısından’ bir Murathan hayranı olduğumdan ve yılı bu dizelerle bitirmeye bayıldığımdan, yine aynısını yapıyorum. Önce kendime 2010 için ‘duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar’ diliyorum. Sonra da size…

Zordur, biten bir yılın hesabını yapmak. İnsan, arkada kalan bir yılın hesabını yapmaktan, gelecek bir yıl için ise umutlara kapılmaktan geri duramaz. Doğası bunu gerektirir. Murathan Mungan, bu hesabın az-biraz bize yansımasını bu doğayla, bu doğallıkla dile getirir ve hislerimize tercüman olur. Çekinmeden sorar o. Hiç çekinmeden. Hem de yine ‘mırıldanırken’ sorar:

“…..Kırdım mı, incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi.
Dağınık yatağım, mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?....”

Dünyaya damgasını vuran siyasi lider kim? Sadece Amerika’ya değil tüm dünyaya umut olan ABD’nin ilk siyahi başkanı Barack Obama mı, yoksa Davos’ta “1 minute” çıkışıyla dünyayı konuşturan Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan mı? Yılın olayı ne? Türkiye’yi çalkalayan Ergenekon Davası mı, kozmik arama-taramalar mı, pop müziğin kralı Michael Jackson’ın ölümü mü? Yaaa… İçimizdeki özel sorulara bir de çevremizdeki, dünyamızdaki sorular ekledik yılın son günlerinde. Peki, hesabın içinden nasıl çıkacağız? Elbette herkes kendince ‘içten’ yanıtlarını verecek, daha bir rahat uyuyabilmek için. Yanıtları vermezseniz, kendinize bir yeni yıl kartı yazamazsınız. İç siyaset için de, dış politika için de, zevkleriniz, düşleriniz, arkadaşlarınız, aşklarınız için de yanıtlar sizde. Yoksa, yoksa, hesap-kitap işinde sıkı çakarsınız. Hatta çakılı kalırsınız. Yoksa... Bu yeni yıl hesabının yer aldığı ‘Mırıldandıklarım’ kitabı için Murathan Mungan demişti ki, bir keresinde…. “Yoksa, siz mırıldanmanın başındaki ilk 4 dizede bir yıl daha asılı kalırsınız…” :

“Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha kolları bağlı hayatımızın…”

Neyse, neyse… Bu hesap-kitap işini pek deşmemekte fayda var. Ben sadece kendime ve size bir yeni yıl kartı yazmak isterken, sözü biraz uzattım.. Hepinize MUTLU YILLAR…Happy New Year, Kirîsmes u salî nwêtan lê pîroz bê, Gelukkige Nuwe Jaar, Szczesliwego Nowego roku, Gott Nytt Ar, Akemashite Omedetou Gozaimasu, Feliz ano novo, Buon Copo d’ Anno, Gutes Neves Jahr...

25 Aralık 2009 Cuma

Büyük resme bakın, büyük resme !


İsveç’in Ankara büyükelçileri için Çankaya’ya doğru uzanan Cinnah yolunun hemen sol başına oturtulmuş rezidansın en güzel duvarında, Atatürk’ün en sevdiğim fotoğraflarından biri duruyor. Bu fotoğrafta Atatürk, 1934’te Ankara’ya kendisini ziyarete gelen zamanın İsveç Veliaht Prensi 6. Gustaf’a, Çankaya sırtlarında ‘modern Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurduğunu ve Türkiye’nin Avrupa standartlarına kavuşması için kafasındaki projeleri anlatıyor. Türkiye’yi medeniyete kavuşturmak için arkasına halkı alıp, o zamanlar reform üstüne reform yapan Atatürk, bugün halen krallığı sembolük de olsa yaşatan, dünyanın en kalkınmış ülkeleri arasında yıldızı parlayan İsveç için de özel bir lider. O, bir halkın istediğinde nasıl reformist olabileceğinin en güzel kanıtı.

Atatürk, en güzel fotoğraflarından biri olan 1934’teki bu fotoğrafın üstünden 4 yıl geçtikten sonra ne yazık ki hayatını kaybediyor. Sonrası Türkiye için gel-git’lerle dolu. ‘Demokrasi, cumhuriyet, laiklik’ nerdeyse onu eline, diline alan tüm yöneticiler için ‘var olma siyaseti’nin temel malzemesi oluyor. Ülke her çeşit darbeyi, yoksulluğu, yolsuzluğu görüyor. Ama bir yandan da kalkınma yolunda ilerliyor. “O kadar da olsun artık” demeyeceğim ama sonra bu ülke sürekli yok ‘bölücülük’, yok ‘Kürt-Türk kimliği’, yok ‘türbanlısın-değilsin’, yok ‘irticacısın-derin devletçisin’ gibi ne yazık ki, içleri hiçbir aklı yerinde tarafından doldurulamamış tartışmalarla zaman kaybediyor. Şimdi de Türkiye “açılsın mı-açılmasın mı. Bu Kürtleri ne yapacağız. Türkler’e neler oluyor” tartışması. Türkiye’de son dönemde yaşananları alt alta bir koyun, insana doğrudan fenalık geliyor. Toplumda “Yok yok, bu iş olmayacak. Biz adam olamayacağız” diyenlerin sayısı artıyor.

Ama bakın; Avrupa’da dini, dili, ırkı ve renkleri siyaset malzemesi olarak kullanmaktan neredeyse tamamen uzaklaştıkları için uluslar arası çatışmaların çözümü sözkonusu olduğunda başvurulan devletlerden biri olan İsveç, hatalarımızı ve doğrularımızı nasıl görüyor. “Onların işi, zaten Türkiye’nin içişlerine karışmak” diyenlere de, “Siz, içişlerinizde boğulmakta kararlı olabilirsiniz ama Türkiye’nin aklı başındaki nüfusu sizi umursamıyor” demek istiyor ve yoluma devam ediyorum.

4 yıl Türkiye’yi en objektif gözle değerlendirmek için sadece TBMM’yi, siyasi partileri değil üniversiteleri, köyleri, okulları gezen Büyükelçi Christer, “Yapılan yanlış şudur: O da insanları, toplumları, siyasi partileri, her kimi olursa olsun tek bir sözü ve hareketi ile değerlendirmek. Büyük fotoğrafı görme yeteneğinin gelişmesi gerekiyor.” Görüyor musunuz, görüyor musunuz büyük fotoğrafı, büyük haritayı. Christer, açıyor büyük fotoğrafı, diyor ki, “Bu ülkede açık bir tartışma ortamı var. Öyle önemli ki herkesin konuşması . Herkesin kendi fikrini ortaya koyması.” Yani, bugün kavga-gürültü edenler, yarın konuşa konuşa anlaşabilir. Tabii bu, çıkar uğruna değil. Christer diyor ki, “Avrupa’yı Hristiyan klübü görenlere biz aldırış etmiyoruz. Türkiye, niye aldırış etsin ki”. Doğru, niye etsin ki? Avrupa’nın içinde 15 milyon Müslüman, Yahudi, Ateist var. Her çeşit adam var. Sadece Hristiyanlar yaşamıyor Avupa’da. Tamam, unutalım bunu olur mu. “Bu Hristiyan klubü AB, Müslüman Türkiye’yi istemiyor” demeyelim mesela. Ne diyelim? Christer diyor ki; söyleyecek çok sözümüz var. En güzelini yazayım mı buraya. Siz de çeşitlendirin olmazsa: “Arkamızda Atatürk reformları var. Onun reformlarından daha güzellerini yapıyoruz şimdi. Dahasını da yapacağız. İlerleyeceğiz.”

24 Aralık 2009 Perşembe

Merry Christmas / Mutlu Noeller ............................... 2010 - the year that won't suck


O, bugün çok heyecanlı. Akşama, Cenevre’den gelecek eşini karşılayacak. Daha sonra Londra’dan kızı, sonra da Ortadoğu’dan oğlu gelecek. Tüm aile bireyleri, 2 milyar Hristiyan dünyasının özenle kutladığı Noel bayramını beraber geçirecek. Bugün akşamki Noel yemeğinde ‘barış ve hoşgörü’ için kadehler birlikte kaldırılacak. Yarın Noel bayramı. Bir kucaklaşma, pir kucaklaşma. Küçükler, büyükleri öpecek, büyükler küçükleri kucaklayacak. Işıltılı çam ağacının dibinde hediyeler açılacak. Bildiğiniz bayram yani. İster ‘yeni yıl’ deyin, ister ‘Christmas’, ister ‘Noel’. Müslüman dünyasında yaşayan birçok insan da takvimler 2009’a ‘elveda’ derken, yani 31 Aralık gecesi aynı şeyleri yapacak. Kimi ateistler de, kimi Budistler de. Kimi inananlar da, inanmayanların birçoğu da. Herkeste ama herkeste 2010 heyecanı var. Gıcır gıcır bir yılımız olmasına çok az kaldı. Gıcır gıcır umutlarımız, gıcır gıcır planlarımız, gıcır gıcır hedeflerimiz…

Umut, plan, hedef, heyecan…Hepsi ama hepsi, paylaşınca güzel işte. Yeter ki seni anlayan, seni bilen, seni dinleyen, sana kulak veren, senin kalp çarpıntına ortak olan, seninle aynı ruhu yakalayabilen biriyle paylaş. İster Müslüman, ister Hristiyan, ister Yahudi, ister Budist, ister ateist. Ne farkeder. Paylaşabileceğine inandığınla paylaş. O da, buna inandığı için benimle paylaştı. Benim aracılığımla, benim okurlarımla paylaştı. Avrupa’yla Türkiye’yi buluşturduğunu, İsveç halkıyla Türk halkını kaynaştırdığını düşündü. “Bayram günündeyiz” dedi, “barış ve hoşgörü” mesajı verdi.

Evet. İsveç’in “Türkiye hayranı” Ankara Büyükelçisi Christer Asp’la bu kez Noel öncesinde buluştuk. Noel öncesi 2009’un son konuğu olduğum evinde, ışıl ışıl bir yeni yıl ağacına birlikte sarıldık. Ben öyle bir moddayım ki son dönemde, işin içinden çıkamıyorum. Sanki Türkiye’de demokrasi sürekli kan kaybediyor, daha çok insan hakları ve barış için zar zor asıldığımız Avrupa Birliği (AB) treni yine kaçıyor, ülkede kötü kötü savaş rüzgarları esiyor, Kürtler mi haklı, Türkler mi saldırgan, Türkiye’de neler oluyor diyorum. Sonra tek tek toparlıyorum. Demokrasimiz çok genç, çok kırılgan. Konuşa konuşa öğreneceğiz diyorum. Yeter ki insanlar konuşsun, yeter ki tartışsın. Yanlışlar düzelir mi, umut var mı, Türkiye’de gerçekten reform yapılıyor mu, ilerliyor muyuz, geriliyor muyuz?

Büyükelçi Asp, 4 yıl önce geldiği Türkiye ile bugünkü arasında dağlar kadar fark olduğunu söyleyip, bana umut vermeye çalışıyor: “Hilal, inan. Hiç şüphem yok. Senin de olmasın. Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları uğruna girdiği AB yolundan çıkması, başka başka yollara sapması mümkün değil. Sağlıklı her toplumun geçirmesi gereken evreler yaşanıyor. Ne güzel ki, insanlar konuşuyor. Ortaya bir sürü fikirler çıkıyor. Türkiye, tarihinin en reformist dönemlerinden birini yaşıyor.”…Dahası var, dahası var…!

Büyükelçi Christer, “Son 6 aydır AB Dönem Başkanı olarak Türkiye’yle üyelik müzakereleri yürüten Avrupalı bir diplomat bu kadar mı pembe tablo çizer. Bu kadar mı Polyannacı olur” diye düşündüğümü söylememe gerek kalmadan beni anlıyor olacak ki, AB’ye üye olmak için ülkelerin ne kadar sancı çektiğini anlatıyor bir bir. Acı çekmeden, başarı yok. Emek olmadan hiçbirşey olmuyor. Kötü bir depremin ardından insanlara yardım etmek için gittiği Puket Adası’nda 8 ay kaldıktan sonra 2005 başında Türkiye’ye geldiğini anlatırken “Onca zor bir zamandan, zor bir mekandan sonra Türkiye’de hayat buldum. Türkiye benim ikinci evim ve Türkiye’nin gittikçe AB’ye yakınlaştığına inanıyorum” diyor.

Oh be ! Canımız sıkılınca siyasi parti falan kapatıyoruz, kadın-erkek eşitliğinde hep sınıfta kalıyoruz, altta kalanın canı çıksın felsefesine yapıştıkça yapışıyoruz gibi ama görüyorsunuz halen şansımız var. Bunu ben değil, Türkiye’de dolu dolu 4 yıl geçirmiş, çoğu zaman gözümüze ‘yalnız ama güzel’ görünen ülkemizi adım adım dolaşmış, insanlarımızla konuşmuş, yöneticilerimizle tartışmış Avrupa’nın demokrasideki doymuş yağ oranı en yüksek ülkelerinden biri olan İsveç’ten uzman bir büyükelçi söylüyor. Son 6 altı aydır AB dönem başkanı İsveç adına Türkiye ile demokrasi, insan hakları pazarlığı yapan bir müzakereci söylüyor. Hatta, “Neden Türkiye’ye yerleşmeyeyim ki, emekli olunca. Bu ülke gerçekten çok güzel. Haydi biraz farkına varın. Demokrasi ve sivil haklar için daha çok çalışın. Karşılığını mutlaka alacaksınız. Sorun, sorgulayın. Yılmayın” diyor.

Evet, kimbilir belki de 2009’da çok acılar yaşadık, çok kırıldık ya da üzüldük. Ama bir o kadar sevindik, bir o kadar güçlendik. Güneşi, yazı, kışı gördük. Bölündük ama toparlandık. Yargılandık ama belki aklandık. Darbe aldık ama yeniden ayağa kalktık. Şimdi yeni bir yılımız olacak. 2010’nun daha iyi bir yıl olması için elimizde kapı gibi bir nedenimiz var. Umutlarımızı yeniliyoruz. Madem bayram var ortada. Noel bayramı. I wish all my friends a Merry Christmas….Mutlu Noeller… !!! Christer, bayram diye önce pembe tablo çizdi anlaşılan ama sancıları da not edeceğiz ki, kayıtlara geçsin di mi... Öyleyse, devamı bir sonraki yazıya…

21 Aralık 2009 Pazartesi

Otobüse binmiş AB ekibi


Onlar bugün Brüksel’deler. ‘Çevre’ başlığında, Avrupa Birliği(AB)ile üyelik müzakerelerini başlatacaklar. Neyse ki, yıl bitmeden nur topu gibi iki müzakere başlığı Türkiye’nin elinde olacak. Hatırlayın; Türkiye, yılın ilk yarısında ‘vergilendirme’ başlığında müzakerelere başlamıştı. “Topu topu iki başlığımız mı var elimizde” demeyin. Fotoğrafın en solunda gördüğünüz AB Genel Sekreterliği’nin yakışıklı genel sekreteri Volkan Bozkır’dan “Ah ah! Sayı saymayı bilmiyorsan, Fenerbahçe’nin yıl boyunca attığı golleri alt alta koy, topla. Bir güzel alıştırma yap” lafını bile yersiniz. Bu lafı topluca yemeyelim diye buraya AB Genel Sekreterliği’nden aldığım bilgileri özenle yerleştiriyorum. Yararlanmayan kalmasın: Türkiye, toplam 33 müzakere başlığında ‘açma-kapama ve onaylama’ işlemlerinden başarıyla geçtikten sonra ancak AB üyeliğini göğüsleyecek. ‘Çevre’ başlığının daha diplomatik deyimiyle ‘faslı’nın açılmasıyla Türkiye’nin üyelik yolunda açtığı müzakere başlık sayısı 12’ye yükselecek. “33’ten 12 çıktı mı” diye sorabilirsiniz ama sormayın. Çıkmadı, çünkü 12 müzakere başlığından sadece bir başlığı kapatabildik. O da ‘Bilim ve Araştırma’. Diğer başlıklar açıldı da ne oldu? Türkiye’nin önüne engel koyan üye ülkeler yüzünden (Fransa, Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan...) kapanamadı. Oy birliği olmazsa kapatamıyor arkadaşlar.

Daha iki satır ‘açma-kapama’ işlemi üzerine yazdım, fenalık geldi. Boşuna değil Volkan Bey’in bu kadar kendini Fenerbahçe’ye adaması, zaman zaman gazetecilerin kendisine yönelttiği AB sorularını “Goool, Goooollll” diye geçiştirmesi. Yoksa bu AB işine yıllardır kimse dayanamazdı. Brüksel dönüşü Ankara’da da AB’nin direksiyonunu çeviriyor. AB stresinden uzak yaşaması için Volkan Bey’in daha çok Fenerbahçe maçı izlemesini destekliyorum. Eminim Fenerbahçe gol attıkça, zaferden zafere koştukça Volkan Bey de iştahlanacak, AB’ye kök söktürecek. Tamam, arada bana da söktürebilir. En azından öğrenmeye çalışıyorum değil mi Volkan Bey. Onca sözünüzün arasından bir de tek tek Fenerbahçe’leri ayıklıyorum, çalışıyorum. Hakkımı isterim!

Konya dönüşü lüks Ulusoy otobüsümüze bir baktık, misafir geliyor. Türkiye’nin genç yüzünün ifadesi AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ile AB Genel Sekreteri Volkan Bozkır heyecanlı bakışlarımız altında arka koltuğa yerleştiler. Şeb-i Arus törenleri için Konya’da toplanan AB büyükelçilerine “Bakın haaa, üyelikte çok kararlıyız” demekten yorulmadılar. Bir de bizim sorularımızı yanıtladılar. Mevlana sabrını kapmışlar ki, vay AB’nin haline.

Egemen Bey’in ‘çok sağlamcı’ olduğunu fotoğrafa bir daha bakıp anlayabilirsiniz. Sağına Volkan Bey’i aldığı yetmiyor, soluna da gönlünü AB’ye kaptırmış, AB de gönlünü Türkiye’ye kaptırsın diye kendini uykudan muaf tutmuş ‘Türkiye’nin en parlak diplomatı yarışması’ düzenlense kesin birinci çıkacak Faruk Kaymakçı’yı oturtuyor. Ekibe bakar mısınız... AB yolunda ancak arada bir Fenerbahçe performansını düşürürse sekleyebiliriz. Niye, Volkan Bey’in morali mi bozulur? Hiç de bile. Volkan Bey, zafer için B planları üzerinde daha çok çalışır. Belki biraz zaman kaybedilir ama yanında bir Bağış, bir de Kaymakçı var. Yok, yok, sekme şansı yok… Volkan Bey’den kaçar mı. O, ne yapar-eder bir gol atar.

Ama bu 3’lünün işinin aslında ne kadar da zor olduğunu bir kez daha yazmalıyım buraya. Türkiye'nin AB’ye katılım müzakerelerinde, limanların Rum Yönetimi’ne açılmaması nedeniyle 8 fasıl 2006’da AB tarafından dondurulmuştu. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkan Fransa 5 faslı, ikili anlaşmazlıkları bahane eden Rum yönetimi de 6 faslı tek yanlı engelliyor. Volkan Bey, burada toplama çıkarma işlemlerini nasıl yapacak ve bizi nasıl mutlu edecek göreceğiz ama Faruk’un daha binlerce gece uykusuz kalacağı kesin. Bir yandan AB, bir yandan da Türk kamuoyunun ilgisini Türkiye-AB birlikteliğine yoğunlaştırmak için proje üstüne proje yürütecek. Eeee… O da, sadece AB Genel Sekreterliği’nin ‘AB iletişim başkanı’ değil, hepimizin iletişim başkanı. Ne zaman arasam “Çabuk söyle” yanıtını alıyor ve terslendiğim için mutlu oluyorum. Faruk, sen yeter ki çalış arkadaşım… !

Egemen Bağış için bir satır bile yazmama gerek yok. Herkes biliyor ki, eğer Volkan Bey ve Faruk, arkalarındaki dev kadroların dinamizmini, AB heyecanını sürekli Bakan Bağış’a hissettirirlerse, siyaseten de karşılığını alırlar. Çünkü o, gerçekten AB’ye bakıyor. Çünkü o, gerçekten AB’den Sorumlu Devlet Bakanı. Çünkü o, gerçekten sorumluluğunu biliyor...

17 Aralık 2009 Perşembe

Konya'da bir düğün gecesi....Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol (Pacta sunt servanda)



Bizler; tüm Müslümanlar, Hristiyanlar, inananlar ve inanmayanlar, insanoğlunun dışında bir ‘yaratıcı’ olabileceğine olasılık dahi tanımayanlar Mevlana’nın düğün gecesinde toplandık. Nam-ı diğer  Şeb-i Arus’un 736. sına tanıklık ediyoruz. İnsana sanki tüm dünyayı içine alabilecek kadar büyükmüş hissi veren Sema salonunda, tam sağımda bir Bulgar, tam solumda bir İtalyan oturuyor. Bu salonda Başbakan Tayyip Erdoğan, CHP lideri Deniz Baykal ve kimi zaman sadece ‘baktıkları’ için bakan olduklarını düşündüğüm isimler de var. Milli Eğitim’e bakan Nimet Çubukçu, Tarım’a bakan Mehdi Eker. Ama benim değil, tam solumdaki İtalyan’ın tanımıyla “sosyal, uluslar arası bir kişilik olmayı başarmış, kültürleri kaynaştırmış, enerjik” Türkiye’nin AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış da bu salonda oturuyor. “Ne olduysak geldik, kim olduysak geldik”, utanmadan, çekinmeden…



Sahi neydi bu gelmek ? İnsanı, şöyle ciğerinin tam orta yerinden söken bir musikiyle birlikte sahneye çıkan tasavvuf müziğinin ünlü ismi Ahmet Özhan, nasıl da güzel açıklıyordu: Güzeli görmek, güzele gelmek, hoş gelmek, hoşa gelmek, doğruya gelmek, iyilik ve kardeşlik için gelmek, kin ve nefreti unutup, barışa gelmek... "Gel, ne olursan gel. Yine gel, yine gel…! Bir müzik topluluğu bu kadar mı insanı çarpar demek istiyorum bu arada. Ahmet Özhan yönetimindeki İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nu bir şekilde yakalayıp dinlemelisiniz. Ruhunuzu sakinleştirmek, yaşadığınız her geceyi ayrı bir düğün gecesine çevirmek için arada bir bu topluluğa kulak vermelisiniz…

Daha sözümüz var size. Salonda çıkıp sadece ‘Türk milliyetçiliği’ vurgusu yapan CHP lideri Baykal’a, sesinin onca çatallaşmasına karşın ‘kardeşlik, kardeşlik’ diye çırpınan Başbakan Erdoğan’a, kendini insan haklarının tarlası zanneden Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’deki temsilcilerine, büyükelçilere. Hepinize sözümüz var. Onca musikiyle çarpılmışken, yoğrulmuşken Mevlana’nın hoşgörüsü ve sevgisiyle Ahmet Özhan söyleyecek size sözü. İşte başladı bile. Mevlana, insana “Şu olmak, bu olmak kolaydır. Ama adam olmak zordur” der. Adam olmak, sözünün eri olmayı gerektirir. Boş konuşmaz adam olan. Laf kalabalığı yapmaz. Ağzından çıkan söz, güven verir. “Ahde vefa” dır bu. Konuştuğu sözlerin arkasında durmak, sözlerini tutmak, adam olmanın temel koşuludur. Size küçük bir hatırlatma yani Mevlana’dan. Size, siz AB ülkelerine. Türkiye’ye verdiğiniz sözleri tutmayacaksanız, AB’ye tam üyelik yerine ‘ayrıcalıklı ortaklıktan’ sözedecekseniz size daha da güvenmeyiz. Sizi daha da adamdan saymayız. Aaaaaaa, gerçekten 1 minute : Pacta sunt servanda. (ya da) Either exist as you are or be as you look. Ya da, “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”


Dervişler birer birer göründüğünde salonda, küçüklü büyüklü dervişler. Salonu musiki kapladığında belki de herkes kendi iç sorgulamasını yapmaya başlamıştı. Hem de yeni yıla girmeye günler kala buluşulan bu düğün gecesinde, Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” felsefesiyle başbaşa kalınmıştı. Dervişler döne dururken, Mevlana’yla yaratıcıyı buluştururken, herkes için ayrı ama herkesi aynı kapıda buluşturan bir anlamı olduğu ortaya çıkıyordu bu gecenin. Sahi, hadi siz de durun ve soluklanın. Düşünün Mevlana aşkına “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” deyin kendi kendinize. Beni Konya’da uykusuz bıraktıysa bu halde Mevlana, sizi de olduğunuz yerlerde düşüncelere sevketmeli. Yok düşünemiyorsanız demek ki siz hiç aşık olmadınız… Hiç kendinizi konuşturmadınız, kendinizi oynamadınız. Ama tavsiyem: vakit varken aşkı kaçırmayın, hele kendinizi, gerçek benliğinizi tanımayı hiç kaçırmayın.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Ey Mevlana...Ey Hoşgörü...Ey Konya...Ey Türkiye !!!



"Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu 'dünya derdi' var sanma...
Benim için ağlama, 'yazık, vah vah' deme;
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman 'eyvah' demenin sırasıdır,
Cenazemi gördüğün zaman 'firak, ayrılık' deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır"

Onu nasıl tanımlasam. Hoşgörü mü desem, aşk mı? Sabır mı desem, kalp mi? Heyecan mı desem, sevgi mi? Saygı mı...Ey Aşk, Ey Sevgi, Ey Kalp ! Ey, Hazreti Mevlana...!

Demek seninle 'düğün gecesi'nde buluşacağız. Yani Şeb-i Arus'da. Sen 17 Aralık gecesi aşkla bağlandığın yaratıcına kavuştuğunda, "Bana öldü demeyin, kavuştum. Bugün düğün gecesi" demiştin. Demek, bu geceyi seninle yeniden ama yeniden yaşayacağız. Demek; sevgiyle, aşkla, heyecanla ve hoşgörüyle dolacağız. "İyi Kürt-Kötü Kürt", "İyi Türk-Kötü Türk" diye ülkemiz insanının birbirini boğmak için fırsat kollladığı bir dönemde, demek seninle umut bulacağız. Barış çağrısı yapacağız:

"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol, yine gel
Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..."

Evet, Mevlana'nın yaratıcıya kavuştuğu 17 Aralık gecesi, dünyanın en güzel törenleriyle anılıyor. Tam 736. düğün gecesi: Şeb-i Arus..(ölüm yok, ölüm yok) Burada kimi tekrarlar yaptığımın farkındayım. Tekrarlıyorum, çünkü ne yazık ki etrafımdaki birçok insanın Mevlana'yı tanımadığını, anlamadığını öğrenmiş bulunuyorum.

Bu yıl Konya'daki Şeb-i Arus törenlerinin Avrupa Birliği (AB) yoluna baş koymuş Türkiye için özel bir anlamı var. Bu yol biliyorsunuz, "AB'ye üye olduk, olmadık" yolu değil. Bu yol daha çok demokrasi, daha çok insan hakları, daha çok kardeşlik, daha çok insan hayatı yolu. Bu yol, standart yolu. Artık cümle alem biliyor ki, Türkiye'nin üye olup, olmamaktan öte meseleleri var. Bireylerin bireyleştiği, sosyal toplumun canlandığı, insan haklarının yüceldiği bir toplum için uğraşıyoruz, didiniyoruz. Ama sonra bakıyoruz birileri çıkıyor "Ben PKK'dan besleniyorum" diyor, sonra birileri çıkıp, "Sen böyle dersen, biz de seni öcü ilan ederiz" diyor. Ortada ne anlayış kalıyor, ne saygı, ne sevgi. Bir anda bütün değerlerimiz altüst oluyor. Demokrasimiz gün geçtikçe kan kaybediyor...

İşte, 'daha çok demokrasi' yoluna baş koyan büyüklerimizden biri olan AB Başmüzakerecimiz Egemen Bağış, bu yıl Şeb-i Arus törenlerinde Türkiye'nin hoşgörüye inancını tüm AB büyükelçileriyle birlikte bir kez daha dile getirecek. Konya yolundayız. Mevlana yolunda. Afganistan'da doğup Anadolu'ya yerleşen, kimine göre Türk, kimine göre Tacik, kimine göre İran'lı düşün adamı, şair, tasavvufun öncüsü Mevlana, 1232'de uğradığı Konya'dan tüm dünyaya seslendi. 25 bin 700 beyitten oluşan ünlü Mesnevi'sini aşk adına, hoşgörü adına, barış adına burada yazdı. Burnumuzun dibindeki Konya'da yetişen bir gönül adamı tüm dünyaya barış mesajları verdi. Ama onu en çok bizden başkaları bildi, gördü, duydu. UNESCO, 2007'yi "Dünya Mevlana yılı" ilan etmişti. Böylelikle, Türkiye'yi hoşgörünün adresi göstermişti.

Hadi açın, açın, çevirin sayfaları bir bir. Yazın neler okuduk, bakın şimdi neler oluyor ülkemizde. Elif Şafak'ın yazdığı "AŞK" kitabını neredeyse ezberlemiş, Ahmet Ümit'in "Bab-ı Esrar"ından büyülenmiştiniz. Mevlanın öykülerinden beslenen bu kitaplar aracılığıyla bütün problemlerin sevgiyle ve hoşgörüyle çözüleceğinin bir kez daha farkına varmıştınız. Hadi, hadi, bir kez daha farkına varın. Ben size Şeb-i Arus gecesinden, siyasetten ve Mevlana'dan çok sözedeceğim ama siz de birazcık çalışın olur mu. Mevlana için değer. Hoşgörü için değer. Aşk için değer....Ülkemiz için çok değer !

12 Aralık 2009 Cumartesi

DTP is closed.... !!! Kapatıldı...Mutlu musunuz ?



Televizyonda "Bugün son basın toplantımı yapıyorum" diyen üzgün bir adam vardı. Son 2.5 yıldır TBMM çatısı altında olan partisinin, dün akşam Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararla kapandığını öğrenmiş olmanın hüznüyle konuşuyordu. Partisi DTP (Demokratik Toplum Partisi) artık yoktu. O artık, DTP'nin genel başkanı değildi. Tam 5 yıl siyaset yapamayacaktı. Adı Ahmet, soyadı Türk'tü. "Bölücü eylemlerin odağı, terör örgütü PKK'yla bağlantılı olmakla" suçlanmıştı. Sadece o değil. DTP'den diğerleri: Eşbaşkan Aysel Tuğluk da dahil, 37 kişiye 5 yıl siyaset yasaktı.

Ahmet Türk'ü bu kez televizyondan izlemek ne kadar da iç sızlatıcıydı. "Hep barışı savundum. Kan, kanla temizlenmez. Bugün barış isteyenler terörist ilan edilmiştir. Hiçbir konuşmamda bu iş şiddetle çözülür lafı bulamazsınız" diyen bu adam, Anayasa Mahkemesi'nin 'siyasi' bir karar verdiğini düşünüyor, hükümet partisi AKP'nin sadece kendisi için demokrasi istediğinden yakınıyordu. Ahmet Türk, kendisini suskun suskun dinleyen kalabalığın arasından çekip giderken, partisinin de meclisten çekildiğini söylüyor ama ekliyordu: "Demokratik siyaset sürecek."

Nasıl sürecek, ama nasıl? Yeni bir parti daha kuracaklar, o parti de kapatılacak. PKK'yla yanyana, gözgöze, dizdize, gönül gönüle olacak yeni milletvekilleri daha çıkacak bu ülkenin bir yerlerinden, onlar da yasaklanacak. Kim ama kim, son verecek bu güzelim ülkemin insana acı veren kısır döngülerine. Bu kısır döngüler, yuvarlana yuvarlana büyüyecek ve mutsuzluğumun temel kaynağı olacak. Demokrasimiz ne yazık ki, hep kanayacak. Kim DTP'ye ne kadar inanıyor, kim AKP'yi gerçekten demokratik buluyor, kim Türkiye'nin özgür ve mutlu olduğunu düşünüyor. Kim, inandığı değerlere sonuna kadar sahip çıkıyor. Ahmet Türk üzgün de, bugün kendini 'Kemalist' zannedenler çok mu mutlu. AKP'yi düzenbaz bulup, kendini 'demokratik' sayan kaç kişi ya da grup, bu ülke adına birşeyler yaptı, yapıyor?

Hadi birşey yapalım ülkemiz için! Elektronik posta adreslerimize hergün yüzlerce mesaj yağıyor. Hepsi ama hepsi "Hadi birşeyler yapalım" diyor. Ne yapalım? Bildikleri tek şey var ama tek şey. "Alalım elimize Türk bayraklarını, Anıtkabir'e yürüyelim". Bir başka şey daha, "AKP'ye ya da DTP'ye karşı 1 milyon kişi bulalım, eylem yapalım. AKP'nin ampülünü söndürelim, DTP'yi karanlığa gömelim." Ülkemiz için birşey yapmak bu mudur? Bunları düşünenlerin acaba kaçı, bu ülkede kaç çocuğun okula, kaç işsizin işe, kaç öğretmenin teknolojiye, kaç trenin yenilenmeye, kaç uçağın ekstra bakıma ihtiyacı olduğunu düşündü. Hastanede yatak bulamayan kaç kişi var bu ülkede. Aç uyuyan kaç çocuk. Bilgisayarın 'b'siyle tanışamayan kaç insan?

Bu soruların yanıtlarını gösteren rakamlar çok korkunç. Daha da korkuncunu söylemek zorundayım burada. Hem kendim hem sizin için not etmeliyim. Türkiye'nin son 30 yılına damgasını vuran terör yüzünden 45 bine yakın insan hayatını kaybetti. Son 22 yılda Türkiye'nin terör kaybı tam 1 trilyon dolar. Doğu ve Güneydoğu'ya hayat vermek için gözünü diktiğimiz Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) maliyeti ise 32 milyar dolar. Yani terör olmasaydı, 10 GAP'ımız olacaktı. Yani terör olmasaydı, 4 milyon insan iş bulabilecekti. Terör kimi besliyor, kan kimi? Ahmet Türk üzgünse, siz çok mu mutlusunuz. Sahi, bu ülkede mutlu musunuz?

10 Aralık 2009 Perşembe

Yok, yok...Global Warming yok...!!!!


Dan Wilson gibi bir çevre uzmanı diplomat bulmuşken, ‘küresel ısınma’ dediğimiz kavramın derinliklerine doğru biraz daha ilerlememiz gerekiyor. Bağlayın kemerlerinizi, gidiyoruz…

1750’de sanayi devriminin başlamasıyla birlikte ilk kez insanların da iklimi etkilemeye başladığı bir döneme girildi. İnsanların çeşitli aktiviteleri sonucunda meydana gelen "sera gazları" olarak nitelenen (karbon dioksit, di azot monoksit, metan, su buharı, kloroflorokarbon) gibi gazların miktarlarının artması sonucunda yeryüzüne yakın atmosfer tabakaları ve katlarında ısınma tespit edildi. Bu ısının etkisi, zengin-fakir demeden her ülkeye yansıdığından, iklimde yaşanan bu değişikliğe ‘küresel ısınma’ adı verildi.

Küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının artmasına; temel olarak, fosil yakıtların yakılması (enerji ve çevrim), sanayi ( kimyasal süreçler ve çimento üretimi gibi), ulaştırma, arazi kullanımı değişikliği, katı atık yönetimi ve tarımsal ( anız yakma, çeltik üretimi, hayvancılık ve gübreleme ) etkinliklerden kaynaklanan durumlar neden oluyor. Atmosfere salınan insan kaynaklı sera gazı salımları nedeniyle, küresel karbon dengesi bozuluyor. Bu denge bozulunca, iklim de afallıyor. Bu yüzden atmosfere salınan sera gazı salımlarının sınırlandırılması, iklim değişikliğini engellemenin temel yolu olarak görülüyor. Sonrasında da bunu sağlamak için büyük büyük, akıllı insanlar 1997’de Japonya’da Kyoto Sözleşmesi’ni yürürlüğe koyuyor. Amerika’nın halen taraf olmadığı bu sözleşmeyi, Türkiye de daha bu şubatta hayata geçirdi. Ülkelere, atmosfere yaydıkları sera gazını belli bir seviyede tutma zorunluluğu getiren bu sözleşmeyi istemeyen Amerika’ya burada koca bir ‘yuuuuuh’ çekebilirsiniz ama bakın Sevgili Obama Nobel Barış Ödülü’nü kaptığı gibi daha da süperleşecek ve Kopenhag’da önümüzdeki iki hafta boyunca sürecek ‘İklim Değişikliği Konferansı’ndan çıkacak sonuçlara ülkesinin en üst düzeyde desteğini ilan edecek. Kyoto’nun 2012’de süresi doluyor ya, iklim değişikliğiyle mücadelede öncü ülkelerin başında gelen İngiltere, ülkeleri daha bir hizaya getirecek yeni bir anlaşmanın temellerinin atılmasını istiyor, bu konferans sonucunda.

Bu İngiltere cidden iddialı küresel ısınmayla savaşta. Mesela AB ülkeleri, 2020’ye kadar sera etkisi yapan gazların salımının 1990’a göre yüzde 20 oranında azaltılması konusunda anlaşmış. Aday ülkelere de, (Türkiye gibi) “Sen de buna uyacaksın” talimatı göndermiş. Ama İngiltere’ye bakın. Sera gazlarını 2050 yılına kadar önce yüzde 60 azaltma hedefi koyan İngiltere, bu hedefi yüzde 80’a çıkarmış. Dünyanın en iddialı ülkesinin, en iddialı çevreci uzmanlarından biriyleyiz sevgili arkadaşlar. Dan Wilson diyor ki, bir ada ülkesi olsa da, suların gelecekte yükselme ihtimali olsa da İngiltere’de, küresel ısınma yüzünden önümüzdeki on yılda binlerce insanın ölebileceği hesaplanıyor. Ah, ah yine o isim karşımızda. İngiltere’nin karizması bin beşyüz, enerjisi 10 bin kilowatt olan dışişleri bakanı David Miliband, küresel iklim değişikliğiyle mücadeleyi en önemli dış politika önceliklerinden biri ilan etmiş. İlan etmekle kalmamış, Türkiye gibi ülkelere de yardıma hazır olduğunu söylemiş. Geldi söyledi Ankara’da. Ben tanıklık ettim. Türkiye’nin İngiltere sayesinde kapı gibi bir ‘iklim değişikliğiyle mücadele planı’ var. Adam gibi enerji santralleri, atmosferin karbon dengesini bozmayacak bir sanayi sistemine geçmemiz düş değil. Bu geçişin adı 'düşük karbon ekonomisi' olacak. Biraz çalışmak istiyor, biraz yorulmak o kadar.

İngiltere, Türk işadamlarına da düşük karbon ekonomisine geçiş için her türlü yardımı yapacak. Sanayici; çevre dostu sistemler kurarken, İngiltere’den yardım alabilecek. Bu yöndeki projenin her sanayiciye hizmet etmesi için İngiltere ile Türkiye arasında harıl harıl çalışılıyor. Herşey geleceğimiz için. Para bulacağız, yeter ki karbona son. Öyle ya, gelişmiş ülkelerin mesala 2020’den itibaren 100 milyar doları, düşük karbonlu kalkınma programları geliştirmeye bastırması gerekiyor. Kim ne kadar para bastıracak, yine Kopenhag’daki zirve sonrasında göreceğiz.

Burada güzel güzel ‘küresel ısınmayla mücadele’ yolunda ilerlerken araya girip, kötü haberci olacağım ama kusura bakmayın söyleyip, paylaşmak zorundayım. Türkiye’nin, 1990-2007 arasında sera gazı salım artışı yüzde 119 olarak belirlendi. Bu oran, dünyanın en hızlı artış oranı. Her konuda bir rekor kırmasak olmuyor yani. Türkiye’nin bu rekoru unutup, daha çevreci günlere doğru koşması, yani atmosfere daha düşük karbon salması, çevreci bir ekonomi sistemine geçmesi için 500 milyar dolarlık yatırıma ihtiyacı var. Korkmayın, sakin olun. Arkamızda İngiltere var. Daha daha, Amerika var. Bu konuda bize yardım etmezlerse, kendileri de etkileneceğinden, yardım garanti diyebiliriz. Ama Dan dedi ki, Türk yetkililer çevre için gün geçtikçe daha bilinçli hale geliyor. Ya biz, ya biz…? Sokaktaki insanlar. Onlar da, zamanla adam olacaklar. Kaçış yok. Ya çevre, ya çevre!

Alın size yine çok yakın bir örnek. Tabii ki İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nden sözedeceğim. Elçilik bahçesindeki havuzu güneş enerjisi paneliyle ısıtmaya, Türkiye genelindeki yeşillendirme çalışmalarını an be an kontrol eden büyükelçilik yönetimi, elçilik konutunda yağmur suyu biriktirme sistemi kurup, bu yılki su tüketimini yüzde 5 oranında azaltmayı başardı. En ekonomik ışıklandırma sistemi benimsenip bu yılki enerji tüketimi de yüzde 5 oranında azaltılacak.

Haydi, haydi….Hep birlikte karbondan kurtulalım. Kopenhag zirvesi sonrası, iklim değişikliği konusunda 192 ülkenin temsilcisi hayatımızı etkileyecek ne tür kararlara imza attı, mutlaka değerlendireceğiz elbet. Nasılsa Dan Wilson’umuz var. Yaşasın Dan Wilson, Yaşasın çevre. Yok, yok… Global Warming yok !!!

Öne Çıkan Yayın

Aradığınız sakinliğin adresini veriyorum : Göynük

Kaçıp, gitme dürtüsünün içimizi günde milyon kez yokladığı, dahası içimizi zonklattığı dönemler bunlar. Hep bir mayhoşluk, hep bir serse...